12 Haziran 2021 Cumartesi
Her Yaştan “Genç” Seyirciler için Sıradışı Anlatılar
28 Mayıs 2021 Cuma
on soruluk sohbetler 37 : khadija el kharraz alami
16 Mart 2021 Salı
belçika'nın faşizmle valsi
20 Aralık 2020 Pazar
on soruluk sohbetler 26: guy weizman & roni hover (club guy & roni)
8 Aralık 2020 Salı
çevrimiçi gösteri izlenimlerim VI - olağan-içi bir gezi, barış arman
bir tiyatral deneyim kaç algıyı kapsayabilir?.. görme ve duyma öncelikli ve başından beri var zaten.. peki; devinduyumsal (kinestetik) algı, dokunma, koklama, tatma..
bir gösteri sizi koltuğunuzda oturtmayıp, hareket ettiriyorsa kinestetik algınızı da kullanıyor demektir.. dokunma?.. eğer sahneleme bunu da kattıysa konseptine ve siz rahat bir insansanız, oyunculara veya diğer seyircilere dokunmaktan çekinmezsiniz, neden olmasın.. koku ve tat algınızla oynayan gösteriler ise çok enderdir, ama hiç yapılmadı değil tabii.. 1960'lardan itibaren pıtrak gibi açan çeşit çeşit sanat türleri içinde de var, baskın olarak algılardan birine, ya da aynı anda bir kaçına odaklananları..
peki kulaklığınızdan dinlediğiniz bir kayıtla bütün bu duyularınızı tetikleyen bir işe ne dersiniz?.. sizi hareket ettiren performatifliğiyle, uzanıp buzdolabınızdan aldığınız bir şeyin kokusuyla, evinizin daha önce elinizi sürmediğiniz yüzeylerine dokunmanızla, görmenizle, duymanızla.. ve aynı zamanda, gündelik ve sizin için o ana kadar sıradan olan yaşam ortamınızda yarattığı gerçeküstü anlarla.. hayalgücünüzü harekete geçirmesiyle.. düşünmenizi ve duygulanmanızı sağlamasıyla..
ve "şimdi ve burada" olma halinizin altını kalınca çizmesiyle. şimdi: 2020, içinden geçmekte olduğumuz pandemi yılı, içinde yaşadığımız zaman. burada: şimdi'den dolayı bize dikte edilen sokağa çıkma yasaklarıyla hapsolduğumuz evlerimiz.
tek tek her birimizin evi. tek tek her birimiz için bir iş. her birimize özel, biricik bir iş. hepimiz kendi evlerimizde olduğumuz için, her birimizin buzdolabı başka şeylerle dolu olduğu için, evimizin koşullarının sınırlarını çizdiği; dolayısıyla hiç biri birbirine benzemeyen, seyirci tarafından deneyimlendiği kadar çok sayıda farklılaşan bir iş.
seyircinin aynı zamanda icra eden olması, kendi kendinin seyircisi olması. ya da evde bizimle kalanlar varsa, merak edebilirler kulaklıklarımızla neden oradan oraya koşturduğumuzu, yavaş veya hızlı yürüdüğümüzü, buzdolabını niye açtığımızı, dış kapıyı neden araladığımızı, banyoda ne yaptığımızı, salonun penceresinden neye baktığımızı; eh o zaman, onlar olur seyircimiz. ama onlar yoksa da, biz kendimizin seyircisiyiz, çünkü kişisel sınırlarımızın ve içinde yaşadığımız gündelik çevremizin farkına varıyoruz bu işle.
bir seyirci olarak bir tiyatral deneyimden daha ne isterim.. kazan dairesi'nin "olağan-içi bir gezi"si bana böyle bir deneyimi yaşatmayı başardı. yazarı ve yönetmeni barış arman.
işle ilgili içime sinmeyen bir kaç şey var. mesela; işin anafikri eğer bu kadar her bir seyirciye kendi evi ve evinin koşulları üzerinden bir deneyim yaşatılma üzerine kuruluysa, neden independenta gibi istanbul'a özgü bir olay dahil edildi metne. deprem bile türkiye geneli düşünüldüğünde anonimleşiyor, istanbul'la özdeşleşmiyorken, independenta çok fazla spesifik duruyor.
işle ilgili en temel sorunum ise; bu kadar sese odaklanan bir işte ses tasarımının olağan-üstü titizlikte olmamasıydı, ses tasarımının etkisi zayıftı, derin, volümlü ve katmanlı değildi. simon mcburney'in "the encounter"ını düşünmeden edemedim. biraz hayıflandım..
ama siz benim titizliğime bakmayın, bu olağan-dışı işi 14 aralık'a kadar istanbul tiyatro festivali kapsamında deneyimleyin, pişman olmazsınız..
4 Aralık 2020 Cuma
on soruluk sohbetler 24: dimo milev (NDT 2)
1 Kasım 2020 Pazar
Sonbahardaki Çevrimiçi Yayınlar ve International Theater Amsterdam’dan “Medea”
7 Ekim 2020 Çarşamba
on soruluk sohbetler 18: rudi galindo (teatro pachuco)
29 Eylül 2020 Salı
on soruluk sohbetler 17: zeynep özden & ilkim üskent
27 Eylül 2020 Pazar
çevrimiçi gösteri izlenimlerim V - bir whatsapp performansı: nadir sönmez'den "erkek cinayeti"
büyüdükçe doğallığa dair niteliğini kaybederek sevimsizleşen bir kuzey ege köyünde, yazlıktayım. sabah, bir hafta önce bize yamanan, iki gün önce de hastalandığını anladığımız sarmanı (biz ona kehri adını verdik) günlük antibiyotik dozunu alması için götüreceğim veteriner, müsait misiniz diye aradığımda, şu anda ameliyata giriyorum bir saat kadar sonra gelin deyince, endişelendim. bir saat kadar sonrası tam da nadir sönmez’in fringe istanbul kapsamında merakla beklediğim, 12 saatlik bir zaman diliminde whatsapp’ta gerçekleştireceği performansının başlangıcına denk geliyordu. yapacak bir şey yoktu, hayat galip gelmişti.
23 Eylül 2020 Çarşamba
on soruluk sohbetler 16: nadir sönmez
10 Ağustos 2020 Pazartesi
11 Temmuz 2020 Cumartesi
çevrimiçi gösteri izlenimlerim IV - lungs, matthew warchus / the old vic
korona virüs salgınının tiyatro, opera ve müzik toplulukları açısından en önemli ve uzun vadeli olumsuz etkisi ekonomik ise, bir diğeri de, ki bu yakın geleceğe dair, repertuvar seçimi. yani, topluluklar önümüzdeki sezon yeniden sahneye çıktıklarında, güvenli mesafe kuralları sadece seyircinin kullandığı alanlar için değil, icracıların kullandığı alanlar ve kullanış şekilleri için de geçerli olacak. bunun en bariz iki sonucu var gibi görünüyor: 1- sahnedeki icracı sayısının ve sahne arkasındaki ekibin küçültülmesi. 2- gösteri rejisinin, prova süreci de düşünülerek icracıların birbirinden mesafeli konumlanacağı şekilde tasarlanması.
bu iki sonucun neler getirdiği, nasıl ürünler ortaya çıkardığı şimdiden görülmeye başlandı bile. bu anlamda beni etkilemiş bir gösteriden bahsetmek istiyorum.
londra'nın en eski (202 yıllık) tiyatro binalarından old vic tiyatrosu'na (the old vic) yerleşik ama ödenekli olmayan tiyatro topluluğu, salgın sürecini ekonomik olarak en zor geçiren kurumlardan biri(ymiş). bu süreci bir nebze olsun aşabilmek adına topluluk "old vic: in camera" başlıklı bir etkinlik başlattı. etkinliğin konsepti, oyuncuların boş oditoryumlu tiyatroda anlık oynadıkları gösterinin kameralar yoluyla canlı olarak seyircilere ulaştırılması. seyirciler gösteriyi zoom üzerinden izliyorlar ve bunun için 10 ile 60 pound arasında bir ücret ödüyorlar. biletin fiyat farkı, gösteriyi seyrederken bakış açısı farkı yaratmıyor. pahalı biletleri alanlar tiyatro topluluğuna daha fazla mali yardımda bulunmuş oluyorlar.
dizinin ilk gösterisi duncan macmillan'ın "lungs" adlı oyunuydu. 26 haziran-04 temmuz arasında sekiz kere sahnelendi. başrollerinde, ünlü "the crown" dizisinin ilk iki sezonunda kraliçe elizabeth ile prens philip'i canlandıran claire foy ile matt smith oynuyorlardı. gösterinin yönetmeni tiyatronun eski genel sanat yönetmeni matthew warchus'tu.
bu yapım aslında evvelsi sezon old vic'te sahnelenmiş, yani salgın sürecinde sıfırdan üretilmemiş. ama tabii, gerek oyuncuların mesafeli olma zorunlukları, gerekse de gösterinin kamera aracılığıyla seyirciye ulaşacak olması rejiyi dönüştürmüş. özgün yapımı seyretmediğim için, bu yazıda o haliyle bu yenisi arasındaki reji farklılıklarını karşılaştırma imkanım yok, onun yerine direkt yeni versiyona dair izlenimlerimi paylaşacağım.
önce kısaca oyunun konusu: günümüzde ve Batı metropollerinden birinde yaşayan sıradan (isimleri oyunda zikredilmeyen) bir kadın ile bir erkeğin uzun yıllara yayılan inişli çıkışlı ilişkisi. oyun başladığında evli değiller, çocuk yapmayı tartışıyorlar, kadın hamile kalıyor, bebeği düşürüyor, ayrılıyorlar, bir zaman sonra erkek başka bir kadınla nişanlıyken tekrar birlikte oluyorlar, evleniyorlar, beraber yaşlanıyorlar, erkek kadından önce ölüyor.
kadın ile erkek yıllar içinde bazen yakınlaşıp bazen uzaklaşıyorlar; bu yakınlık-uzaklık hem fikirsel bağlamda oluyor (farklı düşüncelere sahip olmalarından dolayı), hem de fiziksel olarak, yani başlarına gelen olaylar gereği oluyor. bazen de, fiziksel olarak yakın olduklarında bile fikirsel olarak uzak oluyorlar birbirlerine. bu açıdan oyun tam da, günümüzdeki herhangi bir orta sınıf ve sıradan kadın-erkek ilişkisinde karşımıza çıkan olağan dinamikleri konu ediyor.
matthew warchus bu "sosyal olarak mesafeli" ("socially distanced" tabiri oyunun tanıtımında kullanılıyor) versiyonda icracıların kovid-19 salgınından dolayı birbirlerinden fiziksel olarak mesafelenme gerekliliğini reji konseptinin merkezine yerleştirmiş. the old vic'in o tek, büyük, boş sahnesinde iki oyuncu var ama biz seyirciler ekranlarımızdaki zoom uygulamasından yan yana yerleştirilmiş iki görüntü olarak verilen yayında o iki oyuncuyu 85 dakikalık oyunun hiç bir anında aynı çerçeve/kare/görüntü içinde görmüyoruz. yani zoom'dan yapılan canlı yayında yukarıya koyduğum fotoğraftaki gibi bir kadraj hiç yok. sahnede fiziksel olarak karşı karşıya olan oyuncular, zoom'daki iki görüntü içinde hep tek başınalar. iki görüntünün arasında ayrıca, inceden biraz kalınca bir siyah ayrım da var.
warchus yayın için sadece iki kamera kullanmış, zoom'daki her bir görüntüyü bir kameraya sabitlemiş. yani ekranın sağındaki görüntüyü veren kamera ile solundakini veren kamera hep aynı. ayrıca, iki kamera baştan sonra sabit bir konumdan kayıt ediyorlar. dolayısıyla yayında ne pan/kayma, ne de kesme/kurgu gibi sinemasal özellikler kullanılıyor.
bu "statikliğe" karşıt olarak, yapımda "dinamikliği" sağlayan müthiş bir unsur var, o da oyuncuların sahnede fiziksel olarak hareket ediyor ve böylece ekrandaki iki görüntü arasında yer değiştiriyor olmaları. yani bu yapımda, normal zamanların şartlarında yapılan bir gösteri kaydında olduğu gibi kameralar hareketli veya çok kameralı bir çekimde yayın montajlı değil, oyuncular hareketli. bu da tabii ki, titizlikle çalışmış ve 85 dakika boyunca tıkır tıkır işleyen bir hareket koreografisi ve kamera stratejisi gerektiriyor.
çekimi yapan iki kamera hareketli değil, ama yakınlaşıp uzaklaşabiliyorlar, yani zoom yapabiliyorlar. kameranın bu özelliğinin kullanılması; icracıların kadrajlarda tek başlarına kalmalarını sağlamanın en pratik yolu olduğu gibi, anlatının dramaturjisine bağlı olarak protagonistlerin fiziksel, fikirsel ve duygusal anlamda birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarını da mükemmel bir şekilde görselleştirmeye yarıyor. mesela; fikir ayrılığından kaynaklanan bir tartışmanın yaşandığı sekansta kameralar zoom out yaparak iki protagonistin görüntüsünü kendi kadrajları içinde küçültüyorlar. böylece figürlerin etraflarındaki boşluk genişliyor, protagonistlerin ilişki içinde büyüyen yalnızlıkları daha vurgulu bir şekilde görselleşiyor.
matthew warchus'un "old vic in camera: lungs" yapımından çok etkilendim. bir gösterinin kaydının ve kaydı gösterim şeklinin, o gösterinin oluşum ve sunuş süreciyle olduğu kadar gösterinin içeriğiyle de örtüştürülerek anlam kazanması karşıma sık çıkan bir durum değil. hatta, bir gösteriyi oluşturan bütün katmanların bu kadar anlamlı bir şekilde üst üste geldiği bir örneğe ilk defa rastladığımı söyleyebilirim.
"old vic: in camera"nın bundan sonraki projesini heyecan ve merakla bekliyorum.
8 Temmuz 2020 Çarşamba
İnternetten çevrimiçi yayınlanan “uzaktan” gösterilerin “burada” olma hâlleri
Korona-19 salgını Avrupa’ya yayılıp uzun süreli evden çıkma yasakları başladığında bir çok gösteri sanatları kurumunun yaptığı ilk hamle arşivlerinden eski kayıtları çıkarıp internette ücretsiz yayınlamak oldu. Bunda başı Almanca konuşulan ülkelerin kurumları çekti. Schaubühne’den Thalia Theater’a, Berlin Staatsoper Unter den Linden’den Münchner Kammerspiele’ye Almanya’nın en prestijli sanat kurumları her akşam ayrı bir gösteri kaydını gösterime açarak, kültürünün vazgeçilmez bir parçasından mahrum kalan toplumun evde geçirmek zorunda kaldığı zamanı daha katlanılır kılmaya gayret ettiler. Bu ilk hamlenin ardından yavaş yavaş başka çalışmalar geldi. Tiyatro sanatçıları evlerinde ürettikleri şiir-hikaye-kısa oyun-sone okuma gibi bireysel videolarını paylaştılar. Fransız tiyatro sanatçısı Sylvain Creuzevault’un önayak olmasıyla, yine bir salgın zamanı ürünü ve bir ortaçağ klasiği olan Giovanni Boccaccio’nun Il Decameron (Dekameron)’undan bölümlerin her akşam kumpanyadan bir oyuncu tarafından okunması Avrupa’daki bir çok ünlü tiyatro kurumunun ortak projesine dönüştü. Dans sanatçıları zoom ekranının bölünmüş çoklu görüntüsünde yanyana ve üstüste olmanın avantajından faydalanan yaratıcı fikirlerle şaşırtıcı, ilginç ve izlemesi keyifli videolar tasarladılar. Müzisyenler yine zoom üzerinden gerek solo, gerekse küçük bir orkestra kapasitesinde bir araya gelerek popüler klasik müzik yapıtlarını yorumladıkları videolar ürettiler. Zamanla ev içlerindeki çekimlerin dış mekan arşiv görüntüleriyle birleştirilerek kurgulandığı kısa/orta metraj film tadında videolar ortaya çıkmaya başladı.
Bahsettiğim bu kayıtların hepsi, evlerinde oturan izleyicilere ulaşmak için internet ortamını bir iletişim aracı olarak kullandı. İzleyici evindeki televizyonda film, skeç veya konser izler gibi izledi bu yayınları. Salgın süreci bir-iki ay sürüp geçseydi belki bu uzaktan iletişim ortamının, fiziksel olarak birbirinden ayrı mekânlarda bulunmak zorunda kalan icracı ile seyircinin ilişkisinde daha yaratıcı kullanımı sözkonusu olmayacaktı. Çünkü fiziksel mekânlarda biraraya, yanyana, yüzyüze geldikten sonra, bu uzaktan ilişki şeklini kim tercih ederdi ki. Ancak maalesef öyle olmadı, salgının insanların özellikle kapalı mekânlarda biraraya gelmelerine daha uzun süre engel olacak potansiyele sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşildi. Buna bir de gerek içinde yaşanılan günlere gerekse de yakın geleceğe hâkim olan kesif belirsizlik eklenince, internet ortamında tasarlanan yapıtlar kabuk değiştirdi. Sanatçılar, nitelikli çağdaş gösteri sanatları örneklerinin en başat özelliği olan “şimdi ve burada” olma hâlini kullanan daha kavramsal ve konsept ağırlıklı işlerle seyirci karşısına çıkmaya başladılar.
“Şimdi ve burada” olma hâli; hem icracı ile seyircinin gösteri sırasında canlı olarak aynı zaman dilimini ve aynı mekânı (space) paylaşmasını, hem de daha geniş ölçekte gösterinin içeriğinin, içinde yaşanan döneme ve sahnelendiği kültürel, sosyal, politik, ekonomik ve tabii ki fiziksel coğrafyaya, yani “yer”e (place/site) dair bir söz söylemesi anlamına geliyor.
Bu yazıda internetten çevrimiçi yayınlanan ve özellikle yukarıda tarif ettiğim “burada” olma hâlini, yani mekânı ve yeri farkındalıkla kullanan uzaktan gösterilerden bahsedeceğim.
Tiyatroda mekân deyince aklıma ilk; 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan, meyvasını aynı yüzyılın ikinci yarısında veren ve tiyatroya bakışı, tiyatro yapma ve alımlama şekillerini tümüyle yenileyen değişimlerin en önemli figürlerden biri olan Peter Brook’un o ünlü tiyatro tanımı geliyor: “Herhangi bir boş mekânı alır, işte burası bir sahnedir diyebilirim. Bir adam bu boş mekânın ortasından yürüyerek geçer ve bir başkası da bu adamı gözleriyle izler, işte tiyatro etkinliği için bize gereken şey bu kadardır.” Şu içinden geçmekte olduğumuz zamanlarda, internet ortamındaki bir gösteride Brook’un tanımındaki “boş mekân”ın karşılığı nedir diye düşündüğümde ise ilk cevabım ekran oluyor; evet, siyah ekran. Bu ekran bilgisayarınki olabilir, cep telefonu veya tabletinki de. “Boş mekân” da, ekran da icracı ile seyirci arasındaki etkileşimi olanaklı kılan birer alan; ilki üç boyutlu diğeri iki, ilki fiziksel ikincisi sanal, ilkinde icracı ile seyirci arasında yüz yüze bir etkileşim var, diğerinde ise uzaktan. Yalnız, evdeki koltuğumuzda oturup Londra’dan bir Ulusal Tiyatro (National Theatre) yapımının canlı veya kayıttan yayınını izliyorsak -ki bu imkan salgın sürecinden bağımsız olarak ve çok önceden beridir, Metropolitan Operası’ndan Londra Kraliyet Operası’na Batı’daki bir çok sanat kurumu tarafından yıllardır sezonun belli tarihlerinde gerçekleştiriliyor-, icracı ile bizim aramızda “uzaktan” da olsa bir etkileşim, aynı zamanı ve/ya aynı mekânı paylaşma deneyimi olması mümkün değil. Ama eğer, ekrandan takip ettiğimiz canlı gösterinin rejisi bir seyirci olarak bizim, ekranın diğer tarafında var olduğumuzun farkındalığıyla kurulmuşsa, işte o zaman biz bir seyirci olarak diğer taraftaki icracı ile aynı zaman dilimini paylaşan ve tabir caizse “kanlı canlı” bir ortak deneyimi yaşıyoruz demektir. Bu deneyime “tiyatro” denir mi, denmez mi; sanırım içinden geçmekte olduğumuz günlerin en kritik sorularından, tartışma konularından biri bu. Doğrusu, ben böyle bir soru formüle etmenin tiyatro sanatının sınırlarını daralttığını düşünenlerdenim. Uluslararası çapta sanat ve mimarlık tarihçisi olan Bülent Özer “Sanat”ı "Kişiyi, giderek de toplumu duygusal, tinsel yönden etkileyebilecek dürtüleri sağlama becerisi” olarak tanımlar. Tiyatro sanatıyla uğraşan kişi de en temelde bir sanatçıdır ve bir besteci, bir şair, bir heykeltraş, bir ressam kadar bu beceriye sahip olmalıdır. Bir tiyatro sanatçısının tasarladığının/yarattığının seyredenlerde duygusal ve tinsel yönden etkili dürtüler sağlama becerisinin yolları ve araçları çeşitlidir. Eğer içinden geçmekte olduğumuz, fiziksel olarak yüzyüze gelemediğimiz şu zamanlarda bir tiyatro sanatçısı internetin çevrimiçi ortamında, ekran alanını bir mekân olarak kullanarak ve anlık sergilediği bir uzaktan gösteriyle ekranın diğer tarafındaki seyircide bu dürtülerin oluşmasını sağlayabiliyorsa, işte o tiyatro sanatçısı sanatını gerçekleştirmeyi becermiş, karşılıklı etkileşim içeren sosyal bir olay ortaya koymuş demektir.
Son günlerde internette çevrimiçi seyrettiğim bir çok uzaktan gösteri arasında iki tanesi, yukarıda bahsettiğim tiyatronun “burada” olma durumunu ustaca kullanarak beni etkilediler. İkisi de zoom’da gerçekleşen gösterilerden ilki icracının seyircilerle paylaştığı kendi ekranını merkeze alıyordu, ikincisi ise seyircilerin gösteri süresince içlerinde bulundukları kendi mekânlarını.
Bir mekân olarak bilgisayar ekranı
Yazarı, yönetmeni ve tek icracısı Oliver Zahn olan Lob des Vergessens, Teil 2 (Unutmaya Övgü, Bölüm 2) tam da yukarıda bahsettiğim gibi Brook’un “boş mekân”ının yerine “ekran”ı koyan ve kullanan bir gösteriydi.
Zahn’ın ekranı bir mekân olarak nasıl kullandığına geçmeden önce kısaca gösterinin içeriğinden bahsetmeliyim. Zahn bir kaç yıl önce bir ses arşivinde bir şarkıya rastlar. Bu, güftesinden anlaşıldığı üzere yurdundan edilmiş bir Alman muhacirin söylediği bir şarkıdır. Zahn şarkıdan çok etkilenir ve araştırmaya başlar. Şarkının izini sürerken, bir yandan da Doğu Avrupa’dan sürülmüş Alman muhaciri kendi dedesi ve anneannesinin hikayeleriyle yüzleşir. Zahn bu çıkış noktasından başlayarak yaklaşık 40 dakika süren gösteri boyunca, bir yandan kendi geçmişiyle de hesaplaşarak, unutmanın stratejilerini ve hatırlamanın dinamiklerini sorguladı. Zahn bunu zoom'da seyircilere paylaşıma açtığı kendi bilgisayar ekranında gösteri boyunca anlık ve canlı olarak pencereler açarak yaptı.
Pencereler bilgisayar ekranına içkin bir araçtır; bilgisayar ekranı bilindiği üzere genel olarak içinde pencereler açarak kullanılır. Bir ekranda eşzamanlı olarak bir çok pencere açılabilir. Açılan pencereler istenilen süre boyunca ekranda durabilir; üst üste binebilir, yan yana konumlanabilir, boyutları büyütülüp küçültülebilir. Ekran bir anlamda bilgisayarın "mekânı"dır, pencereler de o mekânın baktığı -ya da içerdiği- peyzajı (yani, içindeki bilgileri) gösteren delikler/açıklıklardır. Mimari terminolojide kapılar da pencereler gibi bir açıklık türüdür; tek farkı kapılar hareket tarif ederler, kinestetiktikler, içlerinden geçilip başka mekânlara ulaşılır. Pencereler ise kullanıcıya sadece görsel bir hareket sunar, diğer taraftakini/dışarıdakini gösterirler.
Seyirciyle paylaşılan ekran üzerinden kurulan iletişimde, o iletişim mekânına içkin başka bir araç da yazıdır. Bu nedenle Zahn gösteri boyunca konuşmadı, konuşmak yerine word belgesi olarak açtığı pencerelerin içine yazdı, yazdığını seçip bir kerede sildi, tekrar yazdı. Pencerelerin mekândaki (ekrandaki) konumları kadar, icracının pencere içine o anda yazdığı metnin pencerenin içindeki konumu da (yani sola dayalı veya sağa dayalı olma hali de) tasarlanmıştı ve anlam içeriyordu.
Zahn biz seyircilere en baştan, gösteri mekânının fiziksel sınırlarını da fark ettirdi. Bunun için; bir pencereyi sol üste, bir diğerini sağ alta yerleştirdi. Word belgesi olan pencerelerin üsttekinin içinde "Bu", alttakinini içinde ise "yapıtın gerçekleştiği mekân"dır yazdı. Yani, tek bir cümleyi ikiye böldüğü yazıyı bizlere gözlerimizle takip ettirerek gösteri alanının sınırlarını fark etmemizi sağladı. Zahn gösteri boyunca da ekran mekânını/alanını gösterinin içeriğiyle örtüşür şekilde kullanmaya devam etti. Bu anlamda en canalıcı sahnelerden biri; Zahn'ın sözkonusu şarkıyla karşılaştığında ve şarkıyı araştırırken kendi geçmişine dair hafızasındaki boşluğu fark ettiğini yazdığı sırada, bu cümleyi içeren iki pencereyi ortaya şarkı belgesini alacak şekilde ekranın iki zıt ucuna taşıdığı sekanstı. İki pencere arasındaki alan, bir ekranda olabilecek en uzak mesafe üzerinden boşluğu temsil ediyor, boşluğu Zahn'a fark ettiren şarkı da o boşluğun tam ortasında duruyordu.
Zahn sadece word belgesi açmadı; şarkı için wav belgesi kullandı, şarkının geçmişini araştırırken bulduğu bir görüntüyü bizlere seyrettirmek için tarayıcıyı açti. O tarayıcıda; Zahn'ın arama geçmişi, tarayıcıdan ulaştığı Youtube sayfası, bizlere izlettirmek istediği videodan önce otomatik olarak çıkan reklam videosu göründü. Gösterinin ilerleyen bir sekansında ise Zahn şarkının wav belgesinin kaç megabayt olduğunu açıkladı; böylece şarkının bilgisayarın hafızasında kapladığı yeri imledi. Zahn daha sonra seyirciye wav belgesini ses belgesi olarak değil, bilgisayar diliyle yazılmış haliyle açtı. Böylece sanki sahne üzerinde yaratılmış tiyatral bir yanılsamanın çıplak haline, adeta sahne arkasındaki teknik aletlere ve aksama tanık oldu seyirci.
Bütün bu yazma-silme, belge/dosya açma-kapama, pencereleri boyutlandırma-konumlandırma eylemleri hem baştan sona performatiftiler, hem de gösteri boyunca yapılan her eylem biz seyircilere bütün çıplaklığıyla gösterile gösterile yapıldı. Yazar, yönetmen ve icracı olarak Oliver Zahn bütün bu eylemleri anlık olarak gerçekleştirirken, içerik olarak da, unutmanın ve hatırlamanın yakın geçmişteki ve günümüzün internet çağındaki teknikleri, stratejileri nelerdir üzerine tartışma açtı, düşündü ve bunları sorguladı.
Bilgisayar ekranındaki mekânlar
Bahsedeceğim ikinci uzaktan gösteri, Building Conversation isimli platformun bir üyesi olan koreograf Lotte van den Berg’in tasarladığı "Digital Silence" (Dijital Sessizlik) isimli işi ise, seyircilerin gösteri süresince içlerinde bulundukları kendi mekânlarına ve bu mekânları seyircilerin kendilerine fark ettirmeye odaklanıyordu.
Gösterinin benim katıldığım akşamında 11 kişiydik. Gösteri öncesinde bizlere yollanan kılavuzda sessiz bir ortamda ve yalnız olmamız, cep telefonlarımızın kapalı olması, zoom’a bağlandığımız kameradan içinde bulunduğumuz mekâna dair fikir verecek kadar bir kısmının görünmesi isteniyordu. Lotte van den Berg bizleri mikrofonlarımız kapalı olarak karşıladı ve bizlere gösterinin programını açıkladı: İlk beş dakikada içinde bulunduğumuz mekânda kameramızın görüntüsüne girmeyeceğimiz bir konumda olacaktık, sonraki bir saatte mekânı terk etmeden serbestçe vakit geçirecektik, sonraki beş dakikada ise mekândan dışarı çıkacaktık, son aşamada ise önceki 70 dakika yaşantıladığımız deneyimlerimiz üzerine yaklaşık 30 dakika sohbet edecektik.
Fiziksel mekân nerede başlar, sanal mekân nerede biter? Sanal veya fiziksel, mekânımızın sınırları, boyutları nelerdir? Sanal mekân iki boyutlu mudur? Sınırlar ve boyutlar sadece matematiksel, görsel veya kinestetik midir? Mekânımızın boyutlarını sadece içinde ne kadar ve nasıl hareket edebildiğimiz mi belirler, yoksa işitsel sınırlar da mekânı tanımlar mı? Örneğin penceresi açıksa, dışardan gelen sesler ne kadar o mekâna aittir? Peki, gösteri boyunca ekrandaki diğer dikdörtgen çerçevelerden gelen sesler kendi bulunduğumuz mekânın özelliklerinden birine dönüşür mü? Gösterinin süresi boyunca mekânımız; iki boyutlu bir ekranın üzerindeki 11 küçük dikdörtgenden biri miydi, o küçük dikdörtgenlerden birinin çerçevesi içinde gözüktüğü kadar mıydı? Ne zaman ve nasıl var oluruz; kameraya girdiğimizde, diğerleri tarafından görünür olduğumuzda mı? Görüntüde yoksak, gerçekte var olmamız ne ifade eder? Görünmesek de hareket ederkenki sesimizin veya mekânımızdaki bizden bağımsız seslerin diğer insanlar tarafından duyulması var olduğumuzun kanıtı mıdır? Örneğin mekânımızı paylaştığımız ya da hemen penceremizin dışındaki hayvanın sesi bizleri var eder mi? Zoom uygulamasındaki dikdörtgen görüntü çerçevelerinden o sırada ses geleninin renklenmesi o çerçevenin içindekini öne çıkarttığı gibi, var olmasını da sağlar mı? Kimler için varız; bizi gören, duyan diğerleri için mi, kendimiz için mi? Mekânımızdan dışarı çıktığımızdaki zaman dilimi mekânımıza dair farkındalığımızı arttırır mı? Mekânımızdan dışarı çıktığımızda, yine bir iç mekânda (mesela koridorda) olmak ile dış mekânda (mesela bahçede) olmak arasındaki farklar nelerdir? Mekânımızın birden çok çıkışı varsa, o son beş dakikalık zaman dilimi için hangisini seçeriz? Bu da yine, önceki zaman dilimindeki deneyimimizle ilişkili midir?
"Digital Silence" seyircileri icracılara dönüştüren ve birbirlerini seyretmelerini sağlayan katılımcı ve medidatif bir 70 dakika sırasında ve sonrasında bana yukarıda sıraladığım soruları sordurarak; hemen az önce arkada bıraktığım yakın-şimdi'ye, içinde bulunduğum mekâna ve internet yoluyla canlı olarak o yakın-şimdi'yi paylaştığım ekranımdaki diğer 10 mekâna dair farkındalığımı arttıran bir gösteriydi. Hele de ben dahil bütün katılımcıların bu gösteri sırasında bulunduğumuz mekânlardan (muhtemelen evlerimizden/odalarımızdan) iki aylık karantina sürecinden dolayı çık(a)madığımızı ve/ya buralarda normalden uzun sürelerle bulunmak zorunda kaldığımızı düşündüğümde "Digital Silence"ın bendeki etkisi arttı, çünkü “Digital Silence” herhangi bir sanat yapıtına dair "Neden şimdi?" ve "Neden burada?" sorularımı tam da en can alıcı yerinden cevaplamıştı.
İnternetin “yok yer”liğinde belirginleşen “yer”ler
“Digital Silence”, fiziksel mekândaki insan etkileşimlerinin doğası üzerine çalışan antropolog Marc Augé’nin önerdiği “yer” (lieu) ve “yok-yer” (non-lieu) kavramlarından yola çıkılarak değerlendirildiğinde, bu kavramların tanımlarını tersyüz eden niteliğe sahip bir gösteriydi. Augé; geçmişi ve kimliği olmamasından ya da tek bir kimliğe ait/sahip olmasından ve insan ilişkileri içermemesinden dolayı karayolları, otoparklar, alışveriş merkezleri, süpermarketler, havalimanları, uçaklar, mülteci kampları gibi mekânları “yok-yer” kavramıyla tanımlar. Augé’nin bu kavramlaştırmasının mantığıyla yaklaşıldığında sanal internet ortamı, özellikle Kazys Varnelis ile Anne Friedberg’in savundukları karşıt görüşlerini saklı tutarsak, Jay Davis Bolter, Richard Grusin, Manuel Castells gibi bir çok kuramcı tarafından bir yok-yer olarak kabul edilir. Augé “yok-yer”i, antropolojik bir bakış açısıyla yorumladığı “yer” ile birlikte düşünür. Augé’ye göre “yer”in en temel hali, kişinin kendi dilini, özgün kimliğini, kültürünü, referanslarını, geçmişini ve ilişkilerini yansıtan evidir.
Lotte van den Berg , tam da bir “yok-yer” kabul edilen sanal internet ortamında gerçekleştirdiği “Digital Silence”ın içerisine bir çok “yer”i entegre, hatta inşa etti; bu “yer”ler seyircilerin kendi mekânları, yani ya evleri ya da odalarıydı. Van den Berg bununla da kalmayıp, yukarıda anlattığım dramaturjik çalışmayla bir adım daha ileri giderek, seyircilerin gerek kendi, gerekse diğer seyircilerin mekânlarına dair farkındalığını arttıran medidatif bir reji stratejisi kurmuştu. Bu sayede, bir yok-yer ortamında bir araya getirilen bir çok “yer” vurgulamış ve seyircilere de fark ettirilmiş oldu.
























