31 Temmuz 2021 Cumartesi

iki film birden - V

mubi'de bu akşam izlediğim iki filmin, son gösterim günü bugün olması, yani geceyarısından itibaren mubi'nin listesinden çıkacak olmaları dışında hiç bir ortak yönleri yok. 


"slow west" (sakin batı) 2015 tarihli bir western. aynı soykırım sineması gibi, nasıl her yeni soykırım filmi, üzerine çok söz söylenmiş bu konuya bakacak farklı bir açı bulup etkileyici olabiliyorsa, western'de de durum böyle. her "artık western sineması tükendi" deyişimin ardından, bu düşüncemi istisnalaştıran bir western'le karşılaşıyorum. 

"slow west" iskoçyalı genç bir erkeğin, aşık olduğu kızı bulmak için vahşi batı'ya yaptığı yolculuğu anlatıyor. "kızıl derililerin" peşinde olan avcılarıyla, "aranıyor"ların peşinde olan ödül avcılarıyla, ıssız yol üstlerindeki dükkanlarıyla, yoksulluktan gözü kararmışlarıyla tipik bir western'de karşımıza çıkabilecek bütün karakterler bu filmde de var, ama bu filmde ek olarak western'lerde pek karşımıza çıkmayan karakterler de var. örneğin; ıssız bir yaylada -sokak başında toplanmış gibi- biraraya gelmiş fransızca şarkı söyleyip fransızca konuşan "zenciler", amerikan batı'sındaki yerli soykırımı hakkında akademik bir çalışma yapan bir alman. 

john maclean'in filmi her şeyiyle alçakgönüllü bir film. süresi 80 dakika, tek ünlü oyuncusu michael fassbender (ki aynı zamanda filmin yapımcılarından), gösterişli dekorları, kalabalık bir oyuncu kadrosu yok. 
nesi var peki? senaryonun -ki yönetmene ait- sadece western olarak kalmayıp aynı zamanda aşk ve yol filmlerine de göz kırpışı ve bu üç genre'ı ustaca harmanlaması, ince mizahın filmin her anına (silahların konuştuğu çarpışma sahnelerine bile) yedirilmiş olması, gereksiz yere uzatılmış sahnelerinin olmaması, tiyatral estetikten beslenmiş çekimleri, john ford'dan sergio leone'ye western sinemasının ustalarına göz kırpan mizansenleri, sakin müziği ve sakin oyunculukları...

tabii ayrıca, hikayenin özünde yatan karşılıksız aşk teması da filmi beğenmemde büyük rol oynadı. karşılık aşk temasının beraberinde getirdiği yalnızlık ve hüzün duyguları da bu küçük filmde oldukça hakim ama filmin en güzel tarafı, en "can alıcı" sahnesinde bile ironiyi elden bırakmıyor oluşu; - dikkat! spoiler uyarısı - karşılıksız aşkı tarafından "harfi harfine" kalbinden vurulan aşık gibi..


pascal plante'ın 2020 tarihli, geçen yıl cannes film festivali'nin listesinde bulunan "nadia, butterfly" filmi profesyonel sporculuk kariyerine 2020 tokyo olimpiyat oyunlarına katılması ardından son verecek ve ülkesi kanada'ya dönüşte tıp fakültesine başlayacak olan başarılı yüzücü nadia'nın tokyo'daki, takım arkadaşlarıyla olan 4 x 200 karışık stil yüzme yarışını da içeren son bir kaç gününü anlatıyor.

uzun zamandır spor filmleri izlemekten imtina ettiğim halde, herhalde hikayenin tokyo olimpiyat oyunlarında geçmesinin verdiği güncellikten dolayı, merak ettim ve filme 108 dakikamı verdim. 

"nadia, butterfly" profesyonel sporcuların çoğunun sporu bıraktıktan sonraki hayatlarının devamına dair yaşıyor olduklarını varsayabileceğimiz varoluşsal, yaşamsal ve geleceğe dair kaygılara dair bir film ve bu yönüyle değerli belki, ama gereksiz yere çok uzun tutulmuş. hele nadia'nın tek başına tokyo sokaklarında, dükkanlarında dolaştığı 10 dakika süren sekans geçmek bilmedi. neden, neden, neden! ne oyunculuklarda, ne çekimlerde, ne diyaloglarda bir fevkaladelik var. o zaman neden bu kadar uzatılmış? "nadia, butterfly" rahatlıkla 30 dakikalık bir kısa film olabilirmiş...

28 Temmuz 2021 Çarşamba

iki film birden - IV


hakkında hiç bir beklentin olmayan, ödülsüz, sıradan gibi gözüken alçakgönüllü bir film sana keyifli, içten, sıcak anlar yaşatabilir. “asphalte” (ingilizce adı: macadam stories, tükçesi apartman hikayeleri) bana böyle bir seyir keyfi yarattı. daha önce hiç bir filmini izlemediğim samuel benchetritt’in 2015 tarihli bu filminden hiç beklentim yoktu desem de, filmin mubi’deki görselinde isabelle huppert’in varlığından cezbolmadığımı da söyleyemem.

“apartman hikayeleri” fransa’nın banliyölerinden birinde, düşük gelirlilerin oturduğu bir apartmandaki üç kişinin yaşamın odaklanıyor: oğlu hapiste cezayirli bir anne, annesiyle yaşadığını söyleyen ama annesini hiç görmediğimiz genç oğlan, ölü annesinin hatıralarıyla yaşayan orta yaşlı bir adam. cezayirli annenin evine uzaydan kapsülle apartmanın çatısına inen bir astronot misafir olacak, genç oğlan karşı daireye yeni taşınan eski aktriste kariyer tavsiyelerinde bulunacak ve orta yaşlı adam filmin başında hastalanıp girdiği hastanede çalışan bir hemşireye aşık olacak. film boyunca mahalleden gelen ve nedenini protagonistlerin farklı şekillerde yorumladıkları garip sesin kaynağını ise filmin son sahnesinde göreceğiz.

sadece apartmandaki üç protagonistin değil, onların ilişki kurduklarının da yalnız olduğu bir dünyada karşındakiyle çıkar beklemeden bir şeyleri paylaşmanın, karşındakine ilgi, şefkat göstermenin değerine dair küçük bir film “asphalt”. film ek olarak ayrıksı bir mizaha da sahip. beni mutlu etti.

bu kadar keyif aldığım bir filmden sonra akşamın ikinci filmi olarak ne izlesem diye bakınırken, ona benzer bir duyguya sahip olduğunu sezdiğim başka bir fransız filmini, “bird people” (kuş insanları)’nı seçtim.


pascale ferran’ın 2014 tarihli filmi bir otelde geçiyor ve biri müşteri diğeri çalışan iki protagonistin hikayelerini arka arkaya anlatıyor. müşteri olan paris’e yaptığı iş gezisi sırasında hayatındaki her şeyden vazgeçme kararı alan amerikalı bir işadamı, çalışan ise üniversitede okurken bir yandan da çalışmak zorunda olan genç bir kız.

filmin genç kıza odaklanan ikinci yarısı oldukça absürd bir viraj alıyor, o kadar ki bu kısım kendi başına bir kısa film olabilirmiş. genç kız bir anda küçük bir kuşa dönüşüyor ve otelin içinde, odalarında, dışında, pencerelerin önünde, otelin yakınındaki havalimanında, otelden arabasıyla çıkan bir arkadaşını takip ederek ormanda uçuyor. film bir anda bambaşka bir bakış kazanıyor ama bu farklı bakış ne ilk hikaye ile bağlanıyor ne de kızın hikayesine katkıda bulunuyor.

yalnızlık, hüzün yine var ama film soğuk ve mesafeli. seyrettiğime pişman olmadım ama kaçırsam da üzülmezdim.

 

26 Temmuz 2021 Pazartesi

iki film birden - III

henüz ziyaret etmek kısmet olmadı, ama lübnan’ı nedense çok severim; hikayelerini, müziklerini, çok dinli kültürünü kendime yakın hissederim. sanırım yemeklerini de çok sevebilirim. mubi’de biri çok eski diğeri oldukça yeni tarihli iki lübnan filmini bir akşamda eşleştirdim. iki filmin de başlığında nereye? sorusunun olması ilginç ama lübnan'ın tarihine biraz aşinasanız şaşırtıcı değil.  

ilki 1957’den, cannes film festivaline katılmış, georges nasser’in "ila ayn?" (nereye?)’si, diğeri nadine labaki’nin 2011 tarihli, cannes’dan ve başka pek çok yerden çoğunukla izleyici ödülleriyle dönmüş “et maintenant, on va ou?” (peki şimdi nereye?) adlı filmi. 

ikisi de lübnan’ın dağ köylerinde geçiyor. ilki lübnan’da kalmak ile yurtdışına göçmek arasında kalanları, ikincisi iç savaş eşiğindeki lübnan’da hıristiyanlık ile islam arasında kalanları anlatıyor. ikisi de ele aldıkları hayati konulara oldukça naif bir perspektiften bakıyorlar. 


ilki folklorik bir belgesel gibi ama en azından sınırlarının farkında, alçakgönüllü. gereksiz yere uzun tutulmuş düğün dans sahnesine rağmen bile film sadece 78 dakika, o sahne olmasa, filmin hikayesi ancak orta metraj bir film süresini doldururdu. nasser melodrama bu kadar yüklenmeseymiş tarafı, neo-realist sinemanın köşetaşlarından birine imza atmış olabilirmiş.



ikincisi film ise, insanlığın en yakıcı konularından biri olan din çatışması ateşini hiç bir inandırıcılığı olmayan durumlarla/olaylarla söndürülmeye çalışılmasını anlatıyor ki, hiç ciddiye alınası değil. 
labaki'nin bu iddialı hikayeyi daha ilk iki sahnede kendini gösteren müzikal komedi formatında anlatıyor olmasından şüphelenmeliydim, ama bu kadar da sade suya tirit bir film kotaracağı aklımın ucundan geçmedi. 
evet, film kadınlığı yüceltiyor, kadınların ne kadar sağduyulu olduklarını ve yüreklerine taş basarak savaşları durdurabilecek güçte birileri varsa onların ancak kadınlar olabileceğini söylüyor, ama inandıramıyor.

23 Temmuz 2021 Cuma

iki film birden - II


çok özel bir neden olmadıkça korku filmlerine ne para ne zaman vermeyi tercih ediyorum. mubi'de "suspiria"yı izleme nedenim ise birden çok neden barındırıyor: 1- yönetmeninin luca guadagnino olması, 2- dans ile ilgili olması ve dans bölümlerinin koreografisini damien jalet'nin yapmış olması, 3-  müziklerinin thom yorke'a ait olması. 
maalesef film kötü, ve bu üç özellik bile bana 152 dakikayı kolay geçirtmedi.

sinematografik anlatıyı hikayenin içerdiği duygular üzerine kurmasıyla beni etkisi altına alan iki filme ("i am love" ve "call me by your name") imza atmış bir yönetmen olarak guadagnino'nun korku sinemasına yapacağı katkıyı merakla bekliyordum. filmi sinemalarda kaçırmıştım. filmin dans sahnelerinin koreografisini damien jalet'nin yaptığını öğrendiğimde ise filmi kaçırdığıma iyice hayıflanmıştım. 
filmi beğenmemiş de olsam sinemada izlemiş olmayı tercih ederdim.

dans okulunun başındaki madame blanc (tilda swinton her zamanki etkileyiciliğiyle arz-ı endam ediyor) prova salonunda bile her an elinde sigarasıyla uzaktan da olsa pina bausch'u andırıyor. hem yönetmen hem de jalet basına verdikleri röportajlarda bu konudan bahsediyorlar ve benzerliği yadsımıyorlar. koreografi de çok ender anlarda bauschvari oluyor. zaten jalet koeografiye bunu bilinçli olarak eklemiş.
 
uzaktan bausch esini bir yana, dans okulunun hem almanya'da olduğunu, hem de film boyunca prova edilen ve sonuna doğru sahnelenen yapıtın 1929 (film 1977'de geçiyor ve sahnelenmeden önce madame blanc 48 yıl önce yapılmış ve son kez sahnelenecek diye tanıyor seyirciye yapıtı) tarihli olduğunu düşününce esas, madame blanc'ta mary wigman esini daha ağır basıyor. dans okulunun mimarisi de art deco tarzında, yani wigman'ın tanındığı döneme yani 1920'lere gönderme yapıyor. guadagnino  ile jalet wigman'ın yanısıra isadora duncan'dan esinlendiklerini söylüyorlar zaten. 

filmin ikinci yarısından sonra okulun duvarlarında, kızların yatak odalarında, koridorlarda gezinen ruhun renkten renge giren şekilleri ise bana loie fuller'in ünlü serpentine dansının imgelerini anımsattı.

2018 tarihli filmdeki dans yapıtı sadece koreografik olarak değil, kostümüyle de (sadece renkleri farklı) jalet'nin 2013'te louvre müzesi'nde sahnelediği bir kısa dans parçasından türetilmiş. jalet filmdeki yapıtta kullandığı bir fikri (çizgisel olarak sıralanmış dansçıların noktasal olarak bedenlerini hareket ettirdikleri kısım) ise geçen yıl paris operası için tasarladığı kısa yapıtında kullanıyor.
filmdeki dans yapıtı ayrıca jalet'nin koreografilerinin geometri takıntısı ve çıplak bedenleri farklı pozisyonlarda birleştirerek figürler üretmesi gibi karakteristik özelliklerini de barındırıyor.

filmde, sidi larbi cherkaoui'nin sahnede seyretme imkanı bulduğum eski yapıtlarından (ki cherkaoui'nin o dönemdeki işlerinde damien jalet de dans ediyordu, hatta sevgililerdi ve cherkaoui jalet'den özellikle müzik konusunda çok şey öğrendiğini söyler), foi'den ve myth'ten tanıdığım, ses sanatçısı christine laboutte'ü (büyük ihtimalle cherkaoui'nin işlerine laboutte'ü dahil eden jalet idi) yıllar sonra tekrar görmek de ayrıca büyük sürpriz ve keyif oldu benim için.


dans ile bu kadar içli dışlı bir film sonrasında aynı akşam mubi'de bu sefer çağdaş bir dans yapıtından esinlenen bir belgesel izledim: si c'etait de l'amour (aşk olsaydı). belgeselin esinlendiği dans yapıtı gisele vienne'nin crowd'u. 

gisele vienne'in adını son yıllarda bir çok festivalde ve programda görür oldum. vienne bu aralar avrupa sahnelerinin o kadar "yükselen yıldız" ki, bu seneki paris güz festivali'nde ona özel bir bölüm ayrıldı, eski-yeni altı işi sahnelenecek. 

crowd belli ki ilginç bir iş. belgeselden anladığım kadarıyla; gösteri bir rave partisinde bir araya gelen protagonistlerin bazen yavaş çekim bazen hızlı dans edişlerinden oluşuyor. ilginç olansa, bu kişilerin dans sırasında birbirleriyle olan ilişkilerinin; aşklarının, nefretlerinin, kıskançlıklarının, şefkatlerinin, öç alışlarının yavaş yavaş ortaya çıkıyor, beliriyor olması. 

yönetmen patric chiha belgeselinde gösteri veya prova sırasında kaydettiği yapıttan kısa kısa bölümlerin arasına, dansçıların birbirleriyle sahne arkasında/dışında yaptıkları sohbetleri yerleştirmiş. ve bu sohbetlerden anlıyoruz ki, gisele vienne o kalabalığı o rave partisinde bir araya getirirken, hepsinden topluluktaki başka bir ve iki dansçıyı da kapsayacak kendi kurmaca hikayelerini oluşturmalarını/yazmalarını istemiş. gösteriyi seyrederken bu hikayelerin ne kadarına vakıf olunabiliyor, emin değilim, ama yapıtın çıkış noktası ve yaratım sürecine dair bu fikre hayran kaldığımı söylemeliyim. umarım ilerde fırsatım olur crowd'u sahnede seyrederim.. 


21 Temmuz 2021 Çarşamba

iki film birden - I


kelly reichardt amerikan bağımsız sinemasının yönetmenlerinden biri. mubi'nin listesinde, övgü toplayan 2019 tarihli son filmini görünce, merak edip seyrettim: "first cow" (ilk inek).
 
reichardt erken 19. yüzyılda oregon'da kürk avcılarının toplaştığı bir köyde bir aşçı ile çinli bir göçmenin arkadaşlık ve karlı bir iş kurma hikayesini anlatıyor. yönetmen köydeki zengin bir toprak sahibine gelen inekten her gece gizlice sağdıkları sütle ertesi gün çarşıda lokma döküp satarak para kazanarak san fransisko'da fırın ve otel açma hayali kuran ikilinin sonunu, açılış sekansında gösteriyor, dolayısıyla yönetmenin derdi heyecan ve gerilim yüklü bir western çekmek değil. ama bu filmin gerek sıradışı konusu, gerekse de estetize edilmemiş yapım tasarımı ile western kategorisine sıradışı bir katkı yaptığı da kesin. 
filmin en büyük sorunu gereğinden uzun olması, 122 dakika. anlatı pek öyle ciddi bir olay barındırmadığı için zaman geçmek bilmiyor. gece sahneleri gerçekten gece çekilmiş ve neredeyse hiç ek ışık kullanılmamış, kapkaranlık. gündüz iç mekan sahneleri de oldukça loş. film yapım tasarımı ve ışığıyla -en azından beni- o zamana ve o yere götürdü. filmi belli bir merak ve ilgiyle de izledim, ama daha kısa sürmesini yeğlerdim.

[mubi'de reichardt'ın eski filmlerinden ikisi daha gösteriliyor. onlardan da kendime bir iki-film-birden-akşamı yaptım: "wendy and lucy" ve "old joy". 
reichardt'ın "wendy and lucy"deki köpeğini gezdiren kadın figürünü ve "old joy"daki erkek arkadaşlığı konusunu "first cow"da devam ettirmesini ilginç buldum. reichardt bu üç filmin senaryosunda jonathan raymond ile çalışmış. neyse ki bu ikisinin süreleri 75-80 dakika civarında.]




zamanında sinemalara geldiğinde bilinçli bir tercihle izlemediğim alejandro gonzález iñárritu'nun 2015 tarihli oscar'lı ve bol ödüllü "the revenant" (diriliş)'ini, "first cow" ile örtüşen 19.yüzyıl başı, kürk ticareti ve vahşi batı özelliklerinden dolayı, mubi listesinden oluşturduğum iki-film-birden-akşamımın ikinci filmi olarak seçtim. 

"the recenant" bol aksiyonlu, kanlı, inanılırlığı zorlayan ama 156 dakikası su gibi akan bir intikam hikayesi anlatıyor. "first cow" vahşi batıda sıradışı olabilecek bir erkek arkadaşlığı filmiydi, "the revenant" ise bildik bir erkek düşmanlığı filmiydi. 

filme verdiğim zamana değen iki özelliğinden biri emmanuel lubezki imzalı muhteşem görüntüleri idi. bu çalışmasıyla ödülleri toplamış lubezki'ye hayran kaldım ve sırf o görüntüler için bu filmi zamanında sinemada izlemediğime hayıflandım. filmin çekildiği karlı dağlar, ovalar, nehirler, derelerden oluşan vahşi peyzajın ve geceleyin gökyüzünün görüntüleri enfesti.
filmi izlediğime beni pişman etmeyen ikinci özelliği ryuichi sakamoto imzalı müziği idi. sakamoto'nun müziği bazı sahnelerde atmosferik bir ses peyzajına dönüşüyordu ki, görüntülerle de birleşince tadına doyulmuyordu.

15 Temmuz 2021 Perşembe

Rüyalar alemindeki zamanlara dair çağdaş bir müzikli gösteri: TIME

Haziran ayı boyunca devam eden 74. Hollanda Festivali, bu seneki edisyonun ortak sanatçılarından (associate artist) biri olan ünlü Japon besteci Ryuichi Sakamoto’nun TIME isimli müzik-tiyatrosunun 27 Haziran’daki sahneden naklen yayını ile sona erdi. Hollanda Festivali - Amsterdam, deSingel – Antwerp ve Uluslararası Manchester Festivali’nin ortak projesi olan TIME Dünya prömiyerini 18 Haziran’da Amsterdam’ın eski gazhanelerinden birinden kültür ve etkinlik merkezine dönüştürülmüş olan Gashouder-Westergas’da yapmıştı.

©Sanne Peper

Bir kadın ney benzeri bir çalgıyı üfleyerek, bileğe kadar su dolu sahneden yavaş yavaş geçer. Bir saat sonra, aynı çalgıdan bu sefer ilkine nazaran daha acı çığlıklar benzeri sesler çıkartarak tekrar geçecektir, ama içinden geçtiği su artık aynı duru su değildir; suyun içinde kuru dallar, sıkıştırılmış topraktan taşlar ve bir de, bir adamın suyun içinde bir kaya gibi olmuş iki büklüm bedeni duruyordur. 100 yıl süren bir rüyanın aleminde adam suyun kenarında, suyun içinde, sudan geçerek, 100 yıl önce gömdüğü kadını bekler. Adam, kadın ölürken yanı başındadır, kadın adama “Bekle beni, 100 yıl sonra geri geleceğim” der ve adam bekler. TIME adlı çağdaş opera adamın bu 100 yıllık bekleyişini konu edinir.

Müzik-tiyatrosunun metni Soseki Natsume'nin 1908 tarihli sürreal kısa öykü dizisi Yume jūya (Rüyaların On Gecesi)’nin ilk hikayesi “Rüya”, geleneksel bir Noh oyunu olan KANTAN ve M.Ö. 3.yüzyıldan kalma kadim Zhuangzi kitabından alınmış bir parçadan oluşur.
Gösterinin kurgusu ise, sahnenin bütünüyle karartılmasıyla birbirinden ayrılmış bölümlerden oluşuyor. Başlangıç ve son bölümlerinde, shō (bambudan yapılmış geleneksel Japon ağız armonikası) icracısı Mayumi Miyata ‘doğa’yı canlandırır. Akira Kurosawa’nın “Düşler” filmindeki yaşlı adam figürünü anımsatan bir mevcudiyete sahip, 1945 doğumlu dansçı Min Tanaka ise müthiş bir etkileyicilikle ve adeta hareketli bir heykel gibi 'insanlık'ı canlandırır.

©Sanne Peper

Ryuichi Sakamoto bu projesinde zaman olgusunu ve insan ile doğa arasındaki ilişkiyi sorguladığını söylüyor: “Yaşarız ve ölürüz. Ve biz öldükten sonra vücudumuz bir sonraki varlığın parçası olur. Bu samsara'nın kendisi, dünyadaki yaşam döngüsü. Rüyalarda bu zamansal yapılar doğrusal değildir. Her şey yoğunlaşmıştır.” Sakamoto'nun TIME için tasarladığı müzik, ekranın başındaki izleyiciyi bile etkisi altına alan atmosferik bir ses peyzajı yaratır. Bu ses peyzajının başından sonuna başat öğesi, sanki bir ormanın derinliklerindeki yaprakların üzerine düşen çisenti benzeri ince bir yağmur sesidir. Gösterinin sonlarına doğru sahnede gerçek yağmur da yağdırılacak, o ana kadar immateryel olan çisenti sesi nesneleşecektir. Kırık seramik parçacıklarının birbirine çarpmasından çıkan kırılgan sesler de Sakamoto’nun yapıt boyunca kullandığı, ses peyzajının karakteristik diğer bir öğesidir. Sakamoto bunların üzerine yerleştirdiği, sakin, yavaş ve tekrara dayalı haliyle adeta zamanı esneten yaylı çalgılar partisiyle ses peyzajını derinlikli hale getirerek adeta mekânsallaştırır. Sahnenin arkasındaki projeksiyon perdesindeki görüntülerin öndeki suya yansıması, suya farklı açılardan ışık düşürülerek belirginleştirilen dalgaların da arkadaki perdeye yansıyarak çoğalmaları gibi, müzik de uzamda yansıyarak derinleşir ve mekânsallaşır.

©Sanne Peper

Sakamoto ile ilk defa 1999’da LIFE adlı ilk operada çalışan ve o zamandan günümüze birlikte yaklaşık 20 proje üretmiş olan yönetmen ve görsel sanatçı Shiro Takatani TIME‘ı sahnelerken büyülü unsurlara sahip geleneksel Japon dans tiyatrosu Mugen Noh'dan ilham almış. Takatani’nin bir yerleştirme misali ele aldığı mekânsal tasarımda başrol oynayan su öğesi ayna etkisiyle içinde yaşanan zamanı geçmişe ve geleceğe bakarak çoğaltıyor. Takatani, yerleştirmenin diğer başat öğesi olarak kullandığı; kah sahnedeki devinimin naklen yansıtıldığı, kah önceden çekilmiş gerçek görüntülerin ve tasarlanmış animasyonların kullanıldığı, kah Japonca olan metnin İngilizcesi’nin belirdiği ve bunların hepsinin sudaki yansımayla çoğaldığı video projeksiyon sayesinde zamansal ve mekânsal olarak sonsuza dek sürecek gibi görünen bir rüya alemi deneyimini manyerizme kaçmadan ustaca ve dengeli bir şekilde yaratır.

TIME Mart 2022’de Antwerp’in sanat merkezi deSingel’de tekrar sahnelenecek. 

[Bu yazı 13.07.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

13 Temmuz 2021 Salı

on soruluk sohbetler 43 : dilan onay

[Bu söyleşi 06.07.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.] 

Kundura Sahne’nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs- 6 Haziran 2021 tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak Demirbaş ve Selen Gürmen bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı buldular. PerformLab’e ayrıca, sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik etti. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturdu. Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyordu. On soruluk sohbetler'de PerformLab serimize yerel katılımcılarla devam ediyoruz. Sıradaki misafirimiz, önümüzdeki Temmuz-Ağustos aylarında Viyana’da gerçekleşecek ImPulsTanz’a katılacak olan dansçı/koreograf Dilan Onay.

Fotoğraf: Elif Tekneci

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Performansa dair tekil bir öz aramak yerine doğasını ve yapısını gözlemlemek ve çoklu bir analizde bulunmak daha çok ilgimi çekiyor. Performansın, içinden çıktığı topluluğun o dönemdeki dışavurum niyetleriyle şekillendiğini düşünüyorum. Dolayısıyla dinamik ve anbean değişen bir yapısı var. Fakat bu değişken yapıda süregelen bir ortaklıktan bahsedeceksek; rasyonel iletişim pratiklerinin dışına çıkarak derdini anlatma arzusu ve bununla birlikte daha tekinsiz anlatım biçimleri arayışı denebilir diye düşünüyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat da insanın tarihsel yolculuğunda başına gelenlerle birlikte dönüşen ve bambaşka formlara bürünen alanlardan birisi. Toplumsal fenomenlerin sanatçının yoluna ve eserlerinin inşasına kaçınılmaz bir şekilde nüfuz ettiğini düşünüyorum. Dolayısıyla sanat ve insan birbirini çift yönlü bir biçimde etkiliyor ve dönüştürüyor denebilir.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Pandemi süreci, gösteri sanatlarının da çoğunlukla dijital platformda sergilenmesi yönünde bir dönüşüme sebep oldu. Fakat gösteri sanatlarında sergilenme biçimlerinin dijital alana taşınması adına kalıcı hamlelere ben pek denk gelmedim. Fiziksel mekanlara geçene kadar geçici olarak yapılan bir değişiklik gibiydi. Dolayısıyla artık dijital ağırlıklı bir gidişat olur denebilir mi bilmiyorum. Diğer bir taraftan fiziksel mekânlar da gerek finansal gerek erişilebilirlik açısından çok darbe aldı. Bu yüzden her şeyden önce sanatsal üretimin ve sergilenmesinin sürekliliği üzerine düşünmemiz gerebilir.

Bir performansçı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Başa çıkmaya çalışıyorum fakat başa çıktığım söylenemez. Ben de çoğunlukla kayıt altına alıp dijital olarak paylaşabileceğim işler yapmaya çalıştım. Fakat pandemi sürecinde performans alanında bir anda inanılmaz bir dijital paylaşım ve hızlı tüketim trafiği ile karşılaşınca kendi üretimimi paylaşmak konusunda pek hevesli olamadım. Aynı zamanda bu alanının gerekliliğini sorguladım. Bunun dışında finansal açıdan ise, gösteri sanatlarına yönelik olan az miktardaki desteğin de çoğunlukla kariyerinin belli bir noktasında olan sanatçılara yönelik olduğu ve emerging artist olarak da tabir edilen genç sanatçıların görmezden gelindiği konusunda bir eleştiri getirilebilir. Diğer bir taraftan ise bulunduğumuz coğrafyada temel ihtiyaçlara erişim uğruna dahi çok emek sarf etmek zorunda kaldığımız için, şu an sanat alanındaki sorunlardan ve sanatçı sorunlarından bahsetmek bile bana lüks hissiyatı veriyor.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Denemekten ve sanat alanındaki ortak kabullerin dışına çıkmaktan çekinmeyen kişiler ve onların üretimleri, düşünme biçimleri bana ilham veriyor. Karizmatik ve kitabına uygun işler yerine daha provokatif ve deneysel işleri ve o işleri üreten kişileri takip etmeyi seviyorum.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Rüyalar gün içerisinde tanık olmadığımız bir çarpıklık sunabiliyor, o yüzden yaratıcı faaliyetlere etkisi oluyordur herhalde. Bence bir iş üretirken herhangi bir şey ilham verebilir ve süreci besleyebilir. Bu sebeple de günümüzde disiplinlerarası hale daha fazla vurgu yapılıyor denebilir; ilham alınan kaynakların çeşitliliğine alan açabilmek adına.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bir şey üzerine çalışırken genellikle bir isim aklıma geliyor ve o ismin getirdiği imgeler de benim için yol gösterici oluyor.

Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz?
Herhangi bir şey sanatsal üretimi besleyecek bir kaynak olabilir. Sınır koymadan, kaynakları geniş tutarak çeşitliliğe alan açmanın iyi bir metot olabileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla başka disiplinler dahilinde gelişmiş sanatsal pratiklere tanıklık etmek ve disiplinlerarası bir perspektife sahip olmak birçok yeni olasılığa alan açabilir.

PerformLab’in katılımcılarına nasıl bir deneyim sağladığını düşünüyorsunuz?
Her şeyden önce PerformLab’in performans alanında araştırma yapabilmek adına yargısız ve güvenli bir alan oluşturabildiğini düşünüyorum. Yaratıcı süreci baltalayan hiyerarşik bir yapıdan ziyade peer to peer bir deneyim sağlandı. Böylelikle sanatsal üretime yönelik araştırmada materyal keşfine olanak tanınmış oldu.

PerformLab'in sizin sanatsal pratiğinize nasıl bir katkısı olduğunu/olacağını düşünüyorsunuz?
Katılan sanatçıların birbirinden farklı bireysel sanat pratiklerine aşina olmanın bana bu yolda katkı sağlayacağını düşünüyorum.

 

9 Temmuz 2021 Cuma

geçtiğimiz günlerde hayatımın üç evresinden üç benzersiz sanatçı arka arkaya ayrıldı dünyadan...

tarihte geriye giderek;


2002'de sevgili arkadaşım burcu'nun yanına paris'e gitmiştim bir aylığına. gibert & joseph diye bir dükkan vardır paris'te; kırtasiyeden okul kitaplarına, cd-dvd'lerden edebiyata bir çok şey satar, her bir bölümü de ayrı ayrı binalardadır, ama hepsi saint-michel bulvarı etrafındadır. sadece yeni şeyler satmaz, ikinci el de vardır ve o yıllarda ikinci el malları çok ucuzdu. (paris'e sonraki gidişlerimde artık ikinci el malları da pahalılanmıştı) her hafta vaktimin bir kısmını cd dükkanının derinliklerinde geçirir, tanımadığım müzisyenlerin albümlerini bulur, dener, alırdım. angelique ionatos'la da o vesileyle karşılaştım, "d'un bleu tres noir" albümüyle... 

burcu'nun montorgeuil'deki aşırı küçük çatı katında, istanbul'dan getirdiğim taşınabilir cd-çalarımda aldığım her albümü bir an önce dinler, beğenmezsem ertesi gün gider iade ederdim. burcu çoğu albüme burun kıvırırdı, ama ionatos'u o da çok beğenmişti. 2002 haziran ayı'nın albümüydü "d'un bleu tres noir".

sonradan ionatos'un bütün eski-yeni albümlerini edindim, etrafımdakilere tanıtım, sevdirdim. hatta o aralar arkadaşlık ettiğim birisi o kadar sevdi ki, yıllar sonra sırf onu canlı dinlemek için avrupa'da konserine bile gitti. bana kısmet olamadı ionatos'u canlı dinlemek, içimde utke kaldı...




efsanevi duduk ustası djivan gasparyan'ı ise ne mutlu ki canlı dinleme/seyretme şansına erdim. 2001 yılının 1 ağustos'unda harbiye açıkhava tiyatrosu'nda, erkan oğur'la birlikte verdiği konserde. 

hayatımın unutulmazları arasında o konser, harbiye açıkhava'daki bir çok benzersiz konser gibi, ve tabii ki oğur ile gasparyan'ın aynı yıl çıkan "fuad" albümü de... bu vesileyle hasan saltık'u da anmadan olmaz; kalan müzik bu toprakların kültürünün ortaya çıkarılmasında ve çağdaş üretimlerin yapılmasında benzersiz bir yere sahiptir...

pina bausch'un istanbul esinli yapıtı "nefes"te de gasparyan'ın ezgileri vardır; michael brook ile yaptığı "black rock" albümünden "immigrant's song"...

gasparyan'ı 2001'de canlı seyrettim ama onun hayatıma girişi 1990'ların başında oldu. maalesef çok da mutlu bir şekilde değil. 
üniversitenin ilk yıllarında her ders için ayrı ayrı verilen çizim ödevlerini yetiştirmek için sabahlarken, gecelerimi o günlerde gerçekleşen körfez savaşı'nın, türkiye'nin ilk özel televizyonu star'daki haberlerinde kullanılan fon müziği, peter gabriel'in "passion" isimli albümü kaplardı. ve tabii ki gasparyan'ın benzersiz duduğu müziğin başrolündeydi.
"passion" martin scorsese'nin 1988 tarihli "the last temptation of christ" adlı filminin müziğidir ve o filmi 1989'da istanbul sinema günleri'nde istiklal caddesi'ni saran yobaz protestocuların arasında polisin açtığı koridordan emek sineması'na girerek, sanırım yaklaşık iki saat geç başlayan bir seansta seyretmiştim. ama protestolar dışarda bağrış-çığrış devam ederken yüreğim atarak seyrettiğim filmden ve müziğinden hiç bir şey anlamamış olmalıyım...



hatırası çocukluğumda kalan raffaella carra ise sanırım hayatımda dansa ilgimi başlatan iki figürden biriydi; diğeri ise nurhan damcıoğlu. ne ilginç di mi, tam da bu coğrafyada bir araya gelebilecek bir karışım: bir yüzü doğuya, diğeri batıya bakan romalı tanrı janus'un torunlarıyız...

70'li yılların ikinci yarısında siyah-beyaz trt'de, yanılmıyorsam cumartesi akşamları yayınlanan italyan şovlarının tartışmasız yıldızıydı carra; enfes dans ederdi, başını, saçlarına da ivme kazandırarak bir arkaya atışı vardı, çok havalıydı. aşağıda paylaştığım, adriano celentano ile birlikte yaptıkları şov hala hafızamda...  


on soruluk sohbetler 42 : barış arman

[Bu söyleşi 29.06.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

Kundura Sahne’nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinler-arası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs- 6 Haziran tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak Demirbaş ve Selen Gürmen bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı buldular. PerformLab’e ayrıca, sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik etti. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturdu. Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyordu. On soruluk sohbetler’de PerformLab serimize yerel katılımcılarla devam ediyoruz.
Sıradaki misafirimiz Barış Arman. 2017 yılında yönettiği Hedwig ve Angry Inch oyunuyla Yeni Tiyatro Dergisi Emek ve Başarı Ödülleri Komedi / Müzikal Dalında Yılın Yönetmeni ödülünü almış olan Arman, 2020 yılında ise 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında, katılımcılarının kendi evlerinde dolaşarak kulaklıklarıyla takip ettikleri bir performans olan Olağan-İçi bir Gezi’yi yazıp yönetmişti. Arman önümüzdeki sezon ise Lambda’da (London Academy of Music & Dramatic Art) burslu olarak yönetmenlik yüksek lisansını tamamlamak üzere Londra’da olacak.


Fotoğraf: Barış Kılınç

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Kendi adıma şunları söyleyebilirim: Yaşamda bir çok merakım var; sanatçıyım ve performansı hem araç hem sonuç olarak kullanıyorum. Gözlemlediğim kadarıyla çoğu insan için oldukça problematik bir kelime. Herkes için başka anlamlar ifade ettiğini gördükçe şaşırıyorum. Bana göre, performans bir yapma halidir ve bir şemsiye kavramdır. Zamanı ve mekânı kapsar. Sanatçı için tükenmeyecek bir araç ve aynı zamanda malzemedir.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın yaşamımızda ne gibi bir işlevi olduğunu sorgulamayı hiç bırakmadım. Lise yıllarımda sanat tarihine dönüp bakıyordum, bugünse gündelik yaşamda bu sorunun cevabını arıyorum. Bana göre sanatın en büyük amacı dönüşümdür. Kuvvetini ise motivasyondan alır. İşin seyirci/katılımcı/izleyici ile karşılaştığı anda iyi bir soru sormasını ve gündelik yaşama sızabilecek bir motivasyon yaratmasını beklerim. Bu motivasyonun nasıl sürdürülebilir kılınabileceği hemen her işimde kafamı kurcalar. Sanırım en çok da sanatın beni değiştirmesini bekliyorum. İçinde aylar geçirdiğim sanatsal bir sürecin beni dönüştürmeden katılımcısını dönüştürebileceğine inanmıyorum.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Canlılığın gösteri sanatlarında ontolojik bir unsur olduğuna dair inancımız geçtiğimiz yıl yerini şüpheye bırakmış oldu. Her ne kadar kayıt teknolojileri ve yeni medya araçları kullanımımızda olsa da, gösteri sanatlarını diğer disiplinlerden ayıranın canlılık ve fiziksel katılım olduğuna neredeyse emindik. Pandemi döneminde zorunlulukla üretilen işlerin ardından, konvansiyonel pratiklerini sürdüren sanatçıların yeni medya kullanımları geleceğe dair bir şeyler anlatıyor sanırım. Pandemi tüm olumsuzluklarına rağmen seyirciye sanatın farklı biçimlerini deneyimleme olanağını sundu. Üstelik bu biçimlerin seyirciye ulaşabilmesi için önceden var olmayan altyapı da bir yıl içinde kurulmuş oldu. İnternetin ilk var olduğu günden bugüne sürdürdüğü herkese ulaşabilme ve demokrasi iddiası da bir şekilde doğrulandı. Seyircinin alışkanlıklarını değiştirebilecek bir başlangıç noktasında olabiliriz. Bu durumda belki de geleceğin gösteri sanatları daha ekolojik ve daha günü takip eden bir yere doğru evrilebilir.

Bir performansçı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Uzun bir süre kısıtlamaların ve pandeminin bende yarattığı endişeyi lehime çevirmenin yollarını aradım. Önceleri herkes gibi eski alışkanlıklarımı sürdürebilme ve elbette hayatta kalma derdiyle boğuştum. Hepimiz için varoluşumuzu sorguladığımız bir süreçti. Zamanla bu çaba yerini yeni bir algı dünyasına bıraktı. Hatta pandemideki tecrit koşullarının zamanla benim için bir motivasyon kaynağına dönüştüğünü söyleyebilirim. Yaşamı bir araya getiren unsurları ve bu unsurların arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirme zorunluluğu hissediyorum. Pandemi sırasında, “durmak”, “tecrit”, “balkonlardan ve duvarları aşan seslerden oluşan yeni kamusal alan”, “boşalarak neredeyse bir yerleştirmeye dönüşen sokaklar” bir algı değişikliğini ayağıma getirdi. Beni içinde durduğum evrene yeniden bakmaya mecbur etti.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
İlham bana ara sıra taktığımız bir gözlük gibi geliyor. Bir başlangıç noktasına, motivasyona, yeni bir paradigmaya ihtiyaç duyduğumda bedenimden yaşadığım şehre, üniversite günlerinde aldığım bir nottan takip ettiğim bir sanatçıya kadar her şey bana yardımcı olabiliyor. Ama dönüp dolaşıp her işini keyifle takip ettiğim ya da çalışmalarını tekrar tekrar okuduğum idollerim de var elbette: Rimini Protokoll, Lola Arias, Augusto Boal, Italo Calvino, Georges Perec, (dersinde aldığım her nota tekrar tekrar döndüğüm) Ferhan Yürekli, Juhani Pallasma.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Tamamlamadan sonlandırdığım bir mimarlık eğitiminin ardından tiyatro okudum. Şu anda performans ve mimarlığın kesiştiği bir alanda üretmeye çalışıyorum. Genellikle beklenmedik bir anda gelen basit bir başlangıç noktası oluyor. Masanın veya bilgisayarın sınırlarından haz etmiyorum. O yüzden dolmuşta, vapurda, yürüyüşte hayal kurmaya başlıyorum. Beni harekete geçiren rüyalar değil ama hayaller oluyor. Hayal kurmak için gün içinde kendime zaman ayırıyorum. Gerçekçi hayaller kurmamak için epey çaba sarfediyorum. Bu aşamada beni heyecanlandıran bir hayale benziyorsa teorize etme ihtiyacı hissediyorum. Arşiv, makale, kuram tarıyorum. Uzun bir süre böyle devam ediyor. Soğuk ve akademik bir sürecin ardından yeniden hayal kurup paylaşmaya başlıyorum. Paylaşmak da okumak, izlemek kadar ilham verici olabiliyor. Bir nevi birlikte hayal kurmaya dönüşüyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
İsmi son aşamada vermeyi tercih ediyorum ama çoğu zaman son ana bırakmak mümkün olmuyor. Örneğin bir festivale başvurmak istiyorsam acilen bir isim vermem gerekebiliyor. Yine de ismi olabildiğince son dakikaya bırakmaya çalışıyorum.

Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz?
Kendi sanat pratiğim disiplinler-arasılık üzerine temelleniyor. İki farklı disiplinin içinden geçmiş bir sanatçı olarak mimarlığın kaynaklarını kullanarak performansı araçsallaştırmaya çalışıyorum. Ancak yine de yeni işbirlikleri ile pratiğimi zenginleştirme gereği hissediyorum. Tabi, tiyatro eğitimim sebebiyle disiplinlerarası çalışmanın farkına geç vardığımı görüyorum. Eğitim hem dünya siyasetinin hem de yerel siyasetin bir aracı. Bologna süreci, AB uyumlanma süreçleri, bir biri ardına açılan sayısız üniversite, neoliberal akademi vesaire derken sanat eğitimi her geçen yıl daha sıkıcı ve konservatif bir yapının sınırlarına hapsedilmiş. Üstelik sanat, bu sınırları kendiliğinden reddeden bir oluşum olarak kurumlara sığamıyor. Disiplinlerarası çalışma, mevcut eğitimin ve akademik sistemin rahatlıkla uygulayabileceği ama öngörülemez programından ötürü uzak durduğu bir imkan. Sanatçının kendi alanını çok iyi bilmesi ve sürekli olarak yeni bir üretimde bulunması bekleniyor. Kendi alanının içine hapsolarak giderek daralan, uzmanlaşan bir anlayış gelişiyor ve uzmanlaşma bir ideal olarak sunuluyor. Oysa, alışkanlıkların tuzağına düşmek çok kolay. Bana kalırsa disiplinler-arası çalışma bilinmeyen sularda yüzmek ve öngörülemeyene güven duymaktır. Hayalleri zenginleştirir, evreni algılamanın yeni biçimlerini sunar.

PerformLab’in katılımcılarına nasıl bir deneyim sağladığını düşünüyorsunuz?
Mesafeyle geçen bir yılın ardından çoğumuz için bir aradalığımızı geri kazandığımız bir haftaydı; oldukça değerli bir deneyimdi. Birlikte heyecanlanmayı ve artık zamanlarımızı değerlendirmeyi çok özlemişiz. Öte yandan, önceden dediğim gibi paylaşmak benim için bir hayal kurma aracı. Bir araya getirilen grup, paylaşılan işler ve gerçekleşen atölyeler benim adıma çok güdüleyici oldu. Hatta bazı paylaşımlar PerformLab sonrasında bizleri kurcalamaya devam edecek süreçleri tetikledi. Örneğin, İlyas Odman’ın fermantasyon atölyesi gündelik yaşamımda üzerine düşünmeye devam edeceğim bir analojiyi zihnime soktu. Ayrıca söz etmeden geçmek istemem, hiyerarşi üretmeyen bir düzen hakimdi. Laboratuvarın yapısını kuranların, eğitmenlerin ve katılımcıların deneyimi/eğitimi farketmeksizin denk olduğu bir düzen oluşturulmuştu. Bunda PerformLab’in gerçekleştiği Kundura Sahne’nin de etkisi var. Hal böyle olunca, hepimiz kendimizi ilhamlanmaya açtık ve herkesin en küçük paylaşımı dahi değere dönüştü.

PerformLab'in sizin sanatsal pratiğinize nasıl bir katkısı olduğunu/olacağını düşünüyorsunuz?
PerformLab sonunda yeni meraklarla, fikirlerle, ilhamla, yeni arkadaşlarla ve iyi bir okuma listesiyle eve döndüm. Yeni çalıştığım performansta bir adım daha ilerlemiş oldum. En önemlisi, büyük bir yaratma ve paylaşma arzusuyla doldum. Laboratuvarların bana en keyif veren yanı; katılımcıları alışık oldukları alanın dışına çıkarıp, epistemoloji ile pedagojinin iç içe geçtiği bir sürece dahil ediyor olmaları. Elbette daha önce kullanmadığım bir takım araçlarla karşılaştım. Bilmediğim sanatçıların işleriyle ve metinleriyle tanışma fırsatım oldu. Bunlar değerli ve çoğunu pratiğime dahil edeceğime eminim. Ama birlikte geçirdiğimiz haftadan bana asıl kalan başka düşünme biçimleriyle karşılaşmak oldu. Önümüzdeki yıllarda devam ederse birlikte üretebileceğim, hayal kurabileceğim sanatçıların da sayısı artacaktır.