istanbul tiyatro festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul tiyatro festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Mayıs 2025 Cumartesi
27 Kasım 2024 Çarşamba
İstanbul Tiyatro Festivali'nin çıplaklıktan arındırılmış konukları
İKSV’nin düzenlediği ve geçtiğimiz günlerde biten 28. İstanbul Tiyatro Festivali’ne yurtdışından konuk olan iki gösteriyi çıplaklık ve öpüşme sahneleri törpülenmiş şekilde seyrettik. Bunlar Sankai Juku butoh dansı topluluğunun “Utsushi” ve Schaubühne tiyatro topluluğunun “Richard III.” gösterileriydi. Yurtdışından gelen diğer üç gösteride de çıplaklık ve öpüşme sahneleri törpülenmiş miydi bilmiyorum, çünkü o gösterilerin özgün hallerinden haberim yok.
Önce bahsi geçen gösterilerdeki çıplaklık ve öpüşme sahnelerinin neler olduklarından bahsedeyim:
"Utsushi”nin üçüncü bölümünün son sekansında dansçılar seyircilere arkaları dönük, sahnenin sağ ön tarafından sol arka tarafına çaprazlama olarak ve bedenlerini kıvırarak ve eteklerini popolarını açık bırakacak şekilde aşağıya indirmiş olarak ilerlerler. Bu sahneye hem yapıtın video görüntüsünde rastladım, hem de Iowa city’deki bir temsil sonrasındaki eleştiri yazısının içinde bu sahneyi betimleyen kısma denk geldim. Halbuki, dansçılar İstanbul’daki temsilde o bölümde eteklerini indirmediler.
“Utsushi” temsilinden bir hafta önce, festivalin yan etkinlikleri kapsamında Yapı Kredi Kültür Sanat’ın Loca’sında “Butoh’un Gizemli Dünyasına Yolculuk” başlıklı sunumu yapan butoh dansçısı Kae İshimoto bizlere butoh örneklerinden gerek fotoğraf, gerek video klip gösterirken, gerekse de sunum sonunda bir gösterinin tüm kaydını izletirken, bizim kültürümüze hassasiyet göstererek çıplaklık içeren sahneleri çıkardığı(veya özellikle çıplaklık içermeyen sahneler seçtiği) gibisinden bir açıklama yapmıştı. Belli ki aynı hassasiyetle “Utsushi”nin temsilindeki sahne sansürlenmişti.
Schaubühne'nin Thomas Ostermeier rejili “Richard III.” yapımının özgün halinde ise 3. Richard ve Clarence karakterlerini canlandıran oyuncular bazı sahneleri çırılçıplak oynarlar. İstanbul'daki temsilde törpülenmiş olan bir de 3. Richard ile Lady Ann'in dudaktan öpüşme sahnesi var.
Bu törpülenme durumuyla ilgili iki şey düşünülebilir:
1- İKSV, tepki çekmemek için, İstanbul'a davet ettiği topluluklardan çıplaklık ve öpüşme gibi sahneleri tekrar ele almalarını istemiş olabilir; yani sansürü İKSV uygulamış olabilir.
2- Topluluklar, kendileri veya ülkelerinin konsolosluklarının yönlendirmesiyle, geldikleri ülkenin veya ülkeyi yöneten hükümetin kültürel kodlarına ve hassasiyetlerine dikkat ederek, başlarına iş açmamak için, bu revizyonları yapmış olabilirler; yani topluluklar tarafından otosansür uygulanmış olabilir.
Bir zamanlar İstanbul Tiyatro Festivali'nde Sasha Waltz’in “Körper”ini, İsmael İvo’nun “Othello”sunu, Wim Vandekeybus’un “Blush”ını, Dimitris Papaioannou’nun “Medea”sını seyredebilmiştik. İstanbul Devlet Opera ve Balesi yapımı Richard Strauss’un “Salome” operasının her temsilinde, ünlü Yedi Tül Dansı bölümünün sonunda soprano Zehra Yıldız’ın Atatürk Kültür Merkezi Büyük Salonu'nun sahnesinde bir-iki saniyeliğine de olsa, çırılçıplak kaldığına tanık olmuştuk. Bunların bazılarından sonra kıyamet kopmuş muydu? İşgüzar gazetelerin olayı kaşıyan haberler yaptıklarını hatırlıyorum, ama yankıları ne kadar sürmüştü, hatırlamıyorum.
Ama artık belli ki, bir sanat yapıtının içindeki çıplaklık, A.B.D.’nin muhafazakar bir eyaletinde bile sorun teşkil etmezken, ülkemizde, ülkemizin en "çağdaş şehri"nde, ülkemizin en çağdaş şehrinin en "güncel sanat etkinlikleri düzenleyen kurumunun festivali"nde saklanan bir şeye dönüştü. Ve bu, büyük ihtimalle ve maalesef yurtdışından gelen sanatçıların kendi kendilerine uyguladıkları bir sansür. Zaten yıllar önce Dimitris Papaioannou’nun, Amsterdam’da bir temsil sonrasında yanına gidip, İstanbul’dan geldiğimizi söylediğimizde arkadaşlarıma ve bana “Yapıtlarımın içerdiği çıplaklıktan dolayı İstanbul’da bir kere daha gösteri sahneleyemem” demesinden hal-i pür melalimiz çoktandır ortada ve bütün dünyaca da biliniyor. Ne yazık!
Durum böyleyken, İKSV'den iki şey beklenebilir:
1- İstanbul'a konuk ettiği gösterilerin arkasında durup, göğüs gerip, öncülük ederek; ülkemizde, sanat yapıtlarının içerdiği çıplaklığın sansürlenecek bir şey olmaması gerektiğine dair mefhumun oluşmasına/gelişmesine katkıda bulunabilir, ya da:
2- İstanbul'a içinde çıplaklık olan bir gösteri davet etmeyerek böyle oto/sansür durumlarının oluşmasına mahal vermeyebilir.
Bu noktada, son olarak, şunu düşünmeden edemiyorum: Söz konusu iki gösteri; vazgeçilmez, mutlaka seyredilmesi gereken, başyapıt mertebesinde işler miydi de İKSV oto/sansürü göze alıp, bunları İstanbul'a getirdi, ki bizler, yani sezonda neredeyse sadece festival sırasında yurtdışından büyük prodüksiyonlar seyretme şansına sahip olan İstanbullu tiyatroseverler, tiyatro öğrencileri ve tiyatro sanatçıları bu başyapıtlardan mahrum kalmayalım.
"Utsushi"yi, bir butoh dansı gösterisinin İstanbul'a en son yaklaşık 15 yıl önce konuk olduğunu hatırlayınca, törpülenmiş haliyle sineye çekebileceğimi düşünüyorum. Ancak "Richard III." için aynı şekilde düşünmem mümkün mü, emin değilim. 3. Richard'ı canlandıran Lars Eidinger'in oyunculuğunun benzersiz olduğunu, kendi kurumunun binasındaki sıradan bir temsilde Schaubühne'nin ilk defa bu oyun için açık sahne formunda düzenlenmiş Globe sahnesinde 170 seyirciye bu oyunu oynayan Eidinger'in 2000 kişilik salonu avucunun içine aldığını belirtmezsem ona haksızlık etmiş olurum, ama oyunun, yönetmeni ünlü Thomas Ostermeier'in en iyi işlerinden biri olduğunu iddia etmek de abartı olur, hele de İstanbul seyircisi olarak Ostermeier'in daha nitelikli işleriyle önceki yıllardaki festivallerde karşılaşmışken.
[Bu yazı Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.]
18 Aralık 2019 Çarşamba
istanbul tiyatro festivali hakkında son yazım
“Bir şeye daha yoğun baktığınızda, daha ileriye uzaklaşıyorsunuz, mantıksal olarak. Daha çok görmek, daha uzaklara kaçmak demektir. Çünkü bu gittikçe daha tehlikeli oluyor. Bir şey açıklık kazandıkça iğrençleşiyor. Hemen tabanları yağlamak gerek, ne olursa olsun, ister yazın, ister insanlar, hatta doğa bile - bu böyledir. Mercek biraz buğulandı mı, daha kolay dayanılır oluyor her şey. Bir şeyi açıkça gördüğünüzde içgüdüsel olarak uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Yani yaklaşmayla her şey açıklık kazanıp daha dayanılır ve rahatlatıcı olmuyor, tam tersi gerçekleşiyor.”
-Thomas Bernhard
yıl biterken dosyaları kapatmak, etrafı düzenlemek iyidir, yeni yıla taze ve temiz girmek için. yeni yıla girmeye yakın; gelecek için planlar yapmak, kararlar almak da iyidir.
2019 biterken aldığım kararlardan biri: bundan sonra hiçbir şekilde istanbul tiyatro festivali hakkında yazmamak. bu kararımla birlikte eski-yeni bütün iksv ve tiyatro festivali çalışanları rahat bir nefes alsınlar :)) latife ediyorum tabii, o kadar önemli biri değilim, ama doğruları yazdığım için sanırım, tepki çekiyorum. bundan sonra iksv’ye, davetiyeyle satın aldıkları şakşakçılarıyla birlikte mutlu mesut, sadece alkışlı, hiç eleştirisiz, bol pohpohlu nice festivaller diliyorum.
ama önce, son festivalde bizzat yaşadığım bir sorunu facebook’ta paylaşmam üzerine gelişen olaylar konusunda bir açıklama yapacağım. bu açıklamayı yapmamım bir kaç nedeni var. öncelikle, benim paylaşımımı ve ardından bir mecrada iksv festival yetkilisinin açıklamasını takip etmiş olanlar için, eleştirime neden olan durumu kendi açımdan açıklığa kavuşturmak.
ikinci nedeni ise, haksız yere ve garip bir şekilde yazdıklarıma müdahele edilmeye çalışılmış olması. bu müdahele nasıl oldu derseniz: 23 kasım cumartesi sabahı yayınladığım post’a istinaden 24 kasım pazar sabahı 9:00’dan itibaren iksv’den bir kişi post’umun altına yorum yazan bazı kişileri teker teker arayıp post’umla ilgili olarak konuşmuş.
festivalde işi sahnelenen koreograf begüm erciyas post’umun altına yazdığı samimi yorumu sonradan sildi. erciyas yorumunda, ona festivaldeki gösterisinin “sold out” olduğu söylenmiş olmasına rağmen boş kaldığını yazmıştı. neden yorumunu sildiğine dair özel mesajla sorduğum soru üzerine, gösterimlerin bir gün önceden beri dolu olduğunu, gelmeyen olursa diye yeterince insanın gelip bekliyor olduğunu ve daha fazla insanın boş olduğunu duyup gelmemezlik etmesini istemediğini yazdı.
başlangıç
bütün bu absürd durumlara neden olan, 23 kasım cumartesi öğlene doğru facebook’ta yayınladığım paylaşım şöyleydi:
“dün akşam İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında dasdas'daki Théâtre de la Ville (page officielle) yapımı "ionesco suite" adlı gösteride bir çok boş koltuk vardı, ama dışarda öğrenci bileti satılmıyordu, hatta 2. kademe bileti bile satılmıyordu, gişeden sadece 1. kademe bileti satılıyordu.
hani sabah 1000 tane 15tl'lik öğrenci bileti satışa sunulmuştu.
tamam, bu "15tl'lik öğrenciı bileti" laflarının bir satış stratejisi olduğunun farkındayız, ama iksv bu kadar da nekes olmasın, biraz insaf!IKSV ( istanbul kultur sanat vakfi ) zahmet edip sitesindeki "kâr amacı gütmeyen ve kamu yararına çalışan bir kültür kurumu" cümlesini kaldırsın lütfen, çünkü kendini tanımladığı gibi bir kurum değil! [sadece ücretsiz çocuk kitabı dağıtma ve benzeri etkinliklerle kâr amacı gütmeyen, kamu yararına çalışan kurum olunmuyor.]”
zorunlu açıklama
deli değilim. gündüz veya akşam hayal dünyasında yaşamıyorum. kulaktan dolma bilgiyle değil bizzat yaşadığım durumlarla hareket ediyorum.
kimseye durup dururken saldırmam. hak ediyorsa da saldırmam, mizacım saldırma üzerine kurulu değildir; şiddetin her türlüsüne karşıyım.
bir kuruma (bu örnekte: istanbul kültür sanat vakfı'na) eleştiri getiriyor olmam ona saldırıyorum anlamına gelmez. savaşta mıyız ki saldırı olsun. ayrıca; herhangi bir eleştiriyi “saldırı” gibi savaş terminolojisiyle tanımlamak ve öyle algılamak bana garip geliyor.
kıssa
22 kasım akşamı “ionesco dosyası” için dasdas'ın büyük salonuna alındığımızda sahnenin üç tarafında seyirci tribünleri vardı. sahnenin iki yanındaki tribünlerin kapasitesi küçüktü. sahnenin karşısındaki ana/büyük tribünde ise bütün sıraların her iki ucundaki koltuklar yere katlanmıştı. mimar olduğum ve tiyatro mimarisi üzerine ders verdiğim, bildiri ve makaleler yazdığım için, oralardan sahneyi hakkıyla görmek mümkün olmadığı için iptal edilmiş olduklarını anlayabilmiştim. ama mimar olmaya da gerek yok bunu anlamak için :))
davetiyeliydim, davetiyem 2.kademedeydi. erken kuyruğa girdiğim için salona ilk girenlerdendim. bu sayede ana tribünde 2.kademeye ayrılmış ilk sıraya oturdum.
saat 20:30 olduğunda ne önümdeki 1.kademe koltukları ne de sahnenin iki yanındaki küçük tribünlerin arka sıralarındaki koltuklar dolmuştu. arkamda gözlerim olmadığı ve dönüp arkama bakmadığım için 2.kademe ne kadar doluydu bilmiyorum.
bir görevli 2. kademedekilere öndeki ve yan tribünlerdeki boş koltuklara geçebileceklerini söyledi. ben yerimi değiştirmedim. arkadan bir sürü kişi öne geçtiği halde ne önümdeki ne de yan tribünlerdeki bütün koltuklar doldu. hala boş yerler vardı.
22 kasım akşamı “ionesco dosyası”nda boş koltuk meselesi anlattığım şekilde gerçekleşti.
“boş koltuklar” derken ana/büyük tribünün iki yanında yere kapatılmış koltukları kast etmiyorum, oturulması için açık bırakılmış koltukları kast ediyorum. yere katlanarak baştan kullanım dışı bırakılmış koltuk ile boş koltuk farkını yapabilecek düzeyde deneyimim var.
salonda boş koltuklar kalmışken, dışarda öğrenci bileti veya 2.kademe bileti satılmadı. bunu da çok iyi biliyorum çünkü bir bey bilet arıyordu, gişe ona “sadece 1. kademe bileti var” demiş, yanımda fazla 1.kademe biletini satmaya çalışan genç kız, o bey “2. kademe arıyorum” deyince, biletini beye 2. kademe fiyatından sattı.
bunu da buraya bu kadar detaylı yazıyorum, çünkü iksv’ye “saldırmak” için fırsat kollayan, ekstra araştırma yapan, saplantılı biri değilim, hayatım iksv’yle “uğraşmak”tan daha önemli ve değerli meşgalelerle dolu. tesadüfen doğru yerde doğru zamanda olduğum için haberim olan durumlar hakkında yazıyorum.
öneri
oyunun yönetmeni emmanuel demarcy-mota sadece tiyatro yönetmeni değil, aynı zamanda yıllardır dünyanın en yoğun yabancı oyun misafir eden tiyatro kurumlarından biri, belki de birincisi olan paris-theatre de la ville’in genel sanat yönetmeni ve yine paris’in ünlü güz festivali’nin direktörü. yani yabancı yapım konuk etme konusunda sanırım dünyanın en deneyimli sanatçılarından biri.
o akşamki gösteri sonrasında kendisine verilen festival onur ödülü töreninde mikrofonu alınca konuşmasının yarısını, eli istanbul tiyatro festivali direktörü leman yılmaz’ın omuzunda yılmaz’ı ne kadar iyi tanıdığını, onunla işbirliklerini, yılmaz’ın bu ortamda bir kadın olarak bir festivali gerçekleştiriyor olma azmi ve başarısını övdü. bir ara, acaba demarcy-mota mı yılmaz’a ödül veriyor diye şüpheye düşmedim değil :))
demarcy-mota ile yılmaz’ın dostluğu karşılıklı bu kadar derin bir farkındalık üzerine kuruluysa, yılmaz demarcy-mota’ya çok rahatlıkla bu şehre kolay kolay yabancı yapım gelmediğini, hazır gelmişken ne kadar çok seyirci, ne kadar çok tiyatro öğrencisi izlerse o kadar faydalı olacağını, özellikle de schengen vizesi almak konusundaki zorluklardan ve avro’nun pahalılığından dolayı yurtdışına çıkması güç olan öğrenciler için bunun ne kadar önemli olduğunu anlatabilir, değil sadece o boş koltukları 15tl’lik öğrenci biletleriyle doldurmak, hatta demarcy-mota’yı ikna ederek, yere kapatılmış koltukları da açıp daha fazla seyircinin içeri alınmasını sağlayabilirdi.
yurtdışında kendi parasıyla oyun seyredenlerin çok iyi bildiğini tahmin ettiğim üzere, tiyatro koltukları sahneyi görüş açılarına göre fiyatlandırılır, hatta bazı koltuklar “kısıtlı görüş” ibaresiyle çok ucuza satılırlar. yani; görüş açısı sorunundan dolayı veya yönetmen samimi ortam istediği için kapatılmış olan o koltuklar rahatlıkla 15tl’ye öğrencilere ya da bilet fiyatından çok daha ucuza normal seyircilere satışa çıkarılabilirdi; istenseydi!
hisse
adı vakıf, işleyişi şirket olan bir kurumun bizim gibi henüz daha bir çok ekonomik, kültürel ve toplumsal sorununu çözememiş, gelişmekte olan bir ülkede sanat festivalleri düzenlerken amacı nedir: para veya itibar kazanmak mı, yoksa faydalı olmak mı? tekrar dikkat çekiyorum: adında "vakıf" olan bir kurum.
2 Aralık 2019 Pazartesi
23. istanbul tiyatro festivali hakkında bir değerlendirme
bu değerlendirme yazısı, festivaldeki uluslararası yapımlardan sadece seyretmiş olduklarımı içeriyor.
nitelik mi nicelik mi?
festival gerek iki yılda bir gerçekleşirken, gerekse yıllık hale dönüştüğünde yaptığım en temel eleştirilerden biri yurtdışından gelen yapım sayısıydı. nedeni de basitti: istanbul’a sezon içinde yabancı yapımların düzenli olarak konuk olmaması.
bundan 10 yıl öncesine kadar cemal reşit rey konser salonu’na dans işleri gelirdi, yabancı kültür merkezleri her sezon bir-iki tiyatro veya dans yapımı istanbul'a getirirlerdi, bu gösteriler için harbiye muhsin ertuğrul sahnesi kullanılırdı, arada sırada pazartesi günleri atatürk kültür merkezi’ne veya taksim sahnesi’ne özel etkinlik olarak yabancı dans veya tiyatro toplulukları konuk olurdu, garajistanbul vardı, çok kısa bir süre de olsa talimhane vardı; yani istanbul'un uluslararası gösteri sanatları sahnesi o yıllarda bugüne nazaran daha hareketliydi. philippe genty'i, mikhail baryshnikov'u, roberto ciulli'yi, zürih balesi'ni ve daha nicelerini böyle tanımıştım.
sanatsal (zorlu psm’nin getirdiği ticari müzikallerden ayırmak için bu tabiri kullanıyorum) sahne sanatları yapımlarının sezon içinde artık neredeyse hiç gelmediği bir şehirde iksv’nin tiyatro festivali bu yüzden çok önemli ve değerli. tiyatro seyircimiz, öğrencimiz, sanatçımız uluslararası topluluk olarak ne seyrederse bu festivalde seyrediyor. dolayısıyla uluslararası yapımlar miktar olarak ne kadar çok olursa o kadar iyi diye düşünmüş ve düşüncelerimi bu şekilde yazıya dökmüştüm.
sohbetlerde arkadaşlarımdan bazıları bu görüşüme karşı çıkarak nicelik değil nitelik önemlidir demişlerdi o zaman. meğer onlar ne kadar haklıymış. bu yıl festivalde şaşırtıcı şekilde uluslararası yapım bolluğu vardı, ama kaçı bizlere bildik, tanıdık şeylerden farklı bir perspektif sundu, kaçı görüşümüzü genişletti, dimağımızı besledi?
konuk edilen her yapım illa farklı bir şey söylemek zorunda mı? bir festival edisyonunda getirilen bütün yapımlar tiyatro sanatına farklı yaklaşan işler olabilir mi? olamaz tabii. ama keşke 1-2’si böyle olsa. eğer bu şehrin tiyatro seyircisine yurtdışı penceresini açan tek etkinlik bu festivalse, o zaman istese de istemese de çok ciddi ve önemli bir sorumluluk alıyor demektir, çünkü seyircinin o pencereden baktığında gördüklerine değmesi gerekir.
eski edisyonlarda böyleydi; meğer ne güzelmiş, azmış ama özmüş! sasha waltz’in körper’i, wim vandekeybus’un blush’ı, la fura dels baus’un faust sürüm 3.0’ı, wiesniewski'nin faust'u, nekrosius’un faust’u, papaioannou’nun medea’sı, pina bausch’un cam temizleyicisi, andreas kriegenburg’un dava’sı, heiner müller’in arturo ui’si, strehler'in arlechino'su, ostermeier'in nora'sı, guy cassier’in damıtılmış kırmızı’sı, milo rau'nun nefret radyo'su, christian rizzo’nun gerçek hayattan alınmıştır'ı; saymakla bitmez. bunların hepsi bende veya başka seyircilerde kıvılcımlar çaktırdı, bizleri farklı düşünmeye özendirdi, teşvik etti, cezbetti; ve her şeyden öte, bugün bu yazıyı yazmama imkan sağlayan beğenimi oluşturdu.
bu yılki festivalde yurtdışından 12 yapım vardı. müthiş bir rakam değil mi; eski festivallerin en az ikisine bedel bir sayı!
bu 12 yapımdan sekizini seyrettim. seyredemediklerimden üçünde aklım kaldı. seyrettiklerimden; sadece birinden, begüm erciyas'ın "seslenen parçaları"ndan -çok ama çok- etkilendim, emmanuel demarcy-mota’nın “ionesco dosyası”nı beğendim ve rimas tuminas'ın "yevgeni onegin"ini ortalamanın üzerinde buldum, diğer beşini ise hiç seyretmesem olurmuş, verdiğim zamana yazık oldu.
ruslar
önce, rusya'dan gelen yapımlar hakkındaki izlenim ve görüşlerimle başlıyım.
festivaldeki rus çıkartması beş yapımdan oluşuyordu, beşi de büyük boyutlu, gösterişli işlerdi. ancak maalesef nitelikleri iddialarıyla doğru orantılı değildi.
bunlardan ikisi güncel batı tiyatrosu'ndan oldukça etkilenmiş işlerdi: "iran konferansı" kötü bir milo rau kopyası, "sirk" ise robert wilson, robert lepage ve philippe genty kırmasıydı. adı geçen bu sanatçıların hepsinin işlerini eski yıllarda istanbul'da seyretme imkanım olmuştu; hem de wilson ile genty'i bir kaç farklı işleriyle. dolayısıyla onlardan öğreneceğimi öğrendim, onlar beni özgün yapıtlarıyla etkilediler, nefessiz bıraktılar. peki bu iki rus yapımı bana bilmediğim ne öğretti, hangi farklı ufka baktırdı beni?
sanatlarda başka sanatçılardan etkilenmek, esinlemek çok normal ama, herhalde etkiyi/esini sindirmiş olmak, kendinin kılmak, dönüştürmek, üzerine bir şey de kendinden eklemiş olmak gerekir, değil mi? maalesef bu iki yapımın böyle tarafları yoktu.
"iran konferansı" çok önemli konuları tartışıyor olabilir, ama ben metni alıp evimde kitap olarak okuyabileceksem, bir sahne gösterisi o metine okumanın ötesinde artı bir değer katmıyorsa, o zaman istediği kadar önemli konuları tartışsın, ne fayda!
"iran konferansı"nın bana kanıtladığı en önemli şey: en beğenmediğim, en sıradan milo rau işinin bile ne kadar değerli olduğu idi. ironik değil mi!
"sirk"ten ise maalesef bu kadarını bile öğrenemedim. bir müzikaldi ve bari bir müzikalden alınabilecek keyfi alabilseydim keşke, ancak bir propaganda gösterisinde bu da mümkün değil!
bale moskova’nın (ballet moscow) "her yol kuzeye çıkar" adlı yapımı ise rus erkek dansçıların çağdaş dansta ne kadar iyi olduklarını, hareket kabiliyetlerinin ve fizikselliklerinin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlıyan bir gösteriydi, ama günümüzde uluslararası arenaya çıkmak isteyen bütün toplulukların dansçılarının olması gereken seviye budur zaten. esas önemli olan bunun üzerine ne konduğudur; fikirdir, koreografinin arayışı, farklılığıdır. maalesef karine ponties imzalı koreografi sıradanlıktan, bildik çağdaş dans hareketlerinin tekrarından ve biteviyelikten muzdaripti.
rusya'dan gelen gösteriler arasında bana göre tek özgün iş eugene vakhtangov tiyatrosu yapımı “yevgeni onegin” idi. aynı zamanda bu topluluğun 2007'den beridir artistik yönetmeni olan litvanyalı yönetmen rimas tuminas aleksander puşkin'in “yevgeni onegin" romanını birebir uyarlamamış, daha çok, hikayeden öne çıkardığı bir izleğin içerdiği duyguları teatralleştirmiş ve bu anlamda oldukça başarılı bir işe imza atmıştı.
ancak bu gösterinin de zayıf ve kolaya kaçılmış tarafları yok değildi. örneğin, hababam sınıfı'nın o ünlü melodisinin yavaş çalındığında hüzünlü, hızlı tempolu çalındığında neşeli atmosfer sağlaması gibi, 3.5 saatlik oyunun neredeyse tek melodisi duyguların yoğunlaştığı sahnelerde hızlandırılmakla kalmıyor bir de avaz avaz bağırtılıyor, romantik sahnelerde ise derinden ve yavaş tempolu şekilde veriliyordu, hatta aynı melodinin bir versiyonu biter bitmez diğeri başlatılıyordu. müziği bu kadar manipüle ederek duyguyu yoğunlaştırmak ve müzik yoluyla etki sağlamak maalesef takdir ettiğim bir yaklaşım değil.
batı avrupalılar
yakın zamanda yurtdışında seyrettiğim bir wim vandekeybus (ultima vez) işinin bende yarattığı hayalkırıklığına ve koreograf arkadaşımdan vandekeybus’un uzun zamandır eski formunda olmadığı bilgisini almış olmama rağmen, 15 yıl önce atatürk kültür merkezi büyük salon'da “blush”ın çarptığı insanlardan biri olarak “traptown”u merak ve heyecanla bekliyordum. dolayısıyla çevremdekilere bu yılki festivalden önerdiğim üç işten biri de buydu. ancak maalesef ne seyrettiğim o iş istisnaymış, ne de arkadaşımın yorumu mesnetsiz.
sahne üzerinde sinema ile dansı en usta şekilde harmanlayan koreograflardan biri, belki de birincisi olan vandekeybus'un elinden çıkma bir iş olarak “traptown” oldukça sıradandı. video görüntüsünün, sahnede dans etmekten çok konuşan dansçılarla en bütünsel ilişkisi, sahne arkasındaki duvarı "bütünüyle" kaplamasıydı!
vandekeybus ne o muhteşem dansçıların, ne sahne tasarımının, ne de anlattığı hikayenin potansiyellerini kullanmıştı. ayrıca, uzun zamandır bu kadar “dekor” kalan bir sahne tasarımına sahip bir çağdaş dans gösterisi seyretmemiştim.
paris şehir tiyatrosu (theatre de la ville paris) yapımı “ionesco dosyası” festivalde seyrettiğim ve "tiyatro tanımına uyan" en iyi yabancı gösteriydi. emmanuel demarcy-mota’nın yönettiği bu gösteri ionesco’nun absürd tiyatrosunun hakkını her anlamda sonuna kadar veren kalburüstü bir işti. belli bir konsepte göre seçilen ve arka arkaya getirilen beş kısa ionesco metni, fransızcaya hakim olmasam da sadece işiterek bile keyfine varabilmemi sağlayacak yetkinlikte icra edilen çılgın kelime oyunları, genel olarak üst düzey oyunculuklar ve ustaca kurulmuş oyuncu-seyirci-mekan-durum ilişkisi beni oldukça tatmin etti.
demarcy-mota’nın festivalimize yıllar önce konuk olan “gergedan” işinden pek haz etmemiştim, iyi ki ona ikinci bir şans vermişim.
"alışılmışın dışında sahneleme teknikleri"
bu seneki festival gerek medyadaki bazı yazılarda gerekse eş-dost-akademisyen tiyatrocu arasında tiyatroya yeterince ağırlık vermemek, dans işlerinin çokluğu (27 yapımın 5'i danstı; bence çok değil, tam tersine azdı bile!) ve özellikle de bir nevi bienalleşmekle eleştirildi. güney kore’den gelen çevrimiçi bilgisayar oyunu “being faust- enter mephisto” ve begüm erciyas’ın ses-mekan yerleştirmesi “seslenen parçalar” nedeniyle idi bu eleştiriler (yerli yapım olarak yere-özgü bir iş olan "kadar"ı da bu kategoriye katmak lazım).
şaşırdığımı söylemeliyim! günümüzde artık herhangi bir sanat söz konusu olduğunda saflıktan bahsedilebilir mi? sanatlar başka sanat ve disiplinlerle etkileşime geçtikçe zenginleşmez mi; aynı kültürler gibi, aynı insanlar gibi? sınırları korumak yerine yıkmak sanatı özgürleştirmez mi, hatta sanatın misyonu bu değil mi? günümüzdeki bir sahne sanatları festivali; dijital teknoloji, mekan, ses, koku yerleştirmeleri, yere-özgü işler ve performans sanatına göz kırpan yapıtlarla zenginleşmez, günceli yakalamaz mı? bunlar geçtiğimiz çağın son çeyreğinden bugüne insanlığın bilimsel ve sanatsal gelişiminin meyveleri değil mi?
orta avrupa’da her ödenekli tiyatro kurumu seyircilerine düzenli olarak bu tarz yapıtlar sunuyor, bu tarz deneyimler yaşatıyor. bu tarz disiplinler-arası, sanatlar-arası işler holland festival ve ruhrtriennale gibi avant-garde gösteri sanatları festivallerinin yanısıra artık neredeyse her festival programının vazgeçilmezi oldular.
istanbul tiyatro festivali direktörü leman yılmaz’ın sahne sanatlarında güncel olanı takip edip, festivalde bu tarz işlere alan açması bence çok olumlu.
bu yılki festivalde sunulan bu tarz işlerin niteliğine gelirsem ise; begüm erciyas’ın “seslenen parçaları”nda ne kadar etkileyici ve sıradışı bir deneyim yaşadıysam, “being faust-enter mephisto”yu da o kadar yüzeysel buldum. erciyas’ın işi hakkındaki görüşlerimi uzun bir yazıda kaleme aldım, burada tekrarlamıyorum.
“being faust - enter mephisto”ya gelirsem; bu projeyi yüzeysel bulma nedenim yapımın üzerine kurulu olduğu fikrin, goethe’nin “faust” klasiğini çok basite indirgeyerek yapılmış bir çıkarsama seviyesinde olmasıydı.
“being faust - enter mephisto” bir edebiyat klasiğini merak ettirmek amacıyla ergenler için kurgulanmış bir bilgisayar oyunu izlenimi veriyordu, ki ergen ya da değil, öncesinde “faust”u okumamış kaç kişinin sonrasında merak edip kitabı eline aldığını da ben merak ediyorum. moderatörün bizleri bir harala gürele içinde daha çok alıntı satın almaya ve bunun için gereken kapitali yakınlarımızı satarak sağlamaya teşvik eder hali, günümüz dünyasına dair irkiltici bir gerçeği fark etmemizi sağlıyordu belki, ama bunun goethe’nin faust eserinin edebi nitelikleriyle ve felsefi derinliğiyle alakası tartışılırdı.
bilmeyenler için oyunun kuralları ve gidişatı kısaca şöyleydi: oyun başlamadan size verilen 12 değerden önceliğiniz olan altısını belirleyip sıralıyordunuz. sonra, içinde anneniz, babanız, dedenizin de, marx’tan einstein’a, bülent eczacıbaşı’ndan türkan şoray’a her alandan uluslararası ve ulusal ünlülerin de bulunduğu yaklaşık 60 kişilik arkadaş listesi içinden altısını belirleyip onları da sıralıyordunuz. oyun başladığında mekandaki panolara yerleştirilmiş “faust” alıntılarından sıraladığınız altı değeri karşılayanları satın alarak puan kazanmak için paraya ihtiyacınız vardı ve parayı ancak arkadaşlarınızı satarak elde edebiliyordunuz. ilk satışa gittiğinizde hiç bir arkadaşınıza kıyamayıp "bari birini satıyım" diye düşünüyordunuz, ama geri dönüp bir alıntı satın almak istediğinizde bir arkadaşınızı sattığınızda elde ettiğiniz paranın yetmediğini görüyordunuz.
tam da bu noktadan itibaren bana göre olayın/oyunun ilginçliği kayboldu, çünkü 60 kişiden arkadaş belirlemek için seçim yapmak anlamsızlaştı, belirlediklerinizi hemen ardından satmak zorunda kaldığınız için; durum laçkalaştı, siz tereddüt etmeden, ne tereddütü, üzerine bir saniye bile düşünmeden, kayıtsızlaşarak değerli bulduğunuz bütün kişileri satar oldunuz. amacınız neydi peki; kendi belirlediğiniz değerleri karşılayan alıntıları satın alıp puan kazanmak.
ee ne öğrendik bundan; makyavelci tadda bir “hedefe giden her yol mübahtır” vecizesi mi? goethe’nin doktor faust karakteri bu kadar sığ mı, buna indirgenebilir mi!
bu yapımı bir edebiyat klasiğinden bağımsız olarak, toplulukla birlikte oynanan çevrimiçi bir bilgisayar oyunu olarak değerlendirdiğimde ise; bana kişisel olarak hiç bir şey katmayan, koşuşturmalı bir 80 dakika geçirdim, umarım birilerine bir şeyler katmıştır.
festival yıldız tablosu
.seslenen parçalar erciyas ***** (24kasım, 19:30)
.io tekand / tekand studio oyuncuları ****.5 (13kasım)
.ionesco dosyası ionesco / demarcy-mota paris şehir tiyatrosu ****.5 (22kasım)
.yevgeni onegin puşkin-tuminas / tuminas eugene vakhtangov tiyatrosu ***.5 (21kasım)
.traptown vandekeybus ultima vez ** (17kasım)
.bak sen! büyükkürkciyan **(24kasım)
.being faust - enter mephisto goethe-von blomberg / lee goethe institut & nolgong *.5 (21kasım, 18:30)
.her yol kuzeye çıkar ponties bale moskova *.5 (18kasım)
.sirk fyodorov-didenko / didenko uluslar tiyatrosu * (19ksm)
.iran konferansı vyrypaev / rzyhakov uluslar tiyatrosu * (23ksm)
25 Kasım 2019 Pazartesi
sıradışı bir işitsel deneyim: begüm erciyas'ın "seslenen parçalar"ı
çok isterdim daha önce yazmış olmayı, ancak bilet satışı başladığında bu gösterinin ancak son günü son saatlerine bilet bulabilmiştim, o da zar zor. hangi gösteriden bahsediyorum? 23. istanbul tiyatro festivali kapsamındaki "seslenen parçalar" (voicing pieces) adlı işten.
begüm erciyas'ın tasarladığı "seslenen parçalar" festivalde görülmesini önerdiğim üç işten biriydi. dolayısıyla umarım önerilerimi kaale alıp bu deneyime katılmışsınızdır, çünkü bu yazıyı okuduğunuzda artık böyle bir imkanınız olamayacak, en azından istanbul'da.
erciyas'ın "ballroom" (balo salonu)'nu seyretmiş, "pillow talk" (yastık sohbeti)'ni deneyimlemiştim. yakın zamanda "pillow talk" hakkında yazmıştım da.
"seslenen parçalar"ı (2016) deneyimleyince, "pillow talk"un (2019) bu işin devamı olduğunu düşündüm ve erciyas acaba seyirciler için hazırladığı bu sıradışı deneyimleri üçleyecek mi diye merak etmeye başladım.
"seslenen parçalar", aynı "pillow talk" gibi seyircinin "seyretmediği", deneyimlediği bir iş, ancak deneyimlemesi "seyrederek" değil "işiterek" gerçekleşen bir iş.
hani tiyatronun başat olarak iki algıya hitap ettiği kabul edilir ve ingilizcesi latince "görmek" (specere) filinden türemiş olan "seyirci"yi (spectator) tanımlamak için ingilizcede kullanılan diğer bir kelime olan "audience"ın kökeni de yine latince duymak/işitmek anlamına gelen audre'den kaynaklanır ya, işte begüm erciyas seyirciye hazırladığı deneyimde bu iki başat algıdan "işitme"yi ön plana çıkarıyor.
"seslenen parçalar", aynı "pillow talk" gibi seyircinin deneyimlerken yalnız kaldığı bir iş; üç aşamalı. seyirci arka arkaya üç ayrı kozanın içine giriyor.
kozalar birer kişilik; ikisi seyircinin belden yukarısını, biri ise sadece başını içine alacak büyüklükte. kozalara kulaklık ve mikrofon takarak giriliyor. içeride metinler var. okumak için; metinlerin bulunduğu sayfaları birincisinde seyirci kendisi çeviriyor, ikincisinde sayfalar mekanik bir düzenle hareket ediyor, üçüncüsünde ise seyirci ışık yoluyla yönlendiriliyor.
metinleri seyirci okuyor; kendisi için okuyor, kulaklıktan kendi sesini duyuyor. seyircinin kendi sesi, okunan metne bağlı olarak değişime/dönüşüme/bozuma uğratılıyor, çoğaltılıyor, yankılandırılıyor ve seyircinin sesine bazen de kulaklıktan başka sesler ekleniyor.
seyirci kendi sesiyle, ama aslında "kendisi"yle baş başa kalıyor çünkü kendi sesini dinliyor. ses bedenin içinden gelen bir şey ya, işte seyirci tam da kendi içine odaklanıyor.
seyirci bir yandan kendi içine odaklanırken, diğer yandan da direktifleri sayfalarda yazan vurgulara, fısıldamalara, tekrarlara, noktalama, ünlem ve soru işaretlerine sadık kalarak metinleri okuduğunda "oyuncu"ya dönüşüyor, içindeki "oyuncu"yu ortaya çıkarıyor; kendisini "seyretmeye", yani işitmeye, yani kendisini dışardan algılamaya başlıyor.
seyircinin çekineceği, utanacağı bir durum yok, çünkü içinde bulunduğu deneyimin seyircisi de kendisi, ondan başka seyirci yok. hatta seyirci kendisinin "oynamaya" (yani sesine vurgular, ifadeler vermeye) başladığını yakaladığında, içinde bulunduğu deneyimden daha da keyif alıyor.
"seslenen parçalar" müthiş bir deneyim. salondan çıktıktan sonra uzun süre hiç bir müzik dinlemek istemedim. keşke mümkün olsaydı, bir süre sessiz bir ortamda kalabilseydim; kendimi, zihnimin içinde de olsa, dinlemeye devam edebilmek için.
"seslenen parçalar" 2016'dan beri almanya'dan belçika'ya, ingiltere'den fransa'ya, norveç'ten isviçre'ye bir çok ülkeye turne yaptı; geçtiğimiz yıl, jüri tarafından o yılın yapımlarının seçilip sahnelendiği flaman tiyatro festivali'ne davet edildi, önümüzdeki şubat ayında da moskova'ya gidecek.
"seslenen parçalar" 23. istanbul tiyatro festivali'ne, belçika merkezli platform 0090'ın işbirliği ve flaman kültür bakanlığı'nın desteğiyle gerçekleşen "bir flaman seçkisi" dahilinde konuk oldu. seçkiyi hazırlayan mesut arslan'a ve festival direktörü leman yılmaz'a biz istanbul seyircilere bu sıradışı deneyimi yaşatma imkanı sağladıkları için yürekten teşekkür ederim.
14 Kasım 2019 Perşembe
şahika tekand'ın "io"su
istanbul tiyatro festivali'nin 23.sü dün akşam, tabiri caisze "bomba" gibi bir gösteriyle, şahika tekand'ın, kendi tiyatro topluluğu studio oyuncuları ile sahnelediği "io" ile açıldı.
yıllar yıllar önce oedipus üçlemesinin prömiyerlerini iki yılda bir düzenlenen festivalde yapan ve bu gösterileriyle her seferinde beni nefessiz bırakan tekand, geri döndüğü antik yunan mitlerinden beslendiği bu işiyle beni yine yüreğimden vurdu. "io" ile sadece yüreğime değil; ruhuma da, gözüme de, aklıma da hitap etti tekand.
"io" öncelikle müthiş bir metin! sevgili dramaturg dostum özlem hemiş'in herhangi bir gösteri için sorduğu, çok temel bir soru var: "neden bugün?" ben bu soruya bir de "neden burada?"yı ekleyebilirim. tekand'ın metni bu iki soruyu da hakkından fazlasıyla cevaplıyor! bir metin yüzyıllar öncesinden esinlenen mitlerden yola çıkıp çağımıza, günümüze, güncelliğimize bu kadar mı söz söyler, hitap eder, dokunur. dün prömiyer yaptı ve biz seyirciler tekand'ın metnini dün ilk defa duyduk. kanımca o metin bugün bir klasik oldu bile; sadece içeriğiyle değil, inanılmaz derecedeki akıcılığı, müzikselliği, ritmi ve edebi kalitesiyle.
ne anlatıyor "io"? zeus'la yattığı için hera tarafından sürülen io'nun insanlığa gerçekleri söylemek için geri dönüşünü, ikinci bölümde onun geri dönüşünün ve gerçekleri söylemedeki dobranlığının önüne set çekmeye çalışan tanrılar kratos-bia ve hermes ile mücadelesini, ve son bölümde prometeus'la hesaplaşmasını.
metnin bence en önemli ve can alıcı tarafı ise; io, kratos, hermes ve prometeus fikirlerini çarpıştırırken insanlığı temsil eden koronun; yavaş yavaş gerçeklerin farkına varması, unutkanlığından, suskunluğundan uyanmasıyla birlikte, biat eden bir kalabalıktan sorgulayan, isyan eden bireylere dönüşmesini anlatıyor olması.
"io"nun aklımı çelen özelliği işte metnin bu özelliğiydi.
işte tam da bu konuda tekand'ın, yazarlık ustalığının yanı sıra yönetmenlik dehasına tanık oluyoruz. çünkü tekand insanlığın uyanışını enfes -ve bir o kadar da yalın- bir mizansenle görselleştiriyor. oyun başladığında ve nerdeyse ilk yarısı boyunca hareketsiz duran koro, io'nun fikirleriyle önce kratos'u sonra hermes'i alt etmesiyle birlikte yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyor. önce korodan biri, sonra bir kaçı ve oyunun sonuna doğru artık koronun bütün üyeleri farklı jestlerle hareket ediyorlar, üzerlerine çökmüş atıllıklarından kurtuluyorlar.
fark ettiğim kadarıyla; koronun kullandığı/yaptığı bu jestler, baştan itibaren organik bir şekilde hareket etmekte olan io'nun jest repertuvarından alınma. yani, insanlığı temsil eden koro zamanla io'nun düşünselliğine onun bedenselliği yoluyla kavuşuyor. dönüşüme dair kağıt üzerindeki edebi bir fikir bu kadar mı yalın ama bir o kadar da etkili bir şekilde bedenselleşir, görselleşir. tekand'ın yine kendi imzasını taşıyan ışık tasarımı yoluyla sahnede yarattığı koro plastiği müthiş!
"io"nun gözüme hitap eden özelliği koronun bu heykelsi etkisiydi.
kratos'ta deniz karaoğlu ve hermes'te gökhan küçük çok iyiler. farklı ses tonu ve vurgu ile io'ya meydan okurken; ilki saldırgan, fütursuz ve kontrolsüz, diğeri ise kontrollü, yatıştırıcı ve uzlaştırıcı.
oyunun iki yıldızı ise io'da şahika tekand ile prometeus'ta yiğit özşener. tekand oyunu başlattığı ilk jestten, sonlandırdığı son jeste kadar hiç dinlemeyen bir başkaldırı enerjisiyle bizi ikna ediyor, elimizden tutup sürüklüyor; açıkcası ondan gözümü alamadığımı söylemeliyim. özşener ise oyunun son bölümünün lokomotifi. insanlık adına sonsuza dek acı çekmeyi göze almış ölümsüz bir tanrıyı kararlı ama bir o kadar da kırılgan (adeta bir insan gibi kırılgan) bir yorumla karşımıza çıkartan özşener'in son tiradıyla çoşkudan tüylerimin diken diken olduğunu, gözlerimin yaşardığını söylemeliyim.
"io"nun yüreğimi vuran özelliği özşener'in prometeus'uydu.
"io" benim için dört dörtlük bir yapım, ancak "bu da nazarı olsun bari" diyerek gözümü kapamayı seçtiğim olumsuz bir tarafı da yok değil.
tekand, söz yazmayıp sadece hareketler ile var etmeyi tercih ettiği kratos'un kardeşi bia rolü için koreograf-dansçı gizem bilgen ile çalışmış. bilgen bana göre türkiye dans sahnesinde hem bir kadın dansçı olarak bedenini en etkili ve vurgulu şekilde kullananlardan biri, hem de koreograf olarak gerek kendi dans işlerinde gerekse de tiyatro oyunlarındaki hareket tasarımlarında nitelikli ürünler veren bir sanatçı. tam da bu noktada bilgen'in koreografik işlerinde gündelik jestlere yaptığı vurgunun ve bunları kullanmadaki ustalığının altını çizmekte fayda var. dolayısıyla, bir yandan bu haliyle (yani bu kadar geri çektirilmiş haliyle) bia rolünün altından ancak gizem bilgen kalkabilir, bedeninin içselleştirdiği nüanslarla bu role hakkıyla ancak o bürünebilirdi diye düşünüyorum, ki bürünmüş de zaten, ama bir yandan da, çerçevesi sadece hareketlerle çizilmiş bu rolde ona alan açılsaydı bilgen daha neler neler yapabilirdi, bu role neler katabilirdi diye de düşünmeden, ve hayıflanmadan edemiyorum.
"io" festivali dün akşam açtığı gibi, 30 kasım'daki gösterimiyle de kapatacak. hala bilet varken bence hızlı davranın ve kaçırmayın!
2 Kasım 2019 Cumartesi
23. istanbul tiyatro festivali'nde kaçırmamanızı önereceğim üç gösteri
iksv'nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali 23. edisyonuyla bu ayın ortasından itibaren şehrimizi şenlendirecek. festival programında iki senedir ağırlıklı olarak belçika ve rusya'dan işler yer alıyor. sahne sanatları söz konusu olduğunda belçika ne kadar avantgarde ise, rusya da o kadar konvansiyonel işlere imza atıyor. dolayısıyla rusya'dan gelen yapımlara biraz tereddütle yaklaşıyorum, umarım festivalde seyredeceğim üç rus yapımı bu sezgimi olumsuzlar.
kendim emin değilken, başkalarına bu yapımları tavsiye etmek doğru gelmiyor bana. önceden başka işleriyle tanıdığım ve hayran olduğum sanatçıların işlerini tavsiye etmeyi tercih ediyorum. bu açıdan önümüzdeki festival benim için heyecanla beklediğim üç yabancı gösteri barındırıyor; ilginçtir ki, bunların üçü de belçika'dan geliyor.
1.
15 yıl önce "BLUSH" ile sadece seyirci olarak bizleri değil, bu alanda ürün veren yerli dansçı ve koreografları da çarpmış olan wim vandekeybus'un, bir nevi onun devamı olarak lanse edilen "TrapTown"unu kaçırmamak lazım.
hoş, dost meclislerinde vandekeybus'un "BLUSH"tan sonra, onun seviyesine ulaşan başka bir iş çıkar(a)madığı konuşulsa da, onu tanımayan günümüz nesli için ortalama bir vandekeybus işi bile bizlere 15 yıl önce yaptığı etkiyi yapacaktır diye düşünüyorum.
2.
lisbeth gruwez diye olağanüstü bir dansçı var dünyada, bedenini olağanüstü şekilde kullanan. maarten van cauwenberghe ile ortaklaşa kurduğu voetvolk topluluğundan dokuz yıl önce amsterdam'da "birth of prey" adlı işi seyretmiş ve ağzım açık kalmıştı. topluluk dediysem müzisyen olarak van cauwenberghe, dansçı olarak gruwez vardı sahnede sadece, ama ikisi yetmişti!
gruwez'i festivalde seyredecek olmak istanbullu sahne sanatı tutkunları, dansçılarımız ve genç koreograflarımız için büyük bir nimet; davet etmek kimin aklına geldiyse bin yıl yaşasın!
ben maalesef bu hayran olduğum sanatçının "daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım" adlı işini istanbul'da seyredemeyeceğim, umarım birileri gösteri hakkında nitelikli bir izlenim/eleştiri yazısı kaleme alır.
3.
begüm erciyas, yıllar önce idans kapsamında "ballroom" ve geçtiğimiz ağustos sonunda "pillow talk" adlı işlerini seyrettiğim bir koreograf.
dans koreografisi veya performans yerine tiyatral yerleştirme olarak adlandırmayı tercih ettiğim "pillow talk"ta yaşadığım deneyimden çok etkilendim. erciyas'ın festivale davet edilen "seslenen parçalar" adlı işi de, sezdiğim kadarıyla seyirciyi "pillow talk"a benzer bir deneyime maruz bırakacak. bir önceki cümlede "seyirci" yazarken bile garipsiyorum, gerisini siz düşünün!
istanbul seyircisi ve sahne sanatlarıyla uğraşanları gerek ödenekli gerekse bağımsız tiyatrolarımızda ağırlıklı olarak konvansiyonel tarzda gösteriler seyrederken, erciyas'ın bu işiyle sanırım bayağı bir afallayacaklar. ama lazım!
5 Aralık 2018 Çarşamba
22. istanbul tiyatro festivali, bilanço
.hamlet I collage shakespeare & lepage / lepage theatre of nations ***** (22-23ksm)
.shut eye – woke up blind – the statement – shoot the moon leon & lightfoot – goecke – pite – leon & lightfoot nederlands dans theater 1 ***.5 (28ksm)
.alarme terzopoulos / terzopoulos attis theatre ***.5 (28ksm)
.white on white vanrunxt & temiz kunst/werk & platform 0090 ***.5 (24ksm)
.do ku man sızanlı & kaplan taldans *** (01ara)
.gece sempozyumu de volder / arslan zorlu psm production *** (24ksm)
.il teatro comico goldoni / lantini piccolo teatro di milano **.5 (18ksm)
.45’lik tuna ** (18ksm-20:30)
.ruhiye günsür hareket atölyesi topluluğu *.5 (01ara-18:30)
.pixel merzouki cie kafig * (03ara)
.fourfold bayram platform 0090 & onderhetvel * (21ksm)
.being sigfusdottir grip * (19ksm)
2 Aralık 2018 Pazar
seslerin mekandaki seyahati: taldans'tan DO KU MAN
"DoKUMAN"ı 2009 yılında idans'ta seyretmiştim, ama doğrusu hafızamda pek bir şey kalmamış, dolayısıyla bu akşam istanbul tiyatro festivali'nde ilk defa seyrediyor gibiydim. adının heceleri arasına boşluk giren, kadrosu dörtten sekiz kişiye çıkan "DO KU MAN" galiba iki kurucusunun dans etmediği ilk taldans işi.
"DO KU MAN" bütünüyle ses üzerine, sesler ile bir "oyun"; sadece ağızdan çıkan söz ve seslerin değil, hareketlerin de, örneğin ayağı yere basış şekli ve gücünün veya zıplayışın sesiyle "oynanan" bir oyun; kah tekdüze, kah renkli, kah ritmik, kah aritmik, kah çoklu, kah tek, kah tek defalık, kah çoğalan, kah tiz kah pes sesler bunlar.
dolby surround ses sistemi kullanmadan, dansçıların ürettikleri seslerle seyirciyi çepeçevre sardığı başlangıç sekansının vaatkarlığı yapıt boyunca devam ediyor; ilginç, eğlenceli, absürd ve beklenmedik durum ve olaylar birbirini takip ediyor.
sekansların yan yana/arka arkaya getirilişlerinde belirgin bir izlek, bir anlatı yakalayamadım. yapıtın kurgusunun daha çok; soyut, serbest ve parçalı olduğunu düşünüyorum. bu açıdan bence "DO KU MAN" gerçek bir dadaist iş; bir hikaye anlatmaktan ve anlam içermekten ziyade eylemler ve oyunsu olma hali ön planda.
aklınızla sebep aramaz, kendinizi sahnedeki duyguya teslim edebilirseniz, ki hepsi şeytan tüylü performansçıların sizi baştan çıkarmaması çok zor, keyif almamanız imkansız. taldans'cılar filiz sızanlı ve mustafa kaplan'a tebrikler.
"DO KU MAN" istanbul tiyatro festivali kapsamında yarın (2 aralık pazar) 15:00'te msgsü bomonti'de tekrar edecek.
30 Kasım 2018 Cuma
ndt 1'in istanbul tiyatro festivali gösterimleri
ndt tartışmasız dünyanın, belli bir koreografla anılmayan en iyi çağdaş dans topluluğu, aynı zamanda da en popüler; yani hem eleştirmenleri, hem seyircileri, hem de alanındaki meslektaşlarını tatmin edebiliyor. bir ndt gösterisi seyrettiğinizde, program farklı koreografların yapıtlarından oluştuğu için, dünyadaki çağdaş dansın gidişatına, güncelliğine dair bir fikriniz oluyor.
ndt1'nin istanbul seyircisine sunduğu dört yapıtlık, iki aralı, yaklaşık üç saat süren program genel olarak tatmin ediciydi.
topluluğun genel sanat yönetmenliğinden 2020 yazında ayrılacağını geçenlerde açıklamış olan, sekiz yıldır bu görevi sürdüren paul lightfoot'un, hem bütün yapıtlarında hem de hayat ortağı sol leon'la tasarladıkları birer iş akşamı açtı ve kapattı ("shut eye" ve "shot the moon") . iki leon&lightfoot yapıtı arasında, topluluğun iki yerleşik koreografının, marco goecke ile crystal pite'ın birer işi vardı.
programın en çarpıcı, en etkili, en farklı yapıtı pite'ın "the statement"ı idi. "the statement"ın benim açımdan öyle olacağı kağıt üzerinde belliydi, şaşırmadım; 28 kasım akşamki seyircinin de en çok, en güçlü, en çılgınca ve ayakta alkışladığı, en sevdiği yapıtın o olmasına ise sevindim.
.
crystal pite
eski william forsythe dansçısı, kanadalı crystal pite son yılların en üretken, en aranan ve çok yönlü koreograflarından biri. pite'ın işleri kabaca iki damardan ilerliyor. bir, kendi topluluğu kidd pivot ile dans tiyatrosuna göz kırpan, edebi tadı olan işler üretiyor; dört yıl önce münih turnesinde seyrettiğim shakespeare uyarlaması "the tempest replica" ve topluluğun sükse yapan, ses getiren, ödül alan son yapımı "betroffenheit" bunlardan ikisi.
pite'ın diğer damarı ise, büyük opera kurumlarının kalabalık bale/dans topluluklarına yaptığı, unison (bütün dansçıların aynı hareketleri yaptığı) ağırlıklı koreografilerin baskın olduğu işler; bunlardan paris opera balesi'ne yaptığı "the season's canon"a, kayıttan seyrederken bile ağzım açık, hayran kalmıştım.
pite uzun yıllardır ndt1'in de yerleşik koreografı; yani bu topluluğa düzenli olarak işler üretiyor.
pite "betroffenheit"da jonathon young ile yaptığı işbirliğini ndt1 için tasarladığı "the statement"ta da sürdürmüş. ikili şubat sonunda prömiyer yapacak olan yeni kidd pivot işi "revisor"da da beraber çalışıyorlar.
"the statement"ın "betroffenheit" ve kidd pivot'un sitesindeki açıklamadan anladığım kadarıyla "revisor" ile ortak özelliği koreografinin söz ile hareket arasında kurulan ilişki üzerine inşa edilmiş olması; kayıt edilmiş diyalogların beden yoluyla vücuda gelmesi. beden hareketi deyince bundan sadece jestler anlaşılmasın; dansçılar sadece jestler icra etmiyor, bedenlerinin bütünüyle adeta konuşuyorlar, edilen sözlerin içeriklerini bedenlerinden geçirerek dışarıya vuruyorlar.
the statement, crystal pite
"betroffenheit"tan bu koreografik tasarımı bildiğim için, "the statement"ta beni en çok etkileyen yapıtın bu özelliği olmadı.
20 dakikalık orta metraj bir yapıt olmasına rağmen "the statement"ın etkisinin bende uzun süre devam etmesine esas sebep olan, yapıtın kurgusuydu. ilk 10 dakikada gerçekleşen dört kişilik tartışmanın, sonraki 10 dakikada geriye sarılıp, parçalara bölünerek, bu sefer sözlerin birebir dışavurumunun değil, tartışmanın kişiler üzerinde yaptığı/yarattığı psikolojik etkilerin bedensel karşılıklarının dışavurulması bence yapıtın en can alıcı, en ilginç ve beni heyecanlandıran -kurgusal- özelliğiydi.
tartışmanın; detayları verilmeden, ama sezdirilerek günümüzün devletlerinin veya gizli servislerinin pis işlerine göndermelerde bulunan içeriği etkili, tek bir büyük bir masa etrafında, altında, üstünde dönüyor olması etkileyiciydi.
"the statement"ın kurgusal tasarımından sonraki en nefes kesici ve olağanüstü özelliği ise, sahne mekanının genelini ve masa nesnesinin (altını, yanını ve özellikle de farklı mesafelerde üstünü) kullanan, tom visser'e ait atmosferik ve dinamik ışık tasarımı idi.
.
woke up blind, marco goecke
programın diğer ara-yapıtı "woke up blind"; müzik seçimiyle (iki jeff buckley şarkısı), sadece sade bir ışık tasarımının hakim olduğu boş sahnesiyle ve hızlı jest, mimik ve el-kol hareketlerinden oluşan ayrıksı hareket tasarımıyla tipik bir marco goecke işiydi.
goecke günümüz çağdaş dans dünyasında kendine özgü hareket kalitesi ve vokabüleri yaratmış az sayıda koreograftan biri. onun bir yapıtını seyrettiğinizde tanımamanız mümkün değil; çok kendine has bir dünya yaratıyor sahnede ve bunu sadece ve sadece hareket tasarımıyla, beden kullanımıyla (nefesle, sesle, hareketin tasarımının yanısıra hızıyla oynayarak) yapıyor. goecke ne belli bir anlatıya ihtiyaç duyuyor, ne komplike ışık tasarımlarına, ne video görüntülerine, ne de devasa, dönen, kalkan inen, dökülen, fışkıran sahne tasarımlarına. belki ona özgü hareket tasarımının yanına bir de müzik seçimini eklemek lazım, çünkü müzikler hareketlerin ayrıksılığıyla aynı frekanstalar. bütün bu saydığım özelliklerinden dolayı goecke'yi önemsiyorum ve seviyorum. (daha önce onun hakkında uzunca yazdım, merak eden tıklayabilir)
.
istanbul seyircisi ndt'yi yakından tanıyor; en azından benim takip ettiğim kadarıyla şehrimize daha önce dört defa geldiler: bir kere ndt1 (2004), üç kere ndt2 (1994, 2010, 2012).
ndt1'in istanbul'a tekrar bir turne yapması şahane bir olay. 28-29 kasım'daki istanbul tiyatro festivali kapsamındaki iki gösterinin kapalı gişe olmasından, istanbul seyircisinin tanımak dışında ndt'yi sevdiği de anlaşılıyor. dolayısıyla keşke istanbul'a üç-dört yılda bir gelseler. onları kim getirirse; ister iksv ister zorlu, bilet satma konusunda pek zorluk yaşamayacağı kesin.
ancak; her ne kadar, kalitesi tartışmasız ndt'nin bir kere daha istanbul'a konuk olmasından memnun ve seyrettiğim gösteriden genel olarak tatmin olsam da, iksv onları özel program olarak getirebilecekken neden tiyatro festivaline dahil edilmiş olduklarını anlamış değilim.
tiyatro festivali'nin programına dans alanında, popülerlikten ziyade kilometretaşı olmuş veya yeni şeyler deneyen koreografları ve toplulukları almak daha doğru bir tercih olmaz mı.
iki sene önceki festivalde christian rizzo adeta nefes kesiciydi, ama maalesef ndt gibi salonu dolduramamıştı, ki zorlu'nun küçüğündeydi. dolayısıyla festival direktörü leman yılmaz risk almakta çekiniyor olabilir haklı olarak.
dans alanında çok çok önemli isimlerden maguy marin'in hala istanbul'a davet edilmemiş olması büyük bir ayıp değil mi. müthiş üretken anne teresa de keersmaeker istanbul'a tekrar tekrar gelmeyi hak etmiyor mu. yenilerden; pite'ı kendi topluluğu kidd pivot ile seyretmek, böyle ekmek arası döner misali seyretmekten daha doyurucu olmaz mı. hadi, büyük ihtimalle yapıtlarının içerdiği çıplaklıktan dolayı dimitris papaioannou veya alain platel getirilemiyor istanbul'a, yapıtlarının neredeyse hiçbiri çıplaklık barındırmayan wayne mcgregor'u veya peeping tom'u bir an önce istanbullu dans severlerin ve öğrencilerinin karşısına çıkarmak isabetli olmaz mı.
velhasıl; ndt1 istanbul tiyatro festivali'nde enerjiyi ve heyecanı yükseltti, belli bir kalitesi de olduğu yadsınamaz, ancak pite bir kenarda tutulursa dansa yeni bir bakış açısı sundu mu, görüşümüzü genişletti, nefesimizi kesti mi, sanmıyorum. estetik açıdan güçlü, hareket eden tablolar seyrettik, o kadar!
26 Kasım 2018 Pazartesi
"white on white" hakkında bu da böyle aşırı samimi bir yazı
bahar temiz'i tanımıyordum. ağustos sonunda berlin'e tanz im august'a gittiğim haftasonunda onun da bir işi vardı programda, seyrettim hayran kaldım, hakkında yazdım (buradan ulaşabilirsiniz). temiz'le facebook'ta, instagram'da arkadaş, takipçi olduk. ekim'de paris'teyken buluşmak istedik, kısa sürede çok şey seyredebilmek için tıklım tıklım doldurduğum programımda boşluk bulamadım bir kahvelik. istanbul tiyatro festivali programı açıklanmıştı ve temiz'in de bir işi vardı festivalde, nasıl olsa istanbul'a gelecekti, rastlaşacaktık.
geçen hafta moda sahnesi'ndeki bir gösterinin bitiminde birbirimize merhaba dedik, ayaküstü sohbet ettik. hemen o zamana kadar festivalde seyrettiğimiz işleri çekiştirdik. ben "il teatro comico"yu aşure gibi içine her şey konmuş bulduğum için sevmediğimi söyledim, bir tek video kullanımı eksikti dedim, o da "hmm, bakalım benim işi nasıl bulacaksın o zaman" dedi ve "ama mutlaka fikirlerini açık açık paylaş, alınmam" diye ekledi. rahat, kompleksiz, çevresiyle barışık, eleştiri kaldırır hali okunuyordu zaten üzerinden.
cumartesi bir heyecan uniq hall'ün yolunu tuttum, sekizinci sıra ortadaki şahane yerime kuruldum, bahar'ın "white on white"ına kendimi hazırladım. perde açıktı: bomboş bir sahne, solda bir ayaklı mikrofon, yine solda arkada yanyana iki şerit beyaz perde, ortada tepede bizlere döndürülmüş kocaman bir spot.
bahar siyah bikiniyle sahneye geldi. endüstriyel gürültüleri andıran bir ses peyzajında hareketler yapmaya başladı. bir yerlerden tanıdık geliyordu hareketler bana; ya flamenko dansını, ya klasik baleyi, ya çağdaş dansı andırıyordu hareketler. bahar'ın fizikalitesi güçlüydü, duruşu etkiliydi.
bu ilk sekans bitince, bahar sol ön köşeye yürüdü, bizlere arkası dönük bikinisinin üstünü çıkardı, yerdeki tulumvari kıyafeti geçirdi üzerine. mikrofonu aldı ve dönerek sakin bir ruh haliyle bize önce almanca sonra türkçe "sakin olun", "bana güvenin", "her şey iyi olacak" ve benzeri telkinlerde bulundu. sonra sahnenin ortasına geçip tulumunun içinde oldukça yavaş hareketler yapmaya başladı, meditatif bir kalitesi vardı hareketlerinin. o sırada sol arkadaki perdelerin üzerine, ama perdelerin iki tarafından arkadaki siyah duvara da taşarak çeşitli görüntüler yansıtılmaya başlandı. önce soyut lekeler zannettiğim görüntülerin, üzerinde oynanmış insan fotoğrafları olduğunu fark ettim zamanla. bazısı renkli bazısı siyah beyazdı. görüntüler zamanla dijitalleşiyor ve gerçekliklerini kaybedip desenlere dönüşüyorlardı.
görüntüler o kadar anlamsız, görüntülerin perdenin iki yanından taşıyor olması özensiz, bahar'ın hareketleri o kadar alakasız ve etkisiz gelmişti ki, dikkatim dağıldı, sıkıldım, biraz da sinirlendim, aptal yerine konuyormuşum gibi hissettim. bir yandan da acıktığımı fark ettim. akşam oradan zorlu'daki "gece sempozyumu"na gidecektim, arada yemeğe vaktim olmazsa diyerek yanıma cevizli sucuk almıştım ve daha saat yedi bile olmadan karnım acıkmıştı.
çantamdan cevizli sucuğu çıkardım ve yemeğe başladım, evet, gösteri devam ederken ben cevizli sucuk yiyordum. ne zaman sucuğum bitti, herhalde beynime enerji gitti, birden o ana kadar seyrettiklerim zihnimde anlam kazandı. cevizli sucuk "aydınlanmamı" sağlamıştı.
çıkışta bir arkadaşa da anlattım: süprematistlerle, soyut sanatla, soyut ekspresyonistlerle, dada'yla; ister dans olsun ister plastik sanatlar ister edebiyat, aram çok iyi değil. o yüzden mesela dans alanında lucinda childs, trisha brown, mark morris gibi amerikan koreograflarından haz etmem, çünkü bana bir şey vermezler. maalesef sanat eserlerinde anlam arayan, duygu arayan, ruh arayan, ancak o şekilde bir sanat eseriyle ilişki kurabilen, herhangi bir şekilde anlam/duygu/ruh bulduğumda o eser hakkında fikri olan, beğenen veya beğenmeyen biriyim. eğer soyut ve anlamsız bir şeyden zevk almışsam, mutlaka o işin arkasında matematiksel, sistemsel ve ayrıca da takıntılı bir taraf vardır; merce cunningham'ın bütün olmasa da bazı yapıtlarında olduğu gibi mesela.
bahar'ın işinde anlamı/ruhu/duyguyu bulmuştum. ilk bölüm günlük hayatın hayhuyunu, kaosunu anlatıyordu; o birbirleriyle ilişkisiz, kopuk, bildik dans hareketleri bunu anlatıyordu. sonra tulum içinde bir hemşire/doktor/iyileştirici/şaman gelmiş bize sakin olmamızı, ona güvenmemizi söylemişti; demek ki ölüyorduk. şaman bizi meditatif hareketleriyle öbür dünyaya taşıyacaktı. video görüntüleri de anlam kazandı; desenlere dönüşen insan figürleri bu dünyadan göçmeyi, unutulmayı, toza/dijitale karışmayı anlatıyordu.
kendimce bu hikayeyi yazınca dört gözle sahneyi takip eder oldum. ne zaman bahar video görüntülerinin arkasında kayboldu, çıktığında siyah mini elbiseliydi ve sahnenin ortasına gelip bu sefer enerjisi yüksek dans etmeye başladı, sahnenin tamamı da kıpkırmızı bir ışıkla kaplanmıştı.
işte, hikayem devam ediyordu: öbür dünyaya gelmiştik artık; cehennemdeydik, çılgınca dans ediyorduk. pür dikkat ve hayranlıkla izledim bahar'ı.
bu üçüncü sekans bitince bahar tekrar mikrofona gitti, türkçe işin künyesini söylemeye başladı; ilk sahnedeki müzik bülent arel'in 1970'lerde yaptığı bir ses tasarımındanmış, kostümü belçikalı bir modacı tasarlamış. bahar, gösteriyi birlikte tasarladıkları marc vanrunxt ile nasıl tanıştıklarını ve bir sürü başka künye detayını da verdi konuşması sırasında. sonra slyvia plath'in bir şiirini okuyacağını söyledi, solda ayaklı mikrofonun orada şiiri ingilizce okudu. şiir biter bitmez mekanı kemanların hakimiyetinde oryantal bir müzik sardı. bir kaç nota sonra arabesk dinlediğimizi anladık. bahar sahnenin tam aksında en arkasına gidip oradan öne doğru yürüyüp, sahnenin en önünde kollarını yavaş yavaş yukarı doğru kaldırırken mekanı bülent ersoy'un yanık sesi sarmış, efkar'ın geçtiği şarkı sözleri bedenlerimize işlemeye başlamıştı ki, "white on white" sonlandı.
gösteri sonrasında konuştuğum arkadaşın dediği gibi "ortaya karışık, kafalar karışık" bir iş miydi "white on white" gerçekten?
"il teatro comico"yu beğenmezken "içinde yok yok" diyen ben, hele de içinde son yıllarda avrupa'da seyrettiğim bir çok çağdaş dans gösterisinde olan "konuşma", "bir modacıya tasarlatılmış kostüm", "video", "alakasız müzikler", "eklektik hareketler", "disco vibe'ı" gibi hiç sevmediğim öğeler barındıran bu iş için neden o arkadaşla aynı fikirde değildim.
bahar ile marc vanrunxt'un bülent arel'den bülent ersoy'a çizdikleri hat bana çok tutarlı ve sağlam gelmişti de ondan. başka bir arkadaşın sorduğu gibi ersoy olmasaydı da olur muydu, eksikliği duyulur muydu, hayır duyulmayabilirdi ama bence fazla da değildi; kişisel alımlamamda "ölüm" ile ilişki kurduğum bir işin "efkarlı" bitmiş olması çok anlamlıydı!
25 Kasım 2018 Pazar
robert lepage'ın "hamlet"ten yaptığı kolaj
bir akıl hastanesi hücresinde yatan, muhtemelen şizofren bir adam ve o adamın zihninden geçenler.
adamın; zihninden geçen mekanlar hep o hücrenin bir versiyonu, zihninden geçen karakterler hep kendisinin bir versiyonu, zihninden geçen olaylar ise william shakespeare'in en tanınmış oyunlarından, kısaca "hamlet" diye bilinen "danimarka prensi hamlet'in trajedisi"nden.
adam; günümüzde yaşadığı için olayları zihninde günümüze uyarlıyor ve muhtemelen tiyatrocu olmadığı ve ruhsal bir sorunu olduğu için onları shakespeare'in yazdığı sırayla zihninden geçirmiyor, kendi kolajını yapıyor.
adam kendini büründürdüğü her karakteri, yaşadığı zamanın, yani çağımızın, uzak (televizyondan) ve yakın (mahallesinden) çevresinden tanıdığı, bildiği, gördüğü tipik figürlerle özdeşleştiriyor.
adamın zihninden geçen mekanlar kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmış değiller, aynı bir kabus veya rüyada olduğu gibi, aynı zihinde serbestçe uçuşan düşünceler gibi birbirlerinin içine akıyorlar.
"hamlet I collage"; shakespeare'in, 14-15. yüzyıllarda geçen bir hikayeyi temel alan oyun metinlerinden esinlendiği ve 17. yüzyılın ilk yıllarında yazdığı oyunun 21. yüzyılda robert lepage tarafından; bir sürü yere dönüşen tek bir mekanda ve bir sürü (toplam 11) karaktere bürünen tek bir oyuncuyla yapılmış bir sahne uyarlaması.
oyunun hikayesi özünde; hamlet adlı kişinin, hayalet olarak karşısına çıkan babasının ona nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğünü söylemesi üzerine, o kişilerden aldığı intikamı anlatır.
hayalet diye bir şey var mı gerçekten? belki 14.-15. yüzyıllarda veya 17. yüzyılda inanılırdı hayaletlere, peki hala inanıyor muyuz?
babasının hayaleti hamlet'in zihninin, hayalgücünün ürünü değil mi? hiç bir dayanağı olmayan, bir hayalet gibi yoktan varolan kendi şüphesinin, kendi zihninin kendisine oynadığı bir oyunun sonucundaki davranışları nedeniyle kendisiyle birlikte bir çok insanın mahvına ve acı sonuna sebep olan birisi değil mi hamlet?
bir sürü "hamlet" uyarlaması seyrettim/k, tek kişilik "hamlet" uyarlamaları seyrettim/k. sanırım "hamlet"i bu biçimde uyarlayan daha önce çıkmadı; hamlet'in hikayesini, hücresindeki bir köşeye kıvrılmış bir şizofrenin zihninden bakarak, onun sanrıları yoluyla anlatan.
shakespeare'in oyunlarını (ve diğer klasik metinleri); oyunlardaki olayların geçtiği zamanlardan farklı zamanlara, örneğin günümüze, geçtiği yerlerden farklı yerlere, örneğin tanıdık coğrafyalara uyarlamak tiyatro ve sinema yönetmenleri tarafından yıllardır uygulanan bir yöntem.
özünde tiyatro, sahnede "gerçek"leşenlerin seyirci tarafından -mış gibi olduğunun kabulü, yani oyuncular ile seyirciler arasında imzalanmış karşılıklı bir anlaşma üzerine kurulu bir sanat olsa da; eski tarihli metinler söz konusu olduğunda o metinlerdeki çoğu repliği, kişi ve yer ismini değiştirmeden başka zamana/yere alan uyarlamaların -mış gibiliği daha iğreti değil mi; yani -mış gibi yapmanın çifte kavrulmuş hali? tabii bir kere -mış gibiliği kabul ettikten sonra onun katmerlenmesinin önemi kalır mı diye de sorulabilir.
bence robert lepage hem uyarladığı metnin hikayesini oluşturan/başlatan/kuran temel duruma, hikayenin özüne, ana fikrine sadık kalıyor, hem de hiç iğreti olmadan onu sahnelediği yapımın gösterim yaptığı zamana ve yere taşıyor. bence bu kadar zekice olunamazdı.
"hamlet I collage"ının biçimine gelirsem;
lepage o tek oyuncuyu havada asılı duran, x-y-z koordinatlarında üç yüzeyi bırakılmış yarım bir kübün içine yerleştirmiş ("delilik" olarak tarif edeceğim sahne tasarımı carl fillion'a ait). yarım küp yavaşça dönüyor; aynı bir rüya tekinsizliğinde.
zemin, tavan ve duvar olarak tanımlanabilecek yüzeyler kübün her hareketinde değişiyorlar, dolayısıyla zemini, duvarı ve tavanı tanımlamak imkansızlaşıyor; aynı, bir rüyada veya zihnimizde kurduğumuz hayali mekandaki koordinatların serbestleşmesi gibi.
lepage yarım kübün yüzeylerine projeksiyonla görüntüler yansıtıyor. bunlar; hikayenin geçtiği farklı yerleri temsil eden görüntüler olduğu gibi, oyuncunun canlı veya önceden kaydedilmiş büyük boy görüntüleri de olabiliyor.
lepage her sahnede yüzeylerde farklı büyüklükte farklı konumlarda delikler açıyor; bunlar kah kapı, kah pencere, kah mezar çukuru (alttan yukarı, yani çukurun dibinden/içinden yukarı doğru bakılan!), kah salon tavanı, kah kale burcu merdiven boşluğu oluyor.
lepage bu deliklerden objeler ve eşyalar çıkartıyor; mum, kitap, çekmece, kontrol masası, lavabo..
lepage bazen yarım kübün sınırlarını ve sahne zeminini kullanıyor; kübün üstüne, yanına, altına konumlandırıyor o tek oyuncuyu. bazen küp hareket ederken de bunu yapıyor. oyuncu her an tekinsiz bir durumda. hiç bir anda ayaklarının altında sağlam bir zemin yok. aynı, rüyalarda veya zihindeki hayali mekanlarda olduğu gibi.
lepage bütün bunları yaparken, evet bir yandan gösterinin iksv tarafından üzerine basa basa reklamı yapıldığı üzere bir "multimedya dehası" olarak harikalar yaratıyor, ancak yapımın özüne baktığınızda sahnede esas tıkır tıkır işleyen mekanik bir düzen var. lepage makinaları seviyor; az çok her işinde sahnede mutlaka bir harikalar makinası yer alıyor; yani lepage'ın zanaatkarane bir tarafı var es geçilmemesi gereken. aslında lepage bu anlamda antik yunan'dan rönesans ve baroğa uzanan sahne mekaniği geleneğinin günümüzdeki temsilcisi.
hayalet sahnesi, ophelia’nın intihar sahnesi, polonius’un eski doğu bloku ülkelerinde insanları gözetleyen gizli polislerin şefi gibi kontrol odasında olduğu sahne ve öldürülme sahnesi, mezarlık sahnesi, hamlet ile rosencrantz ve guildenstern’in karşılaştığı ilk sahne, kafatası yorick'in bir röntgen levhası olarak nesneleşmesi, hamlet’in ingiltere'ye yollanacağını öğrendiği kral ile yemek sahnesi; lepage her birini akıldan çıkmayacak güzellikte tasarlanmış.
lepage iki sahnede o tek oyuncuyu yarım kübün tam ortasındaki boşlukta konumlandırıyor; ayaklarının altından bütünüyle zemini çekip alıyor. dolayısıyla lepage'ın oyuncusu sadece üstün oyunculuk kabiliyetine değil, akrobatik hünere de sahip olmalı ve bunları gösterebilmeli. lepage'ın oyuncusu bir karakterden diğerine bazen anlık mimik bazense anlık aksesuar yardımlı değişimlerle dönüşebilmeli.
yıllar önce danimarka'da, sahneye koymanın yanısıra bizzat oynadığı bu yapımı moskova uluslar tiyatrosu için yeniden ele aldığında lepage'ın elinde usta bir oyuncu var: bu sene festivalin onur ödülünü de alan evgeny mironov. mironov sahnede harikalar yaratıyor; bir bukalemun gibi rolden role geçiyor, bir akrobat gibi rahat ve esnek, oyunun sıkı hareket matematiğini bir an olsun aksatmıyor.
oyunun rüya/zihiniçi atmosferini oluşturan bütün özellikleri, yani; yavaş ritmi, kübün yüzeylerinin bir yerden diğerine geçerkenki bulanık görselliği (enfes video görüntüleri lionel arnould'a ait), her karakter için mironov'un mikrofon sesiyle oynanmış olması ve müzik (ses tasarımı ve hipnotik müzik josuė beaucage'a ait) bana aleksander sokurov’un “anne ve oğul”, “baba ve oğul” ve "alexandra" filmlerinin atmosferini çağrıştırdı. tabii bunda rusça duymanın da etkisi var hiç kuşkusuz.
robert lepage kendi topluluğu ex machina'nın bir yapımı "needles and opium" ile iki yıl önce festival programındaydı, biletleri satışa çıkmıştı. o dönemde türkiye'nin içinde bulunduğu tehlikeli ortam nedeniyle oyuncular gelmek istemedikleri için gösterimler iptal oldu. iksv tiyatro festivali iki yıl sonra, sahne tasarımı olarak o yapıma çok benzeyen başka bir lepage işini istanbul seyircisinin karşısına çıkardı.
yurtdışında üç farklı yapıtını seyrettiğim ve günümüzün en önemli tiyatrocularından biri olduğunu düşündüğüm robert lepage'ı ve sanatını istanbullularla tanıştırdığı için festival direktörü leman yılmaz'a ve tüm ekibe yürekten teşekkürler.
son bir not da iksv'ye:
internette küçük bir araştırma yapınca, bu yapımın rusya dışında sadece singapur'a turne yaptığını öğrendim. keşke istanbul tiyatro festivali'nde dili ingilizce olmayan yabancı oyunlara sadece türkçe değil ingilizce de üst/yanyazı konulsa. amsterdam'ın ünlü holland festival'de böyle mesela; felemenkçe dışında ingilizce üstyazı var. bu sayede festivale hem yurtdışından özel olarak hem de o sırada şehirde bulunan turistler seyirci olarak çekilebiliyor. en basitinden bu rusça oyuna istanbul'daki bir çok yabancı konsolosluk ve okul çalışanı gelememiştir.
19 Kasım 2018 Pazartesi
piccolo teatro di milano’da hüsran
roberto lantini'nin yönettiği goldoni uyarlaması "il teatro comico" (komik tiyatro) kıvamı tutturulamamış aşure gibiydi. yani "gösteri" denince akla gelecek her şeyden biraz vardı; bir tutam fiziksel tiyatro, bir nebze cirque du soleil, biraz parıltılı konfeti, biraz duman, kulağa hoş ve aşina gelen müzik, biraz o, biraz şu. valla bir tek video eksikti, ne zaman çıkacak diye bekledim. en hayal kırıklığına uğradım şey ise, kieslowski'nin filmleriyle (hem "üç renk: mavi" hem de "veronika'nın çifte yaşamı") özdeşleştirdiğim müziklerin kullanımıydı. her ne kadar ortaya karışık da olsa diğer her şey özgün tasarımdı, keşke müzik de bütünüyle öyle olsaydı.
ama neticede "komik tiyatro" neyse ki aşureydi; içi çiğ kalmış kek veya altı pişmemiş börek yenmez ama kıvamı tutturulamamış, içine akla gelen her şey konmuş aşure ne olsa aşuredir ve yenir. lantini'nin "komik tiyatro"su da seyrediliyordu.
seyrediliyordu ama doğrusu bu kalitede; iyi oynanmış, havalı ışık tasarımı olan, kostüm ve sahne tasarımı özenli, postmodern bir yapıma avrupa'da, örneğin almanya'nın herhangi bir şehrindeki herhangi bir ödenekli tiyatroda rahatlıkla rastlarsınız. yani, bu kalitedeki yapımlar avrupa'da bir standarttır zaten; çıta seviyesi buradan başlar. eh o zaman da insan sormadan edemiyor: böyle sıradan bir yapımın istanbul tiyatro festivali'nde ne işi var?
11 Ekim 2018 Perşembe
her şey meraktan!..
her sanat dalı söz konusu olduğunda herkesin sevdikleri, gönlündekiler ayrıdır. ben, sevdiğim sanatçıların şehrime gelmesini, arkadaşlarımın ve tanımadığım insanların o sanatçıların işlerini görmesini, beğensinler-beğenmesinler fark etmez o sanatçıları tanımalarını isterim. şehrimizde yabancı müzisyenlerin konser vermesi ve plastik sanatçıların sergi açması, gösteri sanatları işlerinin sahnelenmesinden görece daha kolay olagelmiştir. gösteri sanatları deyince ise, istanbul seyircisinin yabancı topluluklarla tanışabildiği en başat etkinlik iksv'nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali'dir.
uzun zaman önce bloguma yazdığım istanbul tiyatro festivali eleştiri yazılarından birine "niye bu isimler getirilmiyor" diye bir liste de eklemiştim. şimdi o listenin afakiliğinin farkındayım; ben krzysztof warlikowski'nin, peeping tom'un gelmesini isterim, bir dostum forced entertainment der, bir diğeri maguy marin'in, başka biri simon stone'un ismini telafuz eder. dolayısıyla gönlümüzdekilerin sınırı ve ölçüsü yok.
doğal olarak, benim veya bir başkasının takip edip sevdikleriyle festival direktörlerininki de farklıdır.
ancak şunu da belirtmek isterim ki, o yazımdaki listeye isimler yazarken pek de öznel davranmamaya çalışmış, kendim seyretmemiş olsam bile avrupa'daki festivallerde adlarına rastladığım sanatçıları, yani merak ettiklerimi de saymıştım.
tabii sadece estetik/artistik tercihler rol oynamıyor bir işin istanbul'a getirilmesinde; eminim festival direktörlerinin de gönüllerinde kimler vardır bizlere sunmak için, ancak sanırım çoğu projenin hayata geçirilme aşaması mali ve lojistik olanaksızlıklara takılıyor.
önümüzdeki yine yeni bir istanbul tiyatro festivali var, bu sefer 22.cisi. festivali bahane ederek, "gösteri sanatları alanında istanbul'a şimdiye kadar kimler gelmiş" listesi yaptım.
bu liste büyük oranda iksv-istanbul tiyatro festivali'nin getirdiği sanatçıları kapsıyor ama onlarla sınırlı değil.
listeyi yaparken öznel olmamak adına, herkesin kabul edeceğinden kuşkumun olmadığı bir ödülü baz aldım: avrupa tiyatro ödülleri'ni. sanırım bu ödülün dünyada verilen en köklü ve en saygın tiyatro ödülü olduğunda herkes hemfikirdir. ben ondan daha eskiye dayananı ve daha kapsayıcı olanını bilmiyorum, bulamadım. ayrıca bu ödülün, eser bazlı değil kişi bazlı verildiği için, olabildiğince objektif olduğunu düşünüyorum.
gerek istanbul tiyatro festivali gerek idans gerekse bağımsız organizatörler sayesinde aşağıda vurgulu olanlar dışında da bir çok önemli sanatçıyı istanbul sahnesinde seyretme imkanımızın olduğunu ve bu listenin bu olguyu yadsımadığını özellikle vurgulamayı önemsiyorum.
son olarak; aşağıdaki listenin bir tespit çalışması olduğunu; ondan yorum çıkaracak olanların okuyucular olduğunu belirtmek isterim.
listedeki vurguların lejandı şöyle:
kalın: istanbul tiyatro festivali'ne -veya iksv'nin organizasyonuyla- gelen sanatçılar.
italik: idans'a gelen sanatçılar.
altı çizgili: yukarıda adı geçen iki festival dışındaki organizasyonlarla gelen sanatçılar.
[kırmızı]: sanatçıların geldikleri yıllar.
iki ayrı festivale veya festival dışı organizasyonla gelen sanatçı adlarında her iki vurgu birden kullanılmış, yıl kısmında festivalin/organizasyonun tipi belirtilmiştir.
Avrupa Tiyatro Ödülü sahipleri:
1987: Ariane Mnouchkine. 1989: Peter Brook [2006]. 1990: Giorgio Strehler [1997,1998,2006]. 1994: Heiner Müller [1997]. 1997: Robert Wilson [1996,1998,2000,2016]. 1998: Luca Ronconi. 1999: Pina Bausch [1998,2000,2003,2010]. 2000: Lev Dodin. 2001: Michel Piccoli. 2006: Harold Pinter. 2007: Robert Lepage [2018]. Peter Zadek. 2008: Patrice Chéreau. 2009: Krystian Lupa. 2011: Peter Stein. 2016: Mats Ek [2006]. 2017: Isabelle Huppert, Jeremy Irons. 2018: Valerij Fokin.
Avrupa Yeni Tiyatral Gerçeklikler Ödülü sahipleri:
1990: Anatoli Vassiliev. 1994: Giorgio Barberio Corsetti, Els Commediants [1995], Eimuntas Nekrosius [2006,2008]. 1997: Compagnia della Fortezza (Armando Punzo), Théâtre de Complicité (Simon McBurney). 1998: Christoph Marthaler. 1999: Royal Court Theatre. 2000: Theatergroep Holladia (Johan Simons), Thomas Ostermeier [2004,2012,2014], Societas Raffaello Sanzio (Romeo Castellucci). 2001: Heiner Goebbels [1996,2002], Alain Platel. 2006: Oskaras Korsunovas, Josef Nadj. 2007: Alvis Hermanis, Biljana Srbljanovic. 2008: Rimini Protokoll [2010, 2012], Krzysztof Warlikowski, Sasha Waltz [2002]. 2009: Guy Cassiers [2010, 2016], Pippo Delbono, Rodrigo García, Arpád Schilling, François Tanguy - Théâtre du Radeau. 2011: Viliam Docolomansky, Katie Mitchell, Andrey Moguchiy, Kristian Smeds, Teatro Meridional, Vesturport Theatre. 2016: Viktor Bodó, Andreas Kriegenburg [2010], Juan Mayorga, National Theatre of Scotland, Joël Pommerat. 2017: Susanne Kennedy, Jernej Lorenci, Yael Ronen, Alessandro Sciarroni, Kirill Serebrennikov, Theatre NO99, Dimitris Papaioannou [2000]. 2018: Sidi Larbi Cherkaoui [2010,2014,2015], Julien Gosselin, Cirkus Cirkor, Milo Rau [2016], Tiago Rodrigues [2011], Jan Klata.
Ödül adayları:
Radu Afrim, Akko Theatre – David Maya Sarz, Artistas Unidos, Tamás Ascher, Atelier Fomenko, Stefan Bachmann, O Bando, Eugenio Barba, Jérôme Bel [2007,2010, 2011], Calixto Bieito, David Bobée, Viktor Bodó, Lazlo Boxardi, Stéphane Braunschweig [1995,1998], Bremer Shakespeare Company, Catalina Buzoianu, Stefan Capaliku, Gianina Carbunariu, Marta Carrasco, Nigel Charnock, Philippe Chemin, Credo Theatre, Emma Dante, Leo De Berardinis, Anne Teresa De Keersmaeker – Rosas [2006,2011,2013], Emmanuel Demarcy-Mota [2012], Jacques Delcuvellerie, Michel Deutsch, Viliam Docolomansky, Dogtroep Theatre Company, Declan Donnellan - Cheek By Jowl [2004], Dejan Dukovsky, DV8 Lloyd Newson, Jan Fabre [2006], Fanny & Alexander, Abattoir Fermé [2009], Filter, Daniele Finzi Pasca, Forced Entertainment, La Fura Dels Baus [1999,2012], Massimo Furlan, Rezo Gabriadze, Miro Gavran, Kama Ginkas, Evgeny Grishkovets, Emil Hrvatin, László Hudi, Improbable Theatre, Grzegorz Jarzyna [2014], Dan Jemmett, Gilles Jobin, Kamerini Teatar 55, Frank Castorf, Katona József Theatre, Michel Keegan, La Zaranda, Eric Lacascade, Antonio Latella, Jan Lauwers - Needcompany, Johann Le Guillerm, Petr Lebl, Dea Loher, Miguel Loureiro, Michael Marmarinos, Mario Martone, Margarita Mladenova - Theatre Sfumato, Mladinsko Theatre, Enzo Moscato, Fernando Mota, Wajdi Mouawad [2017], Stanislas Nordey, Lars Norén, Miguel Orel, Suzanne Osten, Moni Ovadia - Theaterorchestra, Dusan David Parizek, Luk Perceval, Vincenzo Pirrotta, René Pollesch [2010], Aleksandar Popovski [2011,2014,2015], Omar Porras - Teatro Malandro, Silviu Purcarete [1994], Olivier Py, Ravenna Teatro-Tam Teatro Musica, Maria Ribot (La Ribot) [2009], Alex Rigola, Royal de Luxe, Ruanda 94, Thierry Salmon, José Sanchis Sinisterra, Carlos Santos, Einar Schleef, Spiro Scimone, Semola Teatro, Toni Servillo [1994, 2010], Nicolas Stemann, Galin Stoev, Meg Stuart [2008], Pawel Szkotak - Biuro Podrózy, Salvador Tavora, Teatar & TD, Teatro Due Parma, Theodoros Terzopoulos - Attis Group [1990,1991,1993,1995,1996,1999,2006,2010,2017,2018], TG Stan, Michael Thalheimer [2018], The Right Size, Théâtre de la Tempête, Teatro Meridional, Teatr Piesn Kozla, Theatre Neumarkt, James Thiérrée, Traverse Theatre, Rimas Tuminas, Gabriele Vacis, Enrique Vargas, Lotte van den Berg [2010], Vesturport Theatre, Victoria Group, Roman Viktyuk, Marius Von Mayenburg, Deborah Warner, Oscar van Woensel, Andrij Zholdak, Sándor Zsótér.
uzun zaman önce bloguma yazdığım istanbul tiyatro festivali eleştiri yazılarından birine "niye bu isimler getirilmiyor" diye bir liste de eklemiştim. şimdi o listenin afakiliğinin farkındayım; ben krzysztof warlikowski'nin, peeping tom'un gelmesini isterim, bir dostum forced entertainment der, bir diğeri maguy marin'in, başka biri simon stone'un ismini telafuz eder. dolayısıyla gönlümüzdekilerin sınırı ve ölçüsü yok.
doğal olarak, benim veya bir başkasının takip edip sevdikleriyle festival direktörlerininki de farklıdır.
ancak şunu da belirtmek isterim ki, o yazımdaki listeye isimler yazarken pek de öznel davranmamaya çalışmış, kendim seyretmemiş olsam bile avrupa'daki festivallerde adlarına rastladığım sanatçıları, yani merak ettiklerimi de saymıştım.
tabii sadece estetik/artistik tercihler rol oynamıyor bir işin istanbul'a getirilmesinde; eminim festival direktörlerinin de gönüllerinde kimler vardır bizlere sunmak için, ancak sanırım çoğu projenin hayata geçirilme aşaması mali ve lojistik olanaksızlıklara takılıyor.
önümüzdeki yine yeni bir istanbul tiyatro festivali var, bu sefer 22.cisi. festivali bahane ederek, "gösteri sanatları alanında istanbul'a şimdiye kadar kimler gelmiş" listesi yaptım.
bu liste büyük oranda iksv-istanbul tiyatro festivali'nin getirdiği sanatçıları kapsıyor ama onlarla sınırlı değil.
listeyi yaparken öznel olmamak adına, herkesin kabul edeceğinden kuşkumun olmadığı bir ödülü baz aldım: avrupa tiyatro ödülleri'ni. sanırım bu ödülün dünyada verilen en köklü ve en saygın tiyatro ödülü olduğunda herkes hemfikirdir. ben ondan daha eskiye dayananı ve daha kapsayıcı olanını bilmiyorum, bulamadım. ayrıca bu ödülün, eser bazlı değil kişi bazlı verildiği için, olabildiğince objektif olduğunu düşünüyorum.
gerek istanbul tiyatro festivali gerek idans gerekse bağımsız organizatörler sayesinde aşağıda vurgulu olanlar dışında da bir çok önemli sanatçıyı istanbul sahnesinde seyretme imkanımızın olduğunu ve bu listenin bu olguyu yadsımadığını özellikle vurgulamayı önemsiyorum.
son olarak; aşağıdaki listenin bir tespit çalışması olduğunu; ondan yorum çıkaracak olanların okuyucular olduğunu belirtmek isterim.
listedeki vurguların lejandı şöyle:
kalın: istanbul tiyatro festivali'ne -veya iksv'nin organizasyonuyla- gelen sanatçılar.
italik: idans'a gelen sanatçılar.
altı çizgili: yukarıda adı geçen iki festival dışındaki organizasyonlarla gelen sanatçılar.
[kırmızı]: sanatçıların geldikleri yıllar.
iki ayrı festivale veya festival dışı organizasyonla gelen sanatçı adlarında her iki vurgu birden kullanılmış, yıl kısmında festivalin/organizasyonun tipi belirtilmiştir.
Avrupa Tiyatro Ödülü sahipleri:
1987: Ariane Mnouchkine. 1989: Peter Brook [2006]. 1990: Giorgio Strehler [1997,1998,2006]. 1994: Heiner Müller [1997]. 1997: Robert Wilson [1996,1998,2000,2016]. 1998: Luca Ronconi. 1999: Pina Bausch [1998,2000,2003,2010]. 2000: Lev Dodin. 2001: Michel Piccoli. 2006: Harold Pinter. 2007: Robert Lepage [2018]. Peter Zadek. 2008: Patrice Chéreau. 2009: Krystian Lupa. 2011: Peter Stein. 2016: Mats Ek [2006]. 2017: Isabelle Huppert, Jeremy Irons. 2018: Valerij Fokin.
Avrupa Yeni Tiyatral Gerçeklikler Ödülü sahipleri:
1990: Anatoli Vassiliev. 1994: Giorgio Barberio Corsetti, Els Commediants [1995], Eimuntas Nekrosius [2006,2008]. 1997: Compagnia della Fortezza (Armando Punzo), Théâtre de Complicité (Simon McBurney). 1998: Christoph Marthaler. 1999: Royal Court Theatre. 2000: Theatergroep Holladia (Johan Simons), Thomas Ostermeier [2004,2012,2014], Societas Raffaello Sanzio (Romeo Castellucci). 2001: Heiner Goebbels [1996,2002], Alain Platel. 2006: Oskaras Korsunovas, Josef Nadj. 2007: Alvis Hermanis, Biljana Srbljanovic. 2008: Rimini Protokoll [2010, 2012], Krzysztof Warlikowski, Sasha Waltz [2002]. 2009: Guy Cassiers [2010, 2016], Pippo Delbono, Rodrigo García, Arpád Schilling, François Tanguy - Théâtre du Radeau. 2011: Viliam Docolomansky, Katie Mitchell, Andrey Moguchiy, Kristian Smeds, Teatro Meridional, Vesturport Theatre. 2016: Viktor Bodó, Andreas Kriegenburg [2010], Juan Mayorga, National Theatre of Scotland, Joël Pommerat. 2017: Susanne Kennedy, Jernej Lorenci, Yael Ronen, Alessandro Sciarroni, Kirill Serebrennikov, Theatre NO99, Dimitris Papaioannou [2000]. 2018: Sidi Larbi Cherkaoui [2010,2014,2015], Julien Gosselin, Cirkus Cirkor, Milo Rau [2016], Tiago Rodrigues [2011], Jan Klata.
Ödül adayları:
Radu Afrim, Akko Theatre – David Maya Sarz, Artistas Unidos, Tamás Ascher, Atelier Fomenko, Stefan Bachmann, O Bando, Eugenio Barba, Jérôme Bel [2007,2010, 2011], Calixto Bieito, David Bobée, Viktor Bodó, Lazlo Boxardi, Stéphane Braunschweig [1995,1998], Bremer Shakespeare Company, Catalina Buzoianu, Stefan Capaliku, Gianina Carbunariu, Marta Carrasco, Nigel Charnock, Philippe Chemin, Credo Theatre, Emma Dante, Leo De Berardinis, Anne Teresa De Keersmaeker – Rosas [2006,2011,2013], Emmanuel Demarcy-Mota [2012], Jacques Delcuvellerie, Michel Deutsch, Viliam Docolomansky, Dogtroep Theatre Company, Declan Donnellan - Cheek By Jowl [2004], Dejan Dukovsky, DV8 Lloyd Newson, Jan Fabre [2006], Fanny & Alexander, Abattoir Fermé [2009], Filter, Daniele Finzi Pasca, Forced Entertainment, La Fura Dels Baus [1999,2012], Massimo Furlan, Rezo Gabriadze, Miro Gavran, Kama Ginkas, Evgeny Grishkovets, Emil Hrvatin, László Hudi, Improbable Theatre, Grzegorz Jarzyna [2014], Dan Jemmett, Gilles Jobin, Kamerini Teatar 55, Frank Castorf, Katona József Theatre, Michel Keegan, La Zaranda, Eric Lacascade, Antonio Latella, Jan Lauwers - Needcompany, Johann Le Guillerm, Petr Lebl, Dea Loher, Miguel Loureiro, Michael Marmarinos, Mario Martone, Margarita Mladenova - Theatre Sfumato, Mladinsko Theatre, Enzo Moscato, Fernando Mota, Wajdi Mouawad [2017], Stanislas Nordey, Lars Norén, Miguel Orel, Suzanne Osten, Moni Ovadia - Theaterorchestra, Dusan David Parizek, Luk Perceval, Vincenzo Pirrotta, René Pollesch [2010], Aleksandar Popovski [2011,2014,2015], Omar Porras - Teatro Malandro, Silviu Purcarete [1994], Olivier Py, Ravenna Teatro-Tam Teatro Musica, Maria Ribot (La Ribot) [2009], Alex Rigola, Royal de Luxe, Ruanda 94, Thierry Salmon, José Sanchis Sinisterra, Carlos Santos, Einar Schleef, Spiro Scimone, Semola Teatro, Toni Servillo [1994, 2010], Nicolas Stemann, Galin Stoev, Meg Stuart [2008], Pawel Szkotak - Biuro Podrózy, Salvador Tavora, Teatar & TD, Teatro Due Parma, Theodoros Terzopoulos - Attis Group [1990,1991,1993,1995,1996,1999,2006,2010,2017,2018], TG Stan, Michael Thalheimer [2018], The Right Size, Théâtre de la Tempête, Teatro Meridional, Teatr Piesn Kozla, Theatre Neumarkt, James Thiérrée, Traverse Theatre, Rimas Tuminas, Gabriele Vacis, Enrique Vargas, Lotte van den Berg [2010], Vesturport Theatre, Victoria Group, Roman Viktyuk, Marius Von Mayenburg, Deborah Warner, Oscar van Woensel, Andrij Zholdak, Sándor Zsótér.
Etiketler:
dans,
idans,
istanbul tiyatro festivali,
listeler,
tiyatro
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















