theodoros terzopoulos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
theodoros terzopoulos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2024 Pazar

03 KASIM


1992 whitney houston'ın, dolly parton'ın 1974 tarihli i will always love you şarkısının cover'ı the bodyguard: original soundtrack albümünden single olarak yayınlandı; şarkı 27 şubat 1993'te bir numaraya çıkıp 14 hafta kalarak abd'nin en uzun 1 numara hit'i rekorunu kırdı 

1999 francesco rosi'nin carmen filmiyle tanıyıp hayran olduğum mezzo soprano julia migenes'in cemal reşit rey konser salonu'ndaki konserine gittim

2015 gevher gökçe'nin msgsü fındıklı kampüsü'nden düzenlediği ölüm sanat mekan sempozyumu kapsamında sedad hakkı eldem oditoryumu'nda ilyas odman'ın oggi, niente... adlı gösterisi sahnelendi 

2023 theodoros terzopoulos'un yazıp, yönettiği ve aglaia papas ile oynadığı io'yu dasdas'da seyrettim



27 Temmuz 2024 Cumartesi

27 TEMMUZ



1936, cumhuriyet gazetesi


1940 bugs bunny a wild hare adlı çizgi filmde ilk defa görünmüş

1983 madonna ilk albümünü yayınladı

1984 prince'in "purple rain" filmi vizyona girdi

2006 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda haris alexiou konserine gittim

2010 istanbul rumelihisarı'nda theodoros terzopoulos'un attis tiyatrosu'nun sahnelediği zincire vurulmuş promete'yi seyrettim

2018 arena di verona'da franco zeffirelli'nin sahneye koyduğu aida operasını annem ve babamla seyrettik



27 Mayıs 2024 Pazartesi

27 MAYIS


1906 gustav mahler'in 6. senfonisi'nin dünya prömiyeri essen'de gerçekleştirilmiş

1971 john lennon imagine şarkısını ingiltere, tittenhurst park'taki ascot sound ev stüdyosunda kaydetti


1993 theodoros terzopoulos'un attis tiyatrosu'yla sahnelediği quartet adlı oyunu harbiye kenterler tiyatrosu'nda seyrettim

1995 stephane braunschweig'ın centre dramatique national d'orleans topluluğu ile sahnelediği thomas mann uyarlaması doktor faustus ya da şeytanın paltosu adlı oyunu taksim sahnesi'nde seyrettim

2002 edward hall'in the watermill playhouse topluluğuyla sahnelediği shakespeare'in gülün öfkesi adlı oyununy harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim

2006 taganka tiyatrosu'nun yuri lubimov rejisiyle sahnelediği euripides'in medea adlı gösterisini harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim

2010 tadashi suzuki'nin yönettiği elektra'yı harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim

2022 maguy marin'in bir yapıtı ilk defa istanbul'da sahnelendi: may b., cemal reşit rey konser salonu'nda; daha önce yurtdışında seyretmiş olmama rağmen tekrar gittim, avrupa'daki sahnelemelerde olan arka duvar istanbul'da yoktu





25 Mayıs 2024 Cumartesi

25 MAYIS



1977 george lucas'ın star wars filmi a.b.d.'de gösterime girdi; türkiye'de ne zaman vizyona girdiğini hatırlamıyorum, ama filmi osmanbey site sinemas'ında izlediğimi ve luke skywalker ve arkadaşları her kazandığında, hele de sondaki "ölüm yıldızının patlatılma" sahnesinde alkışladığımızı hatırlıyorum

1979 ridley scott'un alien filmi a.b.d.'de gösterime girdi; türkiye'de ne zaman vizyona girdiğini hatırlamıyorum, ama filmi balmumcu'daki sinema-tv enstitüsü'nde izlediğimi ve o ünlü "mürettabat yemek yerken yaratığın birisinin karnından çıkma" sahnesinde dehşete düştüğümü hatırlıyorum

1999 theodoros terzopoulos'un heiner müller, euripides ve sophocles metinlerinden uyarlayarak yönettiği oyuncuları arasında ayla algan, yetkin dikinciler ve devrim nas'ın da olduğu herakles üçlemesi'ni bu akşamdan itibaren üç ayrı günde ve seansta harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim

2002 plasticiens volants sokak tiyatrosu'nun kuşların dili - simurg adlı gösterisini taksim meydanı'nda seyrettim

2006 istanbul'a ilk defa konuk olan anne teresa de keersmaeker'i ilk defa raga for the rainy season adlı yapıtıyla iki akşam üst üste atatürk kültür merkezi büyük salon'da seyrettim

2008 eimuntas nekrosius'un etkileyici faust yorumunu atatürk kültür merkezi büyük salon'da seyrettim 

2012 pina bausch'un ten chi adlı yapıtını annem ve babamla wuppertal'de opernhaus barmen'de üst üste iki akşam seyrettik



13 Mayıs 2024 Pazartesi

13 MAYIS


1637 fransız kardinal richelieu'nun sofra bıçağını yaratmış

1767 wolfgang amadeus mozart'ın 11 yaşındayken yazdığı ilk operası apollo et hyacinthus'un dünya prömiyeri salzburg'da gerçekleştirilmiş


1994 prag'da ulusal kukla tiyatrosu'nda don giovanni operasını seyrettim

1997 apocalyptica cello dörtlüsü'nü cemal reşit rey konser salonu'nda dinledim

2012 thomas ostermeier'in yönettiği ve lars eidinger'in başrolde oynadığı, schaubühne yapımı, shakespeare'in hamlet oyununu harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim

2018 bergama'da asklepion antik tiyatrosu'nda theodoros terzopoulos'un sofokles'ten uyarladığı ajax, the maddness adlı oyunu seyrettim



9 Kasım 2023 Perşembe

on soruluk sohbetler 97: theodoros terzopoulos

© Johanna Weber

Tiyatronun özü sizce nedir?
Tiyatronun çekirdeği, dönüşüm süreci, sürekli değişim, öteki benliğimizi ve kolektif oluşu arayıştır. Ama her şeyden önce tiyatronun özü, bir çekirdeğin gelişmesidir. Bu çekirdek sürekli kanayan bir yara olabilir; psikolojik, ontolojik ve aşkın boyutta bir yara.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Elbette, dönüşüm kavramına inanıyorum. Heraklitos τα πάντα ρει der, yani "her şey akar", güneş her gün yenidir. Her şey değişir, dönüşür, her ne kadar biz aynı kaldığımızı düşünsek de. Değişim, dönüşüm, yeniden doğuş, rönesans. Bu nasıl başarılabilir? Tüm duyuları tetikte tutarak, uyanık olarak, empati göstererek; "öteki"ni, farklı olanı hissetme , dinleme, görme yeteneğini sürdürerek, Öteki'nin bizi dönüştürmesine ve değiştirmesine izin vererek.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
İçime ve dışıma bakarım; tüm uyaranlar duyularımı besler. Özgürce işlev görmeleri ve bilinçaltını, rüyaları, hatta kabusları özgürleştirmek için duyuları açık tutmaya çalışırım.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bazen başlık bir çıkmazdan, var olmayan bir şeyden, anlatılamaz olandan ortaya çıkar. Bazen de bir oyuncunun bir jestinden ya da bir leitmotif gibi tekrarlanan bir kelimeden ortaya çıkar, örneğin Alarme’deki gibi. Nora ve Io'da iki kadın figürüne odaklandım: Nora'da kahramanın ve onun çıkışının (Exodus) trajik boyutuna dikkat çektim. Io'da savaşın avladığı bir kadına odaklandım. Sonuçta tiyatronun maskesi kadın maskesidir.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Akıl hocam ve çalışma arkadaşım olan Heiner Müller ile tanışmam beni derinden etkiledi. Aslında In the Labyrinth: Theodoros Terzopoulos meets Heiner Müller (Labirentte: Theodoros Terzopoulos, Heiner Müller ile Buluşuyor) başlıklı bir kitap var ve bu, Müller’in benim çalışmalarım ve çoğunlukla da düşünce tarzım üzerindeki etkisine tam olarak gönderme yapıyor. Müller bana, klasik ile klasisizm arasındaki farkı ve kabusla bile olsa mit ile olan derin bağlantıyı öğretti.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

9 Şubat 2022 Çarşamba

on soruluk sohbetler 61 : przemysław błaszczak

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in üçüncüsü, 18-26 Eylül 2021 tarihleri arasında Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşan hibrit bir programla gerçekleşti. Ayrıca mevcut pandemi koşullarına da hızlıca adapte olan festival, tiyatro sezonuna yayılan Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Bizler de festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunacak sanatçılarla yaptığımız sohbetlere devam ediyoruz. Festivalin 2022 Ocak etkinliklerinin ikinci konuğu, I Come to You River: Ophelia Fractured gösterimiyle 29 ve 30 Ocak’ta Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy’ün katkılarıyla İstanbul seyircisiyle buluşacak olan Polonya’dan topluluk Studio Kokyu. Bizim de Fringe serisinde sıradaki konuğumuz, Heiner Müller’in Hamlet Makinesi’ndeki ve William Shakespeare’in Hamlet’indeki Ophelia figüründen esinlenerek üç kadın oyuncunun Ophelia’yı kendi kişisel deneyimleriyle yapıbozuma uğratarak her kadının hayatında mevcut olan ilişkiler, kadınlık, intihar, baskı gibi temalara ışık tutmaya çalıştıkları I Come to You River: Ophelia Fractured adlı gösterinin yönetmeni Przemysław Błaszczak.

© Magdalena Mądra

Performansın özü sizce nedir? 
Bu çok ilginç bir soru. Bana tiyatronun özünün ne olduğunu sorsaydınız, muhtemelen bir buluşma olması diye cevap verirdim. Size anlatacak, size iletecek önemli bir şeyimin olduğu yerde bir buluşma ve sizin benimle duymaya, almaya, ilham almaya, hikayemi takip etmeye açıklıkla geldiğiniz bir buluşma. Ama bu soru aslında, performansın özü nedir, bu yüzden cevabım bilinçli yapmak olacaktır. Performans, tesadüfi değilse iyi (bence) ve net belirli bir eylem yapısıdır. Performansı anladığım kadarıyla, aynı zamanda çok iyi hazırlanmış olmalı. Daha sonra, bu gerçekleştiğinde, yapanların bir performansına tanık olabiliriz- onları kesin ve net bir eylem yapısının içinde, bir yapma akışında görürüz. Ve olması gerektiği gibi bir netlik ve kesinlikle yapılır. Bu canlı eylem akışının performansın özü olduğunu söyleyebilirim. Örnek olarak, bir kılıç ustasının yaptığı mükemmel bir kesme eylemini düşünebilirsiniz. Bu eylemi uzun süredir, belki de tüm hayatı boyunca prova etmiştir. O zaman da bunu tam olarak olması gerektiği gibi gerçekleştirebilir. İşte özü burada yatar performansın.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle evet. Buna inanıyorum ve inanmasam sanat yapmazdım. Aynı zamanda, sanatın bu işlevi basitçe verili bir özellik değil. Sanatın bu güce sahip olacağı garanti değil veya sanat dediğimiz her şeyin dönüştürücü bir gücü olmadığını da söyleyebiliriz. Bunun bir görev, ulaşılacak bir şey, bir meydan okuma olduğuna inanıyorum. Sanatın dönüştürücü gücü iki açıdan işleyebilir. Biri, sanat eserinde saklı mesajı alımlayan izleyicinin bakış açısı. Bu yüzden mesajımın ne olduğunu, sebebinin ne olduğunu, sanatımı neden yaptığımı, başkalarına ne söylemek istediğimi bilmek belli bir sorumluluk getiriyor. Sanatın politik olmaya başladığı yer burası, çünkü bireysel özgürlüğün bir eylemi, kalbin derinliklerinden diğerine uzanan bir ses olmak zorunda. Bu özgürlüğün sesini, önemli bir şeyi paylaşmak için derin bir içsel ihtiyacın çağrısını duyan birinin bizimle rezonansa girmesi, fikirlerini, bakış açısını yeniden tanımlaması mümkün. Bunun eski zamanlarda katarsis diye nitelendirdikleri şey olduğuna inanıyorum. Duyuların temizlenmesi. Sanata katılım kişinin duyularını temizleyebiliyorsa o kişi daha net, ya da daha doğrudan diyelim, duyacak, görecek, algılayacaktır. Dolayısıyla kendisiyle daha iyi bir bağ kuracaklarını söyleyebiliriz. Bu, sanatın terapötik işlevi. İnanıyorum ki, belirli zamanlarda bireyleri, hatta belki de tüm ulusları dönüştürme gücüne sahip olan kitaplar, resimler, şarkılar, performanslara örnekler sanat tarihinde çok mevcut. Diğer bakış açısı, yapanın dönüşümü. Sanat yapan kişinin. Sanatçı kelimesini bilinçli olarak kullanmak istemiyorum çünkü çok güçlü bir çağrışımı var. Daha çok zanaatkardan, sürekli olarak kendi becerisi üzerinde çalışan birinden bahsetmeyi tercih ederim. Bu ilerleme süreci, zaten başardıklarımla yetinmeme, bir adım daha ileri, henüz bulunmadığım yerlere, yeni alanlara, yeni sorulara gitme açlığı, kendimle daha derin temas halinde olmak, yaptığım işte daha dürüst ve daha dolaysız olma hali… Bu tür bir yaklaşım, kendin üzerinde sürekli, bilinçli bir çalışma doğrudan dönüşüme yol açıyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Çok çeşitli yönlerden ilham alıyorum. Bir iş üzerinde çalışırken ve bir konunun araştırılmasına derinlemesine girmeye başladığımda, gerçekliğin tamamı benimle konuşmaya başlıyor. Şarkılar, resimler, politik ve sosyal haberler, filmler, edebiyat aracılığıyla. Elbette edebiyat çok güçlü, belki de en güçlü kaynaklardan biri. Çok okurum, bağlam ararım. Ama aynı zamanda çok fazla sohbet eder, insanlarla konuşarak, sorular sorarak, burada ve şimdi ile bağlantı kurmaya çalışarak konuyu araştırırım. Asla bilinçli olarak bir kaynak olarak rüyalarla çalışmadım, ancak yaratıcı süreçte güçlü rüyalarım olur, performansı veya hikâyeyi, bazı olayları rüyamda görürüm. Doğal olarak derinlere, yoğun bir şekilde belirli bir konuya girdiğinizde, etrafınızdaki hayat bir şekilde dönüşüyor ve her yerde referanslar görüyorsunuz. Bilinç ve bilinçaltı düzeyinde.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Kafamda sık sık şu komik soru oluyor: Hangi düşünce gerçekten benim? Yüzyıllar boyunca o kadar çok şey söylendi, çok şey yapıldı ki. Bu muazzam düşünce ve fikirler topluluğuna katılıyoruz bizler de. Uzun yıllar Jarosław Fret ile oyuncu olarak çalıştım. 15 yıldan fazla oldu. Bunun benim için güçlü bir formasyon dönemi olduğuna kesinlikle eminim. Onunla çalışmaktan, onu çalışırken gözlemlemekten, ilham verici sohbetlerden çok şey öğrendim. Yani, Jaroslaw Fret hayatımdaki önemli sanatçılardan biri. Bir sonraki isim, şüphesiz ustam olarak tanımlayabileceğim, Theodoros Terzopoulos. Onunla bir oyuncu olarak çalışmak, sonra yöntemini öğrenmek ve nasıl öğretileceğini öğrenmek bana bu kaynaktan beslenmem için inanılmaz bir şans verdi. Kendi işimin lideri, bir yönetmen olarak bağımsız yolculuğuma başlamak için bende eksik olan her şeyi ondan aldım. Bana karşı çok cömert olduğunu söylemeliyim, ona her zaman sorular sorabilir, fikir danışabilirim. Ondan aldığım her şey için ve onun hayatımda olduğu için çok minnettarım. Bir de usta dediğim üçüncü bir kişi var sensei. Bu benim aikido öğretmenim Piotr Masztalerz. O benim ustam ve gerçek arkadaşım. O olmadan olduğum kişi olamazdım. Onunla yaklaşık 20 yıl önce tanıştığım için çok şanslıyım ve ilişkimiz şu ana kadar hep çok güçlü ve canlı devam etti. Şunu da söylemek isterim ki, hayatımda birçok büyük ustayla tanıştım ve her biri bana bir şeyler kattı. Son olarak, geleneksel Ermeni ayin ilahisinin büyük usta şarkıcısı Aram Kerovpian'dan söz edebilirim. Sesle olan ilişkimi değiştirdi. Liste gerçekten uzun, o yüzden bu dördü ile duralım. Birebir tanışmadığım ama çalışmaları ve fikirleriyle hayatımı değiştiren usta Jerzy Grotowski. Muhtemelen 18 yaşımdayken onun metinlerinden oluşan bir kitap okumamış olsaydım, bugün tiyatro yapıyor olmazdım. Bu usta benimle yüz yüze görüşmeden hayatımı değiştirdi. Ama o bugüne kadar hayatımda hep mevcut.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

TEB Oyun 38 / Yaz 2018



Faşizme Direnme Bonn Kammerspiele’de Olağanüstü Bir Sahneleme, Zehra İpşiroğlu
BBT Oyunlarından Ruh Hallerimiz Üzerine Çeşitlemeler, Zeynep Baykal
Baba Sahne ile Söyleşi, Derya Özer
İstanbul Dans Sahnesi, Kerem Özel
Theodoros Terzopoulos “Tragedya Delilik Demektir, Delilik İse Tragedya“ Terzopoulos’la Tragedya Üzerine Söyleşi, Tuğba Çelik - Bahan Gökçe 
Kan Bulaşmaya Devam Ederken Delilikle Hesaplaşmak, Tuğba Çelik - Bahan Gökçe 
Gülmenin ve Ağlamanın Sınırında: Ajax-The Madness, Nazım Sarıkaya 
Hareket Atölyesi: Kolektif Bir Dişi Varlık, Hareket Atölyesi 
Umut Kırcalı Yönetmenliğinde Tayf Kolektif, Pınar Yılmaz 
Umut Kırcalı ile Tayf Kolektif Üzerine ile Söyleşi, Pınar Yılmaz
Dirmit: Bir Varoluş Mücadelesi, Nural Uslu 
Rüyadan Uyanma Vakti: Yutmak, Emre Alpun

16 Mayıs 2018 Çarşamba

bergama tiyatro festivali'nden izlenimler...



türkiye'nin ilk opera rejisörü ve iksv istanbul müzik festivali'nin başlangıcından itibaren uzun yıllar direktörü olan aydın gün bir gazete röportajında söylemişti, bir rüyası vardı: batı anadolu'nun antik tiyatrolarında düzenlemecek büyük bir festival.
eren arıkan ve kabak&lin ekibi bu yıl aydın gün'ün rüyasını bir nebze olsa da hayata geçirdi: asklepion antik tiyatrosu'nu da kullanan bergama uluslararası tiyatro festivali 10-13 mayıs 2018 tarihlerinde gerçekleşti.
festivali son iki gününde takip ettim. sadece antik tiyatroyu ve çevresini kullanan işlerle değil, bergama'nın tamamını içine alan, kendisine dahil eden yaklaşımıyla festival bana büyük keyif verdi, gönlümde büyük bir yer edindi.

arasta'da püfür püfür esen rüzgarla yaprakları dalganan çınarın altında, kuş cıvıltıları ve tavla sesleri arasında kahvemi, çayımı içerken oyunlar (sen istanbul'dan daha güzelsin / bam & yaşamak mı zor çince mi? / mekan artı) seyretmek... oyundan önce yine arasta'da kumru yerken yan masaya efsanevi yunan rejisör theodoros terzopoulos'un gelip oturması, onunla merhaba'laşmak... 50 kişilik kapasitesi yüzünden kapısının önünde, içerideki kapalıgişe işi ayakta seyretmek pahasına heyecanlı, meraklı, güleryüzlü insanların uzun kuyruklar oluşturduğu kızıl avlu'dan kös kös geri dönmek... antik bir yunan tiyatrosunda antik bir yunan kahramandan esinlenen çağdaş bir yapımı (ajax, the maddness / attis tiyatrosu) seyrederken, oyunun sadece kırmızı ışığın kullanıldığı loş bir anında başımı kaldırıp yukarı bakınca tepemde yıldızlarla kaplı sonsuz gökyüzünü görmek... sokakta yürürken, istanbul sahnelerinden tanıdığım bir tiyatrocuyla karşılaşmak, selamlaşmak, ayaküstü konuşmak... rüzgarın deli gibi estiği antik bir kentin sokaklarında, delhizlerinde, sütunlarının arasında, çeşmesinin etrafında, tapınağının duvarında, agorasının merdivenlerinde güneşin batmasına yakın alacakaranlık bir vakitte sahnelenen bir yere-özgü işle (whispers / gastkollektiv) binyıllar öncesinden günümüze uzunan fısıltılara kulak vermek... yoldan, elini tuttuğu çocuğuyla birlikte geçenin kafasını çevirip dikkatini çekince, gelip yanıma oturduğu kasabanın meydanında dört palyaçonun sevimli hikayesine (catastrophe / copenhagen commedia school) dahil olmak... istanbul'un tiyatro hayatına büyük emekleri geçmiş bir hocayla oyunlarda ve akropolde karşılaşmak... çağdaş mimariye ve imkanlara sahip bir tiyatro salonunda; kah türkçe sözlerle sezen aksu şarkıları söyleyen bir alman tiyatrocu/şarkıcının doğu berlin'den bergama'ya uzanan hikayesini dinlemek (der kleine spatz vom bosporus / tuğsal moğul), kah almanya'da yabancı düşmanlığı nedeniyle katledilen türkiye asıllı insanların hikayelerine ortak olmak (NSU monologları / bühne für menschenrechte), kah iranlı bir koreografın kaligrafi estetiğinde günümüz orta doğu kadınının ve erkeğinin çıkmazlarını, dertlerini anlattığı dans gösterisine çarpılmak (bodytext / modjgan hashemian & maxim gorki theater studio R)...

bunlar benim iki günde yaşadıklarım, seyrettiklerim, yetişebildiklerim. bir de bu iki günde, ve diğer iki günde seyredemediklerim, yetişemediklerim var. başkalarının yaşamış, seyretmiş oldukları; atölyelere katılanların, söyleşilere panellere gidenlerin, 50 kişilik kapasiteli kızıl avlu'daki işlere girebilenlerin, sezen aksu şarkılarını alman aksanla söyleyen kız yerine faust'un hikayesini dinlemeyi seçenlerin, akropole gitmek yerine meddaha kulak verenlerin...


bergama tiyatro festivali geçtiğimiz haftasonumu şenlendirdi; en son 23 yıl önce ziyaret ettiğim bu etkileyici rum kasabasının sokaklarında, çarşısında, antik akropolün kalıntıları arasında tekrar dolaşmamı sağladı, kamusal alanda etrafımdaki insanlarla paylaşarak keyifle oyunlar seyretmeme vesile oldu, bir yerleşmenin tiyatroyla nasıl canlanacağına tanık etti beni. dahası, umudumu yeşertti.
umarım festival tek defalık kalmaz; devamı gelirse, ben her mayıs bir haftasonumu bergama'ya ayırırım, kesin bilgi!

27 Eylül 2017 Çarşamba

21. istanbul tiyatro festivali'nin programına kişisel bir bakış



13-26 kasım 2017 tarihleri arasında iksv tarafından düzenlenecek olan 21. istanbul tiyatro festivali'nin programı açıklandı. ilkbahardaki basın toplantısında söylendiğinden farklı olarak festival 10 yerine 14 gün, 4 yerine 6 yabancı yapım, 10 yerine 13 yerli yapım içeriyor. bunlar, kağıt üzerinde olumlu gelişmeler.
önce iksv'ye bir teşekkür: sezon içinde sanatsal yönü ağır basan yabancı sahne yapımlarının neredeyse hiç turneye gelmediği bir "dünya kenti"nde bu festival sayesinde şehrin tiyatro izleyicilerinin ve tiyatrocularının dünya tiyatrosundan örnekler izleyebilmeleri çok önemli; o yüzden iki fazla yapım iki fazla yapımdır.

şimdiden şunu söyleyebilirim: bu seneki festivalin bizlere tanıtacağı iki önemli isim wajdi mouawad ve angelin preljocaj.

lübnan asıllı kanadalı wajdi mouawad son 10-15 yılın en önemli tiyatro yazar ve yönetmenlerinden biri. mouawad geçen yıl paris'in önemli ödenekli tiyatrolardan la colline - theatre national'in başına getirildi.
sanata meraklı istanbul seyircisi mouawad'ı dennis villeneuve'un 2010 tarihli muhteşem "incendies" (içimdeki yangın) filminden hatırlamalı. film hem iksv istanbul film festivali'nde gösterilmiş hem de daha sonra vizyona girmişti. mouawad bu filmin uyarlandığı oyunun yazarı. "yanık" adıyla ve cem emüler rejisiyle 2011-12 sezonunda istanbul devlet tiyatrosu'nda da sahnelendi bu oyun. ama "yanık"ın esas 2010 yılında hollanda-türkiye etkinlikleri kapsamında rotterdam tiyatrosu (ro theater) tarafından cemal reşit rey konser salonu'nda sahnelendiği bir versiyonu var ki; nefesim kesilerek ve hayranlıkla izlemiştim; wajdi mouawad adını da ilk defa o zaman duymuştum.
[eğer izlenimlerimi merak ederseniz burayı tıklayarak okuyabilirsiniz. blogumda ayrıca mouawad'ın "yanık"ını da içine alan dörtlemesi hakkında kapsamlı bir yazı yazmıştım; belki onu da okumak istersiniz; eğer öyleyse tıklayın.]
mouawad bu yılki festivale kendisinin yazdığı, yönettiği ve tek kişi olarak oynadığı "seuls" oyunuyla geliyor; yani onu komple bir tiyatrocu olarak değerlendirebileceğiz. kesinlikle kaçırılmamalı!

angelin preljocaj ise arnavut asıllı fransız bir koreograf. çok daha ünlü ve aranır olduğu, ve yetkin işler ürettiği yıllarda topluluğuyla ankara'ya turneye gelmişti. preljocaj'ın yolunun istanbul'a düşmesi gecikti ama hiç olmamasından iyi.
zamanında paris opera balesi'ne işler yapmış olan, ilk dönem yapıtları çok daha yenilikçi ve özgür olan preljocaj son yıllarda sanki biraz, yerleşik olmanın verdiği rehavete kapılmış gibi. umalım bu en yeni işi "fresk" bizi havalara çıkarsın; kesinlikle kaçırılmamalı.

bu yılın yabancı konukları arasında çok yakından tanıdığımız iki isim var: terzopoulos ve ostermeier. ikisi de çok büyük iki isim; avrupa tiyatrosunun temel taşlarından. ne mutlu ki iki tiyatrocunun da işlerini defalarca istanbul'da izledik. bu seferkileri de mutlaka izleyeceğiz, kaçar mı! ancak şehrimizde dünya tiyatrosundan çok az örnek izleyebiliyorken, keşke işlerini daha önce seyretmediğimiz başka ustaları tanısaydık diye düşünmeden de edemiyorum. almanca konuşulan ülkelerin tiyatrocularından bu şehrin izleyicisinin ve tiyatrocusunun tanımadığı ama tanıması gereken o kadar çok isim var ki; "bir ostermeier daha" yerine onlardan biri olsaydı keşke. keza terzopoulos yerine avrupa tiyatrosundan çağrılabilecek bir çok isim sayılabilir.

yabancılardan son ikisinden biri çocuk oyunu. uzun yıllar sonra ilk defa geçen festivalde bir çocuk oyunu programa alınmıştı ama topluluk terör korkusuyla istanbul'a gelmekten vazgeçmişti. bu sefer yine bir çocuk oyunu konmuş programa, bence çok yerinde bir karar.
son yabancı yapımın yönetmeni pedro penim'i ise yine geçen festivalde çılgın, eğlenceli ancak biraz çapaklı ve gelişigüzel bir iş olan "zululuzu" ile tanımıştık. penim'e kesinlikle ikinci bir şans verebiliriz.

festivalin yerli yapımlarına gelirsek; bazılarını, sahneleyecek kurum veya topluluklar sezon programlarını açıklarken öğrenmiştik zaten, ama festival için olacaklarını bilmiyorduk. dolayısıyla çoğu pek sürpriz olmadı. hatta moda sahnesi'nin "fırtına"sı, festivalden 1.5 ay önce, yani önümüzdeki hafta sahnelenmeye başlayacak bile; festival programına alınmasının ne anlamı oldu o zaman. "sezon festivali yutacak" derken kast ettiğim buydu. diğer yerli yapımları da hemen festival ertesi izlemeye başlayabileceğiz sanırım; dolayısıyla kısıtlı bütçelerimizi yerliler yerine yabancılara harcamak daha stratejik bir karar olur.
20. ile 21. festival arasındaki en ilginç bağ ise; geçen festivalde istanbul şehir tiyatroları yapımı olarak yöneteceği açıklanan "martı"nın kadrosundan garip bir yönetmelik maddesi gereği çıkartılan serdar biliş'in bu festivalde aynı metni kendi topluluğuyla sahneleyecek olması.

festivalde dansın bir yabancı iki yerli yapıma düşmüş olması geçen edisyonda da yaşanan bir sorundu. demek ki festivalin zamanının kısalması dansı etkilemedi. bunu iyi bir şey mi yoksa kötü mü olarak algılayacağız, bilemedim. şaka bir yana; ileriki yıllarda dans ve performans disiplinlerinin festivalde daha fazla görünür olmasını diliyorum.

festivalin yan etkinlikleri geçen sefer olduğu gibi yine dopdolu; umarım nitelik olarak da öyledir.

yabancı konuklara yerli tiyatronun showcase'ini yapıyor olmak da olumlu; umarım amacına ulaşır. ancak şuna da dikkat çekmek lazım; bu seneki festivalde iksv'nin proje ortaklığı yaptığı hiç bir yerli veya yabancı yapım yok.
bununla bağlantılı olarak bir noktayı daha belirtmek isterim; sadece festival kapsamında sahnelenecek, ne öncesinde ne sonrasında izleme şansımızın olmayacağı "biricik" herhangi bir prodüksiyon da yok (mesela genco erkal'in kadın tiyatrocularla sahnelediği nazım projesi gibi, ya da mahir günşıray'ın lorca gecesi gibi). dolayısıyla yıllar sonra 21. festival deyince aklımızda kalacak olanlar yine yurtdışından gelen konuklar olacak.

toparlarsam; festival ve yan etkinlikler programına genel olarak baktığımda bir dağınıklık gördüğümü söylemeliyim; bir omurgası, etrafında şekillenen bir teması yok gibi. olmak zorunda değil tabii, ancak "toplamaymış gibi duran" bir festival de bizleri ona kolay kolay "bağımlı" yapmayacakmış gibi.

gariplik notu:
programda açıklanmadığı halde festivalin internet sitesine konan "program değişikliği" ibaresiyle öğrendiğimiz üzere "werther!" diye bir oyun da programa alınmış ancak yerini "seuls"e bırakmış. daha programın resmi olarak açıklandığı saatlerde siteye "program değişikliği" diye bir ibare koymak ilginç ve garip tabii. tiyatro festivali'nin sitesini düzenleyen arkadaşların acemiliği sayesinde istanbul'a getirilmek istenip de getirilemeyen yapımlardan birini daha öğrenmiş olduk böylece :)

28 Temmuz 2010 Çarşamba

prometheus'ların ikincisi

(scott eaton)


(paul bouré)




sahnede yunanca, almanca ve türkçe konuşan oyuncular. oyun antik kafkasya'da geçiyor. derinden gelen atmosferik müziğe silah top sesleri, şehir alarmı eşlik ediyor. arasıra piazzolla'nın keskin hatlı bir tangosu giriyor. boğazdan geçen eğlence teknelerinden surlara çarpan melodiler ise rol çalıyorlar; hem de, tekneler hareket ettiği için surround ses sistemi atmosferinde! bir ara kafkas havaları geliyor püfür püfür, ne güzel tam da oyunun coğrafyası diyorsunuz, ardından dümbelekli oryantal esintiler çarpıyor yüzünüze.
sonra yavaş yavaş azıcık geçkin ama vakur dolunay beliriyor gökte; bulutların arasından sakin sakin, biraz gizemli seyrediyor -jannis kounellis tarafından- ellibin siyah gözlükle doldurulmuş yuvarlak diskini rumelihisarı'nın, ve çemberin etrafında tıklımtıkış oturmuş hayranlarını yetkin dikinciler'in.

daha önceki yıllarda festivalde seyrettiğim terzopoulos oyunlarından daha aydınlık, daha umut dolu bir yorum içeriyor gibiydi "zincire vurulmuş prometheus".
terzopoulos oyunun sonunda, bir leitmotif gibi oyunboyu üç dilde tekrarlattığı "bir gün gelecek!" repliğini seyircilere de onaylattı; hepimizin, "bir gün gelecek"ine olan inancımızı tazeletti; hepimiz birer prometheus'a dönüşerek ayrıldık hisar'dan.

(kikladik dişi figür, m.ö.2500'ler)




ajans 2010'un "yetkin dikinciler’in “prometheus” rolünü oynadığı performansın biletleri tükenmek üzere…" şeklindeki lansmanını boşa çıkarmayacak şekilde, yetkin dikinciler'i doyasıya seyretmeye gelmiş, iğne atsan yere düşürmeyecek kalabalık biraz hayalkırıklığı ile ayrıldı hisar'dan, zira tam da terzopoulos'a yaraşır bir tarzda oldukça yalın ve soyuttu sahneleme; yani, yetkin dikinciler bol bol konuştu ama klasik veya antik anlamda rol yapmadı, arkaik jestlerle uzun uzun karnını ovaladı.
zaten oyun biraz uzun olsaydı, öyle arasız falan dinlemez kalkıp giderdi seyirci; tam, aralarında konuşmaya başlamışlardı ki oyun bitti.
dikinciler bile "bilgili bir tek kişinin beğenisi bilgisiz bütün bir yığına bedeldir” diye düşünürken bana laf düşmüyor. yine de umarım; sadece dikinciler sayesinde hisar'a gelmiş kitle arasından sıkılmamış ve kafasında "demek ki tiyatro böyle de olabiliyormuş" diyen meraklı birileri çıkar.

terzopoulos hakkında şahika tekand'ın sözleri ise, sahne sanatlarının herhangi bir dalında eğitim alan herkese ders niteliğinde: “dürüsttü, sahne üzerinde çok dürüsttü ve tiyatroyu, tiyatro olarak değerli kılan bir yolu vardı. sene 1989-90. studio’yu açmıştım ama bir tiyatro topluluğum yoktu, performans grubum vardı. terzopoulos’un ‘bakkhalar’ını seyrettiğimde ben asıl olarak tiyatroyu neden seçtiğimi bir kere daha fark ettim. ve eve dönüp ilk oyunum ‘gergedanlaşma’nın tekstini yazmaya başladım o gece.”

...

sahne sanatları alanında ajans-2010'un kaydadeğer uluslararası işbirliklerine imza atmış olan dikmen gürün dünki cumhuriyet'te, muhsin ertuğrul'un önayak olduğu rumelihisarı'ndaki tiyatroda önceleri ve sonraları keyifle ve zevkle oyunlar seyrettiğimizden bahsediyor ve son yıllardaki anlamsız yasak yüzünden oranın ancak çok zahmetli izinlerle etkinliklere açılabildiğinden yakınıyordu.
istanbullu bir seyirci olarak benim için de rumelihisarı'nın özel bir anlamı var; ben de orada -kendimce- özel anlara tanık oldum. hisarın tiyatrosu boyut olarak o kadar ölçekli ki; hem arka planında ağaçlar, burçlar, boğaz ve karşı kıyının oluşturduğu müthiş bir espas var hem de sahneye, oyuncuya elinizi uzatacak mesafedesiniz; en arkada oturan seyirci bile rahatlıkla sahnedeki mimikleri takip edebiliyor. gerçekten de tiyatro -ve hatta konser- mekanı olarak benzersiz bir yer.
ama sanırım, günümüzde durmaksızın boğaziçi'ni delen gürültülü teknelerin taciz ettiği rumelihisarı'nda tiyatro seyretmek artık keyif değil ıstırap.