25 Şubat 2022 Cuma

“Sıradışı Çizgisi ve Toplumcu Kimliğiyle Vedat Dalokay” Sempozyumu




Türkiye’nin mimarlık kültürüne katkıda bulunmuş ve bugün hayatta olmayan mimar(lar)ın anısını yaşatmak üzere, Mimarlar Odası tarafından 2006 yılından beri Anma Programları düzenleniyor. Her dönem, Ulusal Mimarlık Ödülleri Seçici Kurulu tarafından belirlenen mimar(lar)ın kendisi ve çalışmaları hakkında, ödül döneminden başlayarak gelecek döneme kadar, kapsamlı etkinlikler düzenleniyor. Her iki yılda bir belirlenen isimlerden Mimar Kemalettin Bey, Seyfi Arkan, Zeki Sayar, Haluk Baysal-Melih Birsel, Ernst A. Egli, Maruf Önal ve Nezih Eldem’in ardından, 2020-2022 dönemi için VEDAT DALOKAY seçilmiştir. 2020 yılında düzenlenen XVII. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri’nin Seçici Kurulu kararın gerekçesini şu şekilde açıklamıştır: “Vedat Dalokay Türkiye mimarlığının çok yönlü kişiliklerindendir; edebiyat alanındaki ödüllü çalışması, gazetecilik alanındaki emekleri ve özellikle 1970’li yıllarda Ankara Belediye Başkanı olarak katkısı dahil politika alanındaki çabaları kendisinin meslek alanı dışında da tanınmasını ve takdir edilmesini sağlamıştır. Çeşitli alanlardaki yoğun çalışmalarına karşın, kendisini ‘kent doktoru’ olarak tanımlayan ve yerel yönetici olarak Ankara’nın bir dönemine damgasını vurmuş olan Dalokay’ın mimarlık ortamındaki önemli yeri ve unutulmaz etkisi ise gerçekleştirilmiş olan yüze yakın mimari ve kentsel tasarım projesinde vücut bulmaktadır. Mezun olduktan sonra bir süre kamuda mimar olarak çalışan ve ardından kendi ofisini kuran Dalokay, birçok yarışmada ödül alarak mesleki başarısını kanıtlamış; özellikle Ankara’daki Kocatepe Camisi ve Pakistan’daki Faysal Camisi yarışmalarında aldığı birinciliklerle yurtiçi ve yurtdışında modern tasarım anlayışıyla takdir edilen bir kimlik kazanmıştır. Dalokay, meslek örgütlenmesi alanında da önemli rol oynamış; 1950’li yıllardan itibaren Mimarlar Odası’nda aktif olarak emek vermiştir. Titiz ve disiplinli çalışma yaklaşımı ile üretken ve yaratıcı kişiliğiyle meslek ortamımızın örnek alınacak ve yol gösterici isimlerinden biri olan VEDAT DALOKAY’ın Türkiye mimarlığına olan büyük katkısının 17. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri kapsamında Mimarlar Odası Anma Programı çerçevesinde önümüzdeki iki yıl boyunca çeşitli yayın ve etkinliklerle gündeme getirilmesine, belgelenmeye ve değerlendirilmeye başlanmasına Seçici Kurul tarafından karar verilmiştir.” Program kapsamında gerçekleştirilen araştırmaların derlenmesi ve sonuç ürünlerin şekillendirilmesi sürecini, M. Zafer Akay, T. Elvan Altan, Didem Akyol Altun, Güldehan Atay, Nezih Aysel, Sibel Dalokay Bozer, Hakan Dalokay, Ayşen Ciravoğlu ve Melis Özge Gayretli’den oluşan Anma Programı Komitesi Üyeleri yürütüyor. Vedat Dalokay’ın çok yönlü kişiliğini vurgulamamıza yardımcı olacak malzemeleri bir araya getirebilmek adına, kendisine ilişkin elinde belge olan meslektaşlarımıza açık çağrımızı yineliyor ve ilgili herkesi sempozyuma davet ediyoruz.

Sempozyumun kaydına şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

24 Şubat 2022 Perşembe

on soruluk sohbetler 63 : çıplak ayaklar kumpanyası - taşıdıklarımız


Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın EIRA iş birliği ile gerçekleştirdiği ve Portuguese Republic – Ministry of Culture | Directorate-General of Arts; Camões Institute ve Embassy of Portugal in Turkey tarafından desteklenen Taşıdıklarımız isimli dans gösterisi, 21 Şubat 2022'de Moda Sahnesi’nde yeniden seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bizlerde ikinci kez Çıplak Ayaklar Kumpanyası ekibini, bu sefer de ekipten bu gösteriye dahil olmuş diğerlerini On soruluk sohbetler serimizde misafir ettik. Avrupa’nın en Batı ve en Doğu uçlarını temsil eden iki dans kumpanyasını; koreograf Franscisco Camacho ve organizasyonu Eira ile, Çıplak Ayaklar Kumpanyası'ndan dansçılar Leyla Postalcıoğlu, Mihran Tomasyan ve müzisyen Berke Can Özcan’ı bir araya getiren Taşıdıklarımız, gezginliği, göçebeliği, hem hayatta kalmak için, hem de zaten alışılmış olunan hayat tarzı modeli için şartlar yaratma pratiğini ele alarak ilerliyor. Daha önce hakkında yazarlarımızdan Ecem Arslanay’ın da bir yazı kaleme aldığı bu dans projesinde, kökleri iki farklı liman şehrine dayanan bir yaratıcı ekip bir araya gelerek, birbirine uzak gelenek ve milliyetler, taban tabana zıt sosyo-kültürel gerçeklikleri yansıtan bir yapıt ortaya çıkarıyorlar. Bizi “Taşıdığımız şeyler aslında ihtiyacımız olan şeyler mi? Bizi hayatta tutan şeyler mi bunlar? Yoksa hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz hayatı devam ettirmemizi sağlayan şeyler mi? Sonucu olmayan hareketleri, ne kadar keyfi olduklarını fark etmeden yapıp duruyor muyuz, yoksa onlar olmadan boşluğun yavaşça içeri süzüleceğini bildiğimiz için mi tekrar ediyoruz bunları? Hayat laboratuvarının ipleri tamamen elimizde mi, yoksa kararlarımız, bütün tecrübemizi sorgulamamıza sebep olacak yüzleşmeyi erteleme biçiminden başka bir şey değil mi?” gibi sorularla yüzleştiren Taşıdıklarımız’ın yaratım ve performans ekibinden Leyla Postalcıoğlu ve Berke Can Özcan'la sohbet ettik.

Dansın özü sizce nedir?
Leyla Postalcıoğlu: Kalp atışı demek geliyor içimden, sonra nabız. Nabzın harekete dönüşmesi ve ritimlerde buluşmak.
Berke Can Özcan: Hareketsizlik, müziği müzik yapan şeyin aralara giren sessizlikler olmasındaki gibi yani.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
LP: İnanıyorum hem de çok. Yüzleşmesi zor olana bakabilmemi, yaklaşabilmemi sağlıyor, görünürde olmayanı duyumsamama, düşünmeme, hayal etmeme yardımcı oluyor. Paylaşmak istememi sağlıyor. Bu dönüştürücü gücün tek başına yeterli olmadığına sanatın dışındaki başka güçlerle birleşmesi gerektiğine de çok inanıyorum.
BCÖ: İnanıyorum elbette. Yaratma yetisi elle tutulabilir bir şey değil ama onun verdiği haz hiçbir şeyde yok. Yanlışlar yapıp, düşüp takılıp, bir şeyi berbat ettiğinde bile yeni bir yol belirebiliyor ve kendini hesaplamadığın yeni bir düzlemde bulabiliyorsun. Dolayısıyla ham maddesi ve mayası bu bahsettiğim tür bir “yaratma” olan sanatın dokunduğu gözler ve kulakların bir dönüşümden nasibini alması kaçınılmaz bence.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
LP: Anlardan, anılardan, arkadaşlarımdan, dinlediğim hikâyelerden, tanıklıklardan, tanıdık tanımadık hayvanlar, bitkiler, çocuklar ve yaş alanlardan, doğada olan desenler, düzenler, arızalar ve felaketlerden. Bazen bir fotoğraftan, bir haberden, cümleden, bazen sokaktaki bazen de bir filmdeki birkaç saniyeden, bazen bir sesten, bir şarkıdan. Bir nevi çarpılma anları oluyor bunlar ve peşimi bırakmıyorlar. Rüyalarım işlerimi hiç etkilemiyor ama işlerin dili rüyaların diline çok benziyor.
BCÖ: Rastlantılar, hikâyeler, dil, kelimeler, serbest çağrışımlar, tepkiler, titreşimler, anılar, hafıza. Rüyalarımın işlerime etkisini bilemiyorum ama rüyalarımın müzikleri benim midir hep merak ederim.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
LP: Kimi zaman çalışma aşamasında bir ismi oluyor, değişir diye düşünürken ve yeni isim türetmeye çabalarken dönüp dolaşıp aynı isimle kaldığı oluyor. Bazen de isimsiz kalabiliyor. Bir süredir ise aklımda bir isim var ama ortada henüz hiçbir üretim yok. İçerik ve o dönemde hissettiğim netlik ya da belirsizlik adlandırmayı etkiliyor.
BCÖ: Yapıtın gerçek adı genellikle kendiliğinden beliriverir, onu özellikle düşünmediğim bir anda gelip kendini mevzuya iliştirir, bu zaten işin olgunlaştığı anla eşzamanlı bir durumdur.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
LP: Usta olarak tanımlamıyorum kimseyi. Yollarımızın kesiştiği insanları bir bilgi ve deneyim aktarıcısı olarak uçsuz bucaksız geniş bir ağın parçası olarak görüyorum. Sanatsal olarak ilham vermeleri yetmiyor, insan olarak hayatla kurdukları ilişkiden besleniyor ya da çekiniyorum, en azından artık böyle. Geçmişe bakarsam Pina Bausch’un yapıtlarıyla karşılaşmam bir çıkış noktası oldu, beni yollara düşürdü. John Berger’in dile getirdiklerinin, kitaplarının düşüncelerimin şekillenmesinde etkisi çok oldu.
BCÖ: Dönem dönem öğreten olmaktan öğrenen olmaya ve tam tersine değişip duruyor yolculuk. Öğrenmeye açık ve istekliyken gerçek anlamda bir “usta”ya bile gerek yok bence, her şeyden ve herkesten almaya hazır kıvamdasınızdır zira. Böylelikle öğrenciniz olacak yaşta birinden ustalık öğrendiğiniz durumda da bulursunuz kendinizi ve bu çok zevklidir. İlham veren isimlerden şöyle biraz karıştırayım: John Cage, Meredith Monk, Kenny Wollesen, Huerco S. (Brian Leeds), Kara-Lis Coverdale, Julian Sartorius, Billy Martin, Arve Henriksen, Daniel Lanois. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

21 Şubat 2022 Pazartesi

on soruluk sohbetler 62 : çıplak ayaklar kumpanyası - hiçbir şey yerinde değil

Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Belfast Queen Üniversitesi ve Tiyatro Medresesi ile ortak yapımı olarak 2017 yılında üretilen ve ilk defa Şubat 2018'de sahnelenen Hiçbir Şey Yerinde Değil isimli dans gösterisi 22 Mart 2022'de ENKA Kültür Sanat'ta ve 2-3 Nisan 2022'de Kundura Sahne'de tekrar seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Belfast Queens Üniversitesi Senatör George J. Mitchell Evrensel Barış, Güvenlik ve Adalet Enstitüsü'nden Ulrike M. Vieten'in projesi olarak Çıplak Ayaklar Kumpanyası'na sunulan ve, fikir ve uygulaması Çıplak Ayaklar Kumpanyası tarafından gerçekleştirilen Hiçbir Şey Yerinde Değil kayıp ve yerinden edilme kavramları üzerine düşünen ve bu kavramları bedenselleştirerek tartışmaya açan bir çalışma. Gösterinin yaratım sürecinde geçen zamanı "birbirimizi anlamaya, hem yaşadığımız topluma hem de dünya halklarına, geçmişe ve insanı insan kılan herşeye ve bir çok kırılmaya göz atabilmek için bizi motive eden bir fırsat" olarak değerlendiren gösterinin dansçıları Aslı Öztürk, Büşra Firidin, Melih Kıraç ve Mihran Tomasyan'la sohbet ettik.

Dansın özü sizce nedir?
Aslı Öztürk: Benim için dansın özü, hareket yoluyla beden/zihin ve enerji bütünlüğünün deneyimlenmesi ve bu deneyimin paylaşılması.
Büşra Firidin: Bedenin varolduğu zamanla, geçmişte, gelecekte ve şimdi kurduğu ilişkilerinin taşıdığı izlerin, enerjinin hareket yoluyla anlatımıdır benim için.
Mihran Tomasyan: Hem geçmişin hem de geleceğin izlerinin aranması ve keşfedilen bilgilerin beden aracılığıyla sunulmasıdır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
AÖ: Evet, çünkü sanatın görünmez olanı görünür kılma ve/veya mevcut olana yeni bir bakış açısıyla tekrar bakmayı önerme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Görünmez olanı duyumsamanın ya da mevcut olana farklı bir perspektifle yeniden bakabilmenin ise, önce bireysel sonra da kitlesel olarak oldukça dönüştürücü olabileceğine inanıyorum.
BF: Sanat’ın insanlar arasında evrensel bir iletişim kurma şansı sağladığını düşünüyorum. 
MT: Hayır. Tek bir şeyin dönüştürücü gücüne inanmıyorum. Bir tohumun filizlenebilmesi için toprağa, suya ve binlerce başka bileşene ihtiyacı vardır. Sanat sadece insanla ilgili bi ifade aracıdır, elbette ki insanı dönüştürebilir ama evrene bir fayda sağlamaz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
AÖ: Son yıllarda kendi üretimimde özellikle Doğu kökenli felsefe ve pratiklerden çokça ilham alıyorum. Hatta ilham almanın ötesinde Doğu’nun önerdiği pek çok beden odaklı farkındalık pratiğini hem verdiğim dans derslerinde, hem de üretim sürecinde somatik farkındalığı ve yaratıcılığı destekleyici araçlar olarak kullanıyorum. Rüyalara, özellikle lucid dreaming pratiğine çok büyük bir merakım olmakla beraber işlerimde rüyalarımdan faydalanmıyorum ama gelecekte özellikle lucid rüyalar üzerine çalışmayı çok isterim. 
BF: Resim yapmak, boyalarla vakit geçirmek, bir resme bakmak bana hep ilham vermiştir. Hayal ettiğim, deneyimlediğim süreçleri görsel olarak tanımlayabilmek beni iyi hissettirir.
MT: Ne yazık ki rüyalarımı hatırlayamıyorum. İlham kaynakları çok değişken olabilir. İçinde büyüdüğüm kültür, toplayıcılık, mücadele, zor durumda kalmak, mizah, şiir, karşılaşmadığım ifade biçimleri; Geriye dönüp baktığımda oyunlarımda sıklıkla karşıma çıkan temalar. Bu temalar etrafında dolanan her şey ilham olabilir. Genelde ilgilendiğim ya da arkadaşlık yaptığım birilerini sanatın dışında bırakmamak önem verdiğim bir şey. Onlardan aldığım ilham da oyunlarımın tutunduğu metotlardan biri sanırım. Arkadaşlarımdan çok ilham alıyorum.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
AÖ: Aslına bakarsanız bana eğitim sürecim boyunca pozitif anlamda dokunmuş olan tüm eğitmenlerime ustam demekten çekinmem ama bu soruyu okur okumaz aklımda beliren en net isim William Forsythe oldu. Hem koreograf, hem eğitmen, hem de insan olarak benim için gerçekten çok değerli ve sanatçı olarak üzerimdeki etkisi çok büyük.
BF: Bu yolculukta bana pozitif anlamda dokunmuş eğitmenlerim ve beraber hareket ettiğim, paylaşımda bulunduğum insanlar bana her zaman ilham olmuştur.
MT: Ustam olarak tanımladığım biri yok. Sanatta ustalık-çıraklık ilişkisinin eski kuşaklara ait olduğunu düşünüyorum. Sanat üreticilerinin bir yaşı yoktur. Hatta sanat alanında yaş faşizmi var bence. Birisinin benden yaşça büyük olması ve çok büyük koreografilere imza atmış olması usta olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Ustalık bu anlamda yaşla mı koreografik değerle mi, yetiştirdiği öğrenci sayısıyla mı ölçülmelidir? Bunun değeri nasıl ölçülebilir? Ama ilham verdiğini düşündüğüm pek çok insan var. Özellikle 90’lı yıllar ve 2000'lerde üretim yapan tüm Türkiyeli dansçılardan ayrı ayrı etkilenmiş olduğumu düşünüyorum. Kum,Pan,Ya topluluğunun hayatımda çok önemli bi yeri var ve ayrıca Fransa’da çalıştığım koreografım Charles Cré-Ange’ı mutlaka sayardım. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

17 Şubat 2022 Perşembe

"kopenhag üçlemesi - gençlik"ten...



"... Bir akşam, Bay Krogh aramızdaki masanın üstünde duran yüksek, gümüş şamdanın mumlarını yaktığında cesaretimi toplayıp "Bay Krogh," diyorum., "ben çocukken şiir yazardım." Gülümsüyor ve "evet," diyor, "ve onları bana göstermek istiyorsun, öyle değil mi?" Ondan ne istediğimi tahmin ettiği için yüzüm kızarıyor. Bunu nereden bildiğini soruyorum. "Eh," diyor, "o olmasa, başa bir şey olurdu. İnsanlar hep birbirlerinden bir şey isterler ve senin, beni bir şey için kullanmak istediğini hep biliyordum." Bunu yadsıyan bir hareket yaptığımda "bundan yadırganacak bir şey yok ki," diyor, "gayet doğal. Ben de senden bir şey istiyorum herhalde." "Ne gibi?" diye soruyorum. "Öyle belli bir şey değil." Uzun ince piposunu ağzından çıkarıyor. "Ben eksantrik tip biriktiriyorum, farklı olan insanları, garip vakaları. Şiirlerini okumak isterim. Sırtıma vursana." Sonuncusunu kesik kesik söylüyor, yüzü masmavi kesiliyor. Her vuruşumda öksürüyor ve kolları yeke sarkacak şekilde öne eğiliyor. Acaba nedir hastalığı? Ölümcül mü diye sormaya cüret edemiyorum ama hemen ertesi akşam, şiir defterimle koşa koşa onu görmeye gittiğimde, çoktan bu dünyadan göçmüş olacağına neredeyse eminim. Göçmemiş ve kahve masasının başına oturduğumuz anda, onun gibi en iyi şiirleri okumaya alışık birinin ümidinin boşa çıkacağından korka korka, defteri ona uzatıyorum. Piposunu masaya bırakıyor ve defterin sayfalarını çevirirken, ben yüzünü dikkatle izliyorum."

-tove ditlevsen 
 (çeviri: leyla tamer) 
monokl edebiyat

13 Şubat 2022 Pazar

iksv ile eczacıbaşı'nın "10 tl'lik öğrenci bileti" muamması

her zaman bir seyirci oldum, sanat etkinliklerine seyiri gözüyle baktım ve öyle bakmaya devam edeceğim. lise öğrencisiyken de sanat etkinliği seyircisiydim, üniversite öğrencisiyken de, şu anda da öyle... 

öğrenciyken bir sanat etkinliğine bilet almak için yaşadığım zorlukları unutmuyorum. hoş, o zorluklarla bugün de karşı karşıyayım. ama öğrenciyken yaşanan zorluklar çok daha acı verici oluyor. bir öğrenci olarak, gitmek istediğiniz etkinliğe ekonomik nedenlerle gidememek ya da, gitmek istedikleriniz arasından seçim yapmak zorunda kalmak çok acı. ayrıca, bir öğrenci olabildiğince çok sanat etkinliğine giderek kendini beslemeli, kendini zenginleştirmeli. (çünkü iş hayatına atılınca ister istemez daha azına gidebilecek...)

kendim artık öğrenci olmasam da, işim gereği, içinde bulunduğum ortam gereği, hala öğrencilerin arasındayım, onlarla birlikteyim, dertlerini takip edebiliyorum. o yüzden:

iksv'nin eczacıbaşı sponsorluğunda iksv'nin bütün etkinliklerinde öğrenci biletlerini 10 tl'den satışa sunacak olması önemli bir girişim. ancak; eğer iksv ve eczacıbaşı bu girişimlerinde samimilerse, eğer bu girişim daha fazla bilet satmak için bir pr kampanyası değilse, şunu açıklamaları lazım:

etkinlik salonlarının kapasitelerinin % kaçı kadar "10 tl'lik öğrenci bileti" satışa sunulacak?

kamuoyuna, eski senelerde olduğu gibi, "genel olarak satılan öğrenci bileti" sayısına dair, ya da "şu kadar sayıda 10tl'lik öğrenci bileti satışa çıkardık" gibilerinden bir açıklama yapılmasın.

tekrar ediyorum: önemli olan, etkinlik salonlarının kapasitelerinin % kaçı kadar "10 tl'lik öğrenci bileti"nin satışa sunulacağıdır. ve bu yüzde sabit olmalı, etkinlikten ve salondan bağımsız olmalıdır. 

yani, salon ister zorlu psm büyük salon olsun, ister atlas sineması, ister park orman ister alan kadıköy olsun, etkinlik ister yabancı veya yerli sanatçılarınki olsun, bir tiyatro veya bir dans veya bir müzik veya bir film etkinliği olsun; salon kapasitenin % kaçını "10tl'lik öğrenci bileti"ne ayırıyorsunuz? 

sonra öğrencilere, (eski senelerde yapıldığı gibi) 100 tane, 1000 tane "10 tl'lik öğrenci bileti" ayrıldı, onlar da ilk 1 saatte bitti, şimdi öğrenci indirimiyle normal bilet alın denmesin.. çünkü bu yapıldı, ve o etkinliğe gitmeye gönül koymuş öğrenci de ne yapsın, 10tl'lik bilet bulamayınca, normal bilet fiyatı üzerinden öğrenci indirimiyle bilet almak zorunda kaldı!

ve bir öneri: 

her salonda her etkinliğe kapasitenin en az %30'u kadar "10 tl'lik öğrenci bileti" ayrılmalı. 


hamiş:

iksv gibi 50 yıllık bir kurum, açıklamalarında türkçe hataları yapmamalı değil mi! öznesiz, başı başka başlayıp sonu başka biten cümleler övüne övüne 50 yaşında olduğunu duyuran bir kuruma hiç yakışmıyor. benden uyarması...

9 Şubat 2022 Çarşamba

on soruluk sohbetler 61 : przemysław błaszczak

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in üçüncüsü, 18-26 Eylül 2021 tarihleri arasında Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşan hibrit bir programla gerçekleşti. Ayrıca mevcut pandemi koşullarına da hızlıca adapte olan festival, tiyatro sezonuna yayılan Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Bizler de festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunacak sanatçılarla yaptığımız sohbetlere devam ediyoruz. Festivalin 2022 Ocak etkinliklerinin ikinci konuğu, I Come to You River: Ophelia Fractured gösterimiyle 29 ve 30 Ocak’ta Kadıköy Belediyesi Alan Kadıköy’ün katkılarıyla İstanbul seyircisiyle buluşacak olan Polonya’dan topluluk Studio Kokyu. Bizim de Fringe serisinde sıradaki konuğumuz, Heiner Müller’in Hamlet Makinesi’ndeki ve William Shakespeare’in Hamlet’indeki Ophelia figüründen esinlenerek üç kadın oyuncunun Ophelia’yı kendi kişisel deneyimleriyle yapıbozuma uğratarak her kadının hayatında mevcut olan ilişkiler, kadınlık, intihar, baskı gibi temalara ışık tutmaya çalıştıkları I Come to You River: Ophelia Fractured adlı gösterinin yönetmeni Przemysław Błaszczak.

© Magdalena Mądra

Performansın özü sizce nedir? 
Bu çok ilginç bir soru. Bana tiyatronun özünün ne olduğunu sorsaydınız, muhtemelen bir buluşma olması diye cevap verirdim. Size anlatacak, size iletecek önemli bir şeyimin olduğu yerde bir buluşma ve sizin benimle duymaya, almaya, ilham almaya, hikayemi takip etmeye açıklıkla geldiğiniz bir buluşma. Ama bu soru aslında, performansın özü nedir, bu yüzden cevabım bilinçli yapmak olacaktır. Performans, tesadüfi değilse iyi (bence) ve net belirli bir eylem yapısıdır. Performansı anladığım kadarıyla, aynı zamanda çok iyi hazırlanmış olmalı. Daha sonra, bu gerçekleştiğinde, yapanların bir performansına tanık olabiliriz- onları kesin ve net bir eylem yapısının içinde, bir yapma akışında görürüz. Ve olması gerektiği gibi bir netlik ve kesinlikle yapılır. Bu canlı eylem akışının performansın özü olduğunu söyleyebilirim. Örnek olarak, bir kılıç ustasının yaptığı mükemmel bir kesme eylemini düşünebilirsiniz. Bu eylemi uzun süredir, belki de tüm hayatı boyunca prova etmiştir. O zaman da bunu tam olarak olması gerektiği gibi gerçekleştirebilir. İşte özü burada yatar performansın.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle evet. Buna inanıyorum ve inanmasam sanat yapmazdım. Aynı zamanda, sanatın bu işlevi basitçe verili bir özellik değil. Sanatın bu güce sahip olacağı garanti değil veya sanat dediğimiz her şeyin dönüştürücü bir gücü olmadığını da söyleyebiliriz. Bunun bir görev, ulaşılacak bir şey, bir meydan okuma olduğuna inanıyorum. Sanatın dönüştürücü gücü iki açıdan işleyebilir. Biri, sanat eserinde saklı mesajı alımlayan izleyicinin bakış açısı. Bu yüzden mesajımın ne olduğunu, sebebinin ne olduğunu, sanatımı neden yaptığımı, başkalarına ne söylemek istediğimi bilmek belli bir sorumluluk getiriyor. Sanatın politik olmaya başladığı yer burası, çünkü bireysel özgürlüğün bir eylemi, kalbin derinliklerinden diğerine uzanan bir ses olmak zorunda. Bu özgürlüğün sesini, önemli bir şeyi paylaşmak için derin bir içsel ihtiyacın çağrısını duyan birinin bizimle rezonansa girmesi, fikirlerini, bakış açısını yeniden tanımlaması mümkün. Bunun eski zamanlarda katarsis diye nitelendirdikleri şey olduğuna inanıyorum. Duyuların temizlenmesi. Sanata katılım kişinin duyularını temizleyebiliyorsa o kişi daha net, ya da daha doğrudan diyelim, duyacak, görecek, algılayacaktır. Dolayısıyla kendisiyle daha iyi bir bağ kuracaklarını söyleyebiliriz. Bu, sanatın terapötik işlevi. İnanıyorum ki, belirli zamanlarda bireyleri, hatta belki de tüm ulusları dönüştürme gücüne sahip olan kitaplar, resimler, şarkılar, performanslara örnekler sanat tarihinde çok mevcut. Diğer bakış açısı, yapanın dönüşümü. Sanat yapan kişinin. Sanatçı kelimesini bilinçli olarak kullanmak istemiyorum çünkü çok güçlü bir çağrışımı var. Daha çok zanaatkardan, sürekli olarak kendi becerisi üzerinde çalışan birinden bahsetmeyi tercih ederim. Bu ilerleme süreci, zaten başardıklarımla yetinmeme, bir adım daha ileri, henüz bulunmadığım yerlere, yeni alanlara, yeni sorulara gitme açlığı, kendimle daha derin temas halinde olmak, yaptığım işte daha dürüst ve daha dolaysız olma hali… Bu tür bir yaklaşım, kendin üzerinde sürekli, bilinçli bir çalışma doğrudan dönüşüme yol açıyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Çok çeşitli yönlerden ilham alıyorum. Bir iş üzerinde çalışırken ve bir konunun araştırılmasına derinlemesine girmeye başladığımda, gerçekliğin tamamı benimle konuşmaya başlıyor. Şarkılar, resimler, politik ve sosyal haberler, filmler, edebiyat aracılığıyla. Elbette edebiyat çok güçlü, belki de en güçlü kaynaklardan biri. Çok okurum, bağlam ararım. Ama aynı zamanda çok fazla sohbet eder, insanlarla konuşarak, sorular sorarak, burada ve şimdi ile bağlantı kurmaya çalışarak konuyu araştırırım. Asla bilinçli olarak bir kaynak olarak rüyalarla çalışmadım, ancak yaratıcı süreçte güçlü rüyalarım olur, performansı veya hikâyeyi, bazı olayları rüyamda görürüm. Doğal olarak derinlere, yoğun bir şekilde belirli bir konuya girdiğinizde, etrafınızdaki hayat bir şekilde dönüşüyor ve her yerde referanslar görüyorsunuz. Bilinç ve bilinçaltı düzeyinde.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Kafamda sık sık şu komik soru oluyor: Hangi düşünce gerçekten benim? Yüzyıllar boyunca o kadar çok şey söylendi, çok şey yapıldı ki. Bu muazzam düşünce ve fikirler topluluğuna katılıyoruz bizler de. Uzun yıllar Jarosław Fret ile oyuncu olarak çalıştım. 15 yıldan fazla oldu. Bunun benim için güçlü bir formasyon dönemi olduğuna kesinlikle eminim. Onunla çalışmaktan, onu çalışırken gözlemlemekten, ilham verici sohbetlerden çok şey öğrendim. Yani, Jaroslaw Fret hayatımdaki önemli sanatçılardan biri. Bir sonraki isim, şüphesiz ustam olarak tanımlayabileceğim, Theodoros Terzopoulos. Onunla bir oyuncu olarak çalışmak, sonra yöntemini öğrenmek ve nasıl öğretileceğini öğrenmek bana bu kaynaktan beslenmem için inanılmaz bir şans verdi. Kendi işimin lideri, bir yönetmen olarak bağımsız yolculuğuma başlamak için bende eksik olan her şeyi ondan aldım. Bana karşı çok cömert olduğunu söylemeliyim, ona her zaman sorular sorabilir, fikir danışabilirim. Ondan aldığım her şey için ve onun hayatımda olduğu için çok minnettarım. Bir de usta dediğim üçüncü bir kişi var sensei. Bu benim aikido öğretmenim Piotr Masztalerz. O benim ustam ve gerçek arkadaşım. O olmadan olduğum kişi olamazdım. Onunla yaklaşık 20 yıl önce tanıştığım için çok şanslıyım ve ilişkimiz şu ana kadar hep çok güçlü ve canlı devam etti. Şunu da söylemek isterim ki, hayatımda birçok büyük ustayla tanıştım ve her biri bana bir şeyler kattı. Son olarak, geleneksel Ermeni ayin ilahisinin büyük usta şarkıcısı Aram Kerovpian'dan söz edebilirim. Sesle olan ilişkimi değiştirdi. Liste gerçekten uzun, o yüzden bu dördü ile duralım. Birebir tanışmadığım ama çalışmaları ve fikirleriyle hayatımı değiştiren usta Jerzy Grotowski. Muhtemelen 18 yaşımdayken onun metinlerinden oluşan bir kitap okumamış olsaydım, bugün tiyatro yapıyor olmazdım. Bu usta benimle yüz yüze görüşmeden hayatımı değiştirdi. Ama o bugüne kadar hayatımda hep mevcut.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

6 Şubat 2022 Pazar

on soruluk sohbetler 60: ayako takahashi

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in üçüncüsü, 18-26 Eylül 2021 tarihleri arasında Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşan hibrit bir programla gerçekleşti. Ayrıca mevcut pandemi koşullarına da hızlıca adapte olan festival, tiyatro sezonuna yayılan Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Bizler de festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunacak sanatçılarla yaptığımız sohbetlere devam ediyoruz. Festivalin 2022’de ilk misafiri, ENKA Sanat’ın mekan sponsorluğunda İstanbul’a gelerek 23 ve 24 Ocak’ta Enka İbrahim Betil Oditoryumunda Japonya-ABD üretimi Pythagorean Peas (Pisagor Bezelyesi) adlı yapıtlarıyla sahne alacak olan Ayako Takahashi yönetimindeki Ayalis in Motion topluluğu. Bizim de Fringe serisinin devamındaki ilk konuğumuz, Grimm kardeşlerin Pamuk Prenses ve Kırmızı Başlıklı Kız gibi halk masallarından ilham alan karakterler aracılığıyla kendi kırılganlıklarımızla ve güçsüzlüklerimizle nasıl baş ettiğimizi vurgulamayı amaçlayan bu fiziksel tiyatro yapıtını sahneleyen Ayalis in Motion topluluğunun sanat yönetmeni Ayako Takahashi. 




Performansın özü sizce nedir? 
Benim için performansın özü, başkaları ile bağ kurmak; kendimle, diğer dansçılarla, seyircilerle ve çevreyle bağlantı kurmak. Performans gerçekleştirmeyi düşündüğümde, egomu en aza indirmek için genellikle şeffaf olmaya odaklanırım. Şeffaf olduğumuzda ve egomuzu küçülttüğümüzde, sahnedeki bedenlerimiz basit araçlar haline gelebilir. İzleyici bedenlerimize girebilir ve bedenlerimiz ile performanslarımız aracılığıyla kendi yolculuklarını deneyimleyebilir. Ben mesajlarımı iletmekle pek ilgilenmiyorum ama izleyicilerin bedenlerimizi kullanarak (şahitlik ederek) kendilerini deneyimleyeceğini umuyorum. Tabii ki yarattığım her parçada kendi motivasyonum ve temam var, ancak insanları benim inandığım şeyi anlamaya zorlamakla işim olmuyor. Benim ilgilendiğim şey, insanların (dansçılarım ya da seyirciler) kendileri hakkında bir şeyler hissetmelerini ve kendi hayatlarını gerçekten deneyimlemelerini sağlamak. Bedenlerimizle bağlantı kurarken, travmatik olaylardan tutun da neşeli durumlara kadar yaşam deneyimlerimiz somatik izler bırakır ve duruşlarımıza, fiziksel ifadelerimize yansır. Pythagorean Peas, özellikle ev dediğimiz fiziksel yerden uzaktayken, bedenlerimizde nasıl evimizde gibi hissettiğimizi araştırıyor. Nerede olursa olsun rahatlık ve güvenlik duygularına nasıl erişileceğini araştırırken, dansçılardan seyircilere kadar bedenlerde yankılanan güvenlik ve kırılganlığın kinestetik tezahürlerini bulabilmeyi ve paylaşmayı umuyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Elbette sanatın dönüştürücü gücüne inanıyorum. Yarattığım işler genellikle politik meselelerden veya dünyamızdaki bir şeylerden ilham alıyor. Ancak, niyetim dünyayı doğrudan değiştirmek değil. Dansı propaganda veya başka bir şey olarak kullanmak istemiyorum. İşimi denizdeki bir kaşık şeker gibi hayal ediyorum. Denize bir kaşık şeker eklerseniz tadı hala tuzlu kalır, herhangi bir şekerli tat hissetmezsiniz. Ve bu benim için sorun değil. Bazı insanlar benim (bizim) hakkımda bir şeyler fark ediyor ve bir şeyler hissedip/düşünüyorlar. Bu önemli. Kızabilirler, mutlu olabilirler ya da üzülebilirler... Yaptıklarımı illa beğenmek zorunda değiller ama bir şeyler hissetmelerini istiyorum. Bir koreograf olarak işim dans üretmek değil, diğer insanları güçlü kılmak. Benim işim dansçılardaki ya da seyircilerdeki, yani diğer insanlardaki olasılıkları uyandırmak... Benim için başarının çok basit bir tanımı var. Başarı bence zenginlik, şöhret ya da güçle ilgili değil. Etrafımda parıldayan kaç tane göz olduğuyla ilgili. Gözleriniz parlıyorsa, ne yaptığınızı biliyorsunuz demektir. Dansçılarımın ve seyircilerin gözlerinin parlamasına odaklanıyorum. Ve dansın bunu yapacak güce sahip olduğuna inanıyorum.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Hayatımdaki her şey yapıtlarımı etkiler (esin verir); deniz meltemi, bir kadeh kırmızı şarap, caddenin karşısında koşan siyah bir kedi vs. Bulutlardaki ritimleri görüyorum ve gün ışığındaki müziği duyuyorum. Her şeyden önce, sevginin yaratıcı motivasyonumun büyük bir özü olduğunu düşünüyorum. Aile sevgisi, romantik bir aşk, yaptığım işi sevmek, arkadaşlık, sadakât…. Rüyalar, çalışmalarımı bilinçsizce etkileyebilir, ancak rüyaları asla bilinçli olarak yaratıcı sürecin bir parçası olarak kullanmıyorum. O kadar derin uyuyorum ki uyandıktan sonra rüyalarımda gördüğüm her şeyi unutuyorum. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? 
Günlük hayatta tanıştığım insanlar; dansçılar, öğrenciler, ailem, arkadaşlarım, müzisyenler, filozoflar, romancılar ve/veya sokaktaki rastgele insanlar. Birini seçemiyorum…

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

1 Şubat 2022 Salı

on soruluk sohbetler 59: joan yago

GalataPerform’un düzenlediği ve Türkiye’nin ilk oyun yazarlığı festivali olma özelliğini taşıyan Yeni Metin Festivali, bu yıl onuncu kez 1-28 Kasım 2021 tarihleri arasında, “nefes” teması odağında, hibrit bir yapıyla hem fiziksel alanda hem de dijitalde gerçekleşti. Festivalde, oyunları Türkçeye çevrilerek sahnelenmiş okumaları gerçekleştirilen uluslararası oyun yazarları ile yaptığımız sohbetlerin son konuğu Joan Yago.


İyi bir oyunun/oyun yazarlığının özü sizce nedir?
Vay, hiç emin değilim. Ancak bunun, seyirciye ne yapmak ve onlara ne olmasını istediğinizi bilmek ile ardından, bunun istediğiniz şekilde çalıştığından emin olana kadar yazınız üzerinde çok uğraşmakla bir ilgisi olmalı.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
 İnanmak istiyorum. Aksi halde neden bunu yapmaya devam edeyim? Tiyatronun “kıvılcımı yakma” gücüne sahip olduğunu biliyorum: bir gösteri, emin olduğunuz bir şey hakkında şüphe duymanıza neden olabilir, anlamanızı ve kendinizden çok farklı bir karakterle bağlantı kurmanızı sağlayabilir ve böylece siz de “bir şeyler yapılması gerektiğini” fark edebilirsiniz"… Ama bu sadece başlangıç; eğer bir politik tiyatro deneyimi alkışlarla sonlanıyorsa, bu demektir ki o deneyim hiçbir şey ifade etmiyor. Perde kapandığında ve gösteri bittiğinde, etrafımızdaki dünyayı değiştirmek için elimizden geleni yapmak için çalışmaya başlamalıyız.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Dijital tiyatro, İnternet'ten canlı yayınlanan tiyatro ve, "kaydedilmiş tiyatro" olarak adlandırdığımız diğer her türlü kaynağın gelişeceğini ve daha yaygın, ilginç ve erişilebilir hale geleceğini düşünüyorum, ancak canlı tiyatro son 2500 yılda ortadan kalkmadığı gibi, yok olmayacak.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Anton Çehov, Caryl Churchill veya Roland Schimmelpfenning gibi hayran olduğum birçok oyun yazarından büyük ihtimalle etkilenmişimdir. Ayrıca bana daha yakın olan genç Katalan tiyatroculardan, örneğin El Conde de Torrefiel topluluğundan Pablo Gisbert’ten. Ancak referanslarımın çoğunun muhtemelen televizyon programlarından (The Simpsons, The Office veya Parks and Recreation gibi) veya Alex Robinson'ın Box office poison veya Charles Burns'ün Sugar Skull gibi çizgi romanlarından geldiğini kabul etmek zorundayım. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.