charlie chaplin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
charlie chaplin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2024 Çarşamba

23 EKİM


1952 charlie chaplin'in yönettiği ve başrolünü claire bloom ile paylaştığı, buster keaton'ın da rol aldığı limelight filmi gösterime girmiş

1958 boris pasternak'a nobel edebiyat ödülü değer görülmüş

1958 şirinler televizyonda ilk kez peyo'nun johan ve pirlouit adlı öyküsünde görünmüşler

2004 ilk defa 2003 haziran'ında istanbul'da seyrettiğim pina bausch'un istanbul'dan esinlendiği nefes adlı yapıtını ilk defa wuppertal'de seyrettim; yapıta istanbul'da olmayan bir sahne eklenmişti

2010 cemal reşit rey konser salonu'nda emmanuelle huynh'un iannis xenakis'in bestesi üzerine sahnelediği cribles / live'ı seyrettim

2012 toshiki okada'nın hot pepper, air conditioner, and the farewell speech adlı gösterisini garajistanbul'da seyrettim

2013 maria joao pires'i ilk defa konserde canlı dinledim; ona kölner philharmonie'deki konserde ivan fischer yönetimindeki budapeşte festival orkestrası eşlik ediyordu

2014 aksanat'ta leszsdek mozder konserine gittim 

 2015 semih fırıncıoğlu'nun uçuruma doğru lezzet lokantası'nı salt galata'da seyrettim





15 Ekim 2024 Salı

15 EKİM


1581 ilk bale, catherine de' medici tarafından sipariş edilen ballet comique de la reine paris'te sahnelenmiş

1886 modest mussorgsky'nin müzikal fantezisi çıplak dağda bir gece'nin dünya prömiyeri rusya'nın st. petersburg kentindeki kononov salonu'nda gerçekleştirilmiş

1888 friedrich nietzsche 44. doğum gününde otobiyografisi ecce homo'yu yazmaya karar vermiş

1905 claude debussy'nin la mer adlı senfonik eskizinin dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş

1924 andre breton sürrealist manifesto'yu paris'te yayınlamış 

1940 charlie chaplin'in yönettiği ve başrolünde oynadığı the great dictator gösterime girmiş 

1991 jean genet'nin hizmetçiler oyununu ilk defa seyrettim; istanbul devlet tiyatrosu yapımını reha erdem yönetiyordu, başrollerde nurinisa yıldırım ve gönen bozbey oynuyorlardı

2005 tord gustavsen'i trio'suyla ilk defa konserde dinledim; cemal reşit rey konser salonu'ndaydı

2009 aya irini müzesi'nde vassilis tsabropoulos konserine gittim

2015 tiger lilies'in martin tulinius rejisiyle sahnelediği tiger lilies performs hamlet'i istanbul zorlu psm'de seyrettim


 

26 Nisan 2024 Cuma

on soruluk sohbetler 113: sofia nappi

© Jeanette Bak

Sizce performansın özü nedir?
Performans, bedenin fiziksel ve duyusal olarak ifade edilmesiyle aktarılan kişisel bir deneyim. Bu bir yolculuk. Canlı ve bu nedenle de her seferinde farklı.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl inanıyorsunuz?
Ben inanıyorum. Terapötik, eğlendirici, dokunaklı olabilir; ister hakkında düşünce üretiyor olun, ister aktif olarak sanat formunun bir parçası olun. Cevap, kendimizi onda yansımamız gerçeğinde yatıyor.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Yapıtlarınızda rüyalar rol oynuyor mu?
Her zaman farklı ancak tekrar eden ilham kaynaklarım, doğada olmak, her türlü müzik dinlemek, görsel sanat sergileri, kitap okumak ve evet, bunun hakkında rüya gördüğüm oldu.

Eğer baştan zaten bir ismi yoksa, üzerinde çalıştığınız bir yapıta bir isim vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Genellikle başlık her şeyden önce gelir. Bir kelime, bir kavram, bir fikir. Ona güvenirim ve genellikle asla değiştirmem.

Sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz bir sanatçı ya da kişi var mı? Eğer böyle bir sanatçı ya da kişi varsa, kimdir?
Bana çok ilham veren ve çok saygı duyduğum birkaç kişi var. Pina Bausch, Ohad Naharin, Hofesh Shechter ve Charlie Chaplin bunlardan bazıları.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

6 Şubat 2024 Salı

06 ŞUBAT


1851 robert schumann'ın 3. senfonisi "rhenisch"in dünya prömiyeri düsseldorf'ta gerçekleştirilmiş

1921 charlie chaplin'in ilk uzun metrajlı filmi the kid gösterime girmiş 

1947 magnum photos robert capa, henri cartier-bresson, george rodger ve david seymour tarafından paris'te kurulmuş

1988 ilk defa verda erman'ı canlı olarak dinledim; atatürk kültür merkezi büyük salon'daki konserde istanbul devlet senfoni orkestrası'nı petr vronsky yönetiyordu







5 Şubat 2024 Pazartesi

05 ŞUBAT



1852 dünyanın en büyük ve en eski müzelerinden biri olan st. petersburg'daki hermitage müzesi halka açılmış

1887 giuseppe verdi'nin otello operasının dünya prömiyeri milano'da teatro alla scala'da gerçekleştirilmiş

1897 marcel proust ile jean lorrain tabanca düellosu yapmışlar

1909 belçikalı kimyager leo baekeland dünyanın ilk sentetik plastiği olan bakalit'i yaratmış

1916 hugo ball zürih'te dadaizmin doğduğu mekan olan cabaret voltaire'i açmış

1919 charlie chaplin, douglas fairbanks, mary pickford ve d. w. griffith, bağımsız film yapım stüdyosu united artists'i kurmuşlar

1927 buster keaton'ın the general adlı filmi gösterime girmiş

1936 charlie chaplin'in modern times aslı filmi gösterime girmiş 

2005 madredeus'u ilk defa konserde dinledim, işsanat'taydı



2 Şubat 2024 Cuma

02 ŞUBAT


1106 japonya, kore, çin ve avrupa'dan büyük kuyrukluyıldızın geçişi çıplak gözle görülmüş

1207 bugünkü estonya ve latvia'yı kapsayan terra mariana kurulmuş

1536 puerto de nuestra senora santa maria del buen ayre, bugünkü buenos aires kurulmuş

1709 ileriki zamanda daniel defoe'nin robinson crusoe romanına esin kaynağı olacak, juan-fernandez takımadalarından isla mas a tierra'da beş yıl kalmış olan iskoç denizci alexander selkirk kurtarılmış

1913 hala dünyanın en büyük tren garı olan new york grand central terminal açılmış

1914 charlie chaplin'in ilk defa rol aldığı film olan making a living gösterime girmiş

1922 james joyce'un ulysses romanı paris'te kitap olarak basılmış

1935 leonard keeler ilk defa yalan detektörünü denemiş

1973 the midnight special isimli gece yarısı rock müzik programı nbc'de gösterime girdi

1985 taksim sahnesi'nde istanbul devlet tiyatrosu'nun yapımı olarak peter shaffer'in müzikli oyunu amadeus'u seyrettim
 
1990 frederik willem de klerk güney afrika'da apartheid'ı kaldırdı

2002 philip glass'ın allen ginsberg'in şiirini kullandığı, soprano ve orkestra için 6. senfonisi (plutonian ode) new york'da carnegie salonu'nda dennis russell davies'in yönetimindeki amerikan besteciler orkestrası ile dünya prömiyerini yaptı

2015 paris'te paris ulusal operası'nın bastille'deki binasında michael haneke'nin yönettiği don giovanni operasını seyrettim






30 Ocak 2024 Salı

30 OCAK


1790 tyne nehrinde ilk defa bir kurtarma botu denenmiş

1820 edward bransfield antarktis'e ayak basan ilk modern insan olmuş

1873 jules verne'nin le tour du monde en quatre-vingts jours (80 günde devr-i âlem) adlı romanı yayınlanmış

1931 charles chaplin'in the city lights filmi gösterime girmiş

1969 the beatles son canlı konserini londra'da apple stüdyosunun çatısında vermiş

1988 ilk defa bir ışıl kasapoğlu rejisi seyrettim; istanbul şehir tiyatroları'nda sahnelediği goldoni'nin arlechino - iki efendi'nin uşağı'na hayran kaldım; o oyundaki rolüyle hikmet körmükçü'yü unutamam

2015 mohsen namjoo'yu ilk defa canlı seyrettim; maalesef çok kötü bir salonda, istanbul kongre merkezi'nde






21 Ocak 2024 Pazar

21 OCAK




1879 henrik ibsen'in bir bebek evi oynunun dünya prömiyeri kopenhag'da gerçekleştirilmiş 

1921 charlie chaplin'in the kid filmi new york'ta gösterime girmiş

1921 agatha christie'nin ilk romanı yayınlanmış; romanın ismi the mysterious affair at styles, başkahramanı hercule poiret

1976 concorde aynı anda paris ve londra'dan ticari uçuşlara başladı

1978 saturday night fever filminin bee gees imzalı müzik albümü abd albüm listelerinde bir numaraya yükseldi ve burada 24 hafta kaldı; dünya çapında 40 milyondan fazla kopya satarak, the bodyguard'dan sonra tüm zamanların en çok satan film müziği albümlerinden ikincisi oldu




11 Kasım 2023 Cumartesi

on soruluk sohbetler 98: mesut arslan

©Fred Debrock

Tiyatronun özü sizce nedir?
Bu satırları Gılgamış’ı oynayacağımız Bağdat Tiyatro Festivaline doğru uçakta yazıyorum. Batı’dan Doğu’ya uçarken bedenim, sanki yüreğim Doğu’dan Batı’ya uçuyor. Sanki bir şeyleri hatırlıyor. Bundan üç bin yıl önce Konfüçyüs zamanı Batı Çin değil miydi? 2000 yıl önce Mezopotamya/Orta Doğu? Medeniyet nerede ise oraya Batı dedik bizler. Ama özünde akıl bedenin en Batı’sıdır. Benim açımdan soru belki de “tiyatro ne değildir ki?” olmalı. Ailesi Balkanlarda doğmuş, sonra Türkiye’ye yerleşmiş ve kendisi de İzmir’de doğup uzun yıllardır Belçika’da yaşayan bir sanatçı olarak Batı ve Doğu arasında kalan bir çok alan gibi tiyatro’nun özü de bence arada kalmış ve hatta araya kaynamış gibi duruyor. İnsanı, insana, insanla ve insanca anlatan bir estetik nasıl olur da Antik Yunan’da doğar? Antik Yunan’da doğan tiyatro değildir, olsa olsa onun konseptidir, onun lineer olma halidir. Bundan on bin yıl önceyi düşünün. Hep beraber bir ateş yakmışız. Birimiz vurduğu ayının postu üzerinde dans ederek, şarkılar söyleyerek bize ayının büyüklüğünden bahsediyor. Bazıları tahtalarla hayvan derilerinden yapılmış aletlerle sesler çıkartıyor. Birimiz makyaj yapıyor, ben ölü bir ayı objesi gibi yerde kıpırdamadan duruyorum. İnsanlar bize bakıyor, arada gülüyor, korkuyor ve ayıyı vuranın anlatımı bittiği gibi sevinçlerini paylaşıyorlar bizimle. Tiyatronun özü hayatın kendisidir. Yaşamın bir parçasıdır. Tıpkı fizik gibi, kimya gibi, matematik gibi, dil gibi yaşamın bir parçasıdır. Doğanın içinden çıkmıştır. Orada ışık vardır, müzik vardır, söz vardır, makyaj vardır, görsel sanat vardır, dans vardır. Tek bir şey yoktur, o da perde! Bir anlamda da 4. duvar.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Başka bir şeyin dönüştürücü gücü olduğuna inanmıyorum ben. Yani bugün Felsefe düşüncenin estetiğini tartışıyorsa, sanat da duyularımızın estetiğini tartışıyor. Hani o eskiden beri bizde var olan, doğayla diyaloğu sağlam ve evrende sadece bir zerre olduğunu kabul eden, erdemini ne tanrılara ne şeytanlara satmayan, korkularla boyun eğmeyen ama medenileştikçe kaybolan o içimizdeki çocuğun gülümsemesi gibi en berrak halimiz olan duyularımız. Onlar körelmesin diye sanat var. Onlar beslensinler diye var. Dışımız 100 yıl yaşarken içimiz ölmesin diye. Anlayamıyoruz ama algılayabiliyoruz diye var.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Ben kendimi rüyalarımda, rüyalarımı sahnede, sahneyi dünyada arıyorum. Shakespeareyen bir söylem oldu biliyorum ama gerçek göründüğü gibi bir şey değildir. Sonradan uydurulmuş bir yaşamın, bize öğrettikleri gibi giyinmenin, yemenin, içmenin, konuşmanın, sevmenin, çocuk yapmanın gerçeklikle ilgisi yok. Bizler gündüzleri gözü açık uyuyoruz, geceleri ise gözümüz kapalı rüyalarımızda tek gerçekliğimiz ile tanışıyoruz; tekrar tekrar. Hani gözü kapalı gelirim seninle der gibi. O kadar güvenli yani. Rüyalardan besleniyorum. İnsanlardan besleniyorum. Sokaklardan, ağaçlardan, kedilerden. Bu matrix'in içinde kaçabildiğim ve sığınabildiğim her köşeden, her nefesten, her gözyaşından, her rüzgârdan ilham alıyorum ben ki ilham verebileyim. Ama kalıplardan, dogmalardan, metotlardan, kanunlardan beslenmiyorum ben.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Ne güzel bir soru. Bana her yapıt adıyla gelir. Doğaya doğan çocuklar gibi. Kiraz mevsiminde doğduğu için adı Kiraz olan. Artık son çocuk olduğu için adi Songül olan gibi. Ya adı vardır çocuğun ya da bana gelirken adını fısıldar.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Spinoza’nın tanrısı gibi en büyük sanatçı bu tabiat beni etkilemiştir ve etkiliyor. Bugün matematikteki Kaos teorisi gibi, fizikteki Kuantum teorisi gibi ya da Kairo’da şehir merkezindeki o müzenin önündeki akıl almaz karmaşıklık gibi bir “düzen” yaratan bu tabiat, bu doğa beni çok etkiliyor. Ama illa da isim istersen; Nasreddin Hoca, Ömer Hayyam, Halil Cibran, Celalettin Rumi, İspinoza, Charlie Chaplin, Kandinsky, Duchamp, Eric De Volder, Şahika Tekand, Karagöz diye aklıma geldi şimdi.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

24 Temmuz 2023 Pazartesi

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 3 : Büyük Dünyalarla Baş Etmeye Çalışan Küçük İnsanların Hikayelerini Anlatan Kolektif, FC Bergman

fabrikanın içinde gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

FC Bergman’ın Het land nod (Nod Ülkesi) isimli gösterisini deneyimlemek üzere, Avrupa'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kraliyetlerin koleksiyonlarını sergilemek için inşa edilen Kunstkammer mantığındaki güzel sanatlar müzelerinden birinin devasa boyutlardaki salonundayız. Venedik'teki hiç bir mevcut tiyatro mekanına sığmadığı için, yakındaki Marghera sanayi bölgesinde artık kullanılmayan bir fabrikada sıfırdan birebir kurulmuş olan 18 metreye 12 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğindeki müze salonunun bir yarısı seyirci tribünü, diğer yarısı sahne. Sonradan, bu salonun anonim bir müzenin değil, gösterinin prömiyer yaptığı 2015 yılında dört yıldır yenileme için kapatılmış olan (ve ancak Kasım 2022’de tekrar ziyarete açılan) Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin Rubens Salonu'nun birebir kopyası olduğunu öğreniyorum.

salona girdikten sonra gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey: duvarların, soldakinde asılı duran tek bir devasa tablo dışında bütünüyle boş olması ve bir görevlinin makinayla yeri temizliyor olması. Gösteri başladığında dört-beş görevlinin o devasa olduğu kadar ağır olduğu anlaşılan tabloyu duvar kancalarından zar zor çıkartarak yerinden oynattıklarını, salonun tek kapısına doğru götürdüklerini ancak boyutlarından dolayı dışarı çıkaramadıkların tanık oluyoruz. Demek ki diğer tablolar taşınmış, duvarlardaki kancalar onlarınmış, ve bir tek bu tablo kalmış geriye diye düşünüyorum. Gösterinin doğrudan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin başından geçmiş olan olaylardan, örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında dibine düşen bombadan, veya az önce bahsettiğim yenileme için kapanmasından esinlenildiğini öğrenince boş duvarlar ve ilerleyen sahnelerdeki bazı anlar daha fazla anlam kazanıyor bende. Ama kanımca bu bilgiyi bilerek seyretmek, gösteriyi alımlamak ve gösteriden hakkıyla keyif almak için gerekli değil.
Hemen ilk sahnelerin birinde, salona giren ziyaretçilerden birinin boynunda asılı sesli rehberden gelen açıklamayla, tablonun Rubens’in Le Coup de Lance - Christ on the Cross, Christ between the two murderers (Mızrak Darbesi - Çarmıhtaki İsa, İki katil arasında İsa) adlı yapıtı olduğunu öğreniyoruz. Tablonun içeriğinin gösterinin anlam katmanlarında önemli bir yeri olsa gerek, ama yan duvarlardan birine yerleştirildiği için seyircilerin azımsanmayacak bir kısmının onu düzgün şekilde göremiyor olması, belki de tablonun içeriğinin gösteriyi anlamak için çok da hayati olmadığını düşündürtüyor bana. Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor. Biraz Şarlo (Charles Chaplin), biraz Bay Hulot (Jacques Tati) biraz Komiser Clouseau (Peter Sellers) karışımı bir karakter bu; sevimli ama saplantılı, beceriksiz, sakar ve biraz da aptal; o kadar ki, tablonun boyutlarını ölçerken çıktığı merdivende asılı kalıyor, tablonun çerçevesini kesmek gibi akıl almaz bir çözümü bile kısmen hayata geçiriyor, ve sonunda çareyi, salonun kapısının üst kısmını dinamitle patlatarak tablonun geçeceği boşluğu yükseltmekte buluyor.

Bu gittikçe absürdleşen omurga hikayenin etrafında/aralarında ise salonda gerçeküstü anlar vuku buluyor; duvardan duvara geniş yarım daireler çizerek dans eden, önce üç sonra altı kişilik bir grup, bunlardan üçü bir anda duvarların birinin içinde yitiveriyorlar, tablonun karşısında aynı tablodaki İsa gibi anadan doğma soyunup karşısındaki duvara yaslanarak uzun uzun oturan adam, tablonun karşısında altına işeyen kadın, belli aralıklarla sahnenin ortasına gelen smokinli adamın yere serptiği taç yaprakları, kar topakları ve solmuş yapraklar, parmaklarını tablonun alt tarafına sürerek aldığı siyah ayakkabı boyasını haydut gibi gözüne sürerek diğer elini tabanca gibi kullanan adam, odanın zeminine serilen battaniyelerin, üzerlerine düşen adamı da beraberlerinde sürükleyerek bir anda kara deliğe dönüşen duvar süpürgeliklerinden birinden içeriye çekilivermeleri, yağmur, rüzgar, kesif bir günışığı, birdenbire tavandan düşen kartonpiyer, bir anda duvarlardan birinin şerit gibi soyuluvermesi (duvar kaplaması olan gri kadife kumaşın kendini bırakıp, duvardan ayrılması), bomba sesleri, zeminde yüzüstü yüzme antremanı yapanlar, küçük bir çadırda yaşayanlar, Summertime'ın biri bir sopranodan diğeri Nina Simone'dan olmak üzere iki versiyonu, Vivaldi’nin Mevsimleri’nden Bahar’ın Max Richter versiyonu.
Gösteri sonunda tabloyu dışarıya çıkarmayı başaran görevli tablodan boşalan o yan duvarın altına küçük masasıyla gelip oturduğunda, tablodaki İsa’nın silüeti ışık yoluyla, tablodaki konumunun aynısı olacak şekilde duvarda belirir; İsa salonda artık bir hayalettir.

Gerek omurga hikaye, gerekse de bütün diğer sahneler dramaturjik olarak titizlikle hesaplanmış bir zamanlamayla kurgulanmışlardı; sessizlikler, dinginlikler, enerjik anlar, komik anlar, melankolik anlar, müziklerin kullanımı, ilüzyonların kullanımı, hareket tasarımı, slapstick’in kullanıldığı anlar, resimsel anlar kıvamında, dozunda ve dengede arka arkaya dizilmişlerdi. Mekanın, hikayeye koşut olarak; temiz, düzgün ve sağlam halinden giderek kirlenmesi, bozulması ve hasar görmesi de ustaca tasarlanmıştı.

gösteri bittiğindeki salonun durumu
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Gösteri tanıtımını okuyunca, Jean-Luc Godard’ın filmlerine göndermelerin olduğunu öğrendim. Yönetmenin 1964 tarihli ünlü Bande à part (Çete) filminin iki ikonik sahnesinin birinde üç kafadar bir kafede Madison dans stilinde dans ederler, başka bir sahnesinde ise aynı üçlü Louvre Müzesi’nin salonları boyunca son hızla koşarlarken bir dış ses Louvre Müzesi’nin bir Amerikalı tarafından 9 dak. 45 saniyede gezilebildiğini ve üçünün bunu daha iyi yapmaya karar verdiklerini söyler. Gösterideki duvarlar arası yarım daireler çizerek yapılan danslar sırasında filmin tam da bu sahnesinin ses kaydının tekrarlanarak verildiğini fark ettim. FC Bergman ekibi belki Antwerp’teki müzenin Rubens Salonu’ndan ve spesifik olarak o müzenin geçmişinden yola çıkmış olabilirler, ama dünyadaki bütün müzelerin anası Louvre’a bu kadar bariz bir selam gönderdiklerine göre, gösteri anonim bir müze fikrini içeriyor da olabilir.
Müzelerin insanlık mirasının koruyucu kapları olduklarını hatırladığımızda, gösteri boyunca dışarıdan gelen bomba, rüzgar, yağmur (kasırga) öğelerini distopik bir gelecek tahayyülünde tehdit altındaki insanlık olarak okumak, ya da bir sahnede yere serilen battaniyeleri mültecilerle, evsizlerle, göçmenlerle özdeşleştirerek yorumlamak da mümkün.
Müze salonunun gösteri sonundaki halini ise tam bir savaş alanı olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi, gösteri sonunda hayalete dönüşmüş olan İsa’nın silüetinin bu savaş alanını izlemekte olması, bu açıdan bakıldığında çok manidar değil mi…

Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod’un, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı…
Gösteride kullanılan müzikleri, objeleri (çiçek yaprakları, kar taneleri, kuru yapraklar), atmosferleri (rüzgar, yağmur, sis, güneş) düşündüğümüzde ise, müze salonunu içinden mevsimlerin geçtiği bir coğrafya olarak da yorumlayamaz mıyız; aynı Dünya’nın kendisi gibi…


fc bergman ekibini alkışlarken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023


[FC Bergman topluluğunu yakından tanımak ve Venedik Tiyatro Bienali'nde Gümüş Aslan Ödülü'nü alma nedenlerini öğrenmek, yani yazının tamamını okumak için tıklayın.]

25 Haziran 2017 Pazar

sınırsız tahayyül için tabula rasa: "the great tamer"



salona girdiğimizde sahnede bizleri karşılayan görüntü şöyle: alçak tepeleri olan simsiyah bir peyzaj; ön tarafta yere uzanmış bir adam, simsiyah bir takım elbise içinde ama ayakları çıplak; hemen önünde bir çift simsiyah bot.
koltuklarımıza yerleşmeye çalışırken adam önce belli belirsizce gözlerini açıyor, sonra kollarını başının arkasına koyuyor; sanki göğü seyretmeye başlıyor.
salonun ışıkları sönerken adam yerinden kalkıyor, önündeki botları giyiyor; sahnenin sağında yukardaki tek bacaklı yuvarlak siyah taburenin yanına gidiyor; önce ayakkabılarını çıkarıyor, sonra teker teker üzerindeki herşeyi; çırılçıplak kalıyor. bir yandan bizleri süzerken sahnenin ortasına geliyor, zemindeki siyah panolardan birini ters çeviriyor, panonun diğer yüzü krem renginde, ve üzerine uzanıyor.
kısa bir an sonra sağ üstten bir adam yaklaşıyor ona, elinde beyaz bir çarşafla; iki sert ve kararlı kol hareketiyle onun üzerini bütünüyle örtüyor. adam geldiği noktadan çıkıp gittikten kısa bir süre sonra bu sefer sağ alttan başka bir adam giriyor sahneye; üstü çarşafla örtülmüş olanın yan tarafına gidiyor, yerden bir panoyu kaldırıp onun tarafına doğru bırakıyor. panonun kendi ağırlığıyla yere düşme hareketinin çıkardığı rüzgar çıplak adamın üzerindeki çarşafı bu sefer bütünüyle yana uçuruyor. bu gitgel bir kaç kere tekrarlanıyor...

dimitris papaioannou'nun son yapıtı "the great tamer" (büyük terbiyeci)'nin peyzajını oluşturan bu simsiyah yer bir yanardağın yamacı da olabilir, santorini'nin siyah taşlı kumsalı da, "küçük prens"in gezegeni de, ay da.
yapıt devam ettikçe aslında anlıyoruz ki, bu dikdörtgen alan yukarıda saydığım gibi kendinden daha büyük bir yere referans veren, oradan kesip alınmış bir parça değil; bu alan kendi başına bir bütün, bir "yer". çünkü bu yer'den sahne arkasına düşülüyor, bazı nesneler bu yer'in önünde kalan sahne alanına atılıyor, konuyor. bu yer aslında hayali bir "hiçbiryer".

bu hiçbiryer yapıt boyunca insanın köklerinden bağımsızlaşıp özgürleşmesi için bir tabula rasa olarak kullanılıyor. ama diğer yandan, o köklerden kurtulmak da imkansız aslında; özgürleşmek ancak, o kökleri red etmek, kesmek koparmakla değil, kabullenmek ve dönüştürmekle, bakış açısını değiştirmek ve genişletmekle, hayal etmekle mümkün. o yüzden ilerleyen bir sahnede o botları giyen diğer genç adam önce hareket edemiyor, çünkü zemine kök salmış botlar onu engelliyor, ama genç adam ayağındaki botları kökleriyle birlikte zeminden çekip kurtardıktan sonra yoluna devam etmeyi ancak amuda kalkarak başarıyor; daha ileriki bir sahnede ise o kök salmış botlar ayağında olduğu halde havada uçarak hayatta kalıyor.

bu hiçbiryer'in toprak altı sayısız cevher barındırıyor, çok bereketli, çok köklü. 
bu hiçbiryer bir çok şeye gebe: ilk insana, ilk tohuma, ilk döle, ilk hasata, ilk kaynağa; törenlere,  şölenlere ve sürprizlere..
bu hiçbiryer kazıldıkça altından insanoğlu çıkıyor, insankızı çıkıyor, bedenlerden bağımsız uzuvlar çıkıyor. hepsi de canlı bunların; bütünlenmeyi, bir olmayı, tamamlanmayı bekliyorlar; bütünlenmeye, birleşmeye, hayata tutunmaya çalışıyorlar..
ve bu hiçbiryer kaçınılmaz olarak iskelet de barındırıyor bağrında; ölüyü, ölümü ve geçmiş zamanı..
bu hiçbiryer'de sadece mitolojik yaratıklar yok, astronotlar da var; insan görünümlü tanrılar, kırılgan insancıklar, gölgelerde kaybolup beliren figürler, su birikintisinde vakit geçiren eşorfmanlı ölümlüler de.

papaioannou son yıllardaki yapıtlarında kullandığı malzemeleri, durumları, teknikleri tekrar tekrar ele alarak onları yeni anlamlar üretmek için dönüştürüyor;
.2013 tarihli "primal matter"daki tek panoyu burada çoğaltıyor, ama sadece arka-ön, alt-üst koordinatları yoluyla illüzyon yaratmak için değil, yeri geldiğinde panoların sürtünmesinden çıkan sesi kullanmak için. bir sahnede okyanusun kumsala vuran dalga seslerine dönüşüyor panoların zeminle yaptıkları sürtünmeden çıkan sesler; okyanus, suyun sadece kuyu benzeri bir delikte varolduğu kupkuru sahnede sesle yaratılan bir tahayyül sanki;
.2014 tarihli "still life"da kalın sünger pano yüzeylerini katman katman kaplayan ve her darbe aldığında unufak olan alçı malzeme burada insan bedeninin kırılan kemiklerini onaran kabuğa dönüşüyor. bir önceki sahnede arkadaki boşluğa düşen adam bütün bedeni alçıya alınmış şekilde dönüyor, bir diğeri kendi bedenini kullanarak kırıyor onun alçılarını, özgürleştiriyor onu;
.2015'te bakü'deki birinci avrupa olimpiyatı'nın "origins" başlıklı açılış gösterisinde tek bir sahnede altından toz saçan dansçılar çıkarttığı zemini burada bütünüyle geçirgenleştirerek bütüne yayıyor. papaioannou "the great tamer"da zeminin altını, neredeyse üstüyle yarışan ikinci bir mekana dönüştürüyor; oradan çıkanlar ve çıkarılanlarla, oraya tıkılanlar ve gömülenlerle anlamları çoğaltıyor...

"the great tamer" insanın hayal gücü yoluyla elini uzattığı uzaklıkta, ulaşmaya çalıştığı uzaklarda kendini bulmasını anlatıyor. "the great tamer" insanın, uzay denen kara ve geniş boşluğu keşfetmek için katettiği büyük mesafeler sonucunda vardığı yerin, yine kendi hayal dünyası, kendi zihni, kendi tahayyülü olduğunu söylüyor sanki bizlere. o yüzden, astronotlar bu simsiyah yere vardıklarında goya'nın, cranach'ın, rembrandt'ın, hollandalı rönesans ustalarının, bosch'un, el greco'nun tablolarından fırlamış nesneler, figürler ve yaratıklar çıkıyor karşılarına; o yüzden chaplin'in, kubrick'in filmlerine referans veren durumlarla; vanitas'larla, mitolojik yaratıklarla, buğday tarlalarıyla, bereket tanrılarıyla karşılaşıyorlar. insan kendi tahayyülünde yaratıyor, tasarlıyor etrafındaki dünyayı; ve gidebildiği en uzak mesafe aslında kendi hayal gücüyle sınırlı.

"the great tamer" doğmak ile ölmek, yaşam ile ölüm arasında; bir yandan bedenin içinde saklı cevheri ve nefesi her an canlı ve uyanık tutmaya gayret edip, diğer yandan ölümü bilerek ve bekleyerek; ölüme karşı durarak, ama zamanı gelince ölüme yatarak da geçen nefeskesici bir yolculuk.

dimitris papaioannou, belki de onun alter egosunu temsil eden, ilk sahnede yere uzanmış elleri başının arkasında göğü seyreden adamın tahayyül ve terbiye etmeye çalıştığı dünyayı resmediyor bizlere; bir simyacı edasıyla elinin altındaki malzemeyi, yani objeleri, bedenleri ve mekanı, dönüştürerek; her anına, az çok ama mutlaka belirli bir ironi dozu zerk ederek; ve insanın düşüyor, zamanın geçiyor ama mirasın kaybolmuyor olmasına dikkat çekmeyi ihmal etmeden...




-
hamiş:
"the great tamer"a dair genel bilgiler, fotoğraflar ve amsterdam'daki 70. hollanda festivali kapsamında 18 haziran 2017 tarihinde gerçekleşen dimitris papaioannou söyleşisinden izlenimlerim bir sonraki yazıya..

4 Nisan 2016 Pazartesi

Reviving sounds of inanimate objects: “Still Life” from Dimitris Papaioannou

Photo: danzon

When I enter the auditorium to find my seat, I see a man sitting on the edge of the apron of an empty stage. The man, whom I know to be the creator of the work that is about to start, is holding a small piece of stone in his hand; fiddling it and also eyeing the audience. Then a technician appears on the stage and pulls the chair under the man. However he doesn't fall down. On the contrary, he is frozen as if there is still a chair under him; or maybe there wasn’t even a chair at the very beginning.
A little while later, he comes to his feet with a gesture as if standing up from the nonexistent chair and leaves the small stone in front of him to the ground. We hear the bang of the stone thanks to the microphones on the ground. He tidies himself up, softly brushing his shoulders off as if to sweep dust; gives us a last look and turns his back. There are two patches of white on the upper side of his shoulders looking like angel’s wings.
He disappears in the darkness of the stage… This is how Dimitris Papaioannou’s “Still Life” begins.

“Still Life” is made up of parts; of loosely connected episodes. The young man carrying a huge square stone on his back, who gets lost in the stone and emerges as a different man or sometimes as a woman from the hole he got lost, is the longest part of the work. It includes also: the woman who attracts the wind and the lightning; the stone man; the man with a shovel and the woman with stones in her skirt; the man who builds stairs with impossible degree of balance to rise up and who uses the stair as a base; the figures who untie the strings of the ground; the man who ventilates the air with a shovel and finally the figures who take the table they carry on their head from the stage to the audience and feed themselves with the food on it.

The figures are striving, again and again, without losing heart; changing and transforming each time… As if they have fallen on somewhere and are trying to get off; they want to break up or unfasten that place by untying the strings of the ground… Their goal is always the other side, which they couldn’t see or hear. Mostly the heights; they want to rise but only to rise at any rate, or to reach out to something up high, to poke, activate those things and to bring about an effect…

I call them figures because it’s not clear whether the ones on the stage are humans, angels or in a universe between human and angel due to their tiny wings…Perhaps the white marks on their backs aren’t wings, but only stains…






Photos: 
MILTOS ATHANASIOU, NYSOS VASILOPOULOS, JULIAN MOMMERT, 
NIKOS DRAGONAS, DIMITRIS THEODOROPOULOS

In fact, the first episode has a name which gives a sufficient hint to the audience: “Sisyphus”. Thus, the figures are likely to be humans. They wouldn’t strive this much if they were angels…
The reference to Sisyphus constructs the atmosphere and main idea of not only the first episode but also the general of the work. In the booklet there is a quote from Albert Camus who imagines Sisyphus as a happy human being because of the struggle itself towards the heights is enough to fill a man’s heart. Indeed, the main figure who tries hard and strives during the whole work, who transforms into all other figures on the stage, but who turns back as himself each time, gets purified and cleansed at the end of the work as a peaceful and happy man and heartily joins the feast by coming to the table where others waited for him to start.
Inspirations from the facts that King Sisyphus represents the disk of the sun and is associated with the rising and falling waves of the sea according to solar theory are also included in Papaioannou’s work.

Just like he watched us sitting on our seats at the very beginning, somehow mirroring us, Papaioannou watches the man on the stage- which is Sisyphus most of the time, the main figure- occasionally coming in front of the stage from the back door of the auditorium; both of which mirror each other by buttoning up their jackets or tidying up their jackets.
Transferring the association he made with us in the prologue, Papaioannou thus reminds us that each of us is also a Sisyphus.

“Still Life” isn’t a dance, play, dance theater, circus or magic; it is none of them. It has movements, gestures, mimic and skill; states, situations, and figures in situations…
“Still Life” mostly looks like theater, but it has no talk or words; it has sounds but they aren’t sounds of humans but of “inanimate objects”…
As relatives of it, i could call Chaplin and Keaton from cinema; Kafka and Beckett from literature, and finally Philippe Genty and Josef Nadj from theater.

Above all, “Still Life” is closely connected to material and sound, and in that sense it doesn’t look like any other stage work I have ever watched. It is astounding and shocking!
Materials are heavy, light, volatile, pending, swinging, pouring, scattering, exploding, soft, hard…
There no music; there are sounds; rough, shrill, lightening, jarring, fondling, soft, sudden, high-pitched, deep, close…

Remarking "The alchemy of art is knowing how to transform matter into something else, something which is open to poetry", Dimitris Papaioannou almost entirely designed “Still Life” on his own just like a Renaissance artist. Visual concept; mise en scene, lights and costumes were all designed by him. Only sound composition was designed by Giwrgos Poulios.

Photo: danzon

"Still Life" which is dated 2014 has been all around the world especially in 2015-2016 season, from Paris to Sao Paolo, from Stockholm to Santiago-Chile and is still on the tour. I had the chance to watch it two nights in a row, on 19-20 March, in the gigantic De Singel international arts center of Antwerp. The next step of its tour is Montpellier in early July.

And; as Istanbul audience, don’t we think it’s time to host Papaioannou in our city one more time, who was presented to us by IKSV (Istanbul Foundation for Culture and Arts) with his “Medea” in Theater Festival in 2000, long before his worldwide recognition with the opening ceremonies of 2004 Athens Olympics?