1 Eylül 2024 Pazar
01 EYLÜL
28 Şubat 2021 Pazar
on soruluk sohbetler 28: bahar temiz
Performans sanatçısı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde 31 Ocak 2020’de açılan Akış / Flux sergisi pandemi nedeniyle uzun bir süre kapalı kaldı, daha sonra alınan önlemlerle, lakin insanların bir mekanda toplanmaya ve bir topluluk oluşturmaya daha temkinli yaklaştığı bir dönemde yeniden ziyarete açıldı. Sergide Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına, yapılan açık çağrı sonrasında Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de sergide hem pandemi öncesi hem de pandemi esnasında ‘canlı’ performansları ile yer almış bu sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyor ve ilk sohbetimize Bahar Temiz ile başlıyoruz.
Fransa’da yaşayan koreograf, dansçı ve çağdaş dans eğitmeni Bahar Temiz İstanbul’da, Akış / Flux sergisindeki BUZ adlı performansı öncesinde en son 2018’deki 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nde Marc Vanrunxt’un onun için tasarladığı White on White adlı solo yapıtı sunmuştu. Temiz iki yıllık bir hazırlık sürecinden sonra Ekim 2020’de, Platform 0090 ile KVS (Kraliyet Flaman Tiyatrosu) ortak yapımı olarak Brüksel’de KVS BOX’da ICE adlı solo yapıtının prömiyerini gerçekleştirdi. Temiz ICE’ta Antarktika’ya yapılan keşif seyahatlerinden ve Rebecca Solnit’in The Faraway Nearby isimli kitabından esinlenerek insanın bir yandan dünya/doğa ile, bir yandan da kendi doğası/dünyası ile yaşadığı bitmez-tükenmez mücadelesini bedenselleştiriyor.
Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Bence performansın işlevi, izleyicilerin katılımıyla, o an orada olması haliyle, izleyiciyi hayatlarındaki nesnellikten çıkarıp kendi içlerine sokuyor olması. Ve hatta bu düşünceyi bir adım daha ileri götürüp, bir tür özneler arası iletişim yarattığını söyleyebilirim. Orada gerçekleşene tanık olan bireylerin toplamının ötesinde, bir topluluk oluşuyor. Bu durum, tabii ki performans sanatının kavramsal ve çağdaş boyutuyla kısıtlı da değil; kökleri Yunan tragedyasına ve belki daha öncelere dayanan tarihsel ve törensel bir olgu. O anda orada olma halini paylaşmak. Her şey basit, kendiliğinden ve doğal bir şekilde gerçekleşiyor gibi görünse de, bu doğallık ve buradalık hissi büyük bir hazırlık ve kararlar sürecinden geçiyor. Ve bu yüzden de, bir sanat pratiğinden ve işi sanat olan kişilerden bahsediyoruz. Yani performans denince, herhangilikten çıkıp tam olarak da bu diyebilen ve kendini sorgulayan bir buradalık hali söz konusu bence.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın bedenselliğine ve bedenselliğin dönüştürücü gücüne inanıyorum. Yani evet!
Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Dans alanında, Merce Cunningham’ın çağdaşı birçok sanatçı ile ortaklaşa yaptığı çalışmalar beni çok heyecanlandırıyor. Onun sanatında, estetiğin ötesinde bir düşünme sürecini görebiliyorum. Beraber çalışma şansım olan insanları da saymak isterim. Marc Vanrunxt, Pol Matthé ve Charo Calvo beraber çalışmaktan büyük haz ve ilham aldığım sanatçılar. Son olarak da, sanırım bir alan belirtmem gerekirse; görsel sanatlar izleyiciye (ya da katılımcıya) özgürlüğünü verirken, bir yandan da bedeni içine alan mekanlar yaratmasıyla bence en güçlü formlardan bir tanesi. Bu alanda aklıma gelen ilk isimler: James Turrell, Jeanne-Claude ve Christo, Olafur Eliasson ve Francis Alÿs.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Rüyalarımı kendim için yazıyorum ama proje yapmak için fazla kişisel bulduğum bir materyal. Yaptığım araştırmalar, benim için sadece bir ekiple gerçekleştiklerinde anlamlı. Ve bunun için de, ortak bir dil bulmak en önemli husus. Amacım her zaman, ortak referanslar bulup fikirlerimi paylaştığım kişilerle, beraber bir hayal kurmak. Bir iş üretirken, tek bir fikirden sonsuz sayıda yeni dala atlıyor, filmler, tarihi veriler, felsefe, edebiyat, bilim, google, youtube, wikipedia, bulabildiğim her tür kaynaktan yararlanıyorum. Saf bir dil yaratmaya çalışsam da, üretme sürecinde biraz fazla dağıldığımı ve toparlanmakta zorlandığımı söyleyebilirim.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Ad verme meselesi, beni en zorlayan şeylerden bir tanesi. ICE’ta isim sürecin ortalarında, bir Rebecca Solnit kitabından geldi. Ondan öncesinde 1,5 sene boyunca başka bir başlık altında çalışmıştım. Şu an çalıştığım PUNKT ise, daha fikir ortaya ilk çıktığında, ICE’ın prömiyerinden az önce, Pol, Charo ve Marc’a danışarak en baştan belli oldu. Değişeceğini de açıkçası düşünmüyorum. ZEE’yi yaparken sanırım 5 farklı isimden sırasıyla geçtik. Bayağı yıpratıcı bir dönem oldu. Çünkü isim oturunca artık ne yaptığımı biliyor oluyorum.
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited
1 Kasım 2020 Pazar
Sonbahardaki Çevrimiçi Yayınlar ve International Theater Amsterdam’dan “Medea”
26 Kasım 2018 Pazartesi
"white on white" hakkında bu da böyle aşırı samimi bir yazı
bahar temiz'i tanımıyordum. ağustos sonunda berlin'e tanz im august'a gittiğim haftasonunda onun da bir işi vardı programda, seyrettim hayran kaldım, hakkında yazdım (buradan ulaşabilirsiniz). temiz'le facebook'ta, instagram'da arkadaş, takipçi olduk. ekim'de paris'teyken buluşmak istedik, kısa sürede çok şey seyredebilmek için tıklım tıklım doldurduğum programımda boşluk bulamadım bir kahvelik. istanbul tiyatro festivali programı açıklanmıştı ve temiz'in de bir işi vardı festivalde, nasıl olsa istanbul'a gelecekti, rastlaşacaktık.
geçen hafta moda sahnesi'ndeki bir gösterinin bitiminde birbirimize merhaba dedik, ayaküstü sohbet ettik. hemen o zamana kadar festivalde seyrettiğimiz işleri çekiştirdik. ben "il teatro comico"yu aşure gibi içine her şey konmuş bulduğum için sevmediğimi söyledim, bir tek video kullanımı eksikti dedim, o da "hmm, bakalım benim işi nasıl bulacaksın o zaman" dedi ve "ama mutlaka fikirlerini açık açık paylaş, alınmam" diye ekledi. rahat, kompleksiz, çevresiyle barışık, eleştiri kaldırır hali okunuyordu zaten üzerinden.
cumartesi bir heyecan uniq hall'ün yolunu tuttum, sekizinci sıra ortadaki şahane yerime kuruldum, bahar'ın "white on white"ına kendimi hazırladım. perde açıktı: bomboş bir sahne, solda bir ayaklı mikrofon, yine solda arkada yanyana iki şerit beyaz perde, ortada tepede bizlere döndürülmüş kocaman bir spot.
bahar siyah bikiniyle sahneye geldi. endüstriyel gürültüleri andıran bir ses peyzajında hareketler yapmaya başladı. bir yerlerden tanıdık geliyordu hareketler bana; ya flamenko dansını, ya klasik baleyi, ya çağdaş dansı andırıyordu hareketler. bahar'ın fizikalitesi güçlüydü, duruşu etkiliydi.
bu ilk sekans bitince, bahar sol ön köşeye yürüdü, bizlere arkası dönük bikinisinin üstünü çıkardı, yerdeki tulumvari kıyafeti geçirdi üzerine. mikrofonu aldı ve dönerek sakin bir ruh haliyle bize önce almanca sonra türkçe "sakin olun", "bana güvenin", "her şey iyi olacak" ve benzeri telkinlerde bulundu. sonra sahnenin ortasına geçip tulumunun içinde oldukça yavaş hareketler yapmaya başladı, meditatif bir kalitesi vardı hareketlerinin. o sırada sol arkadaki perdelerin üzerine, ama perdelerin iki tarafından arkadaki siyah duvara da taşarak çeşitli görüntüler yansıtılmaya başlandı. önce soyut lekeler zannettiğim görüntülerin, üzerinde oynanmış insan fotoğrafları olduğunu fark ettim zamanla. bazısı renkli bazısı siyah beyazdı. görüntüler zamanla dijitalleşiyor ve gerçekliklerini kaybedip desenlere dönüşüyorlardı.
görüntüler o kadar anlamsız, görüntülerin perdenin iki yanından taşıyor olması özensiz, bahar'ın hareketleri o kadar alakasız ve etkisiz gelmişti ki, dikkatim dağıldı, sıkıldım, biraz da sinirlendim, aptal yerine konuyormuşum gibi hissettim. bir yandan da acıktığımı fark ettim. akşam oradan zorlu'daki "gece sempozyumu"na gidecektim, arada yemeğe vaktim olmazsa diyerek yanıma cevizli sucuk almıştım ve daha saat yedi bile olmadan karnım acıkmıştı.
çantamdan cevizli sucuğu çıkardım ve yemeğe başladım, evet, gösteri devam ederken ben cevizli sucuk yiyordum. ne zaman sucuğum bitti, herhalde beynime enerji gitti, birden o ana kadar seyrettiklerim zihnimde anlam kazandı. cevizli sucuk "aydınlanmamı" sağlamıştı.
çıkışta bir arkadaşa da anlattım: süprematistlerle, soyut sanatla, soyut ekspresyonistlerle, dada'yla; ister dans olsun ister plastik sanatlar ister edebiyat, aram çok iyi değil. o yüzden mesela dans alanında lucinda childs, trisha brown, mark morris gibi amerikan koreograflarından haz etmem, çünkü bana bir şey vermezler. maalesef sanat eserlerinde anlam arayan, duygu arayan, ruh arayan, ancak o şekilde bir sanat eseriyle ilişki kurabilen, herhangi bir şekilde anlam/duygu/ruh bulduğumda o eser hakkında fikri olan, beğenen veya beğenmeyen biriyim. eğer soyut ve anlamsız bir şeyden zevk almışsam, mutlaka o işin arkasında matematiksel, sistemsel ve ayrıca da takıntılı bir taraf vardır; merce cunningham'ın bütün olmasa da bazı yapıtlarında olduğu gibi mesela.
bahar'ın işinde anlamı/ruhu/duyguyu bulmuştum. ilk bölüm günlük hayatın hayhuyunu, kaosunu anlatıyordu; o birbirleriyle ilişkisiz, kopuk, bildik dans hareketleri bunu anlatıyordu. sonra tulum içinde bir hemşire/doktor/iyileştirici/şaman gelmiş bize sakin olmamızı, ona güvenmemizi söylemişti; demek ki ölüyorduk. şaman bizi meditatif hareketleriyle öbür dünyaya taşıyacaktı. video görüntüleri de anlam kazandı; desenlere dönüşen insan figürleri bu dünyadan göçmeyi, unutulmayı, toza/dijitale karışmayı anlatıyordu.
kendimce bu hikayeyi yazınca dört gözle sahneyi takip eder oldum. ne zaman bahar video görüntülerinin arkasında kayboldu, çıktığında siyah mini elbiseliydi ve sahnenin ortasına gelip bu sefer enerjisi yüksek dans etmeye başladı, sahnenin tamamı da kıpkırmızı bir ışıkla kaplanmıştı.
işte, hikayem devam ediyordu: öbür dünyaya gelmiştik artık; cehennemdeydik, çılgınca dans ediyorduk. pür dikkat ve hayranlıkla izledim bahar'ı.
bu üçüncü sekans bitince bahar tekrar mikrofona gitti, türkçe işin künyesini söylemeye başladı; ilk sahnedeki müzik bülent arel'in 1970'lerde yaptığı bir ses tasarımındanmış, kostümü belçikalı bir modacı tasarlamış. bahar, gösteriyi birlikte tasarladıkları marc vanrunxt ile nasıl tanıştıklarını ve bir sürü başka künye detayını da verdi konuşması sırasında. sonra slyvia plath'in bir şiirini okuyacağını söyledi, solda ayaklı mikrofonun orada şiiri ingilizce okudu. şiir biter bitmez mekanı kemanların hakimiyetinde oryantal bir müzik sardı. bir kaç nota sonra arabesk dinlediğimizi anladık. bahar sahnenin tam aksında en arkasına gidip oradan öne doğru yürüyüp, sahnenin en önünde kollarını yavaş yavaş yukarı doğru kaldırırken mekanı bülent ersoy'un yanık sesi sarmış, efkar'ın geçtiği şarkı sözleri bedenlerimize işlemeye başlamıştı ki, "white on white" sonlandı.
gösteri sonrasında konuştuğum arkadaşın dediği gibi "ortaya karışık, kafalar karışık" bir iş miydi "white on white" gerçekten?
"il teatro comico"yu beğenmezken "içinde yok yok" diyen ben, hele de içinde son yıllarda avrupa'da seyrettiğim bir çok çağdaş dans gösterisinde olan "konuşma", "bir modacıya tasarlatılmış kostüm", "video", "alakasız müzikler", "eklektik hareketler", "disco vibe'ı" gibi hiç sevmediğim öğeler barındıran bu iş için neden o arkadaşla aynı fikirde değildim.
bahar ile marc vanrunxt'un bülent arel'den bülent ersoy'a çizdikleri hat bana çok tutarlı ve sağlam gelmişti de ondan. başka bir arkadaşın sorduğu gibi ersoy olmasaydı da olur muydu, eksikliği duyulur muydu, hayır duyulmayabilirdi ama bence fazla da değildi; kişisel alımlamamda "ölüm" ile ilişki kurduğum bir işin "efkarlı" bitmiş olması çok anlamlıydı!














