çevrimiçi gösteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çevrimiçi gösteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2021 Cumartesi

Her Yaştan “Genç” Seyirciler için Sıradışı Anlatılar


JES (Junges Ensemble Stuttgart / Stuttgart Genç Topluluğu)’nun belediye ve bakanlığın maddi desteğiyle iki yılda bir düzenlediği Uluslararası Tiyatro Festivali “Schöne Aussicht” (Güzel Manzara) geçen yıl pandemiden dolayı iptal edildiği için bu yıl Almanya’da tiyatro salonlarının açılmaya başlamasıyla birlikte hem fiziksel mekanda hem de sahneden naklen yayınla gerçekleşiyor. 

Festivalde sadece gösteriler yok, çeşitli etkinlikler ve en önemlisi, ASSITEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği)’nin düzenlediği ve bir haftalık festival boyunca süren bir atölye çalışması var. “Genç İzleyiciler İçin Dayanışma Tiyatrosu Kavramları” başlıklı bu atölye çalışması zoom üzerinden düzenleniyor ve profesyonel sanatçılara ve değişme istekli herkese açık. Bu atölye çalışmasında, içinde yaşanan çeşitli gerçekliklere saygı duyarak ve kategorize etmeden; genç seyirciler için sahnede ve sahne dışında dayanışmayı sağlayacak tiyatro nasıl yaratılabilir, ırkçılığı, cinsiyetçiliği, sınıfçılığı, engelli, trans ve queer bireylere yönelik düşmanlıkları ve ayrımcı koşulları yeniden üretmeden dünyayı tanımlamak için hangi imgeler ve anlatılar yaratılabilir ve bu durum hem sanatsal çalışmaları hem de tiyatronun yapılarını nasıl etkiler gibi sorular üzerine düşünmek ve fikir alışverişi yapmak üzerine kurgulanmış.


Festivali geçtiğimiz pazar akşamı (6 Haziran) Belçikalı Bronks - Genç Seyirci için Tiyatro ve Tuning People topluluklarının ortak yapımı “Rita” açtı. 
Bir operanın dramatik aramüziği çalarken sonradan pencerenin olduğunu anlayacağımız jaluzi açılır ve yavaş yavaş içeriye mavi bir ışık dolmaya başlar. Aynı anda sahnenin diğer yanındaki siyah perde de kalkarken köşe duvarlarıyla bir mekan çıkar ortaya. Beyaz duvarlardan birine tek kişilik bir masa, bir sandalye, diğerine bir tabure dayalıdır. Tombulca, kıvırcık saçları, iki sıra inci kolyesi, boynuna kadar iliklenmiş siyah bluzu, pileli beyaz eteği ve topuklu ayakkabısıyla geçkin bir kadın önce müzik eşliğinde bir süre ahenkle dans eder, ama dengesini yitirmesi gecikmez, sanki rüyadan uyanmış gibi kendine gelir, duvarın kenarına asılı pardesüsünü giyer ve çantasını alarak mekandan çıkmak ister gibidir. O sırada bir tezgah altı buzdolabını iten beyaz tişört ve pantolonlu, boynunda altın bir kolye asılı genç bir adam girer mekana ve kadına “Rita” diye seslenince bir anda mavi ışık mekanın kendi ışığına döner, Rita gerçek dünyaya dönmüştür. Ama acaba o dünya da gerçek midir?... 
Adam yumuşak bir sesle “Hiçbir şeye gitmiyorsun, pardesünü çıkar, burada kalacaksın, bak herkes senin için geldi” deyip seyirci tarafını gösterir ve geldiği gibi sakince çıkar. Kadın pardesüsünü çıkarır, çantasını açar, küçük bir ayna çıkarır, aynada kendini görünce hafifçe korkar, makyaj yapar, küpe takar ve çantayı buzdolabına koyar. O sırada genç adam bu sefer üstü ocak altı fırın bir tezgah parçasını sürerek girer sahneye, Rita’ya sahne arkasını göstererek “Duvarın arkasına geç ve bekle” der, seyircilere dönüp adının Martino olduğunu söyledikten sonra Rita sahneye geri gelince “Sürpriz” diye bağırmalarını tembihler, iki kere deneme yaptırır ve bağırarak Rita’yı çağırırken sahneden çıkar. Rita çıktığı yerden değil, mevcut duvarlardan birini oynatarak girer sahneye ve seyircilerin “Sürpriz” diye bağırmalarıyla afallar. 

Fotograf : Clara Hermans

Sonrasındaki 70 dakika boyunca bakıcı mı gardiyan mı olduğu belli olmayan genç adam mekana sürerek bir eviye tezgahı getirir, masanın yerini değiştirir, yaşlı kadınla ilgilenir, onun cips yemesini engelleyip elma yemesini sağlamaya çalışır, yemediği elmaları kendisi çiğneyip onun ağzına tükürür. Tezgah parçaları mekanın içinde genç adam tarafından hareket ettirilir. Mekanın köşesini tanımlayan duvarlardan başka parçalar da aralanırlar, zaten sadece köşesi olan mekan iyice dağılır, duvarlar aralarından geçilir hale gelir. Arka duvarda üstte gömülü bir çift kapak vardır (normalde mutfaklardaki tezgah üstü dolapları gibi olan ama dışarıya çıkıntılı değil, duvarla aynı hizada, gömülü şekilde). Mekanda hiçbir şey sabit ve normal değildir. Mekan tekinsizdir. Genç adam da biraz tekinsizdir, kadının iyiliğini mi istiyordur yoksa kadını yapmaya zorladıklarından sadistçe zevk mi alıyordur, belli değildir. Hatta belki de Rita'nın diğer yanıdır.
Kadın da kaybolmuş, aynı mekan gibi dağılmıştır sanki; zaman zaman iyice kendi dünyasına çekilerek opera aryaları eşliğinde dans eder. Belki eski bir şancıdır, ya da balerin. Kadına dair bir şeyleri sezersiniz ama tam adını koyamazsınız. Acaba ruhsal bir sorunu mu vardır, ya da bunamadan mı muzdariptir, huzursuz olduğu kesindir.

Rita’yı, Jef van Gestel ile birlikte bu yapımın yazar ve yönetmenlerinden biri olan dansçı-koreograf Randi De Vlieghe, rolün barındırdığı olanakları da ustaca kullanarak canlandırdı. Martino’yu ise Stuttgart’taki gösterimde Tomas Pevenage oynadı. İki oyuncu da canlandırdıkları protagonistlerin ruhsal dünyalarının tekinsiz, sürprizli gel-gitlerini sakin, doğal ve abartıya kaçmayan bir yorumla seyirciye aktarıyorlardı. Wannes Deneer imzalı mekan tasarımı ise iki oyuncunun yanında yapımın üçüncü oyuncusuydu adeta. Mekan sürpriz içeren, hareketli ve/ya ölçeğiyle oynanmış öğeleriyle kimlikli ve bağımsız bir protagonist olarak dramaturjinin olmazsa olmaz yapı taşlarından biriydi. 

Fotograf : Clara Hermans

Her yaştan seyirciye hitap eden, oldukça nitelikli ve derinlikli bir gösteri olduğunu düşündüğüm “Rita”yı huzursuzluk ve hüzün kadar neşe ve keyifle de izledim. Festival pazar gününe (13 Haziran) kadar devam ediyor, her akşamki gösteri canlı sahnelenip naklen yayınlanıyor, yayının bant kaydı 30 Haziran'a kadar izlenebiliyor. Farklı ve genç bir dünyaya adım atmak için festival gösterimlerini kaçırmayın…

[Bu yazı Tiyatro Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]

28 Mayıs 2021 Cuma

on soruluk sohbetler 37 : khadija el kharraz alami


© Benny Stroet

Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyelerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak, Onur Karaoğlu ve Selen Gürmen, bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı bulacaklar. PerformLab’e ayrıca sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik edecek. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturacak.
Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyor. On Soruluk Sohbetler ‘de misafir edeceğimiz bu sanatçıların ilki performans sanatçısı, tiyatrocu, oyuncu ve yazar Khadija El Kharraz Alami. El Kharraz Alami, uzun araştırma süreçlerinin sonunda ortaya çıkardığı ve sonrasında bile dönüşmelerine izin verdiği performanslarında, kendi kişisel hayatındaki günlük olaylar, ilişkiler ve insanlardan ilham alan, kimlik arayışı içindeki insana ve bu çabanın beyhudeliğine ilgi duyan bir ‘hikâye anlatıcısı’. Feminist bir bakış açısıyla şekillendirdiği performanslarında izleyicisini, kadınlık alanına ve bu alanın ötesine nasıl geçileceğine dair birlikte sürdürecekleri ve sürecin sürekli dönüştüreceği bir yolculuğa davet ediyor.

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Yerleşik ve eski fikirleri aşmaya kalkışmak, bunu anımsatmak ve dışa vurmak; bilinmeyeni keşfetmeye çalışmak. Farklı zamanların çatışmasının nasıl verimli olabileceğine dair sürekli bir araştırma.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın dönüştürücü gücü ile ilgili deneyimim, onun güvenli bir kamusal alan yaratması, sezgilerin izlendiği ve bakış açılarının sansürsüz bir biçimde sorgulandığı "bir toplum" yaratması oldu. Bu durumun dünyanın bir çok yerinde görülmediğinin fazlasıyla farkındayım.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Salgının bizi gösteri sanatlarının savunmasızlığını sorgulamaya zorladığına inanıyorum ve yavaş ama emin adımlarla sürdürülebilir bir yaratım, paylaşım ve icra etme yolunu nasıl entegre etmemiz gerektiğini.

Bir performans sanatçısı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Şahsen ben zaten bir ön araştırma aşamasındaydım, bu yüzden içeriğe detaylıca vakit ayırmak ve bu girişimi ifade etmek için daha fazla zaman ve alan kazandığımı hissettim. İşimle bağlantılı olarak içinde yaşadığımız zamanın elbette kısıtlamalardan etkilenmesi anlamında zorlayıcı. Küçük karşılaşmalar organize edebildim, başkalarıyla bire bir oturumlar düzenledim ve böylece pratiğim devam edebildi. Refah düzeyi yüksek bir ülkede yaşayan bir sanatçı olarak, çalışmaya devam etmeyi çok daha kolaylaştıran bazı imkanlara ve finansal desteğe erişimim var, bu anlamda bunu yapma ayrıcalığına sahibim.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Ustalarım, ayak basılmamış yoldan giden ve çalışmalarında daha yüksek bir fayda olarak araştırma ve deney yapmayı sürdürenler. Araştırmaları yapıtlarında görünür olan sanatçılar. Alışılmadık insanlar. Konu, eylem ve biçim bakımından cesur sanatçılar.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

16 Mart 2021 Salı

belçika'nın faşizmle valsi

[Bu yazı 14.03.2021 tarihinde Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]


1957 doğumlu Belçikalı tiyatro yönetmeni Luk Perceval’in ülkesinin karanlık geçmişi hakkında yaptığı ve başlık olarak her birine Belçika bayrağının renklerinden birini verdiği üçlemesinin ikinci bölümü Yellow – The Sorrows of Belgium II: Rex (Sarı – Belçika’nın Acıları: Rex) geçtiğimiz hafta NTGent (Gent Şehir Tiyatrosu) yapımı olarak çevrimiçi dünya prömiyerini yaptı.
Perceval Belçika’nın, ilkinde sömürgesi Kongo ile ilişkisine odakladığı üçlemesinin ikincisinde özellikle Flaman kesimin II. Dünya Savaşı sırasında Faşizm ile olan flörtünü ele alıyor. Başka birçok metinle zenginleştirilmiş Peter van Kraaji’nin yeni oyunundan yola çıkan gösteri sadece o dönemle sınırlı kalmayıp, kısa ve biraz örtük de olsa günümüze bir olta atmayı ihmal etmiyor. Çok da isabetli yapıyor, çünkü Avrupa’da uzun zamandır tekrar güçlü filizler vermeye başlayan faşizmi anlamanın yollarından belki de en doğrusu tarihe dalmak ve faşizmin köklerine inmek.

2013’de Hamburg’da canlı seyretme şansına erdiğim, prestijli Faust ödüllü Thalia Tiyatrosu yapımı, Hans Fallada uyarlaması Jeder stirbt für sich allein (Herkesin Ölümü Kendine) adlı gösterisini unutamadığım Perceval Yellow (Sarı)’da da protagonistlerin psikolojik dünyalarına dalan ve gerek sahne tasarımı gerekse oyunculuk anlamında yalın ama etkili benzer bir sahnelemeyle beni yine derinden etkiledi. 
Flaman bir ailenin fertlerinin Avrupa’da şiddetle esen Nasyonel Sosyalizm rüzgarına kapılmasını anlatan gösteride; Hitler’in Rusya’yı sömürge yapma vaadinin peşinden savaşa giden oğul Jef’in, cephedeki -Hitler hayranı- bir Avusturyalı askerle mektuplaşan kızkardeş Mie’nin ve faşizm rüzgarına karşı durmaya çalışan amca ve Yahudi sevgilisi Channa’nın başından geçenleri takip ediyoruz. Gösterinin ana karakteri Jef hiçbir zaman gözükmüyor, gerek savaşa gitme kararı verirken, gerekse de gittiğinde. Jef kaçınılmaz kaderine doğru ilerlerken, oyundaki fiziksel yokluğuyla da Flamanya’nın faşizm sevdasının hezimetini cisimleştiriyor adeta.



Gösteri tek mekanda geçiyor ve merkezinde geniş, kalın ayaklı, yeşil çuha kaplı bir masa var. Üzerinde mektupların, gazete küpürlerinin, belgelerin olduğu masa, hikayesi anlatılan ailenin evi kadar Avrupa’daki faşist politika(cı)ların oynadıkları kirli kumarın simgesi belki de. Yeşil çuha masanın etrafında ve zaman zaman üstünde hareket eden, dans eden aile fertleri ve bir sahnede onları ezercesine sırtlarında yükselen, Nazi işbirlikçisi politik hareket Rex’in kurucusu popülist Léon Degrelle bana uzaktan da olsa Kurt Joos’un ölüm dansı temalı ünlü anti-militarist dans tiyatrosu başyapıtı Der grüne Tisch (Yeşil Masa)’yı anımsattı. Gösterinin ikinci yarısından itibaren, karlar altındaki Sibirya cephesinden gelen acı haberlerin, masayı ve etrafında gittikçe durağanlaşan aile fertlerini örtercesine yağan karla örtüştürülmesi görsel olduğu kadar anlamsal olarak da etkili idi. 

Luk Perceval çevrimiçi gösteriyi seyirciye, bu sezon -bizde de örneklerini gördüğümüz üzere- Avrupa’daki tiyatro topluluklarının tercih ettiği gibi sahneden naklen yayın olarak ulaştırmadı, bunun yerine, tiyatro sahnesindeki icra sırasında farklı açılardan ve uzaklıklardan kaydedilmiş ve ardından kurgudan geçmiş bir tiyatro filmi olarak sundu. Yine ülkemizde de gösterilerini bu sezon seyirciye bu şekilde ulaştıran tiyatro toplulukları var. Yellow (Sarı) bir tiyatro filmi olarak sinemanın olanaklarından sakin ve minimal düzeyde faydalanan bir yapım. 
19 Mart 2021 Perşembe akşamı NTGent’in internet sitesinden tekrar yayınlanacak Yellow (Sarı)’yı Perceval seyirciyle, pandemi açısından her şey öngörüldüğü gibi giderse 2021’in Mayıs ayında Gent’te, filmdeki mizanseni farklılaştırarak buluşturmayı planlıyor. Yellow (Sarı) bu son haliyle 2021’in güz aylarında Avrupa’nın birçok başka şehrinin yanısıra, yapımcılarından biri olan Aşağı Avusturya Devlet Tiyatrosu’na (Landestheater Niederösterreich) da turneye gidecek.



 

 

20 Aralık 2020 Pazar

on soruluk sohbetler 26: guy weizman & roni hover (club guy & roni)



Tiyatronun özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
İşin aslı kaçınılmazlık ve aciliyet; içerikle ilgili, estetik veya biçimle değil. Çağdaş sanat disiplinler arası, yani disiplinlerin sınırlarını zorlamakla ilgilidir. Bir performansın acil/kaçınılmaz olabilmesi için performansçıların her zaman ne yaptıkları konusunda tam olarak bilgilendirilmiş olmaları gerekir. Biz, bir yaratımda, ana unsur olarak dans estetiğini kullanmıyoruz. Her yaratım sürecimizde, her defasında, her bir disiplini sorguluyoruz. İçeriğe göre dans, tiyatro ve müziğin bize sunduğu dilleri yeniden icat ediyoruz.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle. Sanat toplum için bir vana görevi görebilir. Bunu, her şeyin söylendiği ve yapıldığı kültürlerde görürsünüz; sanat, gürültüyü, korkuyu ve tüketimciliği güçlü bir minimalizme ve duygulardan oluşan bir elmasa dönüştürebilir. Ve hiçbir şeyin söylenmesine izin verilmeyen toplumlarda sanatın yaratıcılığı, birçok farklı biçimde özgür ifadeye olanak verir. Sanat aynı zamanda sanatçı için de çok dönüştürücü bir güce sahiptir fakat bu daha farklı bir konu. Sanatçı da her performansıyla dönüşmüş olur.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Öncelikle bu sürecin gösteri sanatlarının bütün dijital boyutunu geliştireceğine inanıyoruz. Bu, sanatı sanal ortamlara taşıyacak. Ve sanatın da insanlığın değişmekte olduğu aynı şekilde değişeceğini hayal edebiliyoruz. Maskelerimizi takmak ve birbirimizin gülümsemesini görememek, mesafeyi korumak ve kucaklaşamamak birbirimizle bağlarımızı koparıyor: sanat bunun kontrpuanı olabilir; birbirimizi gözden kaçırmamayı umarak, bağlanmak ve paylaşmak için sanat bize bir panzehir sunabilir.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı?
Bizim “ustalarımız” yok ama ilk sırada kitaplar ve edebiyat olmak üzere çeşitli disiplinler genel anlamda ilham verici. Performanslarımızda metin, moda, film ve video, dans, tiyatro ve canlı müzik dahil olmak üzere birçok farklı unsurla çalışıyoruz. Daha spesifik olarak sinemacılardan Hal Hartley ve David Lynch sonsuz derecede ilham verici. Bunun yanı sıra, Herman Nitsch ve eskiden koreograf Édouard Lock önderliğindeki ‘La La La Humansteps’ de öyle.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu?
Gerçekleştirdiğimiz her performansı, her şeyin dönüşebildiği, mantıksız ama çağrışımsal bir anlatıma sahip bir rüya gibi inşa etmeyi deniyoruz. Rüyaların yaratıcılığı, işlerimizde taklit etmeye ve yeniden yaratmaya çalıştığımız bir şey. Rüyaların sınırsızlığı bize ilham veriyor. Gerçekleştirdiğimiz performanslar bir şekilde sıklıkla birilerinin kafasının içinde gerçekleşiyor. Çünkü gerçeklik sıkıcı, fantezi ise çok heyecan verici. Çalışmalarımızın kaynaklarıysa büyük toplumsal sorular, aciliyeti olan sosyal ikilemler ve kitaplardan oluşuyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz?
Başlık genellikle verdiğimiz ilk karar olur. Yapıtın yönünün ilk seçimi, onun ilk çerçevesidir. The Human Odyssey adlı projemizde, toplumumuzun temel yapı taşları ile ilgili performanslar gerçekleştiriyoruz: Sevgi, Mutluluk, Korku, Özgürlük, Kader, İnanç. Önce, performansların yaratım sürecinin başlangıcını çerçeveleyerek, bu kelimelerden biriyle başlığımız olarak yola koyuluyoruz.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

8 Aralık 2020 Salı

çevrimiçi gösteri izlenimlerim VI - olağan-içi bir gezi, barış arman

bir tiyatral deneyim kaç algıyı kapsayabilir?.. görme ve duyma öncelikli ve başından beri var zaten.. peki; devinduyumsal (kinestetik) algı, dokunma, koklama, tatma.. 

bir gösteri sizi koltuğunuzda oturtmayıp, hareket ettiriyorsa kinestetik algınızı da kullanıyor demektir.. dokunma?.. eğer sahneleme bunu da kattıysa konseptine ve siz rahat bir insansanız, oyunculara veya diğer seyircilere dokunmaktan çekinmezsiniz, neden olmasın.. koku ve tat algınızla oynayan gösteriler ise çok enderdir, ama hiç yapılmadı değil tabii.. 1960'lardan itibaren pıtrak gibi açan çeşit çeşit sanat türleri içinde de var, baskın olarak algılardan birine, ya da aynı anda bir kaçına odaklananları..

peki kulaklığınızdan dinlediğiniz bir kayıtla bütün bu duyularınızı tetikleyen bir işe ne dersiniz?.. sizi hareket ettiren performatifliğiyle, uzanıp buzdolabınızdan aldığınız bir şeyin kokusuyla, evinizin daha önce elinizi sürmediğiniz yüzeylerine dokunmanızla, görmenizle, duymanızla.. ve aynı zamanda, gündelik ve sizin için o ana kadar sıradan olan yaşam ortamınızda yarattığı gerçeküstü anlarla.. hayalgücünüzü harekete geçirmesiyle.. düşünmenizi ve duygulanmanızı sağlamasıyla..

ve "şimdi ve burada" olma halinizin altını kalınca çizmesiyle. şimdi: 2020, içinden geçmekte olduğumuz  pandemi yılı, içinde yaşadığımız zaman. burada: şimdi'den dolayı bize dikte edilen sokağa çıkma yasaklarıyla hapsolduğumuz evlerimiz. 

tek tek her birimizin evi. tek tek her birimiz için bir iş. her birimize özel, biricik bir iş. hepimiz kendi evlerimizde olduğumuz için, her birimizin buzdolabı başka şeylerle dolu olduğu için, evimizin koşullarının sınırlarını çizdiği; dolayısıyla hiç biri birbirine benzemeyen, seyirci tarafından deneyimlendiği kadar çok sayıda farklılaşan bir iş. 

seyircinin aynı zamanda icra eden olması, kendi kendinin seyircisi olması. ya da evde bizimle kalanlar varsa, merak edebilirler kulaklıklarımızla neden oradan oraya koşturduğumuzu, yavaş veya hızlı yürüdüğümüzü, buzdolabını niye açtığımızı, dış kapıyı neden araladığımızı, banyoda ne yaptığımızı, salonun penceresinden neye baktığımızı; eh o zaman, onlar olur seyircimiz. ama onlar yoksa da, biz kendimizin seyircisiyiz, çünkü kişisel sınırlarımızın ve içinde yaşadığımız gündelik çevremizin farkına varıyoruz bu işle.

bir seyirci olarak bir tiyatral deneyimden daha ne isterim.. kazan dairesi'nin "olağan-içi bir gezi"si bana böyle bir deneyimi yaşatmayı başardı. yazarı ve yönetmeni barış arman. 

işle ilgili içime sinmeyen bir kaç şey var. mesela; işin anafikri eğer bu kadar her bir seyirciye kendi evi ve evinin koşulları üzerinden bir deneyim yaşatılma üzerine kuruluysa, neden independenta gibi istanbul'a özgü bir olay dahil edildi metne. deprem bile türkiye geneli düşünüldüğünde anonimleşiyor, istanbul'la özdeşleşmiyorken, independenta çok fazla spesifik duruyor. 

işle ilgili en temel sorunum ise; bu kadar sese odaklanan bir işte ses tasarımının olağan-üstü titizlikte olmamasıydı, ses tasarımının etkisi zayıftı, derin, volümlü ve katmanlı değildi. simon mcburney'in "the encounter"ını düşünmeden edemedim. biraz hayıflandım.. 

ama siz benim titizliğime bakmayın, bu olağan-dışı işi 14 aralık'a kadar istanbul tiyatro festivali kapsamında deneyimleyin, pişman olmazsınız.. 

4 Aralık 2020 Cuma

on soruluk sohbetler 24: dimo milev (NDT 2)

Geçtiğimiz yıllarda farklı etkinlikler sayesinde İstanbul’da defalarca seyretme imkanı edindiğimiz, koreograf Paul Lightfoot’un dokuz yıllık görevinden ayrılmasıyla 2020 Ağustos ayında Emily Molnar’ın artistik direktörlüğünde yoluna devam eden Hollanda’nın dünyaca ünlü dans topluluğu NDT, içinde bulunduğumuz 20-21 sezonuna Eylül ayında, hem pandemi koşullarına göre kapasitesi azaltılmış salondaki, hem de ücretli çevrimiçi naklen yayın sayesinde ekran başındaki hayranlarına ulaşan açılış gösterileri ile başladı. NDT, Hollanda hükümetinin artan pandemi vakalarından dolayı Kasım ayında tiyatroları tekrar bütünüyle kapatmasıyla bu sefer seyircisiz icra edilen gösterimleri naklen çevrimiçi yayınlama kararı aldı. Bu gösterimlerden ilki kasım başında gerçekleşen, kurumun iki numaralı topluluğu NDT 2’nin Dare to Say başlıklı programıydı. 
Program iki yapıttan oluşuyordu. Bunlar, genç Bulgar dansçı-koreograf Dimo Milev’in dünya prömiyeri yapan Fusions and some confusions ile Paris Opera, İsveç Kraliyet, Göteburg, Norveç Ulusal gibi büyük bale toplulukları tarafından paylaşılamayan son yılların en popüler koreograflarından İsveçli Alexander Ekman’ın Four Relations idi. İki yapıta da canlı olarak Hollanda Bale Orkestrası eşlik etti. 

Dimo Milev Sofya’daki Ulusal Dans Okulu’ndan mezun olduktan sonra Jeune Ballet de France topluluğuna katılmış, ardından 5 yıl Ballet National de Nancy et Lorraine’de solist dansçı, 8 yıl Compañia Nacional de Danza’da baş dansçı olarak görev almış. Repertuvarında; Giselle, Kuğu Gölü gibi klasik balelerin yanısıra Jiri Kylian, Mats Ek, Wim Vandekeybus, Nacho Duato, William Forsythe, Ohad Naharin ve Hans van Manen gibi günümüzün en önemli koregraflarının yapıtları bulunuyor. 
Milev NDT 2 için ilk defa geçtiğimiz sezon, Up and Coming Choreographers başlıklı programda bir yapıt tasarlamış. Arpeggios, Flowers and some Manoeuvres adlı yapıtın müziğini besteyelen Miguelangel Clerc Parada bu seferki yapıtın da bestecisi. Program kitapçığında koreografisinin, Milev ile dansçıların işbirliğiyle ortaya çıktığı yazılı Fusions and some confusions’ın kostüm ve sahne tasarımı da yine Milev’e ait. 

Dünya prömiyeri olmasından dolayı, malum, pandemi ortamında ve koşullarında ortaya çıkan bir yapıt Fusions and some confusions. Ve alımlanırken de, içinde bulunduğumuz bu depresif, belirsiz, riskli ortamı ve koşulları düşünmemek, bundan soyutlanmamak imkansız. Milev bu yapıtıyla seyirciye, atmosferinde özellikle ışık tasarımı ve müziğin belirleyici olduğu kabus benzeri bir dünya hazırlamış. Yapıt tekinsizlik, absürdlük ve kara mizah öğeleri de içeriyor, ancak bunların hiç biri kalınca vurgulanmıyor, izleyiciye sakin, yumuşak bir şekilde ve derinden hissetiriliyor. Bence yapıtın etkisi, bu özelliğinde yatıyor. 
Oldukça loş sahne mekanından sınırları tanımlı aydınlığı ve bir basamak yüksekliğiyle ayrışan kare platform, yapıtın insanları için fantezinin ve esrikliğin yeşerdiği bir alan adeta; insanların kendileriyle varoldukları ve “ötekiler” ile sarmalandıkları… Loş alan sonsuz bucaksız gibi ve belirsizlik içeriyor; adeta dipsiz bir boşluk, yarı insan-yarı ruhlar bu boşlukta adeta düşmekteler. İnsanların sınırlı aydınlık alan ile sınırsız loş boşluk arasındaki geçişleri her seferinde farklılaşıyor, herhangi bir durum sabitlenmiyor, tekrarlanmıyor. Tekinsizlik biraz da bu yüzden. Kara mizahsa, yapıtın sonuna doğru kare alanın gittikçe daha küçük boyutlularının ortaya çıkması, bizzat insanlar tarafından getirilip bir öncekinin üstene konması; kendi cenderesini bizzat kendisi yaratan insanların daha da küçülen alanlarda var olmaya çalışmaları, sıkışmaları ve darmadağın olmaları... 
Yapıt; akıcı ve yumuşak olduğu kadar, fizikselliği güçlü, kıvrık ve bedenin ağırlık noktalarının her an değiştiği, hareketlerin tereddüt, kesinti ve takılmalarla kesintiye uğradığı bir koreografiye sahip. Fusions and some confusions içinden geçmekte olduğumuz zamanın haleti ruhiyesini iddiasız bir şekilde ortaya seren 35 dakikalık alçakgönüllü bir yapıt, küçük bir başyapıt. 

Şimdi sözü sanat, dans, pandemi ve bu yapıtıyla ilgili merak ettiklerimizi sorduğumuz Milev’in kendisine bırakalım. 



Dansın özü sizce nedir? Çağdaş dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Canlı performansın yerini hiçbir şey tutamaz, hatta en iyi kameralarla çekilmiş en iyi canlı yayın bile! Canlı yayın tamamen farklı bir deneyim ve yeni imkanlar sunduğu da bir gerçek. Yine de, bir performansa yön vermek, sanatçıların sahnede oluşunu hissetmek ve tiyatroda izleyicilerle bu deneyimi paylaşmak her zaman eşsiz bir tecrübe olarak kalacak. Çağdaş dans bir evrim yaşıyor, çünkü yaratmak ve icra etmek bugün herkes için erişilebilir halde. Bu fırsatlar benim büyüdüğüm zamanlarda bugünden farklı olarak yalnızca dans dünyasındaki büyük isimlere açıktı. Bu günlerde işini sergilemek çok daha kolay. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Kesinlikle. Bence sanatçı olarak bizim amacımız mesele ve fikirleri yansıtmak ve sahnede izleyicileri hayat hakkında daha derin düşüncelere sevk edecek sorular yöneltmek. Bu sadece saf eğlence için güzel bir şov ortaya koymaktan ibaret değil. Dansın güzelliği, herkesin anlayabildiği sözsüz dili ve bağlantı kurmak için alan yaratması. 

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Pandemi şimdiden gösterim sanatlarını dönüşüme uğratıyor. Bu değişimlerin kalıcı olup olmayacağını görmemiz gerecek. Şimdikinden daha fazla canlı yayın gerçekleşecek ve bu da performansların daha özenli şekilde filme alınacağı ve performansları izleme konusunda başka yükler getireceği anlamına geliyor. Tüm dünyadan insanlar eş zamanlı olarak ve seyahat etmeksizin performansları izleyebilecek. Maliyeti düşürmek için çeşitli ve küresel bir izleyici kitlesine (Zoom, Skype vb. aracılığıyla) hitap etmek için birçok yaratım, sınıf ve atölye yapılabilir, aynı zamanda genellikle organize edilmesi daha zor olan sanatçılarla işbirliği yapılmasına imkan tanıyabilir. Bunun iyi ve kötü yanları var, ne olacağını zaman gösterecek… Ve tabii ki başka değişimler de olacak, bence pandemi hayatımızı daha farklı şekilde düşünmemizi ve algılamamızı sağlayacak ve bu da yaptıklarımıza ve yapma biçimimize yansıyacak.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Sadece birkaç isim vermek zor çünkü ilham aldığım birçok kişi var. Çok sayıda ilginç ve ilham uyandıran sanatçı mevcut. Kişisel olarak yalnızca ünlü isimlerden değil, aynı zamanda genç bir öğrenciden bile ilham alabilir ve etkilenebilirim. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Kitaplar, filmler, arkadaşlarla yapılan sohbetler ve tabii ki gözlem yapmak. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: art unlimited

1 Kasım 2020 Pazar

Sonbahardaki Çevrimiçi Yayınlar ve International Theater Amsterdam’dan “Medea”

[Bu yazı 01.11.2020 tarihinde Tiyatro Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır. Yazıyı derginin sitesinden okumak için tıklayın.]

Medea
Fotoğraf: Sanne Peper

Sonbahardaki Naklen Çevrimiçi Yayınlara Bir Bakış 
Sonbaharla birlikte Avrupa’daki gösteri sanatları topluluklarından bazıları, daha önceki sezonlarda İngiliz National Theatre, New York Metropolitan Operası gibi kurumların biletli sinema gösterimleriyle naklen gerçekleştirdikleri yayınları bu sefer internet üzerinden ücretli çevrimiçi olarak hayata geçirmeye başladılar. Amaç sanırım hem salonların 1/3 kapasiteye düşmesinden dolayı gösterileri daha fazla seyirciye ulaştırmak hem de topluluklara ek gelir sağlamak. 

Bu yayınları ilk, Hollanda’nın dünya çapındaki modern dans topluluğu Nederlands Dans Theater (Hollanda Dans Tiyatrosu) eylül ayındaki sezon açılışında başlattı. 
Belçika’nın önde gelen gösteri sanatları kurumlarından Koninklijke Vlaamse Schouwburg (Kraliyet Flaman Tiyatrosu ) bunun için KVS 24/7 adlı yeni bir internet sitesi açtı ve sezon boyunca düzenli olarak, özellikle yapımcılığını üstlendiği işleri ücretsiz olarak naklen çevrimiçi yayınlayacağını açıkladı. Bu program kapsamında Fransa’da yaşayan Türkiyeli dansçı-koreograf Bahar Temiz’in “ICE” adlı yeni işinin 8 ekim 2020’deki dünya prömiyerini izleme imkanımız oldu. Bu gösterinin kaydına siteden ulaşmak hala mümkün. 


Kasım ayıyla birlikte arka arkaya Hollanda, Fransa, Belçika ve Almanya’nın pandemiden dolayı tekrar tiyatro mekanlarını kapatmasıyla, sahnede canlı ama seyircisiz oynanan gösterilerin naklen çevrimiçi yayınları arttı. Örneğin, geçtiğimiz cuma akşamı (30 ekim 2020) Théatre de la Ville Paris Kaori Ito ile Yoshi Oida‘nın “Le Tambour de Soie” adlı modern No gösterisini Espace Cardin’den, Kaaitheater Anne Teresa de Keersmaaker’in “Drumming” adlı çağdaş dans gösterisini Brüksel’deki Rosas Performance Space’den, Tanzhaus NRW Ben J. Riepe’nin “Geschöpfe” adlı çağdaş dans gösterisinin prömiyerini Düsseldorf’dan ve International Theater Amsterdam Simon Stone’nun “Medea” adlı oyununu Amsterdam Stadsschouwburg’dan naklen çevrimiçi yayınladı. 
Çoğunluğu ücretsiz gerçekleşmekte olan bu yayınlar önümüzdeki günlerde, özellikle Almanya’daki tiyatro kurumlarının açıklayacağı yeni programlarla zenginleşecek. 

21. yüzyılın Medea’sı 
Dünya çapında ünlü Hollandalı tiyatro topluluğu International Theater Amsterdam (eski adı Toneelgroep Amsterdam) ITAlive adıyla sezon boyunca belli tarihlerde belli gösterimlerinin İngilizce altyazılı ve naklen gerçekleşecek çevrimiçi yayınlarından oluşan bir program başlattı. Programın ilk yayını 30 Ekim 2020 akşamı, son yıllarda Avrupa’da ünü gittikçe artan Avustralyalı genç yönetmen Simon Stone’un, Euridipes’in aynı adlı ünlü oyunundan esinlenerek yazıp yönettiği “Medea” idi. 

Fotoğraf: Sanne Peper

Stone klasik metinleri sahnelerken onların yeni çevirisini veya uyarlamasını yapmıyor, o metinlerin tartıştığı temel konudan veya sorunsaldan yola çıkarak sıfırdan bir metin yazıyor. Stone’un yine ITA’da sahnelediği, İbsen’in oyunlarından esinlenen “İbsen Huis”, Viyana Burgtheater yapımı olan, August Strinberg’in oyunlarından esinlendiği “Hotel Strindberg” ve Theater Basel’de sahnelediği Çehov’un aynı adlı oyunundan esinlenen “Üç Kızkardeş” Stone’un işlerinden aklıma gelen ilk örnekler. Stone Euripides’in “Medea”sını da benzer bir şekilde ele alarak, 1990’larda Amerika’da gerçekleşen bir olayı; çocuklarını ve kendisini zehirleyerek ve ardından yakarak öldüren Debora Green’in gerçek hikayesini sahneye taşıyor. 

Bilindiği gibi Euripides’in “Medea”sı; protagonist Medea’nın, eşi İason’un iktidar uğruna başka bir krallığın prensesi ile evlenme kararı üzerine, ondan öc almak için çocuklarını ve prensesi öldürmesini konu edinir. Euripides’in Medea’sı bir nevi büyücüdür. Medea’nın çocuklarını öldürme eylemi ise genel olarak delilikle açıklanır. 
Stone’un Medea’sı araştırmacı bilimkadını Anna ise oyunun başında, birlikte çalıştıkları ilaç fırmasından iş arkadaşı da olan kocası Lucas’ı yavaş yavaş zehirlemekten dolayı girdiği bir ruh sağlığı kliniğinden yeni çıkmıştır, tekrar ailecek birlikte yaşamak istemekte ve kocasıyla bunun görüşmesini yapmaktadır. Ancak Lucas, firmada zamanında Anna’nın yardımıyla yükseldiği basamaklardan, şimdi de firmanın sahibinin kızı Clara ile birlikte olarak çıkmaktadır, dolayısıyla Anna ile tekrar bir araya gelmeyi düşünmez, çocukların vesayeti de ondadır. Anna patronuyla yaptığı görüşmede ise işe geri alınmayacağını öğrenir. Anna’nın, kendinden genç iki kadın, kocasının yeni sevgilisi ve bebek bekleyen Clara ile tansiyonlu yüzleşmesi ve klinikten çıktıktan sonra onunla ilgilenen sosyal hizmet görevlisi Mary-Louise’e kendi ayakları üzerinde durduğunu kanıtlama çabasının beyhudeliği de yine Anna’nın kendi geleceğine dair umutsuzluğunu pekiştirir. 

Bob Cousins’in tasarladığı bütünüyle bembeyaz, sınırları yuvarlatılarak muğlaklaştırılmış sahne mekanı modern bir kadın olarak Anna’nın ailesi ve işi olmadan düştüğü varoluşsal boşluğu, yalnızlığını ve kaybolmuşluğunu cisimleştirir adeta. Olaylar ilerledikçe Anna’nın eylemlerinin sonuçları olarak önce şarap, sonra kan, en son da tavandan dökülerek zemini kaplamaya başlayacak ve Anna ile iki çocuğunu örtecek olan küller bu beyazlık içinde görsel olarak gözalıcı olduğu kadar, anlamsal olarak zihinçelici lekeler oluştururlar. 
Stone bu oldukça komplike ilişkiler ve duygular barındıran hikayeyi, ard arda gelen sahneleri hafifçe iç içe sokarak oldukça akıcı hale getirdiği bir sahne trafiğiyle 80 dakika gibi kısa bir sürede anlatır; hikayenin merkezindeki Anna’nın içine düştüğü kaçınılmaz boşluktan çıkışsızlığını ustaca ortaya serer. 
Yapımın başarısında abartısız oyunculuklarıyla bütün ekibin rol oynadığını düşünüyorum, ancak beni en çok çarpanın, Anna’yı canlandıran Marieke Heebink’in doğallığı olduğunu vurgulamalıyım. Stone’un ITA’da 2015’te sahneye koyduğu bu “Medea” yapımı; hem 2015 Hollanda Tiyatro Festivali’ne seçilmiş hem de o yıl Marieke Heebink’e Theo d’Or ödülü kazandırmış, beş yıldır bir çok şehre; orijinal Hollandalı oyuncu kastıyla Londra Barbican’dan Paris Odéon-Théatre de l’Europe’a, Amerikalı oyuncularla bir sahnelemeyle New York Brooklyn Academy of Music’e, Avusturyalı oyuncularla bir sahnelemeyle de Viyana Burgtheater’a konuk olmuş. 


Fotoğraflar: Sanne Peper

ITAlive’ın kasım ayında gerçekleşecek ücretli naklen çevrimiçi yayınlarında izleme imkanı bulunan iki yapım, aynı zamanda topluluğun artistik direktörü, Belçikalı dahi yönetmen İvo van Hove tarafından sahnelenen iki edebiyat uyarlaması; ilki, kitaplarından Thomas Ostermeier’in yaptığı sahnelemelerle son yıllarda tiyatro dünyasında da adından çok söz ettiren genç Fransız yazar Édouard Louis’nin aynı adlı kitabından “Wie heeft nijn vader vermoord” (Babamı Kim Öldürdü) 6 kasım 2020’de, ikincisi Hollanda’nın uluslararası camiada en tanınmış yazarı Louis Couperus’un aynı adlı kitabından “De stille kracht” (Saklı Güç) 26 kasım 2020’de.

 

7 Ekim 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 18: rudi galindo (teatro pachuco)



Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 2019 yılında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluşuyor. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilecek festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer alıyor. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin ilk yabancı konuğu Belçika’lı, festivalde Coup de Foudre adlı yapıtı ile yer alan Teatro Pachuco’dan Rudi Galindo. 

Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Hmmm, öz, kelimeler olmadan hareket ve jestle iletişim kurma arzusu gibi görünüyor. Bir his, dürüst bir tepki ve tabii ki zihin için besin. Evrilmeye ve büyümeye devam eden bir şeyi tanımlamak zor. Biz işlerimizde sınırları eritmeye, taze, organik, hayatla ilgili ve dürüst kalmaya çalışıyoruz 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
İşlerimiz pek çok farklı sanatçı ve müzisyenden etkileniyor: Pina Bausch, Buster Keaton, René Magritte, Tom Waits. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
İşlerimiz genellikle gerçekleşen bir rüya olarak niteleniyor. Dans ve clown'ın sınırlarını esnetmeye çalışıyoruz. Yeni biçimler ve hareketler bizim için sonsuz bir arayış alanı. Rüyalar işlerimiz için vazgeçilmez. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Evet, tabii ki. Aynı zamanda seyirci eğlendirmeye ve düşünce için besin kaynağı sağlamaya da önem veriyoruz. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

29 Eylül 2020 Salı

on soruluk sohbetler 17: zeynep özden & ilkim üskent




Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 18-22 Eylül 2019 tarihleri arasında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluştu. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilen festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer alıyordu. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin ikinci konuğu da festivalde İç Savaşlar adlı yapıtı ile yer alan Tiyatro Pera’dan Zeynep Özden ve İlkim Üskent. 

Tiyatronun özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Zeynep Özden: Oyun duygusu, hikâye anlatımı ve ortak bir nabız atışı, bir hissediştir bana göre. Bu ortaklık hem ensemble içinde hem de seyirciyle sahne arasında kurulan bağdır. Çocukken izleyip beni heyecandan yerime oturtmayan, hüzünlendiren, keyiflendiren, etkileyen, anlatılan hikâye yoluyla sahnenin büyülü dünyasında çıkılan ortak bir gezintidir diyebilirim. Çağdaş tiyatro post-bocalamalar içinde kimi zaman kaybolup kimi zaman hem haz verip aynı zamanda öncü, sarsıcı ve ayıltıcı olmayı başaran bir arayış olabilir. 

İlkim Üskent: Bence dramatik sanatların özü, dönüştürebilme yeteneğinde saklı. Bu soruyu cevaplarken tiyatro ve dans eksenli konuşmaktansa tamamını dramatik sanatlar tanımlaması altında toplamayı daha makul buluyorum. Söz gelimi bir dramatik yapıtta, öze dair, aradığım ilk nitelik sarsıcı bir etkiye sahip olması. İlk başta söylediğim dönüştürebilme yeteneğini bu sürecin bir öncülü olarak konumlandırabilirim. Sarsıcı etkisi olan bir dramatik yapıt, günün sonunda seyirci üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip oluyor. Sokrates'in ''at sineği'' benzetmesindeki gibi bir fonksiyondan bahsediyorum aslında. Dramatik anlamda, ben bu rahatsızlık hissinin dönüştürücü bir etkisi olduğuna inanıyorum. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Zeynep Özden: Pera Güzel Sanatlar’dan sevgili hocam ve Tiyatro Pera’nın sanat yönetmeni Nesrin Kazankaya ile mesleğe başladığımdan beri birlikteyim. Eğitmenlik, oyunculuk, yönetmenlikte yolumu açan, aydınlatan ustamdır. Onun dışında dünyadaki “ustalar”ı da elimden geldiğince yerinde izleyerek ve kitaplar, videolar, görseller kanalıyla takip etmeye çalışıyorum. Çeşitli dönemlerimi daha fazla etkileyenler, hep hayranlık duyduklarım tabii ki olmuştur. 

İlkim Üskent: Bu tarz sorulara yanıt verirken çok zorlanıyorum ben. Şöyle hızlıca bir düşündüğümde aklıma gelen isimlerden biri Coen Kardeşler. Ben onların yeni bir filmi çıkaracağını öğrendiğim vakit heyecanlanıyorum açıkçası. Tekrar tekrar izleyip yepyeni ilhamlar aldığım bir ikili Coen Kardeşler. Çektikleri filmlerde hayatı ciddiye alma şekilleri açısından gözle görünür bir tutarsızlık var. Özellikle de bu tutarsızlıkla dalga geçiyorlar aslında. Ve anlatım biçimlerine de doğrudan yansıtıyorlar. Filmlerindeki bu dilden etkilendiğimi söyleyebilirim. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Zeynep Özden: O anda Türkiye’de ve dünyada olanlar; içsel olarak uğraştığım konular; haksızlıklar, eşitsizlikler, denklemler… Metin bazlı bir tiyatro yaptığım için metnin kendisi ile kurduğum bağ. Çok canlı bir rüya alemim yok maalesef, ama çalışma sürecinde işlerin rüyama girdiği çok olmuştur tabii!   

İlkim Üskent: İlham aldığım şeyler hayatın bizzat içinde varlığını sürdüren şeyler oluyor. Bu anlamda doğrudan hayallerimden beslendiğimi söyleyemem aslında. Yeni bir senaryoya başlayacaksam ilk etapta temel çıkmazı kurguluyorum. Bu bazen gazetede okuduğum bir haber ya da duruma bağlı bir açmaz olabiliyor. Öte yandan kafamın içinde bazı anlar ya da görseller oluşuyor, o görsele ulaşabilmek için yollara bazı çatışmalar, tuzaklar ve karakterler oturtuyorum. Vay canına! Şu an tekrar fark ettim, galiba ben pek ilhamla çalışmıyorum. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Zeynep Özden: Evet kesinlikle inanıyorum. Hatta inanmasaydım bu işi yapmayabilirdim sanırım. Üzerinde çalıştığımız işler bizleri dönüştürüp, insanlar ve konular bazında bizi zenginleştirdiği gibi buluştuğu kişileri de bir biçimde etkilemeli, sonrasında akıllarında küçük de olsa bir yer tutmalı diye düşünüyorum. Beğenmeyip öfkelenmesi, karşı çıkması da buna dahil. En azından ideal olan bu bence.

İlkim Üskent: Ben bu fikre inananlardanım. Uzaktan bakıldığından belki fazla idealist bir yaklaşım gibi görülebilir. Fakat kendi işlerimizde konu edindiğimiz durumlar ve bu konuları ifade etme biçimimizdeki cüretkar seçimler izleme geleneğindeki kalıpları aşarak bu değişimin ilk adımlarını temsil edecek. Bu bağlamda ''serbest düşünme'' yetimizin üzerine daha fazla gitmeliyiz diye düşünüyorum. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

27 Eylül 2020 Pazar

çevrimiçi gösteri izlenimlerim V - bir whatsapp performansı: nadir sönmez'den "erkek cinayeti"


büyüdükçe doğallığa dair niteliğini kaybederek sevimsizleşen bir kuzey ege köyünde, yazlıktayım. sabah, bir hafta önce bize yamanan, iki gün önce de hastalandığını anladığımız sarmanı (biz ona kehri adını verdik) günlük antibiyotik dozunu alması için götüreceğim veteriner, müsait misiniz diye aradığımda, şu anda ameliyata giriyorum bir saat kadar sonra gelin deyince, endişelendim. bir saat kadar sonrası tam da nadir sönmez’in fringe istanbul kapsamında merakla beklediğim, 12 saatlik bir zaman diliminde whatsapp’ta gerçekleştireceği performansının başlangıcına denk geliyordu. yapacak bir şey yoktu, hayat galip gelmişti. 

yaklaşık bir saat kadar sonra, bir elimde dört aylık kehri ile ilaçları, kovid salgınından dolayı giremediğim kalabalık veteriner kliniğinin hemen önündeki boş alanda dikilirken, bir yandan da telefonumun whatsapp uygulamasından performansın başlangıcını, sönmez’in yapacağı ilk paylaşımı bekliyordum. ilk paylaşım şehvet kelimesinin türkçe sözlük anlamını gösteren bir internet sitesinin, üzerinde oynanmış ekran fotoğrafıydı. 

“erkek cinayeti”; sönmez tarafından “türkiye’de gay bir erkek olarak yaşamanın ve gay kültürüne dair metinler yazmanın nasıl hissettirdiğini, günlüğüme yazıyormuş ya da yakın arkadaş çevreme anlatıyormuş gibi açıklıkla paylaştığım bir metin” olarak tanımlarken, fringe istanbul’un broşüründeki tanıtımda “istanbullu bir performans sanatçısının, ünlü gay porno yıldızı arpad miklos’un hayatına son verme kararını anlamak için giriştiği sosyal otopsi sırasında; hem kendisinin, hem de türkiye’deki bazı sanat kurumu çalışanlarının ellerini kana bulamadan da olsa bu olaya karıştığını keşfetme” hikayesi olarak belirtilmişti. 
sönmez’in kendi tasarladığı hiç bir performans işini daha önce deneyimlememiştim, oyuncu olarak ise sadece “ali ile ramazan”da seyretmişim ama oradaki performansını hatırlamıyorum. ancak, art unlimited’deki bir yazısında seyrettiği gösterilere dair sakin bir üslupla yaptığı keskin yorumları, ve yine art unlimited’de arkadaşım ayşe draz’la birlikte ona fringe istanbul vesilesiyle yönelttiğimiz sorulardan birinde, bana göre yaşayan ve gösteri sanatlarında işler üreten en yaratıcı görsel sanatçı dimitris papaioannou’dan bahsetmesi ona kanımı kaynatmıştı. ama, “erkek cinayeti”ne dair beni en çok heyecanlandıran ve cezbeden unsur, salgın sürecinde anlık ve uzaktan/çevrimiçi gerçekleşen performanslara ilgi ve merak duyan bir seyirci olarak bu performansın whatsapp’ta gerçekleşecek olması idi. bir mesajlaşma uygulaması olan whatsapp’ın performansta nasıl kullanılacağı benim için en büyük merak unsuruydu. performansın 12 saatlik süresi de ayrıca merakımı gıdıklayan başka bir önemli unsurdu, zira oldum olası zamana yayılan, zamanı uzatan, zamanı kaygısızca kullanan gösterilere ilgi ve sempati duymuşumdur. 

“erkek cinayeti”nin ikinci paylaşımı ilkinden 5 dakika, üçüncü paylaşımı ise ondan 20 dakika sonra geldi. ilk iki saatteki paylaşımların aritmik zamanlamasını fark edince, bu performansa konvansiyonel bir uzaktan/çevrimiçi gösteri deneyimi gibi yaklaşmama, onu konsantre bir şekilde 12 saat boyunca telefon elimde bekleyerek takip etmeme kararı aldım. bu performansı; whatsapp’ta bir dostumdan, arkadaş/iş grubundan veya çalışma arkadaşımdan gün içinde/boyunca beklenmedik, vakti önceden belirlenmemiş, bir anda gelen mesajların tesadüfiliği ve sürpriziyle deneyimleyecektim. paylaşımların aritmikliği, seyircinin performansı deneyimleme şekline dair sönmez’in de niyetinin böyle olma ihtimalini, bende his olarak güçlendirdi. zaten başka da şansım yoktu; başta dediğim gibi yazlıktaydım, yıllık iznimin son günlerindeydim, gün içinde kesin kumsala gidecek ve yüzecektim, bir de, uzun zamandır görmediğim bir akrabam akşama doğru ziyarete geleceğini haber vermişti. 

öğleden sonra 1’e doğru videolu bir paylaşım geldiğinde; kehri’yi 2-3 saatliğine veterinere bırakmış, arabayla, her gün kumsalından denize girip öğle yemeği yediğim lokantaya varmış, yüzmüş, bulutlu ama rüzgarsız havanın sakinliğinde, deniz kenarındaki şezlongta uzanmaktaydım. performansın ilk soundcloud kaydını ise zeytin ağaçları altındaki lokantada bir porsiyon sardalyayı mideme indirirken dinledim. performansı böyle takip ediyor olmak tam da whatsapp mesajlaşmalarının ruhuna uygun olmuştu sanki. ben öğlen 12:00’den gece 12:00’ye gündelik hayatımın düzenini değiştirmeden yaşayacak, “erkek cinayeti”nden anlık gelen paylaşımlar da gündelik hayatımın içine sızacaklardı. 

bir kaç gün önce sevgilime de önermiştim bu performansı takip etmesini, süresini uzun bulduğu için ilgilenmemişti. belki merakını uyandırırım hevesiyle, öğleden sonra 3 gibi, çok daha önce gönderilen o ilk soundcloud kaydını yolladım ona whatsapp’tan. o vakte kadarki paylaşımlardan, performansın çıkış noktasının, başka bir deyişle, etrafında dönüp dolaşacağı bütün konulara değinen merkez metninin bu olacağını hissetmiştim. ilerleyen saatlerde bir soundcloud kaydı daha paylaştı sönmez ve onun etrafında ikinci bir merkez oluşturdu. performansın omurgasını bu ses kayıtlarının oluşturduğunu ise ancak saat gece 12:00'ye yaklaştığında whatsapp'a düşen son ses kaydını dinledikten sonra anladım.

nadir sönmez “erkek cinayeti” ile; hem içerik hem de biçim açısından çok katmanlı, kendisinden (kendi kişisel deneyimlerinden) başlayıp başkalarını (jane fonda’dan, porno çalışmaları profesörüne geniş bir yelpazeyi) kapsayarak yayılan farklı ölçeklerde, katmanların ve ölçeklerin içerik yoluyla sarmal bir şekilde birbirlerinin içine girdiği, kurmaca ile gerçeklik, ciddiyet ile mizah arasında pervasızca salınan, en belirgin özelliği ise kendini muzip bir farkındalıkla tiye alarak bir tür meta-tiyatrallik yakalayan bir performans sundu. 
gay’lik, -akla gelecek her anlamıyla- pornografi, cinsellik, aile ve intihar gibi sadece ülkemiz toplumu için değil, dünyanın geneli için demir leblebi sayılacak konular ve ek olarak bir katman da oyunculuk üzerine, içerikte ironi ve mizah, biçimde ise görsellik (youtube’dan video klipler, çıkartmalar,..) yoluyla “hafifletilmesine” rağmen, gündelik hayatın içine yedirilmiş az miktarda dozlarla ancak sindirilebilecek, son kertede bir yumruk gibi mideye oturan bir işti.

belki tek eleştirim, whatsapp'ın/mesajlaşmanın doğasının en az iki olmak üzere çok taraflı olmasına karşılık, işin bunu tek taraflı kullanmış olmasıydı. neyse ki ben performans bittiğinde paylaşımların yapıldığı telefon numarasına alkışlı emoji yolladım, mesajlaşma bir nebze de olsa karşılıklı hale geldi :)
bir alkış da böyle bir işe alan açtığı için fringe istanbul ekibine!..



23 Eylül 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 16: nadir sönmez


Nadir Sönmez, Fotoğraf: Canberk Üregel 

23. İstanbul Tiyatro Festivali esnasında başlattığımız ve Arter’de gösterilen performans işleri ile sürdürdüğümüz On Soruluk Sohbetler serimize malum pandemiden ötürü, hayal ettiğimizden çok daha uzun bir ara vermiştik. Ancak, mevcut koşullardan ötürü fiziki mekanda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 18-22 Eylül 2019 tarihleri arasında gerçekleşen Istanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluşuyor. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilecek festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer alıyor. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Dizimizin ilk konuğu, Art Unlimited’de daha önce yazar olarak da yer almış olan ve festival seyircisiyle canlı yayın üzerinden Erkek Cinayeti adlı işi ile buluşacak olan Nadir Sönmez. 

Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Tiyatro da dans da hem icra edenlerin hem de izleyenlerin empatilerine yoğunlaşmalarını sağlıyor. Çağdaş tiyatro ve dansa gelince, her ikisi de kendi içinde çok çeşitlilik gösteren örneklere sahip olduğu için bir tanımlama getiremiyorum. Gelecekte öğrencilerim olsa ve bana yaşadığımız dönemi tanımak için önemli sahne sanatçılarından örnekler vermemi isteseler Dimitris Papaioannou, Krystian Lupa ve Romeo Castellucci gibi isimler aklıma ilk gelenler olurdu. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Yazarken bir kısmıyla gerçek hayatta tanışmadığım birçok insanla iletişime geçme şansım oluyor ve beni etkileme biçimlerine cevap veriyorum. Fiziki koşulları çok yalnız bir eylem olmakla birlikte ruhen doyurucu olmasının sebebi de bu olmalı. Etkilendiğim insanların sayısı çok fazla ama üzerimde en büyük iz bırakan sanatçılar arasında Michel Houellebecq ve Gaspar Noé’yi sayabilirim. Bir de buradan her yazdığımı okuyan anne ve babama onları çok sevdiğimi söylemek istiyorum. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Olaylardan, insanlardan ve eserlerden ilham alıyorum. Rüyalarımın etkisi olduğunu söyleyemem. Öte yandan hayatımda büyük yer kaplayan fantezilerimdeki özgürlüğümü yazarken de yaşamaya çalışıyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Her iletişim türü gibi sanat da dönüşüme vesile olabilir herhalde, ama bu ne kadar formel ifade edilirse inanması o kadar zor oluyor. Dünyayı takip etmek söz konusu olduğunda ise kullandığım araçlar arasında bana en çok zevk verenlerden biri sanat. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

11 Temmuz 2020 Cumartesi

çevrimiçi gösteri izlenimlerim IV - lungs, matthew warchus / the old vic


korona virüs salgınının tiyatro, opera ve müzik toplulukları açısından en önemli ve uzun vadeli olumsuz etkisi ekonomik ise, bir diğeri de, ki bu yakın geleceğe dair, repertuvar seçimi. yani, topluluklar önümüzdeki sezon yeniden sahneye çıktıklarında, güvenli mesafe kuralları sadece seyircinin kullandığı alanlar için değil, icracıların kullandığı alanlar ve kullanış şekilleri için de geçerli olacak. bunun en bariz iki sonucu var gibi görünüyor: 1- sahnedeki icracı sayısının ve sahne arkasındaki ekibin küçültülmesi. 2- gösteri rejisinin, prova süreci de düşünülerek icracıların birbirinden mesafeli konumlanacağı şekilde tasarlanması.
bu iki sonucun neler getirdiği, nasıl ürünler ortaya çıkardığı şimdiden görülmeye başlandı bile. bu anlamda beni etkilemiş bir gösteriden bahsetmek istiyorum.

londra'nın en eski (202 yıllık) tiyatro binalarından old vic tiyatrosu'na (the old vic) yerleşik ama ödenekli olmayan tiyatro topluluğu, salgın sürecini ekonomik olarak en zor geçiren kurumlardan biri(ymiş). bu süreci bir nebze olsun aşabilmek adına topluluk "old vic: in camera" başlıklı bir etkinlik başlattı. etkinliğin konsepti, oyuncuların boş oditoryumlu tiyatroda anlık oynadıkları gösterinin kameralar yoluyla canlı olarak seyircilere ulaştırılması. seyirciler gösteriyi zoom üzerinden izliyorlar ve bunun için 10 ile 60 pound arasında bir ücret ödüyorlar. biletin fiyat farkı, gösteriyi seyrederken bakış açısı farkı yaratmıyor. pahalı biletleri alanlar tiyatro topluluğuna daha fazla mali yardımda bulunmuş oluyorlar.

dizinin ilk gösterisi duncan macmillan'ın "lungs" adlı oyunuydu. 26 haziran-04 temmuz arasında sekiz kere sahnelendi. başrollerinde, ünlü "the crown" dizisinin ilk iki sezonunda kraliçe elizabeth ile prens philip'i canlandıran claire foy ile matt smith oynuyorlardı. gösterinin yönetmeni tiyatronun eski genel sanat yönetmeni matthew warchus'tu.
bu yapım aslında evvelsi sezon old vic'te sahnelenmiş, yani salgın sürecinde sıfırdan üretilmemiş. ama tabii, gerek oyuncuların mesafeli olma zorunlukları, gerekse de gösterinin kamera aracılığıyla seyirciye ulaşacak olması rejiyi dönüştürmüş. özgün yapımı seyretmediğim için, bu yazıda o haliyle bu yenisi arasındaki reji farklılıklarını karşılaştırma imkanım yok, onun yerine direkt yeni versiyona dair izlenimlerimi paylaşacağım.

önce kısaca oyunun konusu: günümüzde ve Batı metropollerinden birinde yaşayan sıradan (isimleri oyunda zikredilmeyen) bir kadın ile bir erkeğin uzun yıllara yayılan inişli çıkışlı ilişkisi. oyun başladığında evli değiller, çocuk yapmayı tartışıyorlar, kadın hamile kalıyor, bebeği düşürüyor, ayrılıyorlar, bir zaman sonra erkek başka bir kadınla nişanlıyken tekrar birlikte oluyorlar, evleniyorlar, beraber yaşlanıyorlar, erkek kadından önce ölüyor.
kadın ile erkek yıllar içinde bazen yakınlaşıp bazen uzaklaşıyorlar; bu yakınlık-uzaklık hem fikirsel bağlamda oluyor (farklı düşüncelere sahip olmalarından dolayı), hem de fiziksel olarak, yani başlarına gelen olaylar gereği oluyor. bazen de, fiziksel olarak yakın olduklarında bile fikirsel olarak uzak oluyorlar birbirlerine. bu açıdan oyun tam da, günümüzdeki herhangi bir orta sınıf ve sıradan kadın-erkek ilişkisinde karşımıza çıkan olağan dinamikleri konu ediyor.

matthew warchus bu "sosyal olarak mesafeli" ("socially distanced" tabiri oyunun tanıtımında kullanılıyor) versiyonda icracıların kovid-19 salgınından dolayı birbirlerinden fiziksel olarak mesafelenme gerekliliğini reji konseptinin merkezine yerleştirmiş. the old vic'in o tek, büyük, boş sahnesinde iki oyuncu var ama biz seyirciler ekranlarımızdaki zoom uygulamasından yan yana yerleştirilmiş iki görüntü olarak verilen yayında o iki oyuncuyu 85 dakikalık oyunun hiç bir anında aynı çerçeve/kare/görüntü içinde görmüyoruz. yani zoom'dan yapılan canlı yayında yukarıya koyduğum fotoğraftaki gibi bir kadraj hiç yok. sahnede fiziksel olarak karşı karşıya olan oyuncular, zoom'daki iki görüntü içinde hep tek başınalar. iki görüntünün arasında ayrıca, inceden biraz kalınca bir siyah ayrım da var.

warchus yayın için sadece iki kamera kullanmış, zoom'daki her bir görüntüyü bir kameraya sabitlemiş. yani ekranın sağındaki görüntüyü veren kamera ile solundakini veren kamera hep aynı. ayrıca, iki kamera baştan sonra sabit bir konumdan kayıt ediyorlar. dolayısıyla yayında ne pan/kayma, ne de kesme/kurgu gibi sinemasal özellikler kullanılıyor.
bu "statikliğe" karşıt olarak, yapımda "dinamikliği" sağlayan müthiş bir unsur var, o da oyuncuların sahnede fiziksel olarak hareket ediyor ve böylece ekrandaki iki görüntü arasında yer değiştiriyor olmaları. yani bu yapımda, normal zamanların şartlarında yapılan bir gösteri kaydında olduğu gibi kameralar hareketli veya çok kameralı bir çekimde yayın montajlı değil, oyuncular hareketli. bu da tabii ki, titizlikle çalışmış ve 85 dakika boyunca tıkır tıkır işleyen bir hareket koreografisi ve kamera stratejisi gerektiriyor.
çekimi yapan iki kamera hareketli değil, ama yakınlaşıp uzaklaşabiliyorlar, yani zoom yapabiliyorlar. kameranın bu özelliğinin kullanılması; icracıların kadrajlarda tek başlarına kalmalarını sağlamanın en pratik yolu olduğu gibi, anlatının dramaturjisine bağlı olarak protagonistlerin fiziksel, fikirsel ve duygusal anlamda birbirlerine yakınlaşıp uzaklaşmalarını da mükemmel bir şekilde görselleştirmeye yarıyor. mesela; fikir ayrılığından kaynaklanan bir tartışmanın yaşandığı sekansta kameralar zoom out yaparak iki protagonistin görüntüsünü kendi kadrajları içinde küçültüyorlar. böylece figürlerin etraflarındaki boşluk genişliyor, protagonistlerin ilişki içinde büyüyen yalnızlıkları daha vurgulu bir şekilde görselleşiyor.

matthew warchus'un "old vic in camera: lungs" yapımından çok etkilendim. bir gösterinin kaydının ve kaydı gösterim şeklinin, o gösterinin oluşum ve sunuş süreciyle olduğu kadar gösterinin içeriğiyle de örtüştürülerek anlam kazanması karşıma sık çıkan bir durum değil. hatta, bir gösteriyi oluşturan bütün katmanların bu kadar anlamlı bir şekilde üst üste geldiği bir örneğe ilk defa rastladığımı söyleyebilirim.
"old vic: in camera"nın bundan sonraki projesini heyecan ve merakla bekliyorum.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

İnternetten çevrimiçi yayınlanan “uzaktan” gösterilerin “burada” olma hâlleri

[bu yazı 07.07.2020 tarihinde unlimited'de yayınlandı. dileyen tıklayıp oradan okuyabilir..] 

Korona-19 salgını Avrupa’ya yayılıp uzun süreli evden çıkma yasakları başladığında bir çok gösteri sanatları kurumunun yaptığı ilk hamle arşivlerinden eski kayıtları çıkarıp internette ücretsiz yayınlamak oldu. Bunda başı Almanca konuşulan ülkelerin kurumları çekti. Schaubühne’den Thalia Theater’a, Berlin Staatsoper Unter den Linden’den Münchner Kammerspiele’ye Almanya’nın en prestijli sanat kurumları her akşam ayrı bir gösteri kaydını gösterime açarak, kültürünün vazgeçilmez bir parçasından mahrum kalan toplumun evde geçirmek zorunda kaldığı zamanı daha katlanılır kılmaya gayret ettiler. Bu ilk hamlenin ardından yavaş yavaş başka çalışmalar geldi. Tiyatro sanatçıları evlerinde ürettikleri şiir-hikaye-kısa oyun-sone okuma gibi bireysel videolarını paylaştılar. Fransız tiyatro sanatçısı Sylvain Creuzevault’un önayak olmasıyla, yine bir salgın zamanı ürünü ve bir ortaçağ klasiği olan Giovanni Boccaccio’nun Il Decameron (Dekameron)’undan bölümlerin her akşam kumpanyadan bir oyuncu tarafından okunması Avrupa’daki bir çok ünlü tiyatro kurumunun ortak projesine dönüştü. Dans sanatçıları zoom ekranının bölünmüş çoklu görüntüsünde yanyana ve üstüste olmanın avantajından faydalanan yaratıcı fikirlerle şaşırtıcı, ilginç ve izlemesi keyifli videolar tasarladılar. Müzisyenler yine zoom üzerinden gerek solo, gerekse küçük bir orkestra kapasitesinde bir araya gelerek popüler klasik müzik yapıtlarını yorumladıkları videolar ürettiler. Zamanla ev içlerindeki çekimlerin dış mekan arşiv görüntüleriyle birleştirilerek kurgulandığı kısa/orta metraj film tadında videolar ortaya çıkmaya başladı.

Bahsettiğim bu kayıtların hepsi, evlerinde oturan izleyicilere ulaşmak için internet ortamını bir iletişim aracı olarak kullandı. İzleyici evindeki televizyonda film, skeç veya konser izler gibi izledi bu yayınları. Salgın süreci bir-iki ay sürüp geçseydi belki bu uzaktan iletişim ortamının, fiziksel olarak birbirinden ayrı mekânlarda bulunmak zorunda kalan icracı ile seyircinin ilişkisinde daha yaratıcı kullanımı sözkonusu olmayacaktı. Çünkü fiziksel mekânlarda biraraya, yanyana, yüzyüze geldikten sonra, bu uzaktan ilişki şeklini kim tercih ederdi ki. Ancak maalesef öyle olmadı, salgının insanların özellikle kapalı mekânlarda biraraya gelmelerine daha uzun süre engel olacak potansiyele sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşildi. Buna bir de gerek içinde yaşanılan günlere gerekse de yakın geleceğe hâkim olan kesif belirsizlik eklenince, internet ortamında tasarlanan yapıtlar kabuk değiştirdi. Sanatçılar, nitelikli çağdaş gösteri sanatları örneklerinin en başat özelliği olan “şimdi ve burada” olma hâlini kullanan daha kavramsal ve konsept ağırlıklı işlerle seyirci karşısına çıkmaya başladılar.
“Şimdi ve burada” olma hâli; hem icracı ile seyircinin gösteri sırasında canlı olarak aynı zaman dilimini ve aynı mekânı (space) paylaşmasını, hem de daha geniş ölçekte gösterinin içeriğinin, içinde yaşanan döneme ve sahnelendiği kültürel, sosyal, politik, ekonomik ve tabii ki fiziksel coğrafyaya, yani “yer”e (place/site) dair bir söz söylemesi anlamına geliyor.

Bu yazıda internetten çevrimiçi yayınlanan ve özellikle yukarıda tarif ettiğim “burada” olma hâlini, yani mekânı ve yeri farkındalıkla kullanan uzaktan gösterilerden bahsedeceğim.
Tiyatroda mekân deyince aklıma ilk; 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan, meyvasını aynı yüzyılın ikinci yarısında veren ve tiyatroya bakışı, tiyatro yapma ve alımlama şekillerini tümüyle yenileyen değişimlerin en önemli figürlerden biri olan Peter Brook’un o ünlü tiyatro tanımı geliyor: “Herhangi bir boş mekânı alır, işte burası bir sahnedir diyebilirim. Bir adam bu boş mekânın ortasından yürüyerek geçer ve bir başkası da bu adamı gözleriyle izler, işte tiyatro etkinliği için bize gereken şey bu kadardır.” Şu içinden geçmekte olduğumuz zamanlarda, internet ortamındaki bir gösteride Brook’un tanımındaki “boş mekân”ın karşılığı nedir diye düşündüğümde ise ilk cevabım ekran oluyor; evet, siyah ekran. Bu ekran bilgisayarınki olabilir, cep telefonu veya tabletinki de. “Boş mekân” da, ekran da icracı ile seyirci arasındaki etkileşimi olanaklı kılan birer alan; ilki üç boyutlu diğeri iki, ilki fiziksel ikincisi sanal, ilkinde icracı ile seyirci arasında yüz yüze bir etkileşim var, diğerinde ise uzaktan. Yalnız, evdeki koltuğumuzda oturup Londra’dan bir Ulusal Tiyatro (National Theatre) yapımının canlı veya kayıttan yayınını izliyorsak -ki bu imkan salgın sürecinden bağımsız olarak ve çok önceden beridir, Metropolitan Operası’ndan Londra Kraliyet Operası’na Batı’daki bir çok sanat kurumu tarafından yıllardır sezonun belli tarihlerinde gerçekleştiriliyor-, icracı ile bizim aramızda “uzaktan” da olsa bir etkileşim, aynı zamanı ve/ya aynı mekânı paylaşma deneyimi olması mümkün değil. Ama eğer, ekrandan takip ettiğimiz canlı gösterinin rejisi bir seyirci olarak bizim, ekranın diğer tarafında var olduğumuzun farkındalığıyla kurulmuşsa, işte o zaman biz bir seyirci olarak diğer taraftaki icracı ile aynı zaman dilimini paylaşan ve tabir caizse “kanlı canlı” bir ortak deneyimi yaşıyoruz demektir. Bu deneyime “tiyatro” denir mi, denmez mi; sanırım içinden geçmekte olduğumuz günlerin en kritik sorularından, tartışma konularından biri bu. Doğrusu, ben böyle bir soru formüle etmenin tiyatro sanatının sınırlarını daralttığını düşünenlerdenim. Uluslararası çapta sanat ve mimarlık tarihçisi olan Bülent Özer “Sanat”ı "Kişiyi, giderek de toplumu duygusal, tinsel yönden etkileyebilecek dürtüleri sağlama becerisi” olarak tanımlar. Tiyatro sanatıyla uğraşan kişi de en temelde bir sanatçıdır ve bir besteci, bir şair, bir heykeltraş, bir ressam kadar bu beceriye sahip olmalıdır. Bir tiyatro sanatçısının tasarladığının/yarattığının seyredenlerde duygusal ve tinsel yönden etkili dürtüler sağlama becerisinin yolları ve araçları çeşitlidir. Eğer içinden geçmekte olduğumuz, fiziksel olarak yüzyüze gelemediğimiz şu zamanlarda bir tiyatro sanatçısı internetin çevrimiçi ortamında, ekran alanını bir mekân olarak kullanarak ve anlık sergilediği bir uzaktan gösteriyle ekranın diğer tarafındaki seyircide bu dürtülerin oluşmasını sağlayabiliyorsa, işte o tiyatro sanatçısı sanatını gerçekleştirmeyi becermiş, karşılıklı etkileşim içeren sosyal bir olay ortaya koymuş demektir.

Son günlerde internette çevrimiçi seyrettiğim bir çok uzaktan gösteri arasında iki tanesi, yukarıda bahsettiğim tiyatronun “burada” olma durumunu ustaca kullanarak beni etkilediler. İkisi de zoom’da gerçekleşen gösterilerden ilki icracının seyircilerle paylaştığı kendi ekranını merkeze alıyordu, ikincisi ise seyircilerin gösteri süresince içlerinde bulundukları kendi mekânlarını.

Bir mekân olarak bilgisayar ekranı 
Yazarı, yönetmeni ve tek icracısı Oliver Zahn olan Lob des Vergessens, Teil 2 (Unutmaya Övgü, Bölüm 2) tam da yukarıda bahsettiğim gibi Brook’un “boş mekân”ının yerine “ekran”ı koyan ve kullanan bir gösteriydi.



Zahn’ın ekranı bir mekân olarak nasıl kullandığına geçmeden önce kısaca gösterinin içeriğinden bahsetmeliyim. Zahn bir kaç yıl önce bir ses arşivinde bir şarkıya rastlar. Bu, güftesinden anlaşıldığı üzere yurdundan edilmiş bir Alman muhacirin söylediği bir şarkıdır. Zahn şarkıdan çok etkilenir ve araştırmaya başlar. Şarkının izini sürerken, bir yandan da Doğu Avrupa’dan sürülmüş Alman muhaciri kendi dedesi ve anneannesinin hikayeleriyle yüzleşir. Zahn bu çıkış noktasından başlayarak yaklaşık 40 dakika süren gösteri boyunca, bir yandan kendi geçmişiyle de hesaplaşarak, unutmanın stratejilerini ve hatırlamanın dinamiklerini sorguladı. Zahn bunu zoom'da seyircilere paylaşıma açtığı kendi bilgisayar ekranında gösteri boyunca anlık ve canlı olarak pencereler açarak yaptı.
Pencereler bilgisayar ekranına içkin bir araçtır; bilgisayar ekranı bilindiği üzere genel olarak içinde pencereler açarak kullanılır. Bir ekranda eşzamanlı olarak bir çok pencere açılabilir. Açılan pencereler istenilen süre boyunca ekranda durabilir; üst üste binebilir, yan yana konumlanabilir, boyutları büyütülüp küçültülebilir. Ekran bir anlamda bilgisayarın "mekânı"dır, pencereler de o mekânın baktığı -ya da içerdiği- peyzajı (yani, içindeki bilgileri) gösteren delikler/açıklıklardır. Mimari terminolojide kapılar da pencereler gibi bir açıklık türüdür; tek farkı kapılar hareket tarif ederler, kinestetiktikler, içlerinden geçilip başka mekânlara ulaşılır. Pencereler ise kullanıcıya sadece görsel bir hareket sunar, diğer taraftakini/dışarıdakini gösterirler.

Seyirciyle paylaşılan ekran üzerinden kurulan iletişimde, o iletişim mekânına içkin başka bir araç da yazıdır. Bu nedenle Zahn gösteri boyunca konuşmadı, konuşmak yerine word belgesi olarak açtığı pencerelerin içine yazdı, yazdığını seçip bir kerede sildi, tekrar yazdı. Pencerelerin mekândaki (ekrandaki) konumları kadar, icracının pencere içine o anda yazdığı metnin pencerenin içindeki konumu da (yani sola dayalı veya sağa dayalı olma hali de) tasarlanmıştı ve anlam içeriyordu.
Zahn biz seyircilere en baştan, gösteri mekânının fiziksel sınırlarını da fark ettirdi. Bunun için; bir pencereyi sol üste, bir diğerini sağ alta yerleştirdi. Word belgesi olan pencerelerin üsttekinin içinde "Bu", alttakinini içinde ise "yapıtın gerçekleştiği mekân"dır yazdı. Yani, tek bir cümleyi ikiye böldüğü yazıyı bizlere gözlerimizle takip ettirerek gösteri alanının sınırlarını fark etmemizi sağladı. Zahn gösteri boyunca da ekran mekânını/alanını gösterinin içeriğiyle örtüşür şekilde kullanmaya devam etti. Bu anlamda en canalıcı sahnelerden biri; Zahn'ın sözkonusu şarkıyla karşılaştığında ve şarkıyı araştırırken kendi geçmişine dair hafızasındaki boşluğu fark ettiğini yazdığı sırada, bu cümleyi içeren iki pencereyi ortaya şarkı belgesini alacak şekilde ekranın iki zıt ucuna taşıdığı sekanstı. İki pencere arasındaki alan, bir ekranda olabilecek en uzak mesafe üzerinden boşluğu temsil ediyor, boşluğu Zahn'a fark ettiren şarkı da o boşluğun tam ortasında duruyordu.
Zahn sadece word belgesi açmadı; şarkı için wav belgesi kullandı, şarkının geçmişini araştırırken bulduğu bir görüntüyü bizlere seyrettirmek için tarayıcıyı açti. O tarayıcıda; Zahn'ın arama geçmişi, tarayıcıdan ulaştığı Youtube sayfası, bizlere izlettirmek istediği videodan önce otomatik olarak çıkan reklam videosu göründü. Gösterinin ilerleyen bir sekansında ise Zahn şarkının wav belgesinin kaç megabayt olduğunu açıkladı; böylece şarkının bilgisayarın hafızasında kapladığı yeri imledi. Zahn daha sonra seyirciye wav belgesini ses belgesi olarak değil, bilgisayar diliyle yazılmış haliyle açtı. Böylece sanki sahne üzerinde yaratılmış tiyatral bir yanılsamanın çıplak haline, adeta sahne arkasındaki teknik aletlere ve aksama tanık oldu seyirci. 

Bütün bu yazma-silme, belge/dosya açma-kapama, pencereleri boyutlandırma-konumlandırma eylemleri hem baştan sona performatiftiler, hem de gösteri boyunca yapılan her eylem biz seyircilere bütün çıplaklığıyla gösterile gösterile yapıldı. Yazar, yönetmen ve icracı olarak Oliver Zahn bütün bu eylemleri anlık olarak gerçekleştirirken, içerik olarak da, unutmanın ve hatırlamanın yakın geçmişteki ve günümüzün internet çağındaki teknikleri, stratejileri nelerdir üzerine tartışma açtı, düşündü ve bunları sorguladı.

Bilgisayar ekranındaki mekânlar 
Bahsedeceğim ikinci uzaktan gösteri, Building Conversation isimli platformun bir üyesi olan koreograf Lotte van den Berg’in tasarladığı "Digital Silence" (Dijital Sessizlik) isimli işi ise, seyircilerin gösteri süresince içlerinde bulundukları kendi mekânlarına ve bu mekânları seyircilerin kendilerine fark ettirmeye odaklanıyordu.



Gösterinin benim katıldığım akşamında 11 kişiydik. Gösteri öncesinde bizlere yollanan kılavuzda sessiz bir ortamda ve yalnız olmamız, cep telefonlarımızın kapalı olması, zoom’a bağlandığımız kameradan içinde bulunduğumuz mekâna dair fikir verecek kadar bir kısmının görünmesi isteniyordu. Lotte van den Berg bizleri mikrofonlarımız kapalı olarak karşıladı ve bizlere gösterinin programını açıkladı: İlk beş dakikada içinde bulunduğumuz mekânda kameramızın görüntüsüne girmeyeceğimiz bir konumda olacaktık, sonraki bir saatte mekânı terk etmeden serbestçe vakit geçirecektik, sonraki beş dakikada ise mekândan dışarı çıkacaktık, son aşamada ise önceki 70 dakika yaşantıladığımız deneyimlerimiz üzerine yaklaşık 30 dakika sohbet edecektik.

Fiziksel mekân nerede başlar, sanal mekân nerede biter? Sanal veya fiziksel, mekânımızın sınırları, boyutları nelerdir? Sanal mekân iki boyutlu mudur? Sınırlar ve boyutlar sadece matematiksel, görsel veya kinestetik midir? Mekânımızın boyutlarını sadece içinde ne kadar ve nasıl hareket edebildiğimiz mi belirler, yoksa işitsel sınırlar da mekânı tanımlar mı? Örneğin penceresi açıksa, dışardan gelen sesler ne kadar o mekâna aittir? Peki, gösteri boyunca ekrandaki diğer dikdörtgen çerçevelerden gelen sesler kendi bulunduğumuz mekânın özelliklerinden birine dönüşür mü? Gösterinin süresi boyunca mekânımız; iki boyutlu bir ekranın üzerindeki 11 küçük dikdörtgenden biri miydi, o küçük dikdörtgenlerden birinin çerçevesi içinde gözüktüğü kadar mıydı? Ne zaman ve nasıl var oluruz; kameraya girdiğimizde, diğerleri tarafından görünür olduğumuzda mı? Görüntüde yoksak, gerçekte var olmamız ne ifade eder? Görünmesek de hareket ederkenki sesimizin veya mekânımızdaki bizden bağımsız seslerin diğer insanlar tarafından duyulması var olduğumuzun kanıtı mıdır? Örneğin mekânımızı paylaştığımız ya da hemen penceremizin dışındaki hayvanın sesi bizleri var eder mi? Zoom uygulamasındaki dikdörtgen görüntü çerçevelerinden o sırada ses geleninin renklenmesi o çerçevenin içindekini öne çıkarttığı gibi, var olmasını da sağlar mı? Kimler için varız; bizi gören, duyan diğerleri için mi, kendimiz için mi? Mekânımızdan dışarı çıktığımızdaki zaman dilimi mekânımıza dair farkındalığımızı arttırır mı? Mekânımızdan dışarı çıktığımızda, yine bir iç mekânda (mesela koridorda) olmak ile dış mekânda (mesela bahçede) olmak arasındaki farklar nelerdir? Mekânımızın birden çok çıkışı varsa, o son beş dakikalık zaman dilimi için hangisini seçeriz? Bu da yine, önceki zaman dilimindeki deneyimimizle ilişkili midir?

"Digital Silence" seyircileri icracılara dönüştüren ve birbirlerini seyretmelerini sağlayan katılımcı ve medidatif bir 70 dakika sırasında ve sonrasında bana yukarıda sıraladığım soruları sordurarak; hemen az önce arkada bıraktığım yakın-şimdi'ye, içinde bulunduğum mekâna ve internet yoluyla canlı olarak o yakın-şimdi'yi paylaştığım ekranımdaki diğer 10 mekâna dair farkındalığımı arttıran bir gösteriydi. Hele de ben dahil bütün katılımcıların bu gösteri sırasında bulunduğumuz mekânlardan (muhtemelen evlerimizden/odalarımızdan) iki aylık karantina sürecinden dolayı çık(a)madığımızı ve/ya buralarda normalden uzun sürelerle bulunmak zorunda kaldığımızı düşündüğümde "Digital Silence"ın bendeki etkisi arttı, çünkü “Digital Silence” herhangi bir sanat yapıtına dair "Neden şimdi?" ve "Neden burada?" sorularımı tam da en can alıcı yerinden cevaplamıştı.

İnternetin “yok yer”liğinde belirginleşen “yer”ler 
“Digital Silence”, fiziksel mekândaki insan etkileşimlerinin doğası üzerine çalışan antropolog Marc Augé’nin önerdiği “yer” (lieu) ve “yok-yer” (non-lieu) kavramlarından yola çıkılarak değerlendirildiğinde, bu kavramların tanımlarını tersyüz eden niteliğe sahip bir gösteriydi. Augé; geçmişi ve kimliği olmamasından ya da tek bir kimliğe ait/sahip olmasından ve insan ilişkileri içermemesinden dolayı karayolları, otoparklar, alışveriş merkezleri, süpermarketler, havalimanları, uçaklar, mülteci kampları gibi mekânları “yok-yer” kavramıyla tanımlar. Augé’nin bu kavramlaştırmasının mantığıyla yaklaşıldığında sanal internet ortamı, özellikle Kazys Varnelis ile Anne Friedberg’in savundukları karşıt görüşlerini saklı tutarsak, Jay Davis Bolter, Richard Grusin, Manuel Castells gibi bir çok kuramcı tarafından bir yok-yer olarak kabul edilir. Augé “yok-yer”i, antropolojik bir bakış açısıyla yorumladığı “yer” ile birlikte düşünür. Augé’ye göre “yer”in en temel hali, kişinin kendi dilini, özgün kimliğini, kültürünü, referanslarını, geçmişini ve ilişkilerini yansıtan evidir.



Lotte van den Berg , tam da bir “yok-yer” kabul edilen sanal internet ortamında gerçekleştirdiği “Digital Silence”ın içerisine bir çok “yer”i entegre, hatta inşa etti; bu “yer”ler seyircilerin kendi mekânları, yani ya evleri ya da odalarıydı. Van den Berg bununla da kalmayıp, yukarıda anlattığım dramaturjik çalışmayla bir adım daha ileri giderek, seyircilerin gerek kendi, gerekse diğer seyircilerin mekânlarına dair farkındalığını arttıran medidatif bir reji stratejisi kurmuştu. Bu sayede, bir yok-yer ortamında bir araya getirilen bir çok “yer” vurgulamış ve seyircilere de fark ettirilmiş oldu.