canan yücel pekiçten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
canan yücel pekiçten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2024 Pazartesi

25 KASIM


1940 woody woodpecker walter lantz'ın andy panda dizisinin knock knock bölümünde ilk defa bir yan karakter olarak ortaya çıkmış

1952 agatha christie'nin fare kapanı adlı oyununun dünya prömiyeri londra'da ambassadors tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş; bu oyunun bu yapımı dünyanın en uzun soluklu oyunu olarak halen londra’da oynamakta… 

 2012 eric de volder'in yazdığı, mesut arslan'ın yönettiği, nergis öztürk ile engin hepileri'nin oynadıkları oda ve adam'ı garajistanbul'da seyrettim

2012 aynı gün suarede msgsü bomonti kampüsü'ndeki şebnem selışık aksan sahnesi'nde ilyas odman, christina flick, melih gençboyacı ve kimmy ligtvoet'in tasarladıkları countdown'ı seyrettim

2013 wuppertal'de barmen operasın'da balanescu quartet'i dinledim

2017 canan yücel pekiçten'in bir yapıtını ilk defa seyrettim ve hayran kaldım; msgsü bomonti yerleşkesi şebnem selışık aksam sahnesi'nde all about the heart

21 Nisan 2022 Perşembe

on soruluk sohbetler 67 : canan yücel pekiçten

Son yıllarda hem koreografisini gerçekleştirdiği hem de içinde bir dans sanatçısı olarak yer aldığı işlerle ön plana çıkan Canan Yücel Pekiçten, pandemide verilen mecburi bir aradan sonra All about the Heart (Yüreğe dair) adlı işini 9 ve 10 Nisan’da, sezonda kapılarını zengin bir dans programıyla açmış olan Beykoz Kundura Sahne’de sahneledi. Pekiçten’in 23 ve 24 Nisan’da ise gene Kundura Sahne’de, Seylan Çayı’nın Tadı Nasıl Çıkarılır adlı yapıtı Türkiye prömiyerini yapıyor olacak. Sanatçının çay demleme ritüelini Batı’nın bir şeyleri yapmanın en verimli yolunu öğretme arzusunu temsilen kullandığı Seylan Çayı’nın Tadı Nasıl Çıkarılır adlı yapıtında Pekiçten, beyaz çoraplarını, beyaz çamaşırlarını, tüm bedenini, inci taneleri ve dünya ile bağlantı kurduğu beyaz küreleri çaya daldırarak, kolonyal bir ürün olan Seylan Çayı’nın tadını çıkarmanın “öteki” yollarını arıyor. 

 
Fotoğraf: Serhat Koç

Dansın özü sizce nedir?
Dansın kendisi öz olabilir. Sally Banes’in de dediği gibi “Kendinde şey”dir dans. Substance Over Form,"Özün Önceliği Prensibi" anlamına gelen tamamen sanat alanı dışında, vergi uygulamalarında kullanılan teknik bir terim. Bambaşka bir disipline ait olan bu teknik terim ile dansı hep yan yana düşünürüm.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bir eseri gördükten sonra bazen hayatın olağan akışı içerisinde karşılaştığım şeyleri algılama ve ilişkilenme biçimimde bir dönüşüm olabiliyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Bulunduğum çevre, bu çevreyi değiştirme arzusu, bu yeni değişiklikte nasıl konumlandığım ve konumlandırıldığım, insanlarla ilişkilerim, koşullandırılmış durumları fark ettiğim anlar, korktuğum-tiksindiğim şeyler, sanat tarihi, beklentiler, gülemediğim, gülümseyemediğim durumlar, anlar ilham verebiliyor. Rüyalarımda gördüğüm imgelerden ilham aldığımı hatırlamıyorum ama uykuyla uyanıklık arasındaki o hâl, tuhaf bir durumun içinde oluş hâli beni etkiler. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

3 Temmuz 2019 Çarşamba

ayşe draz ve marlin de haan'dan "panorama radio"



pina bausch, dansçılarına sorduğu sorulara onların verdiği cevapları kullanarak yapıtlarını tasarlardı. ayşe draz ile marlin de haan ise seyircilere sordukları sorularla üretiyorlar işlerini.
draz ile de haan ikilisini ilk defa geçen yıl, şimdilerde kapanmış olan bomontiada_alt'ta sahneledikleri, a corner in the world'ün ortak yapımcılarından olduğu performatif yerleştirme "once i set foot outside" ile tanıdım. ayşe draz'ı istanbul tiyatro sahnesinden dramaturg ve oyuncu olarak biliyordum zaten ama düsseldorf'lu sanatçı marlin de haan'ı hiç tanımıyordum. "once i set foot outside" ikilinin ilk işbirliğinin ürünüydü. ilk diyorum çünkü onlar bu sezon tekrar bir araya geldiler ve biz seyircileri yeni işlerine maruz bıraktılar: "panorama radio"ya.

ama önce kısaca da olsa, “once i set foot outside” hakkında geçen yıl yazmaya vakit bulamadığım düşünce ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.
“once i set foot outside” bildik bir kara-kutu tipi sahnede sergilenmişti, ancak icracı-seyirci ilişkisi bildik/alışıldık değildi. biz seyirciler oyun alanından yaklaşık iki metre kadar yüksekte bir kottaydık, icracıları yukarıdan seyrediyorduk; sanki onlar kentsel kamusal bir mekandaydılar, mesela bir şehrin meydanında, bizler de evimizin balkonundan onları izliyorduk.
günde üç seans olarak sergilenen iş, strüktürü aynı kalsa da her seferinde doğaçlamaya ve durumlara göre değişiyordu. nereden mi biliyorum, üç ayrı seansta izlemiştim. gerek biçimi gerekse içeriğiyle bu iş bir kara-kutu mekanda sahnelenmek yerine keşke (üç oyuncunun her seferinde değiştiği) daha geniş bir kastla bir müze salonunda günboyu kesintisiz olarak sergilenseydi, seyirci salona istediği gibi girip çıkabilseydi diye düşünmedem edememiştim o zaman. tür olarak yaratıcıları tarafından “performatif yerleştirme” olarak tanımlanan “once i set foot outside” bir çok açıdan aklıma tino seghal’in işlerini getirmişti; “müzede sergilenseydi keşke” yorumum da seghal etkisi nedeniyleydi zaten. ama “once i set foot outside” asla kopya değil, en az seghal’inkiler kadar nitelikli bir işti.
“once i set foot outside”ın güçlü taraflarından birini daha belirtmeden bu paragrafı bitirmiyim: icracıları. dansçı-koreograflar gizem bilgen ile canan yücel pekiçten ve oyuncu-yönetmen erkan uyanıksoy bana göre istanbul sahnesinin hareket, mimik ve jest kalitesi açısından en nitelikli ve sıradışı üç sanatçısıdır ve bu işte de oldukça dozunda icralarıyla göz doldurdular.

“panorama radio”ya dönüyorum:
yaklaşık iki buçuk ay önce posta kutuma bir mektup düşmüştü. mektup draz ve de haan'dan geliyordu; ekinde bir anket vardı ve cevaplamam isteniyordu. şaşırmamıştım çünkü geçen yılki projeleri için de benzer bir formatta iletişime geçmişlerdi benle. bu seferki sorular geçen yılkilerle aynı sularda yüzüyordu: kamusallık, kamusal mekan, kent mekanı. belli ki, draz ile de haan özellikle bu kavramlarla ilgileniyor, bunların derinine inmek istiyorlardı.
yolladıkları öyle çok uzun bir anket değildi; dört soru vardı. kamusal neyi gözetmeli, kamusalın sorumlulukları neler, hangi hizmetler kamusal olmalı, hangi ölmüş veya yaşayan kişiyi kamusal tartışmalarda görmek isterdiniz, neden? hangi özel eşyanızı kamuyla paylaşmak istediniz, neden?
sorular ilginç, zihin çalıştırıcı ve cezbediciydi. draz ile de haan'ın, onlara gelen cevaplardan çıkaracakları işi merakla beklemeye başladım.
haziran sonunda ikiliden gösterinin daveti geldiğinde heyecan ve merakım iyice arttı çünkü ikili oyun mekanı olarak klasik veya çağdaş bir tiyatro binasını değil, kentsel kamusal alan içinde kişinin kalabildiği en özel alanı seçmişti: arabayı. evet, araba!
davette belirtildiği üzere kendi arabanda sürücü olarak da katılabilecektin gösteriye, arabadaki yolculardan biri olarak da.
"panorama radio"nun ilk gösterimleri 28-30 haziran 2019'a denk gelen haftasonunda gerçekleşti. bir arabanın arka koltuğunda oturan üç kişiden biriydim.

hiç tanımadığınız üç kişiyle birlikte bir arabanın içinde kentin sokaklarında dolaşarak 40 dakika geçirdiğinizi düşünün. arabanın sürücüsü de sizin gibi, seyircilerden biri.
arabada sadece onun yanında oturan kişi seyirci değil; o bir tür kolaylaştırıcı, tedarik edici. neyi mi tedarik ediyor? 40 dakikalık sürede yapacaklarınız için gereken aksesuarları. evet, bu gösteride bir seyirci olarak siz, aynı zamanda bir icracısınız. neyi/neleri icra edeceğinizi ise, arabanın radyosundan duyduğunuz sesler yönlendiriyor. nasıl icra edeceğiniz ise size kalmış.

"panorama radio" çevrenize, yaşadığınız çağa, kente ve kamusallığa farklı bir açıdan bakmanız için pencereyi aralıyor; pencerenin ardından değil içinden bakmanız için; sesleri de duyabilin, elinizi  uzatıp dokunabilin diye..
"panorama radio" sürreal olduğu kadar gerçek bir yolculuk, geçmişe olduğu kadar geleceğe doğru bir yolculuk..
"panorama radio" bütün tiyatral gösteriler gibi işitsel ve görsel olmasının yanısıra dokunsal algınıza da hitap eden, onu da tetikleyen; iletişim için sosyal medya araçlarının hakim olduğu günümüzde yüz yüze gelerek, ortaklaşa bir şey yaparak, bir konuyu "o anda ve orada" tartışarak sosyalleşmenizi sağlayan bir iş..
"panorama radio" farklı, talepkar ve özgür bir iş..

"panorama radio"yu büyük ihtimalle kaçırdınız! üzülmeyin, eylül sonundaki düsseldorf sürüşlerinden sonra ekim'de tekrar şehrimizde olacak..

9 Eylül 2018 Pazar

2017-2018 İstanbul Çağdaş Dans Sezonuna Bir Bakış

Bu makale benden kaynaklanmayan hatalarla; "İstanbul Dans Sahnesi" başlığı, eksik fotoğraf ve yanlış fotoğraf kadrajı ile TEB Oyun dergisinin 2018 Yaz sayısında yayınlanmıştır. Eksik fotoğraf kullanımı ve kullanılan fotoğrafın sahibine sorulmadan kadrajlanması dolayısıyla özür dilerim. Makalenin özgün şekli aşağıdadır.


2017-2018 İstanbul çağdaş dans sezonunun en üretken koreografı Tuğçe Tuna’ydı. Çoğunlukla yere-özgü (site-specific) işler üreten Tuna, sezonu “iyi bir komşu” temalı 15. İstanbul Bienali kapsamında Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda sergilediği “Beden Damlaları” ile açtı. “Beden Damlaları” bir maraton misali 1.5 aylık festival boyunca her Cumartesi iki seans olarak seyircilerle buluştu. Tuna, sezon içindeki ikinci yere-özgü işini Pera Müzesi’nde “İz takibi” adıyla sahneledi. “İz takibi”, Tuna’nın “Bana Bak! La Caixa ÇağdaşSanat Koleksiyonu’ndan Portreler ve Diğer Kurmacalar” sergisinde yer alan; Roni Horn, Gilian Wearing ve Christian Boltanski’nin fotoğraf işlerinin bulunduğu alanlara özel olarak ürettiği bir yapıttı. Dans edilen mekanların arkasındaki duvarlarda asılı olan görsellerle biçimsel değil, kavramsal ve anlamsal bir ilişki kuran yere-özgü “İz takibi” zor bir işi başararak; aslında yer fikrini alaşağı ederek silen, günümüzün beyaz küp niteliğindeki yersiz müze/sergi mekanlarına, sergilenen yapıtlar ve onlarla kurulan ilişki vasıtasıyla, gösteri süresiyle kısıtlı da olsa tekrar “yer” niteliğini geri kazandırıyordu. 
Tuğçe Tuna, bu iki yeni çalışması dışında, sabit bir topluluğu olmamasına rağmen, bir repertuvar topluluğunu imrendirecek şekilde, eski işlerini de sahneledi sezon boyunca. Bunlar; “Gövde Gösterisi” (2014), “En Kötü İş” (2016) ve2002 tarihli “Vertigo”dan yola çıkan “Hücre” idi.

2017-2018 sezonunda çağdaş dans alanında İstanbul’un en faal sahnesi, bu sezon başında açılmış olan taze bir mekandı: bomontiada ALT. Fatih Gençkal, Claire Zerhouni ve Burcu Yılmaz’dan kurulu A Corner in the World oluşumunun programlamasını üstlendiği bomontiada ALT’ın bira mahzenlerinden dönüştürülmüş mekanları çağdaş dans bağlamında sadece gösterilere değil, “Tuğçe Tuna ile Türkiye’de Çağdaş Dans Konuşmaları” ve Gizem Aksu’nun “Hisler Arşivi” gibi çağdaş dans ile ilgili söyleşi dizilerine de ev sahipliği yaptı.
Akbank Sanat Dans Stüdyosu her sene olduğu gibi bu sezon da, yurtdışından davet edilen dansçıların verdiği atölyelerin ve çağdaş dans sınıflarının yanı sıra genç koreografların sezon boyunca düzenli olarak işlerini sergiledikleri bir mekân olmaya devam etti. Bu işlerden bazıları Bengi Sevim Yörük’ün “Mut”u ve Ebru Cansız’ın “Vorteks”i idi. 
İstanbul’un önemli yerleşik özel tiyatro topluluklarından ve ödeneksiz gösteri sanatları mekânlarından biri olan Moda Sahnesi ise, açıldığından beridir sahnesinde düzenli olarak çağdaş dans işlerine yer vermesinin yanı sıra bu sezon bir çağdaş dans projesinin yapımını da üstlenerek bu alanda bir ilke imza attı ve Bedirhan Dehmen’in “Balerin”i Moda Sahnesi’nin genel sanat yönetmeni Kemal Aydoğan’ın proje danışmanlığında sezon sonuna doğru ramp ışıklarına çıktı.

Diskolasyon, Fotoğraf: Armağan Özkan

Gizem Bilgen’in “Dislokasyon”u hem Akbank Sanat Dans Stüdyosu’nda hem de Moda Sahnesi’nde sahnelenen işlerden biriydi. Çıplak bir sahne, endüstriyel çağrışımlı bir ses peyzajı, küçük detaylarla farklılaştırılmış olsa da birörnek hissi veren, mor-kahverengi minimalist kıyafetler, seyircinin gözünün içine giren, rahatsız edici, oyun alanını çevreleyen duvarlardaki gölgeleri büyülten ve çoğaltan ışık tasarımı; sert keskin robotumsu hareketlerden, saplantı halinde tekrarlanan jest ve tiklerden, huzursuzluk yaratan yüz ifadelerinden, ender de olsa garipliğiyle güldüren ama tam da bu nedenle rahatlatmak yerine tekinsizlik hissini daha da çoğaltan durumlardan, dengesizliklerden, yalnızlığa karşı topluluk ikileminden, ve her türlü karşılıklı olma halinden beslenen tepkilerden oluşan bir koreografi. “Dislokasyon”un bütün bu özellikleri, sahnede distopik bir atmosfer yaratıyordu, ama; çatışma, rekabet, ayrıştırma, hükmetme gibi durumları çağrıştıran bir hareket tasarımından yola çıkılmış gibi yorumlanabileceği için, tam da bugünden feyz almış hissi uyandıran bir distopyaydı bu; dünyanın şimdi ve burada’sını, günümüzün zeitgeist’ını ortaya seren bir distopya. Dördü dansçı ve -hareket korosu olarak adlandırılan- sekizi tiyatrocu, toplamda 12 kişilik kadrosuyla Gizem Bilgen'in bu sert, yoğun ve atmosferik işibağımsız bir yapım olarak İstanbul çağdaş dans sahnesinde bu sezonun iddialı ve iddiasının hakkını veren işlerinden biriydi.

Abelard – Müzikle İyileşmek, Fotoğraf: Volkan Erkan

2017-18 sezonunda İstanbul çağdaş dans sahnesinin sıradışı üretimlerinden ikisi dans tiyatrosu alanındaydı: Selim Can Yalçın/İşgal Laboratuvarı’nın “Abelard – Müzikle İyileşmek” ve Türkiye tiyatrosunun gizli kalmış üstadlarından Semih Fırıncıoğlu’nun “İki”. 
Güney Amerika’daki darbe ve askeri cunta dönemlerini yaşamış bir gencin parçalanmış zihninin terapi sürecini, üzerinde yaşamakta olduğumuz coğrafyanın benzer geçmişiyle süperpoze ederek, bir anlamda evrenselleştirerek sahneye aktaran, Selim Can Yalçın’ın psikanalist Ümit Eren Yurtsever’le birlikte tasarladığı “Abelard” içinde sergilendiği tiyatro mekânının, yani Tatavla Sahne’nin gerek sahne gerekse seyirci alanının basık ve dar olma niteliğini gerek fiziksel gerekse de kavramsal olarak çok iyi kullanan, neredeyse “yere-özgü” olarak tanımlanabilecek bir yapıttı. “Abelard”, sahne alanına göre terzi kesimi gibi birebir tasarlanmış, rüya ile gerçek arasında salınan, bütün detaylarıyla en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş hiper-gerçekçi bir oda mekânında yaklaşık iki saatlik bir süre boyunca gevşek örgüyle birbirine ilmiklenmiş parçalara (durumlara ve duygulara) seyirciyi tanık ettiren ve kâbus hissi ağır basan atmosferik hissi bütünüyle seyirciye geçirebilen “Abelard”, bu özellikleriyle bir yandan Belçikalı dans tiyatrosu topluluğu Peeping Tom’un, bir yandan da Pina Bausch’un yapıtlarını andırıyordu. Yapıtın mekân tasarımı ve kurgusu kadar ses tasarımı da sıradışıydı; aynı zamanda müzisyen de olan Selim Can Yalçın, “Abelard”da yerli sahnemizde az duyulan/rastlanan kalitede ve derinlikte, detaylı bir ses peyzajı yaratmıştı.

İki, Fotoğraf: Murat Dürüm

Semih Fırıncıoğlu’nun uzun yıllar sonra İstanbul’da sahnelediği ikinci yapıtı “İki” de “Aberlard” gibi parçalı ve boşluklu dramaturjik yapısıyla Pina Bausch’un yapıtlarını andırıyordu, zaten Fırıncıoğlu program broşürüne John Cage, Edward Hopper ve bir çok başka sanatçının yanısıra Bausch’un ismini de esin kaynağı olarak sıralamıştı. 
“A Corner in the World / bomontiada alt”ın ilk sezonu kapsamında bira mahzenlerinden dönüştürülmüş yeraltında bir mekanda sahnelenmeye başlanan, sezon kapanışını ise bu sefer gökyüzüne çok yakın bir konumda, Galatasaray-Beyoğlu’nda yenilenen Yapı Kredi Kültür Sanat’ın Loca’sında yapan “İki”; beş kadın oyuncunun aydınlık-karanlık, iç-dış, alt-üst, ön-arka, yukarı-aşağı ikiliklerini, ikilemlerini kâh komik kâh trajik, kâh sakin kâh gerilimli, kâh ironik kâh dramatik, kâh örtük kâh apaçık, kâh sözlü kâh hareketli şekillerde ortaya serdikleri bir yapıttı. “İki”nin öne çıkan özelliği obje ve ışık tasarımıydı. Tasarımlarının anafikri ışık olan, her biri Fırıncıoğlu icadı objeler “İki”yi bir tür Fırıncıoğlu’nun kişisel wunderkammer’ine dönüştürerek hem mecazi hem de kelime anlamıyla göz kamaştırdılar. Sahne arkasının olmadığı, oyuncuların gösteri süresi boyunca önde, arkada ama mutlaka oyun alanında kaldıkları, bu açıdan mekansal derinliğin ustaca kullanıldığı; bir yandan seyirciye geniş açı misali mekanı bütün derinliğiyle açarken, bir yandan da bu geniş plan içinde adeta zoom yapar gibi çerçevelenmiş (kadraja alınmış) görüntüler kullanan; bütün bu özellikleriyle sadece gösteri sanatları bağlamında değil, plastik/görsel sanatlar açısından da değer taşıyan bir yapıttı “İki.

All about the heart, Fotoğraf: Murat Dürüm

Bu sezon dikkat çeken bir gelişme, İstanbul’da en kullanışlı dans sahnesi boyutlarına ve sahne-seyirci açısından en uygun ilişki düzenine sahip MSGSÜ Bomonti Yerleşkesi Çağdaş Dans Anasanat Dalı Şebnem Selışık Aksan Sahnesi’nin, eski senelerdeki ender kullanımının aksine, birçok gösteri sanatları festivaline ve yoğun olarak festival dışı gösterimlere kapısını açmış olmasıydı. Bunlardan ikisi; ülkemizde pek rastlamadığımız, bir konsept çerçevesinde biraraya gelen iki farklı işi aynı akşamda arka arkaya seyirciye sunma pratiği bağlamında programlanmıştı. İkisi de,  2017 kasım’ında gerçekleşen 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan ve ikisi de operalardan veya opera kahramanlarından esinlenen yapıtlardı: Canan Yücel Pekiçten’in koreografisini yaptığı ve bizzat dans ettiği solosu “All about the heart” ve ülkemizin önemli ve uzun soluklu çağdaş dans topluluklarından Taldans’ın (Filiz Sızanlı ile Mustafa Kaplan) “Güneşin Zaptı”sı.
Bunlardan "All About the Heart", uzun zamandır İstanbul dans sahnesinde seyirci karşısına çıkan en heyecan verici ve etkileyici işlerden biriydi. Tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici olan Canan Yücel Pekiçten yürekleri yaralı üç kadın opera protagonistinden yola çıktığı işinde seyircisinin kalbine dokunuyor, adeta yüreğini dağlıyordu. Pekiçten üç kadının hikayelerinin içeriğinden ve detaylarından ziyade anlatıların anafikirlerine ve atmosferlerine odaklanmıştı. “All About the Heart” dans ile tiyatralliği harmanlayan, fiziksel hareket kadar kavramsallığın öne çıktığı, illüzyon ve şaşırtmaca gibi kadim teknikler yanında film gibi güncel görsel sanatları da içeren, hatta bir bölümünde sahne gösterisini, bir gösteri olmaktan çıkartıp, zaman kavramını birebir imleyen bir nesneye dönüştürerek “meta”laştıran çok disiplinli ve çok katmanlı bir yapıttı.

2017-2018 İstanbul çağdaş dans sezonunda, bu öznel derlemede adı anılanlar dışında da birçok çağdaş dans yapıtı sahnelendi. Üretkenliğin ve yaratıcılığın ivmesinin daha da yükseleceğini umduğum yeni sezonu merak ve heyecanla bekliyorum. 

-------------------------------------------






17 Aralık 2017 Pazar

canan yücel pekiçten'den yüreğe dair



"all about the heart" uzun zamandır istanbul dans sahnesinde karşıma çıkan en heyecan verici ve etkileyici yapıt; yaratıcısı ve icracısı canan yücel pekiçten.
pekiçten'in; tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici.
yürekleri yaralı üç kadın figüründen yola çıkan pekiçten'in son işi "all about the heart" her bir hikayeye birer bölüm ayırdıktan sonra, üçünün koreografik olarak birleştiği bir sekansla sonlanıyor. yürekle alakalı üç hikaye, gösteriyi beraber seyrettiğim arkadaşlarımın dedikleri gibi kalplere dokunuyor, yüreği dağlıyor.


"all about the heart" schubert'in "der zwerg" (cüce) isimli lied'i eşliğinde tüyleri diken diken eden, müthiş güçlü bir sekansla açılıyor.
schubert'in tüyler ürpertici lied'lerinden biridir "der zwerg"; sıradışı, rahatsız edici, karanlık ve tekinsiz bir hikaye anlatır. aslında, sözleri anlamanıza gerek yoktur çünkü piyanonun eşliği, bariton sesinin kullanımı ve vurguları dinleyiciyi dehşet verici bir atmosferin içine çekmeye yeter. schubert'in ustalığı da buradadır zaten: sadece beş dakikalık bir besteyle sıfırdan bir dünya yaratmak.
pekiçten de schubert'in yarattığı bu dünyayı ve duyguyu seyirciye geçirme konusunda en az onun kadar ustalıklı ve incelikli bir tasarım yapmış bu sekansta; bedeninin aldığı sıradışı ve çarpık pozisyonlar ve yüzünün aldığı ifadeler çok etkileyici, az ve öz objeyi  (bir çift postal ve kırmızı bir elma) koreografiye dahil ediş şekli müthiş yaratıcı, dans ile tiyatralliği harmanlayışı olağanüstü.

"der zwerg"in alışılmışın dışındaki hikayesi bir cücenin, kendisini kralla aldattığı için sevgilisi kraliçeyi gemiyle denizin ortasına götürüp suda boğmasını anlatır.
lied'e kaynak olan, matthäus von collin'e ait olan şiirde üç kişi söz alır: anlatıcı, kraliçe ve cüce (schubert'in benzer tekinsizlik ve dehşetengizlikteki başka bir hikayeyi anlatan ve sözleri goethe'ye ait olan "erlkönig" lied'inde ise söz alan kişi sayısı dörttür). pekiçten hikayenin detayına değil, anafikrine ve atmosferine
odaklanmış; kraliçe ile cüceyi tek bedende birleştirmiş, postallarla cüceyi, elmayla kraliçeyi betimlemiş. postalların ayaklara yerleşişi, ardından ayakların postalları terk edişi; elmayla kurulan fütursuzluk ilişkisi, o sırada seyirciyle gerçekleşen göz kontağı müthiş çarpıcı; resmen sahnedeki yaratıktan tırsıyorsunuz!


birinci sekans ile ikincisi arasında, sahnenin arka duvarına yansıtılarak kısa bir film gösteriliyor; bu film hem üçüncü hikayenin figürünü hem de ikinci hikayede kullanılacak objeyi barındırıyor: gösteriye adını da veren yürek'i.
kar fırtınalı kırsal peyzajda bize/kameraya doğru ilerleyen kara uzun saçlı figür de, beyaz ve tül gibi ince elbiseli kadın da etkileyici imajlar.
filmin kaba ve doğal hali bana pina bausch'un tek uzun metrajlı filmi "die klage der kaiserin" (kraliçenin ıstırabı)' nı anımsattı. pekiçten'in biyografisinde bausch'un okulu folkwang'da bir dönem eğitim almış olduğunu görmek ve "kraliçe"ler bağlantısı kişisel olarak beni ayrıca heyecanlandırdı.
hikayeleri birbiriyle ilişkilendirmesinin yanısıra, tek kişilik bir dans gösterisinde icracıya nefes aldırması ve kıyafet değişimi için zaman kazandırması açılarından, -pekiçten'in esinlendiği kadın karakterler opera referanslı olduklarından dolayı ben de operaya dair bir tabiri kullanırsam- intermezzo (uzun ara verilmeyip dekor değişimi için gereken kısa perde aralarında çalınan orkestra parçaları) olarak film kullanma fikrini çok beğendim.


pekiçten ikinci hikayede, diğer ikisine nazaran daha bilinen bir kadın figüründen esinlenmiş: puccini'nin madame butterfly'ından.
pekiçten bu sekansta yoğun bir şekilde tiyatralliği, kavramsallığı ve obje çeşitliliğini kullanıyor; illüzyon ve şaşırtmaca da sözkonusu. bu sekansta hareket bütün bunlara hizmet eden bir öğe olarak  var oluyor. bu bölüm seyircinin; önce, içerdiği ironiyle ve gitgide buruklaşarak gülmesini sağlasa da, sona doğru içini derinden acıtıyor.
metaya dönüşen kadın bedeni, kadın figürünün taşıdığı nesnelerle maddeleşirken, taşınan nesnelerin kırılganlıkları imgeye bir katman daha ekliyor.
pekiçten bu bölümde tek bir objeye arka arkaya üç farklı anlam yükleyerek bir imgenin dönüştürülmesi konusunda da ne kadar donanımlı ve yaratıcı olduğunu kanıtlıyor: saçların açılmasını engellemeye yarayan çubuklar yüreğe saplanan hançerlere, onlar da gün sayanların duvara/yere kazıdıkları çiziklere dönüşüyor.

pekiçten ikinci ile üçüncü sekans arasında; madame butterfly'ın, geri döneceğine söz veren amerikalı subayı yıllarca beklemiş olma durumunu, seyircilere bizzat deneyimletmeyi tercih etmiş. bir sahne gösterisi ölçeğinde seyirciye uzun gelecek bir süre boyunca boş ve loş bir sahneye bakıyoruz. kalp atış seslerini de içeren bir ses tasarımı bu süre zarfında bize eşlik ediyor. intermezzonun bu şekilde tasarlanmasının gösteriyi bir anlamda "meta"laştığını söyleyebilirim: sahne gösterisi bir gösteri olmaktan çıkıp, zamanı birebir imleyen bir nesneye dönüşüyor çünkü.


üçüncü sekans en az aşina olduğum hikayeyi içeriyor. pekiçten bu sekansta, broşür açıklamasından öğrendiğime göre ilk fin operası "pohjan neito" (kuzeyin bakiresi)'nden esinlenmiş. yerlere kadar siyah gür saçlı bir yaratık çıkıyor karşımıza. ne zaman saçlar bütünüyle kafayı çepeçevre sarıyor ve görünmez kılıyor, koreografi benim için o zaman ilginçleşiyor. yine de bu sekans kanımca gösterinin en zayıf halkası.

son sekansta, bir anlamda strüktür bağlanıyor; önceki üç sekansta kullanılan koreografik hareketler burada birbirleriyle ilişkilendirilerek tekrarlanıyor, kendilerinden daha büyük bir bütünün parçası haline getiriliyorlar, yapı tamamlanıyor. bu sekansta hiç bir obje yok, pür bir koreografi var.
hemen bitişten önceki dairesel koşu, belki de kadın figürünün içine sıkışıp kaldığı kurban olma kısırdöngüsünü betimliyor. dairesel koşu sırasında bizlerden gözünü ayırmayan pekiçten belki de zamanın çizgisel değil döngüsel olduğunu unutmayalım istiyor. bu güçlü sahneyle yapıt noktalanıyor.


"all about the heart"ı ilk defa 21. istanbul tiyatro festivali kapsamında msgsü bomonti yerleşkesi çağdaş dans ASD'nın kapkara ve geniş sahnesinde, ikinci kere ise bomontiada alt programı kapsamında beyaz ve dar-uzun bir mekanda izledim. yapıt her anlamda güçlü ve sağlam olduğu için ilk mekanda etkisini yitirmemiş olsa da, ikinci mekanda daha yoğun ve sarsıcı bir etki bıraktı bende.

"all about the heart"ın bomontiada alt'taki 15-16 aralık gösterileri takip ettiğim kadarıyla kapalı gişe oynadı, ve bildiğim kadarıyla şu anda ileriye yönelik gösteri tarihleri belirsiz. pekiçten "all about the heart"ı ne yapıp edip sezon içinde daha çok oynamalı; kaçıranlar yakalayabilsin, kimse bu olağanüstü gösteriden mahrum kalmasın diye..