29 Mart 2021 Pazartesi

Robert İcke’ın yorumuyla Sofokles’in Kral Oidipus’u

[bu yazı 28.03.2021 tarihinde tiyatro dergisi'nde yayınlanmıştır.]

Fotoğraf: Jan Versweyveld

Günümüzde bir başkanlık seçimi akşamı. Sonuçların açıklanmasına bir buçuk saatten biraz uzun bir süre var. Seçimin favorisi politikacı konferans salonundan seçim merkezine dönüştürülmüş geçici mekânda ailesiyle akşam yemeği için bir araya geliyor. Politikacı hırslı, dürüst ve kendine güvenli, ailesine karşı anlayışlı ve sevgi dolu. Kendisinden önceki başkanın ölüm nedenine dair soruşturma izni verecek kadar şeffaflığa inancı da var. Akşam sırasında ara ara gelen seçim sonuçlarının heyecanı yaşanırken, politikacının geçmişine dair kendisinden bile gizli kalmış gerçekler de birer birer ortaya çıkıyor. Geri sayımın bittiği, gerilimin doruk noktasında politikacının seçimi kazandığının açıklandığı an ile geçmişine dair kabul edilmesi en zor gerçeği idrak ettiği an örtüşüyorlar. Politikacının adı Oidipus. Evet, Sofokles’in o ünlü trajik kahramanı Kral Oidipus. 

Genç İngiliz yönetmen Robert İcke Kral Oidipus’u, yeniden yazarak sahnelediği Sofokles uyarlaması Oedipus (Oidipus)’ta günümüzün bir politikacısı olarak karşımıza çıkarıyor ve bizlere, başlarda kim olduğunu ve kendini bildiğini güvenle iddia eden Oidipus’un yavaş yavaş çözülüşünü çağdaş bir drama olarak izletiyor. İcke Oidipus’un kendine dair öğrendiği gerçekler yüzünden çözülüşüyle içine düştüğü boşluk ve varoluşsal hiçlik duygusunu, bir yandan mekânsal olarak artık işlevi bitmiş seçim merkezinin (sahne tasarımı: Hildergard Bechtler) oyun boyunca yavaş yavaş boşalmasıyla, bir yandan da görsel olarak Oidipus’u oyunun başındaki takım elbiseli halinden sonunda çoraplarını bile çıkardığı don-gömlek kalacak kadar çıplak haline soyarak vurgulu ve etkili bir şekilde anlatıyor. Oidipus’u canlandıran usta oyuncu Hans Kesting’in de bu etkide payı büyük. Kabullenilmesi imkânsız gerçekleri arka arkaya öğrendikçe önce şaşkınlaşan sonra üzüntüyle afallayan yüzü, önce tereddüt ardından yapmış olduklarına dair dehşet içeren bakışları ve heybetli cüssesini kendine güvenli bir adamdan korunmasız ve kolayca yaralanabilir bir çocuğa -hatta yeni doğmuş bir bebeğe- dönüştürdüğü beden diliyle Kesting harikalar yaratıyor.

Fotoğraf: Jan Versweyveld

Oidipus ona oyun boyunca farklı kişiler tarafından dendiği gibi “sırf kendisi görmediği için olayların gerçekleşmediğini”, “sırf kendisi anlamıyor diye şeylerin muamma olduklarını” zannetmeye devam ediyor, ta ki Teiresias’ın “Her şeyi tersine çeviren ama kendisi olduğu gibi durmaya devam eden nedir?” bilmecesinin cevabının ayna olduğunu oyunun sonuna doğru çözene dek.
İcke merkeze aldığı Oidipus’un dürüst, kendine güvenli, sevgiyle dolu, kontrolü elinde bulunduran ve gerçeği öğrenme ve açıklama anlamında şeffaflığa inanan bir erkek olarak ruhsal çözülüşünü oyun boyunca ilmek ilmek örüyor. Icke Oidipus’u oyunun ortalarında bir sahnede yerde, sona doğru annesi olduğunu öğreneceği karısı İokaste’yle seviştirirken İokaste’nin göğsünden emdirtiyor. Icke oyunun sonuna doğru yine yerde konumlandırdığı benzer bir sevişme sahnesini ise bu sefer stilize edilmiş bir koreografiyle düzenleyerek İokaste’nin Oidipus’u doğurmasını sahneleyerek, sonunda Oidipus’u yerde uzun bir süre İokaste’nin rahminden yeni çıkmış bir bebek formunda durdurtuyor. İcke seçim zaferi konuşması için İokaste’nin ayağına giydiği sivri topuklu ayakkabıyı da oyunun sonunda topuğuyla (özgün metinde İokaste’nin elbisesinin iğneleriyle) gözünü çıkarması için Oidipus’a kullandırtıyor. Böylece Kahin Teiresias’ın başta Oidipus’a söylediği “Kendin söyledin, hastayız, görüşümüz olmadan baktığımız, şeylerin hiçbir zaman özünü görmeyip yüzeylerinden körleştiğimiz için hastayız” sözleri de karşılığını buluyor oyunun sonunda, Oidipus onu kör eden bakışından kendini körleştirerek bütünüyle kurtuluyor.

Fotoğraf: Jan Versweyveld

İcke Oidipus’un etrafındakilerin, Kreon’un ve özellikle çocukları Antigone, Eteokles ie Polyneikes’in ileriki zamanlarda aralarında yaşayacakları -ve bizlerin mitolojiden ve diğer tragedya metinlerinden aşina olduğumuz- anlaşmazlık durumlarını önceleyen ipuçlarını sadece tek bir aile yemeği sahnesiyle ustaca ortaya seriyor. İcke 13 yaşında hamile bırakılmasına ve karnından zorla çekip çıkarılan ve akıbetini öğrenemediği çocuğuna dair travmalarıyla İokaste’nin de sesini bugüne kadar hiç olmadığı gürlükte duyuruyor bize.
İcke İokaste’ye oyun boyunca ısrarla gözlüğünün eksikliğini hissettiriyor (gözlüğünü takması gerektiğini bir kere Oidipus ona, bir kere de kendisi kendisine söylüyor) ve oyunun sonuna doğru gözlüğünü taktırarak İokaste’nin acı gerçeği görmesini sağlıyor.
İcke oyunun sonunda bir geriye dönüş (flashback) yaparak bize İokaste’nin, intiharıyla mezara dönüşecek mekâna Oidipus tarafından gözleri bağlı olarak ilk defa getirilişini ve bağdan kurtulup mekânı görünce “Burası çok güzel, sevdim!” deyişini gösteriyor. İokaste’nin sona doğru sorduğu “Neden ısrarla geriye, karanlık derinliğe doğru bakarız?” sorusunun cevabını Teiresias daha en başta vermiştir zaten: “Zaman rotasını belirlemiştir ve o rota geçmişe doğrudur.”
Marieke Heebink müthiş bir duyarlılıkla canlandırıyor İokaste’yi; örneğin İokaste’nin geçmişin acılı sırlarıyla yüzleşirken, gerçekte oğlu olduğunu anladığı ilk anda, ona doğru gelmekte olan kocası Oidipus’tan bir anda bedenini tepkiyle geri çekmesi var ki, ancak bu kadar doğal olduğu kadar katmanlı anlamlar barındırır.

Fotoğraf: Jan Versweyveld

Yapımla ilgili aklıma takılan en ilginç soru, Oidipus’un seçim posteri olarak Shepard Fairey’in Barack Obama için yaptığı ünlü görsel tasarımı kullanmasının İcke’nin hınzır yorumlarından biri olup olmadığı. İcke Oidipus-Obama çakıştırmasını sadece doğum belgesi (Obama’nın A.B.D.’de doğmadığı iddia edilmişti ve doğum belgesi tartışması çıkmıştı) nedeniyle mi yapıyor, yoksa “Devlet hasta” diyerek devlet işleri ve hükümranlık hakkında samimi bir özeleştiri ve ileriye dönük yapıcı bir vizyonla oyunu başlatan, halk tarafından sevilen ve seçimden zaferle çıkan ama kendi hakkındaki gerçeklerden bihaber Oidipus karakteri üzerinden, başkanlık yaptığı dönemde Amerikan toplumu ve dünyanın geneli tarafından sevilen ve takdir edilen Obama gibi bir kişiliğin bile politikacı olarak ne kadar güvenilir olduğunu sorgulamak da mı istiyor? Belki de bu yüzden İcke İokaste’ye bir sahnede “Hepimiz biliyoruz ki yalanlar üzerine dönen bir hayat yaşıyoruz. Herkes yalan söylüyor: Hükümetler, bankalar, çevre hakkında… Dünya yalanlar üzerine dönüyor” dedirtiyor.

ITA (International Theater Amsterdam – Amsterdam Uluslararası Tiyatrosu) 2020-21 sezonunu ekim ayında sahneden naklen yayın programı ITALive üzerinden sunduğu bir Antik Yunan metni uyarlaması, Simon Stone’un Medea’sıyla açmıştı. Sezon sırasında İvo van Hove’nin efsanevi Shakespeare uyarlamaları dört buçuk saatlik Kings of War ve beş buçuk saatlik Roman Tragedies gibi devasa yapımları da ITALive’da seyirciyle buluşturan topluluğun 21 Mart 2021’de sahnelediği 10. gösterisi Oedipus (Oidipus) idi. ITALive’ı ileride de takip etmekte fayda var.

23 Mart 2021 Salı

söz konusu ırkçılık ise sanat henüz son sözü söylemedi!

[Bu yazının bir versiyonu 23.03.2021 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.]

Almanya’da NSU (Nasyonal Sosyalist Yeraltı) terör örgütünün ırkçı cinayetlerinin başlangıcının 21. yıldönümü olan 2021’in sonbaharında NSU’yla ve cinayetleriyle bağlantılı 14 şehrin sanat kurumları Kein Schlussstrich! (Son Söz Henüz Söylenmedi!) başlıklı disiplinlerarası bir tiyatro projesiyle biraraya geliyorlar. 21 Ekim ile 7 Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek projede NSU ve cinayetleri bütün toplumsal ve siyasal arka planıyla birlikte sanatsal olarak ele alınacak. Projeye, örgütün üyelerinin doğduğu şehir olan Jena’nın belediye kültür dairesi JenaKultur’un yöneticisi Jonas Zipf önayak oldu. Küratör Ayşe Güleç, dramaturglar Tunçay Kulaoğlu ile Simon Meienreis ve sosyolog Matthias Quent’in sanatsal ve düşünsel bağlamını kurdukları projenin danışma kurulunda yazar ve gazeteci Ferda Ataman, oyuncu İdil Baydar, sosyal pedagog ve "RomaniPhen" projesinin başkanı Isidora Randjelović ile yazarlar ve sosyologlar Vanessa Eileen Thompson ve Katharina Warda bulunuyor. Projeye dahil olan şehirlerin sanat kurumlarının her birinin tekil ve yerel projelerinin yanısıra, bütün şehirleri kapsayacak -adeta şemsiye niteliğinde- iki büyük etkinlik tasarlanıyor: Besteci Marc Sinan’ın performatif ve katılımcı oratoryosu MANIFEST(O) ve kürasyonunu Ayşe Güleç ile Fritz Lazlo Weber’in hazırladığı Offener Prozess (Açık Dava) sergisi. Açık Dava Almanya’dan sonra Brüksel’e de gidecek. Küratör ekibinden Tunçay Kulaoğlu ile projenin detaylarını konuştuk.

2006'da Kassel'de düzenlenen Kein 10. Opfer (10. Kurban Olmasın) adlı anma gösterisinin belgesel filminden (Fotoğraf: Ayse Güleç)

Projenin başlığı Kein Schlussstrich! (Son Söz Henüz Söylenmedi!) nereden geliyor?
Münih’te aynı isim altında ırkçılık karşıtı bir girişim var. Yıllardır NSU bağlamında Alman derin devletini, çoğunluk toplumun ve siyasetin ırkçı reflekslerini, medyanın dilini ve pratiğini gündeme getirip buna karşı mücadele veriyorlar. Almanya’nın birçok kentinde de buna benzer sayısız girişim var. Proje için biraraya gelen sanat kurumları öncelikle aktivistlerle ilişkiye geçti. Uzun bir süre, herkesin mutabık kalabileceği bir başlık konusunda tartıştık ve sağ olsunlar, Münih girişimi isimlerini kullanmamıza izin verdi. Diğer yandan bu isim Almanya’nın tarihine de bir gönderme yapıyor. Yahudi soykırımından sonra, geçmişin muhasebesinin yapıldığını, son sözün söylendiğini iddia edip defteri kapatmak isteyen çoğunluk toplumun halet-i ruhiyesine işaret ediyor. Kısacası bu başlık, hem tarihsel bir arka plana hem de günümüze, somutta 2018 yılında sonuçlanan ama son sözün hala söylenmediği NSU davasına gönderme yapıyor.

NSU’nun 2011’de kamuoyuna açık hale gelmesinden günümüze Almanya’da bu konuyla ilgili bir çok proje gerçekleştirildi. Bilgisine ulaşabildiklerimden bazıları: 2014 yılında yoğun (dört farklı yapım) olmak üzere sekiz tiyatro oyunu, 2017’de Köln’de NSU Tribunal, yine 2017’de Altın Küre En İyi Yabancı Film ödülünü de alan Fatih Akın’ın Aus dem Nichts (Paramparça) adlı filmi ve 2020’de Staatsoper Hannover ile Amsterdam Holland Festival’in ortak projesi Ben Frost’un The Murder of Halit Yozgat (Halit Yozgat Cinayeti) operası. Kein Schlussstrich! projesi 2012’den bugüne yapılan bu sanatsal üretimlere nasıl eklemleniyor? Konuya neler katacak, nasıl yaklaşacak? Diğer üretimlerden farklılaşacak mı, nasıl?
Almanya’da NSU kompleksiyle ilgili ilk tiyatro oyunu, 2012 yılında Berlin’de, göçmen kökenli sanatçıların kurduğu Ballhaus Naunynstrasse Tiyatrosu’nda sahnelendi. Yani NSU kompleksi ve Alman derin devletinin rolü ortaya döküldükten sadece bir yıl sonra. Bu oyun, NSU kompleksini araştıran Alman parlamentosundaki komisyonun tüm toplantılarını takip eden gazeteci ve yazar Mely Kıyak’ın notlarından oluşuyordu. Bu örneği vermemin nedeni, özellikle göçmen kökenli sanatçıların konuya başından itibaren çok farklı bir duyarlılıkla yaklaşmış olmaları. Sizin verdiğiniz örnekler arasında konuya aynı duyarlılıkla yaklaşan önemli işler var. Nuran David Çalış’ın Boşluk adlı oyunu bunlardan biri mesela. Ya da Berlin’deki İnsan Hakları Sahnesi’nin yapımı NSU Monologları. Bu tiyatro oyunları, mağdurları, göçmenlerin bilgisini, onların tecrübesini ön plana çıkardı. Ne var ki bazı oyunlar, mağdurlara ve onların yaşadıklarına, tecrübelerine odaklanmak yerine, katilleri, derin devleti başrole koydular. Yani NSU kompleksine beyaz çoğunluk Alman toplumunun penceresinden baktılar. Peki meşru olamaz mı bu? Tabii ki olur ama bu hikayeleri nasıl anlattığınıza bağlı. Projelerin 2014 yılından sonra hız kazanması kuşkusuz NSU davasının 2013’te başlamasıyla ilintili. 
Bugüne kadar sanatsal anlamda verilen örneklerin çoğu, NSU cinayet ve saldırılarını sadece bir üçlünün sorumluluğuna bağlayan; derin devletin, medyanın ve çoğunluk toplumun ırkçı reflekslerini tekil hatalara indirgeyen, yok edilen dosyaları, istihbarat servislerine çalışan faşist muhbirleri istisnai olgular olarak okuyan anlayışı çoğu kez yeniden üretti. Cinayet ve saldırıların ardındaki kompleks irdelenmedi ya da özünde demokratik oyun kurallarına bağlı olduğu iddia edilen devlet aygıtında bir ‘kaza’ olarak görüldü. Yıllardır gerek federal parlamentoda gerekse eyalet mahkemelerinde kurulan araştırma komisyonlarında ortaya dökülen bilgiler, NSU davasına yansımadı. Mahkeme heyeti ve federal savcılık başından itibaren, NSU kompleksini beş sanığa indirgedi. Cinayet ve saldırıları olanaklı kılan kurumsal ırkçılık ve bunun dayandığı toplumsal yapı bilinçli bir şekilde göz ardı edildi. Alman derin devletinin, istihbarat servislerinin ve güvenlik güçlerinin ‘bekası’ tüyler ürpertici ayrıntılara rağmen hasıraltı edilmeye çalışıldı ve hala da sürüyor bu. 
Proje bu bağlamda, NSU kompleksini mağdur aileler ve yakınları, sanatçılar, aktivistler ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla, var olan ırkçı süreklilik bağlamında ele alıyor. NSU kompleksi sadece ara bir aşamaya işaret ediyor. Almanya’da göçmenleri hedef alan cinayetler 1980’li yıllarda hız kazandı. Duvar yıkıldıktan sonra pogromlar yaşandı. Örneğin 1992’de Rostock’ta Vietnamlı işçilerin yaşadığı binayı kundaklayan güruha günlerce müdahale etmeyen güvenlik güçlerinin tavrını bugün belgesellerde izlediğiniz zaman insanın aklına Türkiye bağlamında hemen Madımak katliamı geliyor. Sierra-Leoneli göçmen Oury Jalloh’nun 2005 yılında Dessau’daki bir polisi karakolunda elleri ve ayakları bağlı olduğu halde nereden geldiği bilinmeyen bir çakmakla kendini yaktığı iddia edildi ve soruşturma dosyası bilirkişi raporlarının farklı sonuçlarına rağmen kapatıldı. En son Hanau’daki katliamdan sonra polisin yaptığı ilk iş, öldürülen insanların ailelerinin evlerini basmak oldu. Özel komandolar insanlık dışı bu operasyonlarda ırkçı reflekslerini bariz bir şekilde ortaya koydular. Bu olaylar Almanya dışında pek bilinmiyor. Son bir örnek vereyim ve bu bir şaka değil: NSU kompleksi tarafından 27 Haziran 2001 tarihinde Hamburg’ta katledilen Süleyman Taşköprü cinayetini araştıran güvenlik güçleri, olayın arka planını Neonazi yapılanmaları içinde aramak yerine, katil veya katilleri bulsun diye İran’dan bir medyum getirdi.


 Halit Yozgat cinayetinden sonra ailesinin Kassel’de düzenledigi gösteriden. 

Sağcı terör, kurumsal ırkçılığın zorunlu bir uzantısı ve tetikçisi. Toplumun en ücra köşelerine kadar sinmiş olan rafine ırkçılık, buzdağının görünen kısmı. Medyada ve siyasette kullanılan dil katliamlara çanak tutuyor, davetiye çıkarıyor. Halen İçişleri Bakanı olan Horst Seehofer 2011 yılında, göçmenlerin sosyal yardım almalarını engellemek için gerekirse ‘son kurşuna kadar’ mücadele edeceğini söylemişti. Bu dil, kontrolünü kaybetmiş ırkçı bir politikacının sözleri değil, genel bir anlayışın ürünü. Demokratik ve açık bir toplumu hedef alan ideoloji sadece Türkiye kökenlileri, göçmenleri ve mültecileri değil, kadınları, işsizleri, LGBTQI topluluklarını, radikal çevrecileri, kısacası kimlikleri ve sosyal konumları nedeniyle egemen sistemle kavga eden herkesi hedef alıyor.

Irkçı süreklilikten kastettiğim ise, projenin NSU Kompleksi’nin öncesi ve sonrasına da eğilmesi. Örneğin Münchner Kammerspiele Tiyatrosu, 1980 yılında Oktoberfest Şenliği’ne yönelik düzenlenen ve 13 insanın öldürüldüğü ve çoğu ağır olmak üzere 211 insanın yaralandığı faşist bombalı eylem saldırısını konu alan bir oyunla katılıyor projeye. Bu saldırı, özellikle göçmenleri değil, doğrudan açık toplumu hedefleyen bir şiddet eylemiydi. Yani oyun Almanya’daki sağcı terörün sürekliliğini tarihsel bir olaydan yola çıkarak ele alıyor.
Yine proje kapsamında Weimar Devlet Tiyatrosu ise, NSU Kompleksi’nden sonra ortaya çıkan ve son yıllarda NSU 2.0 olarak adlandırılan ve devlet aygıtı içinde yapılanmış Neonazi yapılanmalarını gündeme getiriyor. 2017 yılında Alman ordusunda subay olan Franco A., sahte bir Suriyeli göçmen kimliği edinerek terör eylemleri planlamıştı. Alman ordusu içinde, ama diğer güvenlik birimlerinin hatta yargıçların da bulunduğu ve ‘Hannibal’ grubu olarak tanınan bu terör ağı, aynı isim altındaki bir oyunla sahneye taşınacak.
Heilbronn Tiyatrosu ise, NSU Kompleksi’nin en muammalı cinayetine odaklanıyor. 2007 yılında Heilbronn’da polis memuresi Michele Kiesewetter öldürülmüştü. Kiesewetter’in mesai planını yapan amirler arasında, Nazi örgütleriyle ilişkili oldukları önceden bilinen ama buna rağmen görevden alınmayan polis memurları vardı. Bu olay da hasır altı edildi. Kısacası, NSU Kompleksi bağlamında 1998 ila 2007 yılları arasında işlenen cinayetler, bombalı eylemler ve banka soygunları sadece bir ara aşamaya işaret ediyor. Ne var ki bu ara aşama, derin devletin sağ terörle olan bağlarını artık yadsınamayacak bir şekilde gözler önüne serdi. Tiyatro oyunları dışında gerçekleştirilecek panellerden birinin konusu mesela, NSU 2.0 bağlamında Hessen Eyaleti’ndeki korkunç skandal. NSU davasının müdahil avukatlarından Seda Başay-Yıldız ve Sol Parti yöneticilerinden Janine Wissert ölüm tehditleri almış ve telefon numaraları ve eposta adresleri gibi kişisel bilgilerinin Hessen Eyaleti’ndeki polis bilgisayarlarından meçhul şahıslara servis edildiği ortaya çıkmıştı.

Bu proje için Chemnitz, Dortmund, Eisenach, Hamburg, Heilbronn, Jena, Kassel, Köln, München, Nürnberg, Rostock, Rudolstadt, Weimar ve Zwickau şehirlerinden çoğu tiyatro olmak üzere 14 sanat kurumu bir araya geldi. Bu kadar geniş bir katılım nasıl gerçekleşti?
Proje fikri Jena Belediyesi Kültür Dairesi tarafından geliştirildi. Jena kenti ve Thüringen Eyaleti, istihbarat servislerinin yıllar boyunca yüzbinlerce euro ile finanse ettiği faşist muhbirlerin ve Neonazi yapılanmalarının ve NSU Kompleksi’nin ortaya çıktığı bir coğrafya. Kültür Dairesi bu gerçeklikten yola çıkarak, ilk etapta cinayet ve saldırıların gerçekleştirildiği kentlerdeki tiyatrolarla ilişkiye geçti. Hemen ardından Almanya çapında faaliyet gösteren kurban ailelerinin ve diğer ırkçılık mağdurlarının girişimleri, aktivistler ve sivil toplum örgütleri sürece katıldılar. Projenin basına tanıtıldığı toplantıdan sonra Almanya’nın diğer kentlerindeki bazı tiyatro ve kurumlar da projeye katılmak için başvurdular. Bunlar arasında kesinleşen ve ayrıntılarını planladığımız kent şu an Berlin. Maxim Gorki Tiyatrosu Açık Dava sergisini başkente getiriyor. Bunun dışında altı haftaya yayılan bir program hazırlıyoruz şu anda. Diğer yandan Kiel ve Freiburg gibi kentler de ilgi gösterdi, sayının artacağını umuyorum.

Marc Sinan'ın MANIFEST(O) için taslağı

Başlık dışında, 14 ayrı şehirde gerçekleşecek projeleri birleştiren öğeler neler?
Proje beş ayak üzerine kurulu. İlkinde tüm tiyatrolar NSU kompleksini ve bunun ötesini işleyen geniş bir konu yelpazesi kapsamında prömiyerler ya da repertuvarlarındaki oyunları sergileyecekler. İkinci ayağı oluşturan ve küratörlüğünü Ayşe Güleç ve Fritz Laszlo Weber’in yaptığı Açık Dava adlı sergi bu kentleri dolaşacak. Üçüncü ayakta, Marc Sinan’ın geliştirdiği MANIFEST(O) adlı oratoryum yer alıyor ki bu da farklı kentleri dolaşacak. Dördüncü ayakta, tüm kentleri kapsayan bir yan etkinlik programı yeralıyor. Mağdur aileler, aktivistler ve sivil toplum örgütlerinin katılımlarıyla paneller, açık oturumlar gerçekleştirilip, tiyatro, edebiyat, sinema, müzik, performans sanatları gibi farklı dallardan işler gösterilecek. Son ayakta ise kentlerdeki okulları, eğitim kurumlarını ve sivil toplum örgütlerini hedef alan pedagojik bir program söz konusu.

Tiyatro kurumlarının üretecekleri tekil projeler arasında bağlantılar, işbirlikleri düşünülüyor mu? Yoksa her kurum genel çerçeveye uygun ama bağımsız bir yapım mı sahneleyecek?
Söz konusu iki proje dışında küratör ekibi olarak hedefimiz, tüm tiyatrolar ve kurumlar için ortak bir havuz yaratarak işbirlikleri oluşturmak. Katılımcılarla yoğun bir ilişki içindeyiz ve hazırladığımız bu havuz kapsamında ortak etkinlikler gerçekleştirmek istiyoruz. Kentleri dolaşacak paneller, açık oturumlar, filmler, edebiyat akşamları, performatif işler bunun bir parçası. Tabii diğer yandan her kent ve tiyatronun özgün koşulları var. Burada ortak bir çizgi gerçekleştirmek istiyoruz. Örneğin bu yıl Türkiye ile Almanya arasında imzalanan işgöçü anlaşmasının 60. yıldönümü. Bu konu Doğu Almanya’da pek bilinmiyor. Diğer yandan, Doğu Almanya’daki Vietnamlı, Mozambikli işçilerin hikayeleri Batı Almanya’da pek bilinmiyor. Almanya’daki Roman toplulukları ve maruz kaldıkları ırkçılık ise mesela ne doğuda ne de batıda gündemde. Buradan yola çıkarak hangi etkinlikler hangi kente ve coğrafya için önemli olur sorusundan yola çıkarak bir program hazırlıyoruz.

Tekil üretimlerin projeye dahil olan kentler/kurumlar arasında dolaşması/turne yapması planlanıyor mu?
Hazırladığımız ortak havuz tamamen bu hedefe odaklanıyor. Tabii diğer yandan tiyatroların tekil projeleri de turneye çıkabilir. Bu daha çok tiyatrolar arasındaki iletişime bağlı. Ama herkesin herkesten haberi var. Küratör ekibi olarak hepsinin altından kalkıp planlamamız mümkün değil. Ortak toplantılarımız 40 ila 50 kişi ve kurumun katılımıyla gerçekleşiyor. Lojistik anlamda da Almanya’da bu proje bir ilk.

2021’in sonbaharına tarihlendiği için bu projenin fiziksel ortamlarda, eyleyenler ile seyredenlerin yüz yüze olarak karşı karşıya gelecekleri şekilde gerçekleşeceği öngörülüyor olmalı. Ancak pandemi ile birlikte gösteri sanatları alanında çevrimiçi yayınların ve dijital üretimlerin arttığı ve çeşitlendiği, internet ortamının olanaklarının araştırıldığı ve denendiği bir dönemin içinden geçmekteyiz. Ve bu sayede sanatsal üretimler normal şartlar altında ulaşmaları imkansız seyircilerin odalarına kadar girebiliyor. Bu anlamda bu projenin de fiziksel gösterimlerinin yanısıra çevrimiçi versiyonları, ya da bu proje kapsamında direkt çevrimiçi için tasarlanacak üretimler olacak mı?
Salgın yüzünden bir B planı olmadan alışverişe bile gidemediğimiz bu ortamda alternatifler üretiyoruz kuşkusuz. Ancak bu proje insanların fiziksel olarak bir araya gelmelerini öngörüyor kanımca. Fiziksel anlamda mesafeli de olsa yan yana durmamız, dayanışma duygusunu hissetmemiz, insanlarla karşılıklı konuşabilmemiz, tartışmamız gerekiyor. Diğer yandan projenin merkezci olmayan yapısı nedeniyle başından itibaren zaten farklı formatlar düşünmüştük. Örneğin açılış ve kapanış, bütün Almanya’da çevrimiçi gerçekleştirilecek. Kentten kente bağlanıp, herkesin internetten izleyebileceği ortak bir program planlıyoruz.

2017’de Köln'de yapilan NSU Tribunali’nden

Hanau’daki vahim saldırının birinci yıldönümü 19 Şubat 2021’de Almanya’daki neredeyse bütün tiyatro kurumları #saytheirnames başlığı altında anma paylaşımları yaptılar. Bu duyarlılıkta Kein Schlussstrich! projesinin etkisi var mı?
Bu duyarlılıkta projenin kuşkusuz etkisi var. #saytheirnames kampanyası aslında 2017 NSU Tribunali’ni gerçekleştiren aktivistlerin prensipte izlediği bir çizginin devamı. Tribunal başından itibaren kurbanları ve mağdurları görünür kılmayı hedef aldı. İsimler, yaşam hikayeleri, aileler ve yakınları antifaşist ve ırkçılık karşıtı mücadelenin merkezinde yer aldı. Bu solda var olan klasik dayanışma anlayışının ötesinde bir şeydi. Bunun asıl nedeni, 2013’te Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde görülmeye başlanan NSU davasıyla ilgili yapılan tüm haberlerde 2011’de intihar eden iki katilin ve davada yargılanan beş sanığın isimlerinin ve hayat hikayelerinin ön planda olması, kurban ve mağdurların perspektiflerinin pek bir rol oynamaması idi. Son yıllarda Almanya’da gerçekleştirilen ırkçı saldırı ve cinayetlerin kurbanları bu anlamda, hayat hikayeleri, ailelerinin ve yakınlarının bilgi ve tecrübeleriyle birlikte ön plana çıktı. ABD’de polis tarafından öldürülen Georg Floyd cinayetinden sonra Almanya’da bugüne kadar siyaset sahnesinde görünmeyen genç bir kuşak yığınsal tepki gösterdi. #saytheirnames kampanyası ki aslında ABD’den geliyor, hem medyanın haber yapma anlayışını hem de sanatçılar ve kültür ve sanat kurumlarının bakış açısını kısmen değiştirdi. Tiyatro kurumlarının kampanyada yer alması da buradan kaynaklanıyor.

 Hanau katliamının anısına grafiti (Kaynak: picture alliance/AP/Michael Probst)

Bu vesileyle ben de #saytheirnames kampanyasına katılıp, geçen yıl Hanau’daki saldırıda ve son 20 yıl içerisinde NSU cinayetlerinde hayatını kaybedenleri anmak istiyorum: Nürnberg’de Enver Şimşek (2000), Abdurrahim Özüdoğru (2001) ve İsmail Yaşar (2005), Münih’te Habil Kılıç (2001) ve Theodoros Boulgarides (2005), Hamburg’da Süleyman Taşköprü (2001), Rostock’ta Mehmet Turgut (2004), Dortmund’da Mehmet Kubaşik (2006), Kassel’de Halit Yozgat (2006), Heilbronn’da Michèle Kiesewetter (2007) ve Hanau’da (2020) Gökhan Gültekin, Sedat Gürbüz, Said Nesar Hashemi, Mercedes Kierpacz, Hamza Kurtoviç, Vili Viorel Pau, Fatih Saraçoğlu, Ferhat Ünvar ve Kaloyan Velkov.

Söyleşimizi dramaturg, oyuncu ve editör Ayşe Draz ile unlimited’de dünyadan ve Türkiye’den gösteri sanatları alanında üretim yapan sanatçılarla gerçekleştirdiğimiz “On Soruluk Sohbetler” dizisinde sorduğumuz bir soru ile bitirmek istiyorum: “Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?”
Kuşkusuz sanatın dönüştürücü bir gücü var. Ama hangi yöne doğru? Sadece sanat değil, her eylemimiz birşeyleri dönüştürüyor. Birşeyleri ileriye ya da geriye taşıyor ya da yerinde saydırıyor. Sanata kendinden menkul, genelgeçer ilerici bir etiket yapıştırmak çok zor. Her sanat eseri yaratıldığı tarihsel ortamın ve toplumsal koşulların verilerine göre şekilleniyor ve algılanıyor. Ve bu ortam ve koşullar onun dönüştürücü gücünü belirliyor bence. İleriye ya da geriye doğru ya da yerinde saydırarak. Çoğu kez yaratılan anın cenderesi içinde okuyoruz bu dönüştürücü potansiyeli. Bu doğru ve gerekli bir ölçüt. Ama diğer yandan ‘kalıcılık’ dediğimizde farklı bir okumayla yüzyüze gelebiliyoruz. Anında ya da yüz sene sonra. Belki beylik bir laf olacak ama, benim şahsen inandığım dönüştürücü potansiyeli, varolan sistemle organik ilişki belirliyor. Sistemden kastettiğim, en geniş anlamıyla ‘piyasa’ ve ‘ideoloji’. Bu ‘ikiliyi’ bir kontekst, bir çerçeve olarak görüyorum, eseri ve yaratıcısını şekillendiren ve dönüştüren. Kim ve ne, kimi ve neyi nasıl ve neden gösteriyor ve nasıl algılanıyor bu? Bu bağlamdan koparılmış ve soyutlandırılmış bir estetiği ise en son dert olarak görüyorum.  

20 Mart 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 31: murat ali cengiz

[bu söyleşi 16.03.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.] 

Performans sanatçısı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde 31 Ocak 2020’de açılan Akış / Flux sergisi pandemi nedeniyle uzun bir süre kapalı kaldı, daha sonra alınan önlemlerle, lakin insanların bir mekanda toplanmaya ve bir topluluk oluşturmaya daha temkinli yaklaştığı bir dönemde yeniden ziyarete açıldı. Sergide Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına, yapılan açık çağrı sonrasında Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de sergide hem pandemi öncesi hem de pandemi esnasında ‘canlı’ performansları ile yer almış bu sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyor ve sıradaki sohbetimizde, Müzisyensiz Bölge performansını gerçekleştiren Murat Ali Cengiz’i misafir ediyoruz. Murat Ali Cengiz’in performansını müze ortamında deneyimleme fırsatını kaçıranlar, evlerinden Sabancı Müzesi'nin hazırladığı Müzisyensiz Bölge kolajından işe dair fikir edinebilirler.


Performansın/müziğin özü sizce nedir? Performansı/müziği günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Bu konuyu, performans ve müziğin kesiştiği noktadan ele alırsak, bence ikisinin de özü yapıldıkları ana ait olmaları. Performans sanatçıları olarak (ki buna bence müziği de katmak gerekir), kendi önceden hazırladığımız malzemeleri tekrar tekrar farklı mekanlarda sunmak durumunda kalsak da, bu sunumların hepsi o anın getirdiği farklı etkenlerle şekillenip değer buluyor. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Tabii. Sanatın en büyük gücü, yoğun bir duyguyu ifade etmeyi hakkıyla başardığımızda, bu duygunun seyircilere kolaylıkla geçmesi. Etkili bir performans ardından kafanızı enstrümanınızdan kaldırıp dinleyicilere baktığınızda, herkesin sizinle aynı frekansta olduğunu gözlemlemek belki de sanatın en ödüllendirici yanı.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz birileri var mı, varsa kimler?
Bu soruya son birkaç seneki tecrübelerimi düşünerek cevap verirsem, özellikle Bert van den Brink’in üstümde çok büyük etkisi olduğunu söyleyebilirim. Görme engelli bir piyanist olarak bana dinlemeyi, duymayı, müziğin organizasyondan öte ses spektrumlarından oluştuğunu öğreten çok usta bir müzisyendir.  

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
İlham almaktan söz edecek olursak, bu benim için genellikle rüyalar sırasında değil, sabah uyanır uyanmaz oluyor. Kalktığım zaman geçirdiğim o ilk bir saat içinde beynim bir şekilde farklı çalışıyor ve normalde aklıma gelmeyecek garip fikirlere ulaşıyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Çoğu zaman önce adını vererek başlıyorum çalıştığım şeye. İsimler fazlasıyla içerik tanımlayan şeyler, bu şekilde içini doldurmak daha kolay oluyor.

Akış/Flux sergisindeki Müzisyensiz Bölge işinizi tasarlarken, bu işin omurgasını oluşturan yurtdışında-yaşayan-Türkiyeli-müzisyenleri nasıl seçtiniz?
Oldukça organik gelişen bir süreçti. Projeye başlamama sebep, benim kendi müzik kariyerimde karşılaştığım müzisyenlerin büyük çoğunluğunun yurt dışında olduğunu fark etmem oldu. Bunların bir kısmı birlikte performans yaptığım müzisyenler, bir kısmı benim müzikal yolculuğuma tanıklık etmiş insanlar, bir kısmı da ilham aldığım müzisyenler. İşin hüzünlü tarafı, yurtdışına Türkiye’den gitmiş, projeye çağırabileceğimiz müzisyenlerin bir listesini yapmaya çalıştığımızda listeyi bitirmeyi başaramadık. İsim üstüne isim geliyordu ve bir noktada durmak zorunda kaldık. 

Akış/Flux sergisinin performans programı kapsamında yer alan sanatçılar olarak aslında hepiniz Marina Abramovic’in yaklaşımıyla bir şekilde ilişkilendiniz, sizin için bu ilişki nasıldı?
Akış/Flux sergisinin teması uzun soluklu performanslardı, yani bir eylemi çok uzun bir süre boyunca yaptığınızda nasıl evrimleştiğini gözlemlemekti amaç. Müzisyensiz Bölge’nin amacı da buradan geliyor aslında. Bütün dünyanın etrafını dönen, bitmeyen bir müzik üretmeye çalıştık bir hafta boyunca. Saat farklarından da faydalanarak dünyanın dört bir yanına Türkiye’den yayılmış müzisyenlerle ürettik bunu. Özellikle herkese ayrılmış birer saatlik zaman dilimleri boyunca, durmadan müzik yapmak konsantrasyon açısından zorlayıcı ama bir o kadar da ilginç oldu.

Müzisyensiz Bölge Sakıp Sabancı Müzesi’nde sunulurken müzisyenler ile seyirci arasında etkileşimler yaşandı mı, yaşandıysa tanıklık ettiğiniz anlardan sizi en çok etkileyeni hangisiydi?
Pek çok güzel ve komik an yaşandı. Aslında seyirci etkileşimi benim ilk etapta tasarladığıma göre beklemediğim şekilde gerçekleşti. Serginin kurulumu gereği bir performansı aynı anda en fazla iki kişi izleyebiliyordu. İcracıların hepsi Türkiye’den ayrılmış ve geride sevdiklerini bırakmış insanlar olduklarından, bütün müzisyenlerin dostları, akrabaları saatleri geldiğinde ekranın karşısında oldular. Bu açıdan çok dokunaklıydı, hiçbirimizin oturup sevdiklerimize böyle bir performans ortamında bireysel konser verdiğini sanmıyorum. Bunun dışında kulaklıkları çekip kaçan çocukları gördük. İlk defa maske takan insanları pandemi sürecinde bu ekranlardan izledik.

Serbest çalışan bir müzisyen olarak pandeminin yarattığı zorlayıcı koşullarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Sanat ve kültür sektöründeki pek çok arkadaşım ve ben çok zorlu zamanlardan geçiyoruz. Performans yapmak mümkün değil, ancak internet üzerinden birşeyler yapmak mümkün. Müzisyensiz Bölge de bu süreçte daha da anlamlı hale geldi. Hollanda’daki karantinanın başlangıcında ilk 20 gün, biz her gece YouTube üzerinden ücretsiz konserler düzenledik. Ancak bu sürecin devamı gelemedi, şayet online konserlerin yavaş yavaş bir gerçeklik haline gelmesi hepimizin moralini bozdu. Ben de bir sahne sanatçısı olarak, online konser konu olunca motive olamıyorum açıkçası. Online yapılan konserlerin hem sanatsal hem de maddi getirisi tatmin edecek bir seviyede değil ne yazık ki. Neyse ki benim şu an ikamet ettiğim Hollanda, serbest çalışan ve sektörü pandemiden etkilenen insanlara aylık yardım yapıyor. Ben şahsen sanatın araştırma kısmına geri dönme fırsatı buldum bu sayede, o açıdan huzurlu olsam da sahneleri çok özlüyorum.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Aslında tam pandeminin başlangıcına yakın bir zamanda gösteri sanatları bir dönüşüm içerisindeydi zaten. Özellikle uzun soluklu performanslar, uzun zaman isteyen içerikler son bir senedir daha çok tüketilmeye başlamıştı. İnsanlar yavaş da olsa analog ve insan içeren tecrübelere dönmeye başlamışlardı ve biz de ister istemez ümitlenmiştik. Eğer eskiye dönebilirsek önümüzdeki seneler içerisinde, yüz yüze tecrübelere bu kadar aç kalmış kitlelerin gösteri sanatlarına büyük ilgi göstereceğini ve eskisine göre daha çok önemseyeceğini düşünüyorum.

 

16 Mart 2021 Salı

belçika'nın faşizmle valsi


1957 doğumlu Belçikalı tiyatro yönetmeni Luk Perceval’in ülkesinin karanlık geçmişi hakkında yaptığı ve başlık olarak her birine Belçika bayrağının renklerinden birini verdiği üçlemesinin ikinci bölümü Yellow – The Sorrows of Belgium II: Rex (Sarı – Belçika’nın Acıları: Rex) geçtiğimiz hafta NTGent (Gent Şehir Tiyatrosu) yapımı olarak çevrimiçi dünya prömiyerini yaptı.
Perceval Belçika’nın, ilkinde sömürgesi Kongo ile ilişkisine odakladığı üçlemesinin ikincisinde özellikle Flaman kesimin II. Dünya Savaşı sırasında Faşizm ile olan flörtünü ele alıyor. Başka birçok metinle zenginleştirilmiş Peter van Kraaji’nin yeni oyunundan yola çıkan gösteri sadece o dönemle sınırlı kalmayıp, kısa ve biraz örtük de olsa günümüze bir olta atmayı ihmal etmiyor. Çok da isabetli yapıyor, çünkü Avrupa’da uzun zamandır tekrar güçlü filizler vermeye başlayan faşizmi anlamanın yollarından belki de en doğrusu tarihe dalmak ve faşizmin köklerine inmek.

2013’de Hamburg’da canlı seyretme şansına erdiğim, prestijli Faust ödüllü Thalia Tiyatrosu yapımı, Hans Fallada uyarlaması Jeder stirbt für sich allein (Herkesin Ölümü Kendine) adlı gösterisini unutamadığım Perceval Yellow (Sarı)’da da protagonistlerin psikolojik dünyalarına dalan ve gerek sahne tasarımı gerekse oyunculuk anlamında yalın ama etkili benzer bir sahnelemeyle beni yine derinden etkiledi. 
Flaman bir ailenin fertlerinin Avrupa’da şiddetle esen Nasyonel Sosyalizm rüzgarına kapılmasını anlatan gösteride; Hitler’in Rusya’yı sömürge yapma vaadinin peşinden savaşa giden oğul Jef’in, cephedeki -Hitler hayranı- bir Avusturyalı askerle mektuplaşan kızkardeş Mie’nin ve faşizm rüzgarına karşı durmaya çalışan amca ve Yahudi sevgilisi Channa’nın başından geçenleri takip ediyoruz. Gösterinin ana karakteri Jef hiçbir zaman gözükmüyor, gerek savaşa gitme kararı verirken, gerekse de gittiğinde. Jef kaçınılmaz kaderine doğru ilerlerken, oyundaki fiziksel yokluğuyla da Flamanya’nın faşizm sevdasının hezimetini cisimleştiriyor adeta.



Gösteri tek mekanda geçiyor ve merkezinde geniş, kalın ayaklı, yeşil çuha kaplı bir masa var. Üzerinde mektupların, gazete küpürlerinin, belgelerin olduğu masa, hikayesi anlatılan ailenin evi kadar Avrupa’daki faşist politika(cı)ların oynadıkları kirli kumarın simgesi belki de. Yeşil çuha masanın etrafında ve zaman zaman üstünde hareket eden, dans eden aile fertleri ve bir sahnede onları ezercesine sırtlarında yükselen, Nazi işbirlikçisi politik hareket Rex’in kurucusu popülist Léon Degrelle bana uzaktan da olsa Kurt Joos’un ölüm dansı temalı ünlü anti-militarist dans tiyatrosu başyapıtı Der grüne Tisch (Yeşil Masa)’yı anımsattı. Gösterinin ikinci yarısından itibaren, karlar altındaki Sibirya cephesinden gelen acı haberlerin, masayı ve etrafında gittikçe durağanlaşan aile fertlerini örtercesine yağan karla örtüştürülmesi görsel olduğu kadar anlamsal olarak da etkili idi. 

Luk Perceval çevrimiçi gösteriyi seyirciye, bu sezon -bizde de örneklerini gördüğümüz üzere- Avrupa’daki tiyatro topluluklarının tercih ettiği gibi sahneden naklen yayın olarak ulaştırmadı, bunun yerine, tiyatro sahnesindeki icra sırasında farklı açılardan ve uzaklıklardan kaydedilmiş ve ardından kurgudan geçmiş bir tiyatro filmi olarak sundu. Yine ülkemizde de gösterilerini bu sezon seyirciye bu şekilde ulaştıran tiyatro toplulukları var. Yellow (Sarı) bir tiyatro filmi olarak sinemanın olanaklarından sakin ve minimal düzeyde faydalanan bir yapım. 
19 Mart 2021 Perşembe akşamı NTGent’in internet sitesinden tekrar yayınlanacak Yellow (Sarı)’yı Perceval seyirciyle, pandemi açısından her şey öngörüldüğü gibi giderse 2021’in Mayıs ayında Gent’te, filmdeki mizanseni farklılaştırarak buluşturmayı planlıyor. Yellow (Sarı) bu son haliyle 2021’in güz aylarında Avrupa’nın birçok başka şehrinin yanısıra, yapımcılarından biri olan Aşağı Avusturya Devlet Tiyatrosu’na (Landestheater Niederösterreich) da turneye gidecek.



 

 

14 Mart 2021 Pazar

on soruluk sohbetler 30 : umut sevgül & metehan kayan

[bu söyleşi 09.03.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

Performans sanatçısı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde 31 Ocak 2020’de açılan Akış / Flux sergisi pandemi nedeniyle uzun bir süre kapalı kaldı, daha sonra alınan önlemlerle, lakin insanların bir mekanda toplanmaya ve bir topluluk oluşturmaya daha temkinli yaklaştığı bir dönemde yeniden ziyarete açıldı. Sergide Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına, yapılan açık çağrı sonrasında Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de sergide hem pandemi öncesi hem de pandemi esnasında ‘canlı’ performansları ile yer almış bu sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyor ve sıradaki sohbetimizde, Dikine performansını birlikte gerçekleştiren Umut Sevgül ile Metehan Kayan’ı misafir ediyoruz.

Fotoğraflar: Mert Çakır

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?

Umut Sevgül: Mekanda/zamanda zihne dolaylı ya da doğrudan temas eden eylemlerin, imgelerin üretimi. Günümüzde yaratım biçimlerinin sınırında bulunan mekanı/zamanı düşünmedeki, ele/eyleme almadaki farklar tanımlanmaya çalışılıyor. Beden odaklı sanat üretim pratikleri üzerinden kabul edilegelmiş, kurumlarca statikleştirilmiş tanım ve kavramlar evrensel düzlemde eriyor. Doğası gereği dinamik olan kavram ve bedenin hareketliliğinin dikte edilen koşullardan özgür olduğunu düşünüyorum.

Metehan Kayan: Bedensel bütünlüğümüzün derimizin sınırlarının da ötesinde olduğunu düşünüyorum. Beni ne durdurur? Dans ederken size söylenildiği gibi durmaz, dinlemez ve hareket etmezsiniz. Eşyanın tabiatına göre eyler, hakikat olanı düşlersiniz. Bu durum hiç de ruhani değil basbayağı gerçektir. Performans anı gibi… Beden kendi manifestosunu açıklar ve ne isteyip-ne yapacağını, nasıl düşündüğünü ilan eder. Bu bir eylem çağrısıdır, katılan herkes kendinden sorumludur. Nasıl yapılacağı öğretilemez, olur ve geçer. Harekete kimse mani olamaz. Beni ne durdurur? Hiçbir şey.


Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?

US: Kontrol edilemeyen, öngörülemeyen, beklenmedik durumlar/karşılaşmalar dönüştürücü olana giden yolları görünür kılıyor. İnancın da ötesinde, yolu yürüme cesaretiyle gerçekleşecek olan değişimi arzuluyorum.

MK: Dönüştürücü gücüne inanıyorum ama o gücün kimin elinde olduğuna göre değişir.


Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?

US: Üretim sürecinin her aşamasında beni düşüncesi, yazısı, sorusu, varoluşu, gözü, eli, eylemi ile besleyen dostlarım.

MK: Dikine’nin birbirine ilham veren çeşitli disiplinlerden sanatçılarla bir bağı var. Fotoğraf sanatçısı, kardeşim Barbaros Kayan’ın estetik dilinden ilham alıyorum. Ekip arkadaşım ve aynı zamanda bir yeşil parmak olan Umut Sevgül, yazar Medine Mayıs Akın, bio hacker Serhan Hasdemir, müzisyen Aydın Akın, mimar ve sirk sanatçısı Özgür Kavurmacıoğlu, koreograf Aydın Teker son zamanlarda beslendiğim-ilham aldığım kişiler.


Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?

US: Dokularındaki geçirgenliğiyle bir mekan olarak bedenim. Paylaşılan, saklanan, dışında tutulan, bilinmeyen, girilmeyen, içinden çıkılmayan mekanlar... Yeryüzünden yükseğe, yeryüzünün dibine yönlenen, değişen, yol alan, şimdi burada olan, geçmişte olmuş, yokmuş gibi, varmış gibi yapılan mekanlar... Kaynaktan hareketle çıkar, düşünceden göç ederim.

MK: İş üretirken her şeye gözlemci olarak yaklaşırım. Hayatın ve doğanın mekanik işleyişi bana ilham verir. Son zamanlarda göstergebilim, mimari ve beden üzerinde temellendirdiğimiz bir çekim merkezimiz var. Fizik ve biyoloji içine dalmaktan zevk aldığım konular. Anatomi ve sinir sistemi okumaları bana mikro bir coğrafyayı haritalamak gibi hissettiriyor. Bilmediğiniz bir şeyi rüyanızda göremezsiniz. O yüzden daha çok işlerimin rüyalarıma etkisi oluyor.


Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?

US: Başlamayan ya da bitmeyen bir soruya işaret ediyorsa; iş bittikten sonra bile.

MK: O gelir ya da sen onu bulursun. İlla ki olur ama. Uzun zamandır Umut ile beraber Dikine isimli devam eden projemizde yolculuk yapıyoruz. Dikine nereye gidecekse o zaman düşünüyoruz.


2015’te başlayan ve 2018 Aralık’ından beridir yere-özgü (site-specific) duraklarla devam eden “Dikine” projenizi Bakış/Flux sergisinin performans programı kapsamında Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleştirirken, bir çağdaş sanat müzesinin beyaz küp mantığındaki mekanıyla nasıl söyleştiniz?

US: Benim 2017 yılında dahil olduğum Dikine projesi 2019 Ocak ayında oluşturduğumuz manifesto ile Dikine Ongoing Project olarak hareketine ve göçüne devam ediyor. Videografi çalışmalarının mekana özgü gerçekleşen hareket araştırmalarıyla eş zamanlı yürütüldüğü üretim pratiğinde süreksizlik, göçerlik, geçicilik gibi kavramları inceliyor, bellek kavramının da madde, yüzey ve süre gibi alt başlıklarına odaklanıyoruz. Uzun süreli performans odağında yapılan açık çağrıya bireysel olarak kulak verdik. Sergi küratörleri Dikine ile programa dahil olmamızı istediler. Biz de daha önce de kullandığımız bir materyal olan tuğla ile çalışmayı tercih ettik. Mekan olarak bize ana galeriyi önerdiler, orası yerden ve yukarıdan olmak üzere iki farklı izleme olanağı sunuyordu. Mekanın yüzölçümü üzerinden tuğlaların miktarını belirledik. Manifestomuzla, steril bir galerinin içerisinde, sessizce eserlere uzaktan bakmaya alışık olan seyirciyi harekete çağırdık. Seyirci/ziyaretçi içeri adım attığı anda eylemin içindeydi; değişen mekanın belleğindeki hareketini seçti. Ziyaret ve seyir, katılım ve paylaşıma dönüştü. Materyal sert, ağır ve pürüzlü yapısıyla parçalandıkça çoğalarak mekanı kapladı, boyadı ve mekanın yüzeylerini erozyona uğrattı. Performansın ikinci haftasının sonunda pandemi nedeni ile ara verildi. Bu ara tam olarak 7 ay sürdü. En son bıraktığımız haliyle 14 ton toprak tuğla 7 ay müzede yaşadı. Döndüğümüzde, tuğlalarla temas eden zemin yosun tutmuştu.

MK: Dikine projemizin Akış/Flux kapsamında yer alması fikri konuşulmaya başlandığında aklımıza “Nereye gidiyoruz?” sorusu geldi. Dikine’nin daha önceki duraklarından bir farkı yoktu aslında. Sadece henüz denenmemiş olandı. Geçtiğiniz yollardan edindiğiniz belleği inşa ediyorsanız, bu belleği paylaşıma açmakta, ortak bir alana sunmakta tereddüt etmemelisiniz. Bir yere gitmek nasıl geçici bir eylemse bir yerde kalmak da öyledir. Dinamikleri önceden belirlenmemiş, uzun süreli olması açısından değişime müsait bir akış planladık biz de. Müzeler bu tür performans sergilerine alışık ancak böylesine bir projenin bir müzede gerçekleşecek oluşu cesaret isteyen ortak bir çalışma gerektirdi. Alanımızdaki materyaller ve onlarla olan ilişkilenme şeklimiz mekanı ele alışımıza epey etki etti. Mekanın yüz ölçümünü tam olarak kaplayan toprak tuğla, alanı sembolik olarak temsil ediyordu. Bu aynı zamanda tonlarca yük, efor ve mekanın bütünlüğünü sarsabilecek bir güç demekti.


Akış/Flux sergisinin performans programı kapsamında yer alan sanatçılar olarak aslında hepiniz Marina Abramovic’in yaklaşımıyla bir şekilde ilişkilendiniz, sizin için bu ilişki nasıldı?

US: Bu ilişkilendirilme dış göze ait. Süreç içerisinde Marina Abramovic Enstitüsü çalışanları ile ilişkilendim. Tanışmadan itibaren yaklaşımlarımızın anlaşıldığı ve karşılıklı olarak ne için orada bulunduğumuzun bilindiği bir iletişim oluştu. MAI tarafından yürütülen kürasyon ve Cleaning the House atölye süreçlerinde ortak paydalarda buluştuğumuzu düşünüyorum. Performans ile odanın içinden, harekete dahil olan herkesle bir yolculuğa çıktık. Atölye ise kişisel deneyimimde, eylem ve temasla birlikte bedendeki enerjinin çevrimini farklı katmanlarda canlandırmaya yönelikti. Etkisini hissettim ve bazı araçlar yolculuğumda bana hala eşlik ediyor.

MK: Evet, Marina Abramovic’in kişisel sergisi de oradaydı ama eş zamanlı olarak MAİ ile birlikte bir performans sergisi gerçekleştirildi. Enstitü, Abramovic haricinde de çok fikirli ve ortaklıklara açık bir şekilde işlemekte. Okul gibi bir düşünce-deneyim aktarımı yok. MAI’ye bağlı sanatçıların yürütücülüğünde Marina’nın derlediği metot çalışmasından esinlenilen bir atölye çalışması gerçekleştirdik. Burada pratik edilen evrensel çalışma araçlarını kullanmak sizin kişisel tercihiniz. Enstitü, özgünlüğe ve yeni fikirlere alan açmada oldukça olumlu bir tavır sergiledi. Bu tür ilişkilenmelerin yayılmasını umut ediyoruz.


Bu işinizi Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleştirirken seyirci ile yaşadığınız etkileşim anlarından sizi en çok etkileyeni hangisiydi?

US: Merkezden dışarı doğru yükselen, kalın ve sağlam merdiveni kararlı bir odakla inşa eden kişi. Zamanla eriyerek azalsa da alan açtığı eylemlerden dolayı mekanda uzun süre kalan yapılardan biri oldu. 

MK: Umut ile ağırlıklı olarak zeminde harekete yoğunlaştığımız bir performans günüydü. Mekan boşken içeri bir çift girdi. Yaklaşık 35 dakika bizi takip ettiler. Gitmelerinden hemen sonra oje ile “dur” yazılmış bir kağıdı not defterimin kenarına sıkıştırılmış olarak buldum. Burdan sesleniyorum, belki beni duyarlar; o gün ne demek istemiştiniz? Dikine, sergi süresi içinde müze binasının her yerinden hissedilebilen bir performans oldu. Ses ve titreşim seyircilerle aramızda büyülü bir iletişim yarattı. Tuğla yapıların yer değiştirmesi sırasında oluşan ses ve titreşimlerin çağrısı, binanın başka bir alanında yürütülen bir seminerden duyulabiliyordu.


Serbest çalışan sanatçılar olarak pandeminin yarattığı zorlayıcı koşullarla nasıl başa çıkıyorsunuz?

US: Başa çıktığımdan emin olmayarak. Dayanışmanın ve iletişimin yeni yollarını yaşamın hareketinde görmeye çalışıyorum.

MK: Daha fazla çalışarak.


İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?

US: İçinde bulunduğumuz mekanlardan dışarı çıkma dürtüsü güçlendi ve bu mekanları yeniden düşünme ihtiyacı oluşuyor. Bu çıkışla gerçekleşecek karşılaşmalarda ve yeni kanallara ulaşılmasıyla canlılığın bu yeniden düşünmenin hareketinde kendini bulacağını umuyorum.

MK: Bir yandan üzücü bir yandan da umut verici. Sanatın hayatın içine karışmasında bazı yükleri hafifleteceğini düşünüyorum. Sahneleme geleneği vazgeçemediğimiz bir organımız gibi. Evden çıkamayan bir hastaysan ve dostlarınla aran bozulduysa yapabileceğin tek şey onların sana gelmesini beklemek olacaktır. Davet etmeden olmaz ama nereye davet edeceğiz, nasıl bize ulaşacaklar? Olmaz denilenlerin dünyasına hoş geldiniz.

6 Mart 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 29: ilyas odman

[bu söyleşi 02.03.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

 Performans sanatçısı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde 31 Ocak 2020’de açılan Akış / Flux sergisi pandemi nedeniyle uzun bir süre kapalı kaldı, daha sonra alınan önlemlerle, lakin insanların bir mekanda toplanmaya ve bir topluluk oluşturmaya daha temkinli yaklaştığı bir dönemde yeniden ziyarete açıldı. Sergide Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına, yapılan açık çağrı sonrasında Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de sergide hem pandemi öncesi hem de pandemi esnasında ‘canlı’ performansları ile yer almış bu sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyoruz. 

Türkiye gösteri sanatları dünyasının l’enfant terrible’ı İlyas Odman uzun zaman sonra yeni yapıtı Yolluk ile 2019 sonbaharında sahneye çıktı. Çağdaş dans ile performans arasında salınan Odman’ın sanatı meydan okuma, törensellik ve kırılganlık eksenlerinde ilerliyor. Odman’ın Akış / Flux sergisi kapsamındaki One for the road adlı performansı da bu halkaya eklendi. Bu vesileyle sıradaki sohbetimizde İlyas Odman’ı misafir ediyoruz.


Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?

Empati. Ateşin başında oturup hikaye anlatıcısını dinleyen ve anlatıyı hayal ederek olmayan nesne ve canlılarla “empati” kuran ve de bu şekilde kuşaklarca hayatta kalan atalarımız ile günümüz seyircisi arasında çok fark görmüyorum… Aynı ilkel dürtü…


Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?

Sanat ürününü bir tür cep evren gibi düşünüyorum, üreticinin kurallarını belirlediği bir paralel kurgu. Buna şahit olan, deneyimleyen kişinin dönüşmesi sanırım bizzat bu kurguyu üretenin bu üretimle dönüşmesinden geçiyor. Üreticisini olduğundan başka bir şeye evriltmemiş bir işin dönüştürücülüğüne inanmıyorum pek.


Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?

İş üreticisi olarak hep çizgi romanlardan ve onların kurgu biçimlerinden etkilendim; Neil Gaiman, Dave Mckean… Yaratmaya ve her performansta tekrar dönmeye çalıştığım sahne personası için Safiye Ayla’dan Tori Amos’a Sandman’dan Mecusilere bir çok farklı “hikaye anlatıcısı”ndan çaldım.


Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?

İş üretmek benim için gerçek hayatımda İlyas kişisi ile altından kalkamadığım “gerçek” bir sorun olunca başlıyor; bir kayıp bir ayrılık bir kafa karışıklığı ya da aniden beliren bir mutluluk. O anda o sahne personası ile o sorunu tekrar ve tekrar hem yaşayıp hem de dışarıdan bakabileceğim bir alt evren yaratırım. İş, esasında benim için o noktada bir ritüele dönüşür. Evet, rüyaları severim, beni götürdükleri yerlerden cebim dolu dönerim :)


Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?

Yapıtı üretmeye başlamadan çok önce kafama takılmış “isim”ler aniden yerlerini bulurlar genelde.


Akış/Flux sergisinin performans programında sunduğunuz One for the road ile son işiniz Yolluk adlı yapıtınız arasında bağlantılar var mı? Varsa, birbirlerinden nasıl beslendiler?

Yolluk, dilin öncesi ile ilgili bir iş, daha doğrusu içimizde bulunan en arkaik ve ilkel durumlarla ilişki kurmamızı sağlayan, kelimeden önceki sesin; doğum çığlığı, ağıt, dehşetin yani en hayvani en insani en otantik dil ile ilgili bir iş. Sahne versiyonunda bir tür “içki” oyunu sayesinde giderek sarhoş olan bir hikaye anlatıcısının çok matematik bir metni o matematiği bozmamaya çalışarak anlatma çabası üzerineydi. Akış sergisi sunumunda ise bu dinamik; hiç sesini kesmeyen, mekana giren her kişiye birer birer bu metni anlatmak zorunda olan ve bu esnada bir çok farklı solo anlatıcı stereotipine (popstar, politikacı, vaiz…) dönüşen performansçı ile sağlanıyordu.


Akış/Flux sergisinin performans programı kapsamında yer alan sanatçılar olarak aslında hepiniz Marina Abramovic’in yaklaşımıyla bir şekilde ilişkilendiniz, sizin için bu ilişki nasıldı?

Abramovic’in performansa, performansın mekan ile ilişkisine, performansın ritüel ile ilişkisine ve ritüelistik performansın mekanı dönüştürücülüğüne dair araştırmaları hep ilgimi çekmiştir.


Bu işinizi Sakıp Sabancı Müzesi’nde sunarken seyirci ile yaşadığınız etkileşim anlarından sizi en çok etkileyeni hangisiydi? 

Müze salgın nedeniyle kısa süreliğine kapanmadan önce, her gün hiç boş olmayan bir mekana korkunç bir dış odaklanmayla yaptığım performansın, karantina süreci sonrası tekrar açıldığında tam tersine dönüşümü… Issız bir mekanda sekiz saat boyunca gözlerim ve kulaklarım kapalı o metni sadece içime okumak… Çok acayipti. 


Serbest çalışan bir dansçı ve koreograf olarak pandeminin yarattığı zorlayıcı koşullarla nasıl başa çıkıyorsunuz?

Çıkamıyorum.


İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?

Bu süreçle başa çıkma çabam nedeniyle bu aralar gelecek hakkında neredeyse hiç düşünemiyorum. Bakalım hayırlısı :)