bahar temiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bahar temiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2024 Pazar

01 EYLÜL


1773 siyahi bir kadın tarafından yazılmış olan bilinen ilk şiir kitabı, amerikalı köle phillis wheatley'nin poems on various subjects, religious and moral adlı kitabı ingiltere'de yayınlanmış

1886 almanya'nın önemli yayınevlerinden fischer verlag samuel fischer tarafından berlin'de kurulmuş

1902 sinema tarihinin ilk bilim-kurgu filmi, georges méliès'nin le voyage dans la lune'ü paris olympia'da gösterime girmiş 

1954 alfred hitchcock'un yönettiği ve james stewart ile grace kelly'nin başrollerde oynadığı arka pencere filmi gösterime girmiş

2018 berlin'in dans festivali tanz im august kapsamında sophiensaaele'de önce felix mathias ott ile bahar temiz'in etkileyici m.a.r.s. işini, ardından da michiel vandevelde'nin paradise now (1968-2018) işini seyrettim

2019 sasha waltz'in sahneye koyduğu henry purcell'in dido & aeneas operasını berlin'de staatsoper unter den linden'de seyrettim




28 Şubat 2021 Pazar

on soruluk sohbetler 28: bahar temiz

Performans sanatçısı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde 31 Ocak 2020’de açılan Akış / Flux sergisi pandemi nedeniyle uzun bir süre kapalı kaldı, daha sonra alınan önlemlerle, lakin insanların bir mekanda toplanmaya ve bir topluluk oluşturmaya daha temkinli yaklaştığı bir dönemde yeniden ziyarete açıldı. Sergide Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına, yapılan açık çağrı sonrasında Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de sergide hem pandemi öncesi hem de pandemi esnasında ‘canlı’ performansları ile yer almış bu sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyor ve ilk sohbetimize Bahar Temiz ile başlıyoruz. 

Fransa’da yaşayan koreograf, dansçı ve çağdaş dans eğitmeni Bahar Temiz İstanbul’da, Akış / Flux sergisindeki BUZ adlı performansı öncesinde en son 2018’deki 22. İstanbul Tiyatro Festivali’nde Marc Vanrunxt’un onun için tasarladığı White on White adlı solo yapıtı sunmuştu. Temiz iki yıllık bir hazırlık sürecinden sonra Ekim 2020’de, Platform 0090 ile KVS (Kraliyet Flaman Tiyatrosu) ortak yapımı olarak Brüksel’de KVS BOX’da ICE adlı solo yapıtının prömiyerini gerçekleştirdi. Temiz ICE’ta Antarktika’ya yapılan keşif seyahatlerinden ve Rebecca Solnit’in The Faraway Nearby isimli kitabından esinlenerek insanın bir yandan dünya/doğa ile, bir yandan da kendi doğası/dünyası ile yaşadığı bitmez-tükenmez mücadelesini bedenselleştiriyor.



Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?

Bence performansın işlevi, izleyicilerin katılımıyla, o an orada olması haliyle, izleyiciyi hayatlarındaki nesnellikten çıkarıp kendi içlerine sokuyor olması. Ve hatta bu düşünceyi bir adım daha ileri götürüp, bir tür özneler arası iletişim yarattığını söyleyebilirim. Orada gerçekleşene tanık olan bireylerin toplamının ötesinde, bir topluluk oluşuyor. Bu durum, tabii ki performans sanatının kavramsal ve çağdaş boyutuyla kısıtlı da değil; kökleri Yunan tragedyasına ve belki daha öncelere dayanan tarihsel ve törensel bir olgu. O anda orada olma halini paylaşmak. Her şey basit, kendiliğinden ve doğal bir şekilde gerçekleşiyor gibi görünse de, bu doğallık ve buradalık hissi büyük bir hazırlık ve kararlar sürecinden geçiyor. Ve bu yüzden de, bir sanat pratiğinden ve işi sanat olan kişilerden bahsediyoruz. Yani performans denince, herhangilikten çıkıp tam olarak da bu diyebilen ve kendini sorgulayan bir buradalık hali söz konusu bence.  


Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?

Sanatın bedenselliğine ve bedenselliğin dönüştürücü gücüne inanıyorum. Yani evet!


Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?

Dans alanında, Merce Cunningham’ın çağdaşı birçok sanatçı ile ortaklaşa yaptığı çalışmalar beni çok heyecanlandırıyor. Onun sanatında, estetiğin ötesinde bir düşünme sürecini görebiliyorum. Beraber çalışma şansım olan insanları da saymak isterim. Marc Vanrunxt, Pol Matthé ve Charo Calvo beraber çalışmaktan büyük haz ve ilham aldığım sanatçılar. Son olarak da, sanırım bir alan belirtmem gerekirse; görsel sanatlar izleyiciye (ya da katılımcıya) özgürlüğünü verirken, bir yandan da bedeni içine alan mekanlar yaratmasıyla bence en güçlü formlardan bir tanesi. Bu alanda aklıma gelen ilk isimler: James Turrell, Jeanne-Claude ve Christo, Olafur Eliasson ve Francis Alÿs.


Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?

Rüyalarımı kendim için yazıyorum ama proje yapmak için fazla kişisel bulduğum bir materyal. Yaptığım araştırmalar, benim için sadece bir ekiple gerçekleştiklerinde anlamlı. Ve bunun için de, ortak bir dil bulmak en önemli husus. Amacım her zaman, ortak referanslar bulup fikirlerimi paylaştığım kişilerle, beraber bir hayal kurmak. Bir iş üretirken, tek bir fikirden sonsuz sayıda yeni dala atlıyor, filmler, tarihi veriler, felsefe, edebiyat, bilim, google, youtube, wikipedia, bulabildiğim her tür kaynaktan yararlanıyorum. Saf bir dil yaratmaya çalışsam da, üretme sürecinde biraz fazla dağıldığımı ve toparlanmakta zorlandığımı söyleyebilirim.


Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?

Ad verme meselesi, beni en zorlayan şeylerden bir tanesi. ICE’ta isim sürecin ortalarında, bir Rebecca Solnit kitabından geldi. Ondan öncesinde 1,5 sene boyunca başka bir başlık altında çalışmıştım. Şu an çalıştığım PUNKT ise, daha fikir ortaya ilk çıktığında, ICE’ın prömiyerinden az önce, Pol, Charo ve Marc’a danışarak en baştan belli oldu. Değişeceğini de açıkçası düşünmüyorum. ZEE’yi yaparken sanırım 5 farklı isimden sırasıyla geçtik. Bayağı yıpratıcı bir dönem oldu. Çünkü isim oturunca artık ne yaptığımı biliyor oluyorum.


Söyleşinin devamını okumak için tıklayın: unlimited

1 Kasım 2020 Pazar

Sonbahardaki Çevrimiçi Yayınlar ve International Theater Amsterdam’dan “Medea”

[Bu yazı 01.11.2020 tarihinde Tiyatro Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır. Yazıyı derginin sitesinden okumak için tıklayın.]

Medea
Fotoğraf: Sanne Peper

Sonbahardaki Naklen Çevrimiçi Yayınlara Bir Bakış 
Sonbaharla birlikte Avrupa’daki gösteri sanatları topluluklarından bazıları, daha önceki sezonlarda İngiliz National Theatre, New York Metropolitan Operası gibi kurumların biletli sinema gösterimleriyle naklen gerçekleştirdikleri yayınları bu sefer internet üzerinden ücretli çevrimiçi olarak hayata geçirmeye başladılar. Amaç sanırım hem salonların 1/3 kapasiteye düşmesinden dolayı gösterileri daha fazla seyirciye ulaştırmak hem de topluluklara ek gelir sağlamak. 

Bu yayınları ilk, Hollanda’nın dünya çapındaki modern dans topluluğu Nederlands Dans Theater (Hollanda Dans Tiyatrosu) eylül ayındaki sezon açılışında başlattı. 
Belçika’nın önde gelen gösteri sanatları kurumlarından Koninklijke Vlaamse Schouwburg (Kraliyet Flaman Tiyatrosu ) bunun için KVS 24/7 adlı yeni bir internet sitesi açtı ve sezon boyunca düzenli olarak, özellikle yapımcılığını üstlendiği işleri ücretsiz olarak naklen çevrimiçi yayınlayacağını açıkladı. Bu program kapsamında Fransa’da yaşayan Türkiyeli dansçı-koreograf Bahar Temiz’in “ICE” adlı yeni işinin 8 ekim 2020’deki dünya prömiyerini izleme imkanımız oldu. Bu gösterinin kaydına siteden ulaşmak hala mümkün. 


Kasım ayıyla birlikte arka arkaya Hollanda, Fransa, Belçika ve Almanya’nın pandemiden dolayı tekrar tiyatro mekanlarını kapatmasıyla, sahnede canlı ama seyircisiz oynanan gösterilerin naklen çevrimiçi yayınları arttı. Örneğin, geçtiğimiz cuma akşamı (30 ekim 2020) Théatre de la Ville Paris Kaori Ito ile Yoshi Oida‘nın “Le Tambour de Soie” adlı modern No gösterisini Espace Cardin’den, Kaaitheater Anne Teresa de Keersmaaker’in “Drumming” adlı çağdaş dans gösterisini Brüksel’deki Rosas Performance Space’den, Tanzhaus NRW Ben J. Riepe’nin “Geschöpfe” adlı çağdaş dans gösterisinin prömiyerini Düsseldorf’dan ve International Theater Amsterdam Simon Stone’nun “Medea” adlı oyununu Amsterdam Stadsschouwburg’dan naklen çevrimiçi yayınladı. 
Çoğunluğu ücretsiz gerçekleşmekte olan bu yayınlar önümüzdeki günlerde, özellikle Almanya’daki tiyatro kurumlarının açıklayacağı yeni programlarla zenginleşecek. 

21. yüzyılın Medea’sı 
Dünya çapında ünlü Hollandalı tiyatro topluluğu International Theater Amsterdam (eski adı Toneelgroep Amsterdam) ITAlive adıyla sezon boyunca belli tarihlerde belli gösterimlerinin İngilizce altyazılı ve naklen gerçekleşecek çevrimiçi yayınlarından oluşan bir program başlattı. Programın ilk yayını 30 Ekim 2020 akşamı, son yıllarda Avrupa’da ünü gittikçe artan Avustralyalı genç yönetmen Simon Stone’un, Euridipes’in aynı adlı ünlü oyunundan esinlenerek yazıp yönettiği “Medea” idi. 

Fotoğraf: Sanne Peper

Stone klasik metinleri sahnelerken onların yeni çevirisini veya uyarlamasını yapmıyor, o metinlerin tartıştığı temel konudan veya sorunsaldan yola çıkarak sıfırdan bir metin yazıyor. Stone’un yine ITA’da sahnelediği, İbsen’in oyunlarından esinlenen “İbsen Huis”, Viyana Burgtheater yapımı olan, August Strinberg’in oyunlarından esinlendiği “Hotel Strindberg” ve Theater Basel’de sahnelediği Çehov’un aynı adlı oyunundan esinlenen “Üç Kızkardeş” Stone’un işlerinden aklıma gelen ilk örnekler. Stone Euripides’in “Medea”sını da benzer bir şekilde ele alarak, 1990’larda Amerika’da gerçekleşen bir olayı; çocuklarını ve kendisini zehirleyerek ve ardından yakarak öldüren Debora Green’in gerçek hikayesini sahneye taşıyor. 

Bilindiği gibi Euripides’in “Medea”sı; protagonist Medea’nın, eşi İason’un iktidar uğruna başka bir krallığın prensesi ile evlenme kararı üzerine, ondan öc almak için çocuklarını ve prensesi öldürmesini konu edinir. Euripides’in Medea’sı bir nevi büyücüdür. Medea’nın çocuklarını öldürme eylemi ise genel olarak delilikle açıklanır. 
Stone’un Medea’sı araştırmacı bilimkadını Anna ise oyunun başında, birlikte çalıştıkları ilaç fırmasından iş arkadaşı da olan kocası Lucas’ı yavaş yavaş zehirlemekten dolayı girdiği bir ruh sağlığı kliniğinden yeni çıkmıştır, tekrar ailecek birlikte yaşamak istemekte ve kocasıyla bunun görüşmesini yapmaktadır. Ancak Lucas, firmada zamanında Anna’nın yardımıyla yükseldiği basamaklardan, şimdi de firmanın sahibinin kızı Clara ile birlikte olarak çıkmaktadır, dolayısıyla Anna ile tekrar bir araya gelmeyi düşünmez, çocukların vesayeti de ondadır. Anna patronuyla yaptığı görüşmede ise işe geri alınmayacağını öğrenir. Anna’nın, kendinden genç iki kadın, kocasının yeni sevgilisi ve bebek bekleyen Clara ile tansiyonlu yüzleşmesi ve klinikten çıktıktan sonra onunla ilgilenen sosyal hizmet görevlisi Mary-Louise’e kendi ayakları üzerinde durduğunu kanıtlama çabasının beyhudeliği de yine Anna’nın kendi geleceğine dair umutsuzluğunu pekiştirir. 

Bob Cousins’in tasarladığı bütünüyle bembeyaz, sınırları yuvarlatılarak muğlaklaştırılmış sahne mekanı modern bir kadın olarak Anna’nın ailesi ve işi olmadan düştüğü varoluşsal boşluğu, yalnızlığını ve kaybolmuşluğunu cisimleştirir adeta. Olaylar ilerledikçe Anna’nın eylemlerinin sonuçları olarak önce şarap, sonra kan, en son da tavandan dökülerek zemini kaplamaya başlayacak ve Anna ile iki çocuğunu örtecek olan küller bu beyazlık içinde görsel olarak gözalıcı olduğu kadar, anlamsal olarak zihinçelici lekeler oluştururlar. 
Stone bu oldukça komplike ilişkiler ve duygular barındıran hikayeyi, ard arda gelen sahneleri hafifçe iç içe sokarak oldukça akıcı hale getirdiği bir sahne trafiğiyle 80 dakika gibi kısa bir sürede anlatır; hikayenin merkezindeki Anna’nın içine düştüğü kaçınılmaz boşluktan çıkışsızlığını ustaca ortaya serer. 
Yapımın başarısında abartısız oyunculuklarıyla bütün ekibin rol oynadığını düşünüyorum, ancak beni en çok çarpanın, Anna’yı canlandıran Marieke Heebink’in doğallığı olduğunu vurgulamalıyım. Stone’un ITA’da 2015’te sahneye koyduğu bu “Medea” yapımı; hem 2015 Hollanda Tiyatro Festivali’ne seçilmiş hem de o yıl Marieke Heebink’e Theo d’Or ödülü kazandırmış, beş yıldır bir çok şehre; orijinal Hollandalı oyuncu kastıyla Londra Barbican’dan Paris Odéon-Théatre de l’Europe’a, Amerikalı oyuncularla bir sahnelemeyle New York Brooklyn Academy of Music’e, Avusturyalı oyuncularla bir sahnelemeyle de Viyana Burgtheater’a konuk olmuş. 


Fotoğraflar: Sanne Peper

ITAlive’ın kasım ayında gerçekleşecek ücretli naklen çevrimiçi yayınlarında izleme imkanı bulunan iki yapım, aynı zamanda topluluğun artistik direktörü, Belçikalı dahi yönetmen İvo van Hove tarafından sahnelenen iki edebiyat uyarlaması; ilki, kitaplarından Thomas Ostermeier’in yaptığı sahnelemelerle son yıllarda tiyatro dünyasında da adından çok söz ettiren genç Fransız yazar Édouard Louis’nin aynı adlı kitabından “Wie heeft nijn vader vermoord” (Babamı Kim Öldürdü) 6 kasım 2020’de, ikincisi Hollanda’nın uluslararası camiada en tanınmış yazarı Louis Couperus’un aynı adlı kitabından “De stille kracht” (Saklı Güç) 26 kasım 2020’de.

 

26 Kasım 2018 Pazartesi

"white on white" hakkında bu da böyle aşırı samimi bir yazı


bahar temiz'i tanımıyordum. ağustos sonunda berlin'e tanz im august'a gittiğim haftasonunda onun da bir işi vardı programda, seyrettim hayran kaldım, hakkında yazdım (buradan ulaşabilirsiniz). temiz'le facebook'ta, instagram'da arkadaş, takipçi olduk. ekim'de paris'teyken buluşmak istedik, kısa sürede çok şey seyredebilmek için tıklım tıklım doldurduğum programımda boşluk bulamadım bir kahvelik. istanbul tiyatro festivali programı açıklanmıştı ve temiz'in de bir işi vardı festivalde, nasıl olsa istanbul'a gelecekti, rastlaşacaktık.
geçen hafta moda sahnesi'ndeki bir gösterinin bitiminde birbirimize merhaba dedik, ayaküstü sohbet ettik. hemen o zamana kadar festivalde seyrettiğimiz işleri çekiştirdik. ben "il teatro comico"yu aşure gibi içine her şey konmuş bulduğum için sevmediğimi söyledim, bir tek video kullanımı eksikti dedim, o da "hmm, bakalım benim işi nasıl bulacaksın o zaman" dedi ve "ama mutlaka fikirlerini açık açık paylaş, alınmam" diye ekledi. rahat, kompleksiz, çevresiyle barışık, eleştiri kaldırır hali okunuyordu zaten üzerinden.

cumartesi bir heyecan uniq hall'ün yolunu tuttum, sekizinci sıra ortadaki şahane yerime kuruldum, bahar'ın "white on white"ına kendimi hazırladım. perde açıktı: bomboş bir sahne, solda bir ayaklı mikrofon, yine solda arkada yanyana iki şerit beyaz perde, ortada tepede bizlere döndürülmüş kocaman bir spot.
bahar siyah bikiniyle sahneye geldi. endüstriyel gürültüleri andıran bir ses peyzajında hareketler yapmaya başladı. bir yerlerden tanıdık geliyordu hareketler bana; ya flamenko dansını, ya klasik baleyi, ya çağdaş dansı andırıyordu hareketler. bahar'ın fizikalitesi güçlüydü, duruşu etkiliydi.
bu ilk sekans bitince, bahar sol ön köşeye yürüdü, bizlere arkası dönük bikinisinin üstünü çıkardı, yerdeki tulumvari kıyafeti geçirdi üzerine. mikrofonu aldı ve dönerek sakin bir ruh haliyle bize önce almanca sonra türkçe "sakin olun", "bana güvenin", "her şey iyi olacak" ve benzeri telkinlerde bulundu. sonra sahnenin ortasına geçip tulumunun içinde oldukça yavaş hareketler yapmaya başladı, meditatif bir kalitesi vardı hareketlerinin. o sırada sol arkadaki perdelerin üzerine, ama perdelerin iki tarafından arkadaki siyah duvara da taşarak çeşitli görüntüler yansıtılmaya başlandı. önce soyut lekeler zannettiğim görüntülerin, üzerinde oynanmış insan fotoğrafları olduğunu fark ettim zamanla. bazısı renkli bazısı siyah beyazdı. görüntüler zamanla dijitalleşiyor ve gerçekliklerini kaybedip desenlere dönüşüyorlardı.

görüntüler o kadar anlamsız, görüntülerin perdenin iki yanından taşıyor olması özensiz, bahar'ın hareketleri o kadar alakasız ve etkisiz gelmişti ki, dikkatim dağıldı, sıkıldım, biraz da sinirlendim, aptal yerine konuyormuşum gibi hissettim. bir yandan da acıktığımı fark ettim. akşam oradan zorlu'daki "gece sempozyumu"na gidecektim, arada yemeğe vaktim olmazsa diyerek yanıma cevizli sucuk almıştım ve daha saat yedi bile olmadan karnım acıkmıştı.
çantamdan cevizli sucuğu çıkardım ve yemeğe başladım, evet, gösteri devam ederken ben cevizli sucuk yiyordum. ne zaman sucuğum bitti, herhalde beynime enerji gitti, birden o ana kadar seyrettiklerim zihnimde anlam kazandı. cevizli sucuk  "aydınlanmamı" sağlamıştı.

çıkışta bir arkadaşa da anlattım: süprematistlerle, soyut sanatla, soyut ekspresyonistlerle, dada'yla; ister dans olsun ister plastik sanatlar ister edebiyat, aram çok iyi değil. o yüzden mesela dans alanında lucinda childs, trisha brown, mark morris gibi amerikan koreograflarından haz etmem, çünkü bana bir şey vermezler. maalesef sanat eserlerinde anlam arayan, duygu arayan, ruh arayan, ancak o şekilde bir sanat eseriyle ilişki kurabilen, herhangi bir şekilde anlam/duygu/ruh bulduğumda o eser hakkında fikri olan, beğenen veya beğenmeyen biriyim. eğer soyut ve anlamsız bir şeyden zevk almışsam, mutlaka o işin arkasında matematiksel, sistemsel ve ayrıca da takıntılı bir taraf vardır; merce cunningham'ın bütün olmasa da bazı yapıtlarında olduğu gibi mesela.

bahar'ın işinde anlamı/ruhu/duyguyu bulmuştum. ilk bölüm günlük hayatın hayhuyunu, kaosunu anlatıyordu; o birbirleriyle ilişkisiz, kopuk, bildik dans hareketleri bunu anlatıyordu. sonra tulum içinde bir hemşire/doktor/iyileştirici/şaman gelmiş bize sakin olmamızı, ona güvenmemizi söylemişti; demek ki ölüyorduk. şaman bizi meditatif hareketleriyle öbür dünyaya taşıyacaktı. video görüntüleri de anlam kazandı; desenlere dönüşen insan figürleri bu dünyadan göçmeyi, unutulmayı, toza/dijitale karışmayı anlatıyordu.

kendimce bu hikayeyi yazınca dört gözle sahneyi takip eder oldum. ne zaman bahar video görüntülerinin arkasında kayboldu, çıktığında siyah mini elbiseliydi ve sahnenin ortasına gelip bu sefer enerjisi yüksek dans etmeye başladı, sahnenin tamamı da kıpkırmızı bir ışıkla kaplanmıştı.
işte, hikayem devam ediyordu: öbür dünyaya gelmiştik artık; cehennemdeydik, çılgınca dans ediyorduk. pür dikkat ve hayranlıkla izledim bahar'ı.

bu üçüncü sekans bitince bahar tekrar mikrofona gitti, türkçe işin künyesini söylemeye başladı; ilk sahnedeki müzik bülent arel'in 1970'lerde yaptığı bir ses tasarımındanmış, kostümü belçikalı bir modacı tasarlamış. bahar, gösteriyi birlikte tasarladıkları marc vanrunxt ile nasıl tanıştıklarını ve bir sürü başka künye detayını da verdi konuşması sırasında. sonra slyvia plath'in bir şiirini okuyacağını söyledi, solda ayaklı mikrofonun orada şiiri ingilizce okudu. şiir biter bitmez mekanı kemanların hakimiyetinde oryantal bir müzik sardı. bir kaç nota sonra arabesk dinlediğimizi anladık. bahar sahnenin tam aksında en arkasına gidip oradan öne doğru yürüyüp, sahnenin en önünde kollarını yavaş yavaş yukarı doğru kaldırırken mekanı bülent ersoy'un yanık sesi sarmış, efkar'ın geçtiği şarkı sözleri bedenlerimize işlemeye başlamıştı ki, "white on white" sonlandı.

gösteri sonrasında konuştuğum arkadaşın dediği gibi "ortaya karışık, kafalar karışık" bir iş miydi "white on white" gerçekten?
"il teatro comico"yu beğenmezken "içinde yok yok" diyen ben, hele de içinde son yıllarda avrupa'da seyrettiğim bir çok çağdaş dans gösterisinde olan "konuşma", "bir modacıya tasarlatılmış kostüm", "video", "alakasız müzikler", "eklektik hareketler", "disco vibe'ı" gibi hiç sevmediğim öğeler barındıran bu iş için neden o arkadaşla aynı fikirde değildim.
bahar ile marc vanrunxt'un bülent arel'den bülent ersoy'a çizdikleri hat bana çok tutarlı ve sağlam gelmişti de ondan. başka bir arkadaşın sorduğu gibi ersoy olmasaydı da olur muydu, eksikliği duyulur muydu, hayır duyulmayabilirdi ama bence fazla da değildi; kişisel alımlamamda "ölüm" ile ilişki kurduğum bir işin "efkarlı" bitmiş olması çok anlamlıydı!

12 Eylül 2018 Çarşamba

Berlin Dans Ediyor

[bu makale 12.09.2018 tarihinde art unlimited'in online versiyonunda yayınlanmıştır. (dergiye şurayı tıkladığınızda ulaşabilirsiniz)]


  
10 ağustos – 2 eylül tarihleri arasında gerçekleşen Berlin’in yazlık festivali “Tanz im August” (Ağustos’ta Dans) bu yıl 30. yılını kutladı. Avrupa’da yazın düzenlenen dans festivalleri arasında Viyana’nın Impulstanz’ı ve Amsterdam’ın Julidans’ıyla birlikte ilk üç sırada anılan Tanz im August 30. yıl dolayısıyla yükseltildiği söylenen bütçesiyle eski yıllara nazaran daha büyük toplulukları programına alma imkanına ve bu sayede Berlin dışında da daha fazla görünürlüğüne kavuştu. Yaklaşık dört hafta boyunca festivalin ana merkezi HAU (Hebbel am Ufer) salonlarının yanısıra Volksbühne, Deutsches Theater, Haus der Berliner Festspiele gibi Berlin’in çeşitli kurumsal tiyatroları, Sophiensaele gibi dans merkezleri, müzeleri, kentin en turistik noktalarından Postdam Meydanı ve hatta bir mahalle arası futbol sahası; avant-garde ve minimal stüdyo işlerinden, büyük kadrolu ve devasa sahne tasarımına sahip yapımlara, sokaktan tesadüfen geçenleri cezbedip seyircileştiren ücretsiz işlerden, çocuk ve gençlerle kotarılmış çalışmalara birçok gösteriye ev sahipliği yaptılar. 
Festival bu yıl Türkiyeli birçok sanatçıyı da kapsıyordu. Türkiye çağdaş dans camiasının duayeni Aydın Teker geçen sezon İstanbul’da seyretme şansına erdiğimiz son işi “Hallo” ile festivaldeydi. Ayrıca, Paris’te yaşayan Bahar Temiz, Berlinli ortağı Felix Mathias Ott’la birlikte icra ettiği “M.A.R.S.” ile, Türkiye çağdaş dansının l’enfant terrible’ı İlyas Odman ise Björn Säfstens’in “Landscapes of I” adlı işinde dansçı olarak festivale konuk oldular.
Son haftasonunda dahil olduğum festivalde Berlin’in kozmopolitliğini yansıtırcasına uluslararası bir seyirci profili vardı; etrafınızda sadece Almanca duyma olasılığınız çok düşüktü. Çoğu gösterilerin biletleri uzun zaman öncesinden tükenmişti; kapıda bilet arayanlar ya da gişedeki bekleme listesine adını yazdıranlar, ve büyük uğraşlar sonucunda bilet bulunca sevinenler festivalin çoşkusunu arttırıyordu. Seyrettiğim yapımların niteliği ise genel olarak yüksekti; bazı minör hayal kırıklıklarına rağmen festivalden tatmin olmuş bir şekilde ayrıldım. 


Silvia Gribaudi, “R.OSA_10 Exercises for new virtuosities” ©Laila Pozzo

“R.OSA_10 Exercises for new virtuosities” koreograf Silvia Gribaudi’nin performansçı Claudia Marsicano’yu başka bir çalışma vesilesiyle tanıdıktan sonra, özellikle onun için tasarladığı bir işti. Aslen tiyatro eğitimli Marsicano ünlü ressam ve heykeltraş Fernando Botero’nun eserlerinden fırlamış fiziğiyle, ustaca kullandığı mimikleriyle ve seyirciyle kurduğu sıcak iletişimle herkesi kendisine hayran bıraktı. Marsicano on egzersizin bazısında seyircileri ayağa kaldırıp egzersize dahil etti, bazısında sadece oturduğu sandalyeyi kullandı, bazısında mimikleriyle harikalar yaratırken, bazısında seçtiği üç kelimeyi önce performatifleştirdi sonra da o hareketleri kesip biçip birbirine ekleyerek enfes bir koreografi yarattı.


Felix Mathias Ott & Bahar Temiz, “M.A.R.S.” ©Dajana Lothert

Gribaudi gibi stüdyo mekanının potansiyel teklifsizliğini, seyirciyle kurduğu samimiliği ve yakın mesafeyi kullanan işlerden biri Felix Mathias Ott ile Bahar Temiz’in “M.A.R.S.”ı idi. Yaklaşık 5x5 metreye beyaz kare bir zeminin sınırlarında, bütünüyle gri renkli kostümler içindeki iki dansçı 60 dakika boyunca birbirlerine dolanmış şekilde tek bir varlığa dönüşerek hareket ettiler. İşin strüktürünü okuyabildiğim kadarıyla bu dönüşüm üç aşamada gerçekleşti. İkili önce oldukça rijit, formel, düz, sert açılı ve belli bir matematik içeren kombinasyonlarla yuvarlandılar, ardından zeminin en önüne gelip yüzleri birbirine bakar şekilde ama vücutları birbirinin içeri girmiş olarak otururken aralarındaki resmiyeti ve ilişkilerinin formelliğini bozmaya, adeta flört etmeye başladılar, bu aşamada vurmalı bir çalgı gibi kullandıkları birbirlerinin bedenlerinden çıkan ses de koreografiye dahil oldu. Formelliğin rijitliği ses ile bozuldu sanki. Son aşamada ise; iki bedeninin birbirine teması ve hareketlerinin niteliği organikleşmiş, baştan beri zaten tek bir varlık gibi olan iki beden iyice kaynaşmış, ikili adeta tek bir bütünde hemhalleşmişlerdi. Finalde ışıklar çok yavaşça sönerken, bu tek varlıkta hemhal olmuş iki beden bu sefer beyaz zeminin en arkasından siyah alana, dışarıya taşmış, gözden yitiyordu. Ott ile Temiz’in “M.A.R.S.”ı yalın estetiği ve seyircinin tahayyüllünü tetikleyen soyutluğuyla festivalin benim için en güçlü ve yaratıcı gösterisiydi.


Cie Vero Cendoya (Veronica Cendoya), “La Partida” ©Dajana Lothert

Bu seneki festivalde Katalan koreograflar üç yapımla coğrafi bir alt başlık oluşturacak çoğunluktaydılar. Bunlardan ikisini seyretme imkanım oldu. Maria Muñoz und Pep Ramis’in“The Fifth Winter” adlı işi, gençliklerinden beri birbirini tanıyan iki geçkin insanın karlar altında geçirdiği beş kışı şiirsel ve soyut bir koreografiyle betimliyordu. Atmosferik ses ve müzik, minimal sahne ve ışık tasarımları, ve buhulu sesli Tunuslu şarkıcı Alia Sellami’nin Fransızca seslendirdiği Erri de Luca şiirleri yapıta kendine özgü edebi bir kalite kazandırmasına rağmen, “The Fifth Winter” son tahlilde duygusunu sahneden oditoryuma güçlü bir şekilde geçirebilen bir iş değildi kanımca. 
Katalonya’dan konuk olan diğer iş ise, Veronica Cendoya’nın çok ödül almış “La Partida” adlı çalışmasıydı. Cendoya beş kadın dansçı ile beş erkek sporcunun karşılaştığı bir futbol maçı simülasyonu üzerinden tartışmaya açtığı cinsiyet, maçoluk, kadın hakları, iktidar ve rekabet gibi ciddi temaları keyifli ve komik bir dille ele aldığı bu işiyle mahalle arasındaki bir halı saha etrafına topladığı her yaştan seyirciye eğlenceli olduğu kadar düşünsel anlar da yaşattı.


fABULEUS & Michiel Vandevelde (Michiel Vandevelde), “Paradise Now (1968-2018)” ©Kurt van der Elst

Belçikalı Michiel Vandevelde’nin 14-23 yaş arası 13 gençten oluşan fABULEUS topluluğuyla sahnelediği “Paradise Now (1968-2018)” ise, The Living Theatre’ın 1968 tarihli ve aynı adlı devrimci işine 50 yıl mesafeden bakan bir çalışmaydı. Vandevelde’nin aradaki 50 yılın her biri için o yılı temsilen seçtiği ikonik görsellerin 13 performansçı tarafından 2018’den geriye doğru hızlaca arka arkaya gerçekleştirilmesiyle fişek gibi başlayan gösteri; “Paradise Now”un hızlı bir tempoyla tekrarlanması ve bu sefer aynı 50 görselin arka arkaya daha da hızlıca oluşturulmasıyla tamamlandı. Son bölümde ise seyirciler kapkaranlık sahnede yatmaya davet edildiler, ve bu sırada dansçı gençler mikrofonu kendi aralarında elden ele gezdirerek sırayla günümüzün toplumsal, ekonomik ve politik coğrafyasıyla ilgili düşüncelerini paylaştılar. Özellikle genç dansçıların seyirciyi kendilerine hayran bırakan üstün ve dinamik performanslarıyla öne çıkan “Paradise Now (1968-2018)” enerjik, sorgulayıcı ve cesaretli bir işti.  


Tanztheater Wuppertal Pina Bausch (Alan Lucien Øyen), “Neues Stück II” ©Mats Bäcker

Festivalin hiç kuşkusuz merakla beklenen işi, aynı zamanda kapanış gösterisi olarak lanse edilen, ünlü Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğunun repertuvarına girmiş en yeni yapıttı. Dans tiyatrosu türünde yetkin ürünler vermis ve, İstanbul Tiyatro Festivali’ne de 1998-2003 yılları arasında üç farklı yapıtıyla konuk olmuş olan ünlü koreograf Pina Bausch’un 2009’daki ani vefatından sonra topluluk ilk defa geçtiğimiz 2017-2018 sezonu sonunda 15 gün arayla Bausch dışındaki iki koreografın bir akşamı bütünüyle dolduran uzun metraj işlerinin prömiyerlerini gerçekleştirmişti. Bunlar; Yunan sanatçı Dimitris Papaionnaou’nun “Seit sie” (Ondan beri) adlı işi ile Norveçli genç koreograf Alan Lucien Øyen imzalı “Neues Stück II” (Yeni Yapıt II) idi. Mayıs ve hazirandaki prömiyerler ve, Amsterdam ve Oslo turnelerinden sonra ayağının tozuyla Tanz im August’a konuk olan Tanztheater Wuppertal Pina BauschBerlin’de Øyen’in herhangi bir başlık vermediği, Bauschvari bir tavırla sadece “Neues Stück II” (Yeni Yapıt II) olarak anılan işini sahneledi.
Bausch yaşarken hiç bir yapıtını seyretmediğini, hayatında ilk defa ve canlı olarak bir Bausch yapıtını Tanztheater Wuppertal Pina Bausch ile çalışacağı kesinleşince 2016’da Paris’te (1986 tarihli “Viktor”u) seyretmiş olduğunu söyleyen Alan Lucien Øyen’in ara dahil 210 dakikalık işi biçimsel olarak Pina Bausch’un tarzını oldukça andırıyordu. İsimsiz olma halinin yanısıra; görkemli ve aynı kalmayarak dönüşen sahne tasarımı, birbirine bağlanmayan küçük hikayeler ve durumlar, seyirciyle birebir kontağa giren dansçılar, her bir dansçıya alan açan sololar, çok basit hareketlerden oluşan bir–iki topluluk dansı, üç saatlik geniş bir süre, çeşitli müzisyen ve şarkıcıların parçalarından oluşan kolaj müzik, gece kıyafetleri, tebeşir kullanımı, melek kanatları… İçerik olarak da Øyen’in işinin anatemaları yine Bausch’un bir çok işinde karşımıza çıkan iki temaydı: ölüm ve hasret. Fakat Bausch ele aldığı temaları sahneye ve koreografiye tercüme ederken hiç bir zaman eskimeyecek şekilde soyutlayarak kurgularken ve eğer söz kullanıyorsa olabildiğince tutumlu (örneğin sadece kelimeler veya kısa cümleler halinde) davranırken, Øyen’in figürlerinin (16 kişiydiler) neredeyse hepsi sahnede birer ölüm hikayesi anlattı; annelerin, babaların, kardeşlerin, en yakın arkadaşın babasının ölümleri; ya da birebir ölüm/intihar anı canlandırdı. 
Hem uzun süresi hem de anateması nedeniyle kolaylıkla depresif olabilecek ve seyirciyi bunaltabilecek yapıt neyse ki Øyen’in her bir ölüm hikayesinin veya canlandırmasının hemen ardından komik veya absürd bir durum kurgulaması sayesinde hafiflemişti; gösteri boyunca bolca gülündü, gülümsendi, bazen komikten ziyade ironikleşen hallere de olsa.Øyen’in Bausch’unkilerden ayıran başka bir özellik ise, sahne ve kostüm tasarımının belli bir tarihi döneme (1950’lerden 1970’lere) referans vermesiydi. Halbuki Bausch’un işlerinde ne sahne tasarımı ne de kostümler, başka bir dönemi bırakın, ortaya çıktığı dönemi bile (örneğin 70’leri veya 80’leri) tarif eder; zamansızdır. Dolayısıyla Øyen’in yapıtının Bauschvari olmayan özellikleri aslında onun zayıf taraflarıydı. Bauschvari tarafları ise kopya hissi yaratmasa da öykünmeden ileri geçemiyor, derine inemiyordu. Yine de garip bir şekilde Øyen’in bu retro hisli melankolik yapıtının tarif edilemez bir cazibesi yok değildi. Øyen sinemasal bir akıcılıkla bazen ilginç bazen içli bazen yaratıcı bazen de hayranlık uyandırıcı bir çok küçük fikri bir mücevherci titizliğiyle biraraya getirerek büyük bir puzzle oluşturmuştu; her ne kadar seyirci olarak 210 dakikalık iş bittiğinde puzzle’a hala yukarıdan ve bütünsel bakamıyor, hala parçaların kıvrımlarında hapis kalıyor ve kaybolmaya devam ediyor olsanız da. Øyen’in yapıtının en parlak tarafı ise topluluğa yeni katılmış iki erkek dansçıyı keşfetmekti. Jonathan Fredrickson ile Douglas Letheren hem yapıt boyunca ilki iki, ikincisi üç kere sahne aldıkları farklı hareketlerden oluşan sololarında hem de birlikte dans ettikleri duoda akşamın enerjisini ve özellikle de koreografik kalitesini yükselttiler.



Tanz im August 30. yıl dolayısıyla edindiği geniş ödenek sayesinde Berlin’lileri eski yıllardan alışık oldukları gibi ağırlıklı olarak yeni ve yükselen koregorafların avant-garde stüdyo işlerinin yanısıra; Tanztheater Wuppertal Pina Bausch, Lyon Opera Balesi, Company Wayne Mc Gregor, Compagnie Kaefig ve Grupo de Rua gibi geniş kadrolu toplulukların sahnelediği büyük bütçeli yapımları seyretmeye alıştırdı. Bakalım önümüzdeki yazki 31. yılın programında çıta aynı seviyede kalabilecek mi?