louis malle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
louis malle etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2024 Pazartesi

29 OCAK





1595 william shakespeare'in romeo ve juliet oyununun ilk defa oynanmış olduğu düşünülüyor 

1728 yüzyıllar sonra bertold brecht ile kurt weill'ın üç kuruşluk opera müzikli oyunu için ilham kaynağı olacak john gay'in the beggars opera adlı müzikli oyununun dünya prömiyeri londra'da lincoln's inn fields tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

1929 erich maria remarque'ın batı cephesinde yeni bir şey yok adlı romanı yayınlanmış

1955 henri georges-clouzot'nun les diaboliques adlı filmi gösterime girmiş

1956 friedrich dürrenmatt'ın der besuch der alten dame (yaşlı hanımın ziyareti) adlı oyununun dünya prömiyeri zürich schauspielhaus'ta gerçekleştirilmiş

1958 louis malle'in l'ascenceur pour l’échafaud adlı filmi gösterime girmiş

1964 stanley kubrick'in dr. strangelove or: how i learned to stop worrying and love the bomb adlı filmi gösterime girmiş

1966 neil simon ile cy coleman'ın sweet charity adlı müzikal oyununun dünya prömiyeri new york'ta palace theatre'da gerçekleştirilmiş

1971 istanbul'da süleymaniye külliyesi'nin bir parçası olan doğum evinde doğmuşum

1989 marc almond 2 ocak'ta ilk yayınlandığında solo söylediği, hemen ardından 1967'de aynı şarkıyla hit olan gene pitney'in önerisiyle düet versiyonunu yayınladıkları something's gotten hold of my heart şarkısıyla birleşik krallık single listesine 1 numaradan girdi ve orada dört hafta kaldı

1992 atatürk kültür merkezi büyük salon'da fındıkkıran balesi'ni seyrettim; hülya aksular ile oktay keresteci başrollerdeydiler

2005 trenle günübirliğine, o sırada bir kongre için bulunduğum bern'den wuppertal'e pina bausch'un palermo palermo adlı yapıtını schauspielhaus'ta seyretmeye gidip döndüm (yapıtın tamamı bu bağlantıdan izlenebilir: https://www.pinabausch.org/post/palermo-film)

2006 ilk defa bir semaver kumpanya oyunu seyrettim; ayşenil şamlıoğlu'nun max frisch'in yapıtından uyarladığı süleyman ve öbürsüleri o kadar çok beğendim ki, o günden bugüne bir semaver kumpanya hayranı olarak hiç bir oyunlarını kaçırmadım

2009 yakın aile üyelerime ve yakın aile komşularımıza aldığım hediye biletlerle nevra serezli ile cihan ünal'ın oynadıkları altı haftada altı dans dersi oyununu seyrettik

2010 annemle wuppertal'de opernhaus barmen'de pina bausch'un christoph willibald gluck'tan uyarladığı iphigenie auf tauris adlı operayı seyrettik

2022 wuppertal'de opernhaus barmen'de pina bausch'un ein stück mit dem schiff adlı yapıtını, gündüz yaptırdığım covid-19 testinin negatif çıkması sayesinde seyrettim









25 Ağustos 2013 Pazar

louis malle'in fransa belgeselleri



hazır oturmuş louis malle'in amerika belgesellerini izlemişken, devam ettim ve 1974'de fransa'da çektiği iki uzun metrajlı belgeseli de aradan çıkardım.

"humain, trop human" (insani, bütünüyle insani) adlı ilk belgesel citroen fabrikasında geçiyor.
72 dakikalık belgeselin ilk 15 dakikasında genel hatlarıyla bir arabanın üretim bandı sürecinde hammaddeden sürülebilir son hale nasıl geldiği gösteriliyor. sonraki 15 dakika paris'teki bir araba fuarında citroen standına gelen araba meraklıların soruları, yorumları, satış temsilcilerinin yorumlarıyla devam ediyor. belgeselin geri kalanında ise yeniden fabrikaya dönüp bu sefer daha detaylı olarak üretim görüntülerini izliyoruz.





diğer malle belgesellerinden farklı olarak, bu sefer malle'in üstsesi veya herhangi bir üstses belgesele eşlik etmiyor. paris sekansı dışındaysa zaten konuşma yok, sadece makina sesleri.

doğrusu ne arabaya ne de fabrikaya ilgi duyan biri olarak bu belgeseli çok da merakla izlediğimi söyleyemem. ancak malle'in hoşuma giden bir tercihinden bahsetmek isterim: özellikle ikinci fabrika sekansında kamera fabrika işçilerinin yaptıkları iş kadar onların yüz ve beden parçalarına da odaklanıyordu. örneğin sadece elleriyle bir iş yapan işçinin o sırada ayaklarını nasıl oynattığını paralel çekimlerle izlettiriyor bize malle. ya da bir kaynakçının yüzüne odaklanarak işini yaparken yüzünün, özellikle de dudaklarının aldığı halleri gösteriyor bize.

buradan da bence başlığa bağlanıyor film: makinalarla çevrili bir ortamda insanın insaniliğinin ne kadarının kalıp ne kadarının kalmadığı.
belki buradan da chaplin'in ünlü üretim bandı ve çarkın dişlileri sahnesine kadar gidebiliriz.
ve tabii ki daha derin olarak; nietzsche ile haşır neşir olanlar belgeselin ismini onun 1878 tarihli aforizmalarla dolu kitabından aldığı fark edip onun fikirleri ile de bağlantı kurabilirler..



"place de la république" ise paris'teki cumhuriyet meydanı'nda yapılmış çekimlerden oluşuyor. diğer belgeselle aynı tarihli: 1974. süresi 95 dakika.

paris'e hiç bir gidişimde bu meydana yolum düşmedi, nasıl bir yerdir, çevresindeki semtlerin profili konusunda bir fikrim yok, ancak 1974'de çok da parlak olmadığı bu belgeselden anlaşılıyor.
malle ve ekibinin konuştuğu herkes ya fiziksel hasta, ya ruhsal hasta, ya da işsiz. pek öyle genç birilerine de rastlamamışlar sanki; benim hatırladığım iki-üç genç kız ve bir genç erkek dışında hep emekliler, ya da emekli yaşına yaklaşmış olanlar. ilginç bir profil.


upuzun ve aralıksız bir çekimde ruhsal olarak sorunlu yaşlı bir kadının ipe sapa gelmez hikayelerini seyrediyoruz ki, bir ara filmi durdurmak bile geldi içimden; bu zırvalıkları neden izliyorum diyerek! tabii, malle ve ekibinin bu zırvalıkları neden çektiklerini ve daha da garibi neden filme katmaya karar verdiklerini merak etmedim de değil. kendime göre bir cevap da bulamadım maalesef.

belgeselin tek beğendiğim tarafı başlangıçta jeneriğin olmaması ve görüntüler akarken malle'in filme katkıda bulunanları üstsesisyle okumasıydı; tam cinema-vérité tarzına uygun olsa gerek.

"phantom india", "calcutta" ve amerika belgesellerinin etkileyicilikleri yanında bu iki belgesel bana biraz zayıf geldi.



malle'in 1956 tarihli, cannes ve oscar'dan ödüllü "the silent world" belgeselinin dvdsini edinene kadar louis malle belgesellerine ara vermeden önce, malle'in belgeselciliği konusunda bu vesileyle öğrendiğim bir bilgiyi de paylaşmak isterim:
malle 1962 yılında çektiği brigitte bardot'lu marcello mastroianni'li "vie privée" filminin gerek seyirci gerekse de eleştirmenler tarafından beğenilmemesi üzerine bir kamera alıp dört aylığına cezayir'e gidiyor ve oradaki olayları belgeliyor. bu çekimleri hiç bir zaman kurgulayıp gösterime sokmuyor ama bu deneyim onun, "gerçek dünya" olarak tanımladığı hayata yeniden nüfuz etmesini sağlıyor.

bence aynı krzysztof kieslowski gibi louis malle de sinema kariyeri boyunca; hayatın içinden, doğal ve "gerçeklik"i kaydeden belgeselcilik anlayışını takip eden belgeseller çekmesi sayesinde yapay olmayan, insanın doğasını "olduğu gibi" ortaya seren etkileyici ve unutulmaz kurgu filmlere imza atmıştır.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

louis malle'in amerika belgeselleri, 2


louis malle a.b.d.'de geçirdiği uzun dönem boyunca bir belgesel daha çeker; bu sefer hbo siparişiyle, özgürlük anıtı'nın 100. yılı vesilesiyle..

malle, bir önceki belgeseli "god's country"de olduğu gibi, bu sefer de sipariş veren kurum tarafından tümüyle özgür bırakılır; ve böylece malle özgürlük heykeli ile özdeşleşmiş ellis adası etrafında gelişen ve 100 öncesini anlatan bir çalışma yerine, göçmenlerin güncel durumlarıyla ilgilenmeyi tercih eder.
yıl 1986'dır.



malle belgeselin bir yerinde üst sesiyle "thomas jefferson olsa, bu kadar süre bizimle amerika sokaklarında çekim yaptıktan sonra, mayflower kadırgasından amerika'ya inmiş beyaz anglosakson protestanlar nerede diye sormadan edemezdi herhalde" sözüne cevabını aslında bir önceki belgeselinde, "god's country"de vermiştir..

"...and the pursuit of happiness" (...ve mutluluk arayışı), kapsam olarak "god's country"nin tam zıt kutbunda durur.
malle, "god's country"de tek bir kasabanın portresi üzerinden "taşrada amerikalı" olmanın portresini çizerken, bu sefer amerika'nın dört bir yanında yapılmış, geniş spektrumlu bir çekim programıyla "göçmen amerikalı" olmanın resmini ortaya serer.

biçimsel olarak ise; 70'lerin sonu 80'lerin ortasına denk gelen bu amerikan belgeselleri, malle'in, 60'ların sonundaki hindistan belgesellerinden 70'lerin ortasındaki fransa belgesellerine doğru gittikçe ustası haline geldiği cinéma-vérité stili belgeselcilik anlayışının devamı niteliğindedirler.






malle "... ve mutluluk arayışı"nda; teksas'ın kuruluşunun 150.yılı dolayısıyla 3200 mil yürüyecek olan ve bunu amerika'ya sevgisinden ve minnertarlığından yapan bir romanyalı ile başlayıp, 80 dakika boyunca seyirciyi nebraska'da aile kurmuş ve doktorluk yapan bir vietnamlıdan, nasa'nın uzay mekiği ile uzaya giden ilk a.b.d. doğumlu olmayan kostarika asıllı bir amerikalıya, dallas'da kendi taksi şirketlerini kurmuş kürt ve afrikalılardan, wendy's burgerlerinin kullanıldığı cümleleri tekrarlayarak ingilizce dersi alan uzak-doğululara, kendi ülkesinde ilkokul öğretmeniyken amerika'da güzellik uzmanlığıyla hayatını kazanan pakistanlıya, ebeveynleri ve büyükleriyle evde sorun yaşamamaları için anadillerini ve örf ve adetlerini öğrendikleri kurslara giden vietnamlı çocuklardan, ortadoğu'da olan olaylar nedeniyle kendilerini araplarla bir tutan amerikalıların önyargılarını eleştiren lübnanlılara [bu kadar yılda hiç bir şey değişmemiş demek ki], meksika sınırında yaşananları gerek amerikan polisinin gerekse meksikalılar tarafından aktaran belgeselin en uzun sahnelerinden, köpeği uçakla kendisi botla ülkesinden amerika'ya iltica etmiş ve bir daha terk ettiği ülkesini hatırlamak istemeyen bir kübalıya, amerika'da kazanılan paralarla inşa ettirilmiş olan büyük bir camide hiç bir namaz vaktini kaçırmayan ama amerikan kültürünün gençlere hedefsiz bir özgürlük sağladığından dolayı zarar verdiğini düşünen mısırlıya, darbe görmüş güney amerika ülkelerinin küçük saraylarda yaşayan generallerinden, tek kelime ingilizce bilmeden roma üzerinden new york'a gelmiş kamboçyalı mültecilere, polis olmuş vietnamlıdan, columbia üniversitesini hedeflemiş çinli gence; birleşik devletler özgürlük bildirgesi'nde her insanın elinden alınamaz özellikleri olarak sayılan "hayat, özgürlük ve mutluluğu arayışı" için a.b.d.'ye gelmiş, tam anlamıyla "sıradan" dünyalıları gözler önüne serer.

malle'in kamerasına yakalananlardan sadece ikisi sanatçıdır: ilki, stanislawski metodunu öğrettiği oyunculuk kursunda görüntülenen 60'larında bir rus tiyatrocu, boris leskin, diğeri ise ileriki yıllarda nobel edebiyat ödülünü alacak olan batı-hindistan adalarından biri olan st. louis'den şair derek walcott'dur.

allan parkway village'ın filmin çekildiği yıllardaki hali

batıda 30-40 yıl önce başlayan, bizde ise son 10-15 yılda hız kazanan, kent içinde kalarak değeri artan eski yerleşmelerin ve buralardaki yaşam kültürünün "soylulaştırma" projeleriyle kazınması da malle'in belgeseline ucundan da olsa konu olur; hem de bizim idarecilerimize taş çıkartacak seviyede bir alavere-dalavere örneği olarak.

houston'da 40'ların ortasında inşa edilmiş az katlı bir toplu konut yerleşmesi olan allen parkway village, 60'lardan itibaren siyahların ağırlıkla oturdukları bir bölgeye dönüşmüş; kentin idarecileri de 70'lerin ortalarından itibaren bu konutlara özellikle hindiçinli göçmenleri yerleştirmişler ki, siyahların huzuru kaçsın ve orayı terk etsinler. hindiçinliler ise zaten daha yeni amerikalı ve dolayısıyla kanunlardan bihaber oldukları için kolaylıkla tekrar yerlerinden edebilirler ve bu sayede boşalacak toplu konut yerleşmesi yıkılarak yerine lüks villalar inşa edilebilsin.

merak ettim, belgeselden sonraki yıllarda allen parkway village soylulaştırmaya kurban gitmiş mi diye; neyse ki gitmemiş; hatta 90'lı yılların sonunda restore edilerek korunmuş.

restore edilip korunduktan sonraki hali


son olarak, belgeselde röportaj yapılan göçmenlerden ikisinin sözlerine yer vermek istiyorum; hem birbirinin zıttı olması bakımından ilginç hem de düşünce yapısı olarak çarpıcı.

 ilki, new york'un italyan mahallesinde sokaktaki bir kadın. malle her zamanki rahatlığıyla "nereden geldiniz?" diye sorunca kadının verdiği "ne fark eder ki, şimdi buradayım ya!" cevabı; doğduğu topraklardan daha fazla önem verdiği, umut bağladığı için amerika'ya göç etmiş binlerce insanın halet-i ruhiyesini mükemmelen ortaya serdi.

daha önce de  bahsettiğim kosta riak asıllı nasa astronutu ise konuya bambaşka bir noktadan yaklaştı: "günün birinde uzayın derinliklerinde akıllı varlıklarla karşılaştığınızda, onlara rusya'dan veya birleşik devletler'den geldiğinizi söyleminizin hiç bir anlamı olmaz, çünkü siz bir dünya vatandaşısınızdır ve karşınızdakine de ancak böyle söylediğinizde bir şey ifade etmiş olursunuz."


21 Ağustos 2013 Çarşamba

louis malle'in amerika belgeselleri



louis malle'in iki uzun metrajlı belgeselini seyrettim geçen akşam; ikisi de a.b.d. ile ilgili.
"god's country" (tanrının ülkesi) 1979-1985, "and the pursuit of happiness" (ve mutluluk arayışı) 1986 tarihli.

ilk belgesel a.b.d.'nin küçük bir kasabasında, ikincisi ise neredeyse her yerinde yapılmış çekimlerden oluşuyor. ilki sıradan, küçük boyutlu bir kırsal yerleşimde oturan amerikalıların portresini çizerken, ikincisi dünyanın dört bir yanında amerika'ya göçmen olarak gelmiş kişileri konu ediniyor. ilki "derin" amerikan taşrasının, ikincisi "fırsatlar ülkesi" amerikanın portresi.

louis malle amerika'ya brooke shields'li "pretty baby"i, susan sarandon ve burt lancaster'li "atlantic city"yi çekmeye geldiğinde pbs televizyonu ona açık kart verir; istediği konuda bir belgesel çekebilecektir.
sinema hayatına kaptan cousteau'nun "silent world" (sessiz dünya) adlı uzun metrajlı su altı belgeselinin cousteau ile ortak yönetmeni olarak başlayan, daha sonraki yıllarda "phanton india" ve "calcutta" gibi efsanevi belgesellere imza atmış olan malle için bulunmaz fırsattır pbs'nin önerisi. gerçi maddi olanaksızlıkar dolayısıyla filmin post-prodüksiyonu altı yıl gecikir, ama louis malle bunu da filmin lehine çevirmeyi başarır.





"god's country" a.b.d.'nin orta-kuzeyine düşen minnesota eyaletindeki glencoe kasabasının sakinlerini anlatıyor. louis malle omuzunda kamera kasabaya girer girmez dikkatini çeken ilk kişiye, bahçesindeki çiçekleri çapalamakla meşgül yaşlıca bir hanıma yanaşıyor, onunla usul usul sohbet etmeye başlıyor ve arkası çorap söküğü gibi geliyor; çok doğal bir şekilde!
evet louis malle bir fransız, evet omuzunda kamera var, evet dikkat çekmiyor değil, evet bazıları bir yabancı olduğu için ona biraz mesafeli durmuyor değil ama bunlar çok minör kalıyor; malle'in kamerayla yaklaştığı herkes bütün samimiyetleriyle hayatlarını, dertlerini, hayata bakışlarını, arzularını, ileriye dair umutlarını, içlerinde kalanları teklifsizce anlatıyorlar; inanılmaz!




17'sinde evlenen genç kızın kilisedeki düğünü ve arkasından büyük kapalı salondaki eğlenceler, müzikler, danslar; yaşlılar evindeki sakinler, sokakta yürüyüş yapan eşi vefat etmiş bir dedenin geleceğini mezarda görüyor olduğuna dair yorumu; çiftliklerinde severek ve isteyerek tarımla, hayvancılıkla uğraşan genç-yaşlı insanlar; kasabanın tek tiyatro topluluğunun gösteri hazırlıkları; panayırdan görüntüler; kasabanın tek lokantası "dairy quenn"in işletmeci ailesiyle sohbet; kasabanın en büyük marketindeki reyonları sahibinin eşliğinde ziyaret; bingo oynayanlar; kasabanın genç kızlardan oluşan voleybol takımının maçı; saymakla bitmez..

belgeseli seyrederken öyle bir an geliyor, sanki bütün kasaba aileniz oluveriyor; kendinizi onlara çok yakın hissediyorsunuz. o kadar ki, "keşke bir 20-30 yıl sonra bu insanların neler yaptıklarını, nerelerde olduklarını görebilseydim" diye geçti içimden. ve belgeselin bitimine 15 dakika kala louis malle bu dileğimin daha kısa vadelisini gerçekleştiriyor.
malle altı yıl sonra glencoe'ya tekrar gitmiş, bir önceki seferde röportaj yaptığı insanları tekrar bulmuş ve belgeselin son 15 dakikasını bu ziyarete ayırmış.

filmin en başındaki yaşlı teyze hala aynı bahçede çiçeklerinin başında; o 91 yaşındaki teyzeyi bıraktığımız yerde tekrar görmek içinizi ısıtıyor, ancak kasabanın geri kalanı bıraktığımız gibi değil. belgeselin vuruculuğu da esas bu noktadan itibaren gittikçe yükseliyor. ronald reagan'ın başkanlığındaki amerikan yönetiminin ekonomiyi aşağı çeken politikası ülkeyi hayallerin, umutların mekanı olmaktan çıkarmış, daha çok depresyonun, yoksulluğun ve umutsuzluğun mekanına dönüştürmüş.

altı yıl önce büyük bir heyecan ve istekle tarımla uğraşan üç çocuklu genç karı-koca (kasabanın en genç çiftçileri, adam o zaman 28 yaşında) artık çocukları için başka gelecekler hazırlamayı planlamaktalar; kendileri hala tarım ve hayvancılıkla uğraşmayı seviyorlar ve hayattan başka bir beklentileri yok ancak ekonominin alaşağı ettiği sistem çiftçilerin geleceğini soru işaretien dönüştürmüş; ve kendileri lise mezunu olan karı-koca çift çocuklarının mutlaka kolej eğitimi almaları gerektiğine karar vermişler ve bütün birikimlerini bu yöne kanalize etmişler, çünkü "eğer çocuklarımız arasında çiftlikte kalmak isteyecek olan olursa da, cebinde başka bir mesleğinin mutlaka olması gerektiğini" düşünüyorlar.


altı yıl sonraki çekimler sayesinde belgesele hem zamansal hem de sosyo-ekonomik katmanlar ekleniyor.
bu çekimler olmasaydı da malle ustalıkla amerikan taşrasının başarılı bir sosyolojik portresini çizmiş olacaktı.
malle kasaba sakinleriyle yaptığı röportajlar sırasında muhafazakar toplumun kodlarını da ortaya seriyor usul usul;"hayati" konulara değiniyor, canalıcı sorular soruyor: "kasabada neden hiç siyah yok?", "eşcinseller neden görünür değiller?", "kasabada 7'si protestan 9 kilise var, hiç sinagog yok", "sizden önce buralarda yaşayan kızılderililer şimdi nerede?"

belgeselin son karelerinde, oğlu vicdani redçi olmuş olan babanın sözleri: "bu topluma inancım var, bu toplumun içinde iyi insanlar da var ancak şimdilerde insanların gözünü açgözlülük hırsı bürümüş ve toplumu sarmış durumda!"

...

1979-85 tarihli belgeseli günümüze bağlayan öğeler de çok fazla.
örneğin, hemen başında domuzların hayvan çiftliklerinden mezbahalara, oradan fordist üretim bantları üzerinde parçalara ayrılıp, türlü makinadan geçerek tüketime hazır paketlere nasıl getirildiğini gösteren sekans, son !f'te izlediğimiz ron fricke'nin 2012 tarihli "samsara" filminde de karşımıza çıkıyor.


La surconsommation from Lasurconsommation on Vimeo.
"samsara"dan bahsettiğim sekans

festivalde gösterilip, yaklaşık 1.5 ay önce de sinemalarımıza sessizce gelip gitmiş matt damon'un hem oynadığı, hem senaryosunu yazdığı hem de yapımcılığını üstlendiği berlinale'den jüri özel ödüllü gus van sant filmi "kayıp topraklar" (promised land) tam da louis malle'in konu ettiği çifliklerin 30-35 yıl sonraki hallerini anlatıyordu. ekonomik bunalım içinde varolma savaşı veren, yoksulluk ve yoksunluk sınırındaki orta amerika çiftçilerinin umut kaynağına dönüşen, arazilerinin altındaki topraktaki gazı, değerinden daha düşük fiyata alıp, zamanla üzerinde tarım ve hayvancılık yapmayı da engelleyecek teknikle çıkaracak olan şirketlerin dalavereleridir anlatılan. bir yerlerden bizim karadeniz'deki hes'leri, kaz dağları'ndaki altın şirketlerini de hatırlatıyor, değil mi..


kayıp topraklar (promised land) fragmanı

...

"god's country" ile ilgili son bir şey:
malle'in kasabada kamerasını çevirdiği kişilerden en "özgür ruh"lu olan üçü, aynı zamanda kasabanın tiyatro grubunun yazarı ve oyuncularıydı.
oyunların yazarı olan millie, vietnam savaşı döneminde zorunlu askere gitmeyi red ederek adını amerikan tarihine yazdırmış vicdani redçinin annesiymiş aynı zamanda.
oyuncu olan diğer iki kişi, steve ile jean ise hayata bakışları, hayattan beklentileri, kasabadaki atmosferi tarfi edişleri, cinsellik, kilise, kürtaj, evlenmeden birlikte yaşama ve boşanma konularında o dönem için taşra için radikal sayılabilecek fikirlerini kamera karşısında özgürce söylemeleriyle aklımda yer ettiler. ve düşünmeden edemedim; demek ki tarih boyunca her türlü iktidar bu yüzden tiyatrodan hoşlanmamış, tiyatroyu yasaklamaya, kontrol altına almaya çalışmış, çünkü tiyatro insanın kendini özgürce ifade etmesini, özgürce düşünmesini sağlayan bir sanat pratiği..

 esas işi inekleri suni döllemek olan, oyuncu steve

 oyuncu, banka memuresi ve haftasonu akşamlarında barda garson kız jean

louis malle glencoe'ya altı yıl sonra geldiğinde millie, jean ve steve neredeler, ne yapıyorlar, hangi durumdaydılar?
bunun cevabını da filme bırakıyım..



26 Ağustos 2011 Cuma

l'inde fantôme / louis malle


"l'inde fantôme, réflexions sur un voyage" her biri 51 dakikalık yedi bölümden oluşuyor. louis malle, kameramanı étienne becker, sesçi jean-claude laureux ve bir de mihmandardan oluşan dört kişilik bir ekiple 1968 yılında beş ay hindistan'da dolaşıyor ve seyahat izlenimlerinden oluşan bu devasa belgesel ortaya çıkıyor.

yedi bölümün adları şöyle: la caméra impossible (imkansız kamera), choses vues de madras (madras'tan izlenimler), les indiens et sacré (hintliler ve kutsal), rêve et réalité (düş ve gerçek), regards sur les castes (kastlar hakkında), en marge de l'inde (hint toplumunun kıyısındakiler), bombay, l'inde future (bombay, hindistan'ın geleceği)

malle daha "imkansız kamera"nın ilk onbeş dakikasında bütün bir belgeselin fikrini, derdini ortaya koyuyor. bir kere; ingilizce bilen, çok konuşan, diğeri için en iyisinin ne olduğunu bildiklerini zanneden ve söyledikleri ona (malle'e) hiç de yabancı olmayan toplumun %2'sini ekrana taşımayacaktır bu belgeselde; derdi kırsaldaki, sokaktaki, kenardaki halk olacaktır. ve, baştan belirlenmiş, öngörülmüş bir omurga olmadan; karşılarına çıkanlara göre, tesadüflere göre çekecektir belgeseli.



ikincisi; hindistan'da izlenim edinmeye çalışırlarken aslında hep onlar (yani çekim ekibi) "izlenen"e dönüştü, çünkü halk onların varlığını hissettiği anda onları "seyreder" oldu. daha ilk çekim gününde bu durumdan kaçınılamayacağını/kurtulunamayacağını fark edince, bunun üzerine gitmeye ve onlara ilgi ve merakla bakan yüzleri olduğu gibi peliküle aktarma kararı veriyorlar. her bölümün başındaki bir dakikalık "l'inde fantôme" jeneriği de zaten sadece insan suretlerinden kurgulanmış.

malle'in üçüncü derdi ise; o bir yıl önce hindistan'da çekimlerini yaptığı görüntüleri şimdi (yani 1969'da) paris'te bir stüdyoda kurgulamaktadır ve ister istemez zaman ve mekan değişikliğinin onun bakış açısını yenilediğinin farkındadır. zaten, malle belgesel sırasında durmadan çekimleri yaptığı andaki "hisleri" ile o anda kurgularkenki "aklı arasında gider gelir. bence malle'in belgeselini biricik yapan en önemli özelliklerinden biri de bu.



ikinci bölüm madras sokaklarında açılır; 3-4 katlı bina yüksekliğinde ahşaptan kocaman bir araba yüzlerce insan tarafından çekilmektedir; binlercesi de sokaktadır. kentte her sene yapılan hindu festivalinde bu araba kapaleeshwar tapınağından çıkarılıp kentin içinde beş saat süren bir yolculuk yapılmaktadır. malle ve ekibi kah sokaktan, kah arabanın insan boyu yüksekliğindeki tekerlerinden birinin dibinden kah bina çatılarından yaptıkları çekimlerle aktarırlar bu ritüeli. malle bir yandan da üst ses olarak açıklamalar yapar. liz taylor'ın "cleopatra" filminde kleopatra'nın roma'ya giriş sahnesini fersah fersah geçen etkileyicilikte sahneleri büyülenerek izlerken, malle'in yaptığı bir yorum bir anda bizi hayranlıkla seyrettiğimize yabancılaştırır; mesafe yaratır.
malle film boyunca bunu hep yapar. dalıp gitmemize, egzotik olana kapılmamıza bir türlü izin vermez.



aynı şey, yine aynı bölümün yarısını kaplayan kalkashetra konservatuvarı çekimlerinde de "başımıza" gelir. malle büyülenmiş şekilde, bunu üst ses olarak da ifade ederek, okuldaki geleneksel bharatanatyam dans derslerini kaydetmektedir; son 10 dakika sadece iki mükemmel genç kız öğrencinin ders sırasındaki danslarını izleriz. tam, hiç bitmese keşke diye düşünürken, malle okulun hocaları tarafından gitmelerinin istendiğini üst ses olarak söyler önce. biz de seyirci olarak biraz sinirlenir, üzülürüz. malle ise ardından konuşmaya devam eder ve seyirci olarak kendimizi kaptırmış olan bizi de hizaya çeker: "şimdi düşününce hocalara hak veriyorum. biz orada onların kutsal anlarına tecavüz etmiş haydutlar gibiydik!"
altı saatlik belgeselin tek bir konuya/mekana ayrılmış en uzun sekansıdır dans okulu bölümü. ve genel olarak etkileyici olan belgeselin en samimi, en güzel, en derin, ve sanırım herşeyden önemlisi en "saf" görüntüleridir onlar.




her ne kadar "hintliler ve kutsal" başlıklı üçüncü bölüm inançlara ayrılmış olsa da, sözkonusu hindistan olunca kültler, kutsallık ve ritüeller belgesel bütününe hakimdir.
bu bölümde malle'in dili sivrilir; hindu rahiplerinin para ile olan ilişkisinden girer, veda'larda adı geçmeyen şiva'nın fallik kültünden çıkar.
bu bölümün en etkileyici sekansı, devasa madurai tapınağının loş iç mekanlarında ve kutsal havuzunda inançlıların ibadetlerinin kaydedildiği sahnelerdir.




"hayal ile gerçek" başlıklı dördüncü bölüm kerala kentinin ortasında bir kaç ağacı mesken tutmuş (ve halkın dokunmadığı) yarasa sürüsü, ıssız bir yolda masasıyla birllikte bir singer dikiş makinasını iterek götüren bir hintli gibi şaşırtıcı görüntüler içerir.
rüyayı andırırcasına absürd ve şiirsel olan, malle ve ekibinin bizzat şahit oldukları durumlara ayrılan bölümün özellikle ilk yarısı "l'inde fantome" belgeselinin bütününde en güzel görüntülerine sahip sekanstır.
belgeselin gerek gerçekleştirilme mantığına gerekse de görüntü tercihine damgasına vuran cinema vérité tarzı bu sekansta bir kenara bırakılmıştır; estetik, epik görüntüler, contre lumière fotoğraflar malle ve ekibi kadar bizleri de esir alır.
bölümün ikinci yarısı ise hindistan'daki komunist partilerin anlayışları hakkındadır ve bizi yıldırım hızıyla gerçeğe geri döndürür.



hindistan'daki ırk, dil, din çeşitliliği arasında, kıyıda kalmış, yok olmaya yüz tutmuş kabileleri, tarikatları konu edinen altıncı bölüm, belgeselin en ilginç, en ansiklopedik kısmıydı. bilmediğim pek çok şey öğrendiğim gibi, biter bitmez internete koşup, belgeselde konu edinilen toplulukların günümüzde ne halde olduklarına dair araştırma yapma isteği uyandırdı bende. 40 yıl önce 800 kişi kalmış olan toda kabilesi hala 800-900 kişi civarındalar. barışcıl ashram tarikatının, 40 yıl önce sadece bir anıt dikili auroville kent projesi ise bayağı bir almış başını yürümüş; bir sürü bina inşa edilmiş.
conchin'deki sadece 100-200 nüfuslu yahudiler, kerala'daki hıristiyanlar ve bondo kabilesi de hindistan'ın kıyısında kalmış diğer topluluklar olarak ele alınmış.



hindistan'daki kast sistemini bütünüyle delhi yakınlarında bir köyü örnek alarak anlatan beşinci bölüm kendi içinde en derli toplu, tek bir konu ve yere odaklanmıştı. malle ve ekibi bu köye seyahatlerinin en başında gelmişler. seyahatlerinin son durağı ise, aynı zamanda belgeselin de son bölümü oluşturmuş: bombay.
tek bir kenti konu edinmesine rağmen, beşinci bölümdeki parçalı yapı burada da hissediliyor. müslümanlar ve gel-gitde deniz ortasında kalan cami, küçük ve zengin bir zümre oluşturan farsiler, hindistan'ın başka hiç bir yerinde rastlanmayan, sadece bombay'a özgü red light bölgesi ve sona doğru bombay'daki farklı siyasi görüşe sahip genç politikacılar ve ekonomistlerle yapılan söyleşi ve malle'in yine üstses olarak hindistan'ın ruhuna ve geleceğine dair yaptığı çok kısa bir yorum ile belgesel noktalanıyor.



bütün belgeselin en çarpıcı izlenimlerinden biri malle'in beş aylık seyahatleri boyunca hindistan'da bir erkek ile bir kadını elele, öpüşürken veya sarılmış olarak hiç görmemiş olduklarını belirtmesiydi. tek bir istisna dışında; onu da kameraya almışlar. bombay'da genç bir kız ile erkek, sanki bina çatılarının arasında bir terasta, dar bir mekanda, karşılıklı duvarlara dayanmış olarak yatar vaziyette oturmuş sohbet ediyorlar; belli ki flört ediyorlar; ancak bu kadar masumane olabilir.
iki genç kızın bharatanatyam dansı yaptıkları sekans ile birlikte bu kısacık çekim, benim için bu devasa belgeselin en unutulmaz, en mutluluk verici anlarından biriydi.

...

bu yazı için internette görsel ararken the film sufi adlı bir bloga rastladım. sinemayla ilgilenenlere tavsiye ederim.

25 Ağustos 2011 Perşembe

calcutta / louis malle


363 dakikalık "l'inde fantome"a dalmadan önce, derinlik sarhoşluğuna alışmak için "calcutta" ile başladım malle'in hindistan izlenimlerine. "calcutta" ise; her yaştan erkeğin suda yıkanma görüntüleriyle başladı.

su ganj nehri değil, zira kalküta hindistan'ın doğu kıyısında bir liman kenti. ama malle hindistan deyince akla ilk gelebilecek imajlardan biriyle, ganj'da yıkanarak ibadet edenlerinkinin bir benzeriyle başlamayı yeğlemiş filmine.
aklıma pina bausch'un "nefes"i geldi; ne çok konu edilmişti hamam sahnesi; bausch'un oryantalistliğinden girip kolaycılığından çıkılmıştı. ama demek ki, en azından bir yerden başlayabilmek, içine girebilmek için güvenli bir su, insanların zihinlerine yerleşmiş genelgeçer imajlar. hele de belli bir izleği takip etmeyen, izlenimlerin kolaj mantığı ile arka arkaya yerleştirildiği bir kurgu tercihinde -ki malle'in belgeseli de aynı mantıkta-, usul usul bir kenarından örmeye/dikmeye/boyamaya başlamak için hiç de uygunsuz bir yöntem değil demek ki...

malle 99 dakika boyunca, belli bir anlatım çizgisi izlemeden kamerasını gezdirmiş kalküta'da; konudan konuya, mekandan mekana atlayarak, bazı konulara tekrar dönerek... kah geniş planlarla meydanlara odaklanarak... kah yakın plan portre çekimleriyle kalküta'nın atmosferini insan suretlerinin peyzajında arayarak.
yabancı bir gezginin kolayca kapılabileceği ilginç, egzotik görüntüler de takılmış kamerasına; ancak, içerden birinin samimiyeti de eksik değil.
25 katlı bir ofis bloğunun "zanaatkarane" inşa edilmesine tanık olmak ne kadar şaşırtıcıysa, bir ölüm evinde son saatlerini yaşayan hintlilerin görüntüleri, veya tecrit edilmiş lepralıların hikayesi de bir o kadar iç burkultucu.

"calcutta"yı seyretmesi oldukça zor; belgeselin büyük bir bölümü yoksul, harap, sağlıksız ve pislik içindeki mahallelerde geçiyor; slum'larda. çöpü üç aydır alınmamış sokaklarda gezinen çıplak çocuklar, lağımlardan beslenen domuzcuklar, bir deri bir kemik iskelet köpekler; sefaletin dibinde bir yaşam.
zaman zaman da vali konağının önündeki meydana dönülüp her türden protesto gösterileri kaydedilmiş. ve bunlara; yalıtılmış yemyeşil peyzajda kalburüstü hintli hanımların beyaz mini şortlarla golf oynadıkları görüntüler eşlik ediyor.

sözkonusu hindistan olduğunda inançlar da kapsamlı bir yer tutuyor belgeselde. ölü bir kadının yakılmasını seyrettiriyor malle bizlere; bütün detaylarıyla; ölü kadının yüzünü uzun uzun çekerek; kuru dalların nasıl kadının bedeninin altına ve üstüne yerleştirildiği; yapılan dinsel tören; kadının örgülü saçlarının bir sürü el tarafından açılıp dağıtılması, kocasının kadının yüzüne ve saçlarına sürdüğü yağ; ve önce kocasının, ardından diğer erkek akrabaların ellerinde alevli saman meşaleleri nasıl ateşe verdikleri ölü bedeni.

belgeseldeki başka bir ritüel ise bana fransa'nın akdeniz sahilinde saintes maries de la mer kasabasında çingenelerin azizesi koyu tenli "denizin meryemi" sara için yapılan yıllık ayini hatırlattı. kalküta'daki ise; brahma'nın karısı, bilgelik tanrıçası saraswati için; adları bile neredeyse aynı.
saraswati'nin süslü püslü heykelleri önce bütün bir gün boyunca kalküta'nın sokaklarında dolaştırılıyor ve akşama doğru deniz kenarına gelinip heykel suya yüzüstü atılıyor. tabii kalküta'da bu ritüel için her yıl sayısız heykel yapılıyor, her aile kendi saraswati'sini dolaştırıyor. fransa'da ise tek bir azize sara heykeli kiliseden alınıp denize kadar taşınıyor.
kökeni hindistan olan çingenelerin coğrafyalar aşarak taşıdıkları kültleri ve ritüelleri...

1969'dan 2011'e; 42 yıllık bir belge. belli ki daha da kalacak geleceğe; eskimeden, diri.
oralara gitmişliğim yok ancak seyrettiğim görüntülere hiç yabancı değilim; ne zaman ne yer olarak.
belgeselin anlatıcısı malle'in kendisi; sivri, eleştirel yorumları az ve öz; söz daha çok görüntülerin gücünde.
çarpıcı bir belgesel.


19 Mayıs 2011 Perşembe

ergenlik filmlerim


vozvrashchenie, andrei zvyagintsev (2003)





orphans, peter mullan (1998)





le souffle au coeur, louis malle (1971)





the miracle, neil jordan (1991)





benny video, michael haneke (1992)





pingpong, matthias luthardt (2006)





hayat var, reha erdem (2008)





j’ai tué ma mére, xavier dolan (2009)





nenette et boni, claire denis (1996)





rumble fish, francis ford coppola (1983)





fish tank, andrea arnold (2009)


beautiful thing, hettie macdonald (1996)




les quatre cents coups, françois truffaut (1959)



3 Nisan 2011 Pazar

1996 / 15. istanbul film festivali


.39 film

.bilet fiyatları: tam 300.000 tl, öğrenci 200.000 tl

.yarışma jürisinde eleni karaindrou da vardı. yıllar sonra istanbul'a konser vermeye de gelecekti, ama o sıralar sadece angeloupolos filmlerinin müziğiyle istanbuL'da tanınıyordu. emek'te bir yarışma filmi öncesinde yanına gidip müziklerinden çok hoşlandığımı söyledim ve yanımda getirdiğim albüme imza atmasını istedim. çok şaşırdı, sevindi; beni nereden tanıyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz diye sorarak biraz sohbet etti. mimar olduğumu söyleyince yüzünde hoş bir gülümseme belirdi.

.emek’te jim jarmush toplu gösterisi: ilk dönem siyah-beyaz’ları ve gülmekten katıldığım “dünyada bir gece”

.festivalde çok iyi ilk filmler: robert lepage’dan “günah çıkarma”, hirokazu kore-eda’dan “maborosi” ve martin sulik’ten “bahçe”

.louis malle’in son filmi: “vanya 42.cadde’de”

.bir geceyarısı sineması seansında wong kar-wai ile tanışma: “chungking ekspresi”nde ayık kalabilme ama ikinci film “fallen angels”da kuzen volkan’ın yanında uyuyakalma. bir daha da geceyarısı sineması seanslarına bulaşmama.

.yunan filmi “okyanusta bir damla”, belçika filmi “işeyen çocuk”, hollanda filmi “küçük kızkardeş”, kanada filmi “güneş tutulması” bu festivalde gözdelerim. ne yazık ki, bu kadar yıldır bu filmlerin yönetmenlerinin yeni filmlerine denk gelmedim.

.bela tarr’ın “şeytan tangosu” maratonu: kardeşimle alkazar’ın rahatsız koltuklarında 7.5 saatlik film tecrübesi. hipnotize olmuş şekilde çıktık; neyse ki değdi.

.dünya sineması'nın küflü salonunda tsai ming-liang'dan "yaşasın aşk"! salondan kaçan kaçana; filmi bitirebilen çok az kişiyiz, ama mutluyuz; film çok çok iyi.

.not defterimden:
2. gün: "emek'in kedisini bilirdik, alışmıştık da, fakat eski dünya - yeni fitaş 1 sinemasının da böyle bir evcil hayvanı olduğunu "uçan hollandalı" filminin gösterisi sırasında öğrendik, zira ikinci bölümde filmin gösterisi devam ederken sinemaskop perdede filmin üzerinde dev bir kedi silueti belirdi ve birkaç dakika kadar miyavlayarak, zaten farklı bir atmosferi olan filme renk kattı. muhtemelen makinist odasını salondan atıran küçük pencerenin önünde arz-ı endam ediyordu."
12. gün - 10 nisan: "uzun bir aradan sonra yeniden içimden yazmak geldi. fun, night on earth, fallen angels, dead man, a drop in the ocean ve nihayetinde bugünkü little sister. son ikisi festivalin en iyileri. 10 üzerinden 10. ilki yunan filmi enfes mavi görüntülerle imkansız ibr aşkın öyküsünü tarih ve tiyatro ile de yoğurarak kadın gözünden anlatıyor. ikincisi hollanda filmi ise çağımızın hastalığı -sinemanın doğasında varolan- röntgenciliğe en büyü ktabulardan ensest ilişki temasını da katarak zaman zaman komik bazen de trajik olan fakat tempoyu hiçbir zaman düşürmeyen, "bir film son jeneriği ile birlikte seyredilir" fikrini kuvvetlendiren dolu bir 90 dakika yaşatan enfes bir filmdi."