selim can yalçın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
selim can yalçın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2024 Çarşamba

09 EKİM


1929 piri reis haritasının parçası topkapı sarayı kütüphanesinde bulunmuş

1986 andrew lloyd webber'in gaston leroux'nun aynı adlı romanından uyarladığı the phantom of the opera adlı müzikalinin dünya prömiyeri londra'da her majesty's theatre'da gerçekleştirildi

1997 cemal reşit rey konser salonu'nun 1997-1998 sezonu açılış konserinde fahrettin kerimov yönetiminde soprano zehra yıldız ve piyanist fazıl say'a eşlik eden cemal reşit rey senfoni orkestrası'nı dinledim; bu konser zehra yıldız'ın türkiye'de verdiği son konserdi

1997 dario fo nobel edebiyat ödülü'ne değer görüldü

2002 mehmet ulusoy'un yönettiği istanbul devlet tiyatrosu yapımı, nazım hikmet'in benerci kendini niçin öldürdü? oyununu aziz nesin sahnesi'nde seyrettim

2008 aya irini müzesi'nde stefan micus konserine gittim

2012 saburo teshigawara'nın obsession adlı gösterini haliç kongre merkezi - sadabad salonu'nda seyrettim 

2017 selim can yalçın'ın yönettiği işgal laboratuvarı yapımı abelard - müzikle iyileşmek adlı gösteriyi tatavla sahne'de seyrettim

2022 akademie der künste'nin berlin hansaviertel'deki binasında oskar schlemmer'in das triadische ballet'ini seyrettim; sahneye koyan gerhard bohner'di, icra edenler bayerisches junior ballett münchen topluluğu dansçıları

2022 aynı gün suarede ursina lardi, devid striesow ve andre jung'ın oynadıkları thorsten lensig'in verrückt nach trost adlı oyununu berlin-sophiensaele'de seyrettim



9 Eylül 2018 Pazar

2017-2018 İstanbul Çağdaş Dans Sezonuna Bir Bakış

Bu makale benden kaynaklanmayan hatalarla; "İstanbul Dans Sahnesi" başlığı, eksik fotoğraf ve yanlış fotoğraf kadrajı ile TEB Oyun dergisinin 2018 Yaz sayısında yayınlanmıştır. Eksik fotoğraf kullanımı ve kullanılan fotoğrafın sahibine sorulmadan kadrajlanması dolayısıyla özür dilerim. Makalenin özgün şekli aşağıdadır.


2017-2018 İstanbul çağdaş dans sezonunun en üretken koreografı Tuğçe Tuna’ydı. Çoğunlukla yere-özgü (site-specific) işler üreten Tuna, sezonu “iyi bir komşu” temalı 15. İstanbul Bienali kapsamında Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nda sergilediği “Beden Damlaları” ile açtı. “Beden Damlaları” bir maraton misali 1.5 aylık festival boyunca her Cumartesi iki seans olarak seyircilerle buluştu. Tuna, sezon içindeki ikinci yere-özgü işini Pera Müzesi’nde “İz takibi” adıyla sahneledi. “İz takibi”, Tuna’nın “Bana Bak! La Caixa ÇağdaşSanat Koleksiyonu’ndan Portreler ve Diğer Kurmacalar” sergisinde yer alan; Roni Horn, Gilian Wearing ve Christian Boltanski’nin fotoğraf işlerinin bulunduğu alanlara özel olarak ürettiği bir yapıttı. Dans edilen mekanların arkasındaki duvarlarda asılı olan görsellerle biçimsel değil, kavramsal ve anlamsal bir ilişki kuran yere-özgü “İz takibi” zor bir işi başararak; aslında yer fikrini alaşağı ederek silen, günümüzün beyaz küp niteliğindeki yersiz müze/sergi mekanlarına, sergilenen yapıtlar ve onlarla kurulan ilişki vasıtasıyla, gösteri süresiyle kısıtlı da olsa tekrar “yer” niteliğini geri kazandırıyordu. 
Tuğçe Tuna, bu iki yeni çalışması dışında, sabit bir topluluğu olmamasına rağmen, bir repertuvar topluluğunu imrendirecek şekilde, eski işlerini de sahneledi sezon boyunca. Bunlar; “Gövde Gösterisi” (2014), “En Kötü İş” (2016) ve2002 tarihli “Vertigo”dan yola çıkan “Hücre” idi.

2017-2018 sezonunda çağdaş dans alanında İstanbul’un en faal sahnesi, bu sezon başında açılmış olan taze bir mekandı: bomontiada ALT. Fatih Gençkal, Claire Zerhouni ve Burcu Yılmaz’dan kurulu A Corner in the World oluşumunun programlamasını üstlendiği bomontiada ALT’ın bira mahzenlerinden dönüştürülmüş mekanları çağdaş dans bağlamında sadece gösterilere değil, “Tuğçe Tuna ile Türkiye’de Çağdaş Dans Konuşmaları” ve Gizem Aksu’nun “Hisler Arşivi” gibi çağdaş dans ile ilgili söyleşi dizilerine de ev sahipliği yaptı.
Akbank Sanat Dans Stüdyosu her sene olduğu gibi bu sezon da, yurtdışından davet edilen dansçıların verdiği atölyelerin ve çağdaş dans sınıflarının yanı sıra genç koreografların sezon boyunca düzenli olarak işlerini sergiledikleri bir mekân olmaya devam etti. Bu işlerden bazıları Bengi Sevim Yörük’ün “Mut”u ve Ebru Cansız’ın “Vorteks”i idi. 
İstanbul’un önemli yerleşik özel tiyatro topluluklarından ve ödeneksiz gösteri sanatları mekânlarından biri olan Moda Sahnesi ise, açıldığından beridir sahnesinde düzenli olarak çağdaş dans işlerine yer vermesinin yanı sıra bu sezon bir çağdaş dans projesinin yapımını da üstlenerek bu alanda bir ilke imza attı ve Bedirhan Dehmen’in “Balerin”i Moda Sahnesi’nin genel sanat yönetmeni Kemal Aydoğan’ın proje danışmanlığında sezon sonuna doğru ramp ışıklarına çıktı.

Diskolasyon, Fotoğraf: Armağan Özkan

Gizem Bilgen’in “Dislokasyon”u hem Akbank Sanat Dans Stüdyosu’nda hem de Moda Sahnesi’nde sahnelenen işlerden biriydi. Çıplak bir sahne, endüstriyel çağrışımlı bir ses peyzajı, küçük detaylarla farklılaştırılmış olsa da birörnek hissi veren, mor-kahverengi minimalist kıyafetler, seyircinin gözünün içine giren, rahatsız edici, oyun alanını çevreleyen duvarlardaki gölgeleri büyülten ve çoğaltan ışık tasarımı; sert keskin robotumsu hareketlerden, saplantı halinde tekrarlanan jest ve tiklerden, huzursuzluk yaratan yüz ifadelerinden, ender de olsa garipliğiyle güldüren ama tam da bu nedenle rahatlatmak yerine tekinsizlik hissini daha da çoğaltan durumlardan, dengesizliklerden, yalnızlığa karşı topluluk ikileminden, ve her türlü karşılıklı olma halinden beslenen tepkilerden oluşan bir koreografi. “Dislokasyon”un bütün bu özellikleri, sahnede distopik bir atmosfer yaratıyordu, ama; çatışma, rekabet, ayrıştırma, hükmetme gibi durumları çağrıştıran bir hareket tasarımından yola çıkılmış gibi yorumlanabileceği için, tam da bugünden feyz almış hissi uyandıran bir distopyaydı bu; dünyanın şimdi ve burada’sını, günümüzün zeitgeist’ını ortaya seren bir distopya. Dördü dansçı ve -hareket korosu olarak adlandırılan- sekizi tiyatrocu, toplamda 12 kişilik kadrosuyla Gizem Bilgen'in bu sert, yoğun ve atmosferik işi, bağımsız bir yapım olarak İstanbul çağdaş dans sahnesinde bu sezonun iddialı ve iddiasının hakkını veren işlerinden biriydi.

Abelard – Müzikle İyileşmek, Fotoğraf: Volkan Erkan

2017-18 sezonunda İstanbul çağdaş dans sahnesinin sıradışı üretimlerinden ikisi dans tiyatrosu alanındaydı: Selim Can Yalçın/İşgal Laboratuvarı’nın “Abelard – Müzikle İyileşmek” ve Türkiye tiyatrosunun gizli kalmış üstadlarından Semih Fırıncıoğlu’nun “İki”. 
Güney Amerika’daki darbe ve askeri cunta dönemlerini yaşamış bir gencin parçalanmış zihninin terapi sürecini, üzerinde yaşamakta olduğumuz coğrafyanın benzer geçmişiyle süperpoze ederek, bir anlamda evrenselleştirerek sahneye aktaran, Selim Can Yalçın’ın psikanalist Ümit Eren Yurtsever’le birlikte tasarladığı “Abelard” içinde sergilendiği tiyatro mekânının, yani Tatavla Sahne’nin gerek sahne gerekse seyirci alanının basık ve dar olma niteliğini gerek fiziksel gerekse de kavramsal olarak çok iyi kullanan, neredeyse “yere-özgü” olarak tanımlanabilecek bir yapıttı. “Abelard”, sahne alanına göre terzi kesimi gibi birebir tasarlanmış, rüya ile gerçek arasında salınan, bütün detaylarıyla en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş hiper-gerçekçi bir oda mekânında yaklaşık iki saatlik bir süre boyunca gevşek örgüyle birbirine ilmiklenmiş parçalara (durumlara ve duygulara) seyirciyi tanık ettiren ve kâbus hissi ağır basan atmosferik hissi bütünüyle seyirciye geçirebilen “Abelard”, bu özellikleriyle bir yandan Belçikalı dans tiyatrosu topluluğu Peeping Tom’un, bir yandan da Pina Bausch’un yapıtlarını andırıyordu. Yapıtın mekân tasarımı ve kurgusu kadar ses tasarımı da sıradışıydı; aynı zamanda müzisyen de olan Selim Can Yalçın, “Abelard”da yerli sahnemizde az duyulan/rastlanan kalitede ve derinlikte, detaylı bir ses peyzajı yaratmıştı.

İki, Fotoğraf: Murat Dürüm

Semih Fırıncıoğlu’nun uzun yıllar sonra İstanbul’da sahnelediği ikinci yapıtı “İki” de “Aberlard” gibi parçalı ve boşluklu dramaturjik yapısıyla Pina Bausch’un yapıtlarını andırıyordu, zaten Fırıncıoğlu program broşürüne John Cage, Edward Hopper ve bir çok başka sanatçının yanısıra Bausch’un ismini de esin kaynağı olarak sıralamıştı. 
“A Corner in the World / bomontiada alt”ın ilk sezonu kapsamında bira mahzenlerinden dönüştürülmüş yeraltında bir mekanda sahnelenmeye başlanan, sezon kapanışını ise bu sefer gökyüzüne çok yakın bir konumda, Galatasaray-Beyoğlu’nda yenilenen Yapı Kredi Kültür Sanat’ın Loca’sında yapan “İki”; beş kadın oyuncunun aydınlık-karanlık, iç-dış, alt-üst, ön-arka, yukarı-aşağı ikiliklerini, ikilemlerini kâh komik kâh trajik, kâh sakin kâh gerilimli, kâh ironik kâh dramatik, kâh örtük kâh apaçık, kâh sözlü kâh hareketli şekillerde ortaya serdikleri bir yapıttı. “İki”nin öne çıkan özelliği obje ve ışık tasarımıydı. Tasarımlarının anafikri ışık olan, her biri Fırıncıoğlu icadı objeler “İki”yi bir tür Fırıncıoğlu’nun kişisel wunderkammer’ine dönüştürerek hem mecazi hem de kelime anlamıyla göz kamaştırdılar. Sahne arkasının olmadığı, oyuncuların gösteri süresi boyunca önde, arkada ama mutlaka oyun alanında kaldıkları, bu açıdan mekansal derinliğin ustaca kullanıldığı; bir yandan seyirciye geniş açı misali mekanı bütün derinliğiyle açarken, bir yandan da bu geniş plan içinde adeta zoom yapar gibi çerçevelenmiş (kadraja alınmış) görüntüler kullanan; bütün bu özellikleriyle sadece gösteri sanatları bağlamında değil, plastik/görsel sanatlar açısından da değer taşıyan bir yapıttı “İki.

All about the heart, Fotoğraf: Murat Dürüm

Bu sezon dikkat çeken bir gelişme, İstanbul’da en kullanışlı dans sahnesi boyutlarına ve sahne-seyirci açısından en uygun ilişki düzenine sahip MSGSÜ Bomonti Yerleşkesi Çağdaş Dans Anasanat Dalı Şebnem Selışık Aksan Sahnesi’nin, eski senelerdeki ender kullanımının aksine, birçok gösteri sanatları festivaline ve yoğun olarak festival dışı gösterimlere kapısını açmış olmasıydı. Bunlardan ikisi; ülkemizde pek rastlamadığımız, bir konsept çerçevesinde biraraya gelen iki farklı işi aynı akşamda arka arkaya seyirciye sunma pratiği bağlamında programlanmıştı. İkisi de,  2017 kasım’ında gerçekleşen 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan ve ikisi de operalardan veya opera kahramanlarından esinlenen yapıtlardı: Canan Yücel Pekiçten’in koreografisini yaptığı ve bizzat dans ettiği solosu “All about the heart” ve ülkemizin önemli ve uzun soluklu çağdaş dans topluluklarından Taldans’ın (Filiz Sızanlı ile Mustafa Kaplan) “Güneşin Zaptı”sı.
Bunlardan "All About the Heart", uzun zamandır İstanbul dans sahnesinde seyirci karşısına çıkan en heyecan verici ve etkileyici işlerden biriydi. Tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici olan Canan Yücel Pekiçten yürekleri yaralı üç kadın opera protagonistinden yola çıktığı işinde seyircisinin kalbine dokunuyor, adeta yüreğini dağlıyordu. Pekiçten üç kadının hikayelerinin içeriğinden ve detaylarından ziyade anlatıların anafikirlerine ve atmosferlerine odaklanmıştı. “All About the Heart” dans ile tiyatralliği harmanlayan, fiziksel hareket kadar kavramsallığın öne çıktığı, illüzyon ve şaşırtmaca gibi kadim teknikler yanında film gibi güncel görsel sanatları da içeren, hatta bir bölümünde sahne gösterisini, bir gösteri olmaktan çıkartıp, zaman kavramını birebir imleyen bir nesneye dönüştürerek “meta”laştıran çok disiplinli ve çok katmanlı bir yapıttı.

2017-2018 İstanbul çağdaş dans sezonunda, bu öznel derlemede adı anılanlar dışında da birçok çağdaş dans yapıtı sahnelendi. Üretkenliğin ve yaratıcılığın ivmesinin daha da yükseleceğini umduğum yeni sezonu merak ve heyecanla bekliyorum. 

-------------------------------------------






10 Haziran 2014 Salı

SELİM CAN YALÇIN İLE “YUVAYA DÖNMEK – BABAM İÇİN” ÜZERİNE

-->
 
istanbul şehir tiyatroları’nın “yuvaya dönmek- babam için” adlı yapımı yoğun pina bausch atmosferi dolayısıyla beni o kadar heyecanlandırdı ki, künyesinden projenin kilit ismi olduğunu fark ettiğim selim can yalçın’ı aradım, ve onunla bir söyleşi gerçekleştirdim.

selim can yalçın’la mart sonunda (24 mart'ta), havanın limonata gibi olduğu bir pazartesi öğleden sonrasında moda’da buluştuk; 1.5 saat kadar sohbet ettik. bazen ben sormadan o heyecanla anlattı, bazen benim pina bausch tiyatrosu üzerinden sorduğum soruları yanıtladı; işte konuştuklarımız:


SÜREÇ
öncelikle bu projenin nasıl gerçekleştiğini merak ediyordum. selim can yalçın’ın ağzından “yuvaya dönmek”in kısaca oluşum süreci:

“alessandra paoletti üç yıl önce şehir tiyatrolarının cgsm bünyesinde bir atölye çalışması yapmak üzere istanbul’a gelmişti, ben de bu atölyeye tesadüfen katılmıştım. tanıştık, arkadaş olduk; zamanla, benzer şekilde düşündüğümüzü fark ettik. 
alessandra “burada bir iş yapmak istiyorum, oturup çalışalım” dedi; çalışmaya, araştırmaya başladık..
alessandra sınır kavramıyla çok ilgileniyordu, istanbul’u iki kıta arasında doğal bir sınır olarak tanımladığı için burada çalışmak onun için çok önemliydi..”


TEMA
oyunun genel dramaturjik yapısı pina bausch’un yapıtlarına çok benzediği için, oyununu omurgasını kuran tema(ların) nasıl oluştuğunu, üretim sürecinde bausch gibi soru-cevap şeklinde mi çalıştıklarını, yazılı bir metnin olup olmadığını sorduğumda selim can yalçın’ın anlattıkları şunlardı:

“alessandra’nın ilgilendiği sınır kavramının yanısıra, kayıp ve göçmenlik temaları etrafında da gelişen bir çalışma yaptık; herşeyini kaybetmek zorunda kalmış, toprağından gönderilmiş bir ailenin hikayesi..
tarihi bir olay içinde bir ailenin çöküşü, parçalanmaya böyle bir yapının vereceği tepkileri araştırmak istedik, ancak oyunda bunların  hikayesini aktarmıyoruz; hikaye bir yerden başlayıp bir yere gitmiyor; parçalar arasında çizgisel bir bağ yok, birbirinden bağımsız özellikleri var..
küçük insanların yaşadıkları şeyler, küçük ayrıntılar önemliydi bizim için.. oyunun başında anlatılan hikaye ise oyundaki hiç bir karakterin hikayesi değil; o gerçek bir hikaye..”

“sınır, kayıp, göçmenlik temaları etrafında kişisel hikayeler anlatırız, doğaçlayarak bu temalar etrafında bir şeyler çıkarırız diye düşünürken, süreç içinde çalışma şeklimiz evrildi ve biz bir metnimizin olması gerektiğine karar verdik; bu sayede hem çalışacağımız insanlarla iletişimimiz kolaylaşacak, hem de 1-2 senelik prova sürecine ihtiyacımız olmayacaktı. ama, öyle yapsaydık, belki başka bir iş ortaya çıkmış olacaktı.”

“zaman içinde bir metin oluştu; alessandra çok yoğun çalışarak, başka kaynaklardan da beslenerek metni oluşturdu; metnin ilk versiyonunu çıkardıktan sonra üzerinde çalışmaya devam etti ve 10-15 versiyonunu yazdı. ancak, oyuncularla üretim sürecinde metin ile çalışmadık. metne geri dönmemiz çalışmaya başladıktan 1.5-2 ay sonra oldu. bu zaman zarfında, oyuncularla metinden alınan kavramlar üzerinden soru-cevap şekilde çalıştık.
çocukluğu hatırlamak, çocukluğa veda etme zorunda kalmak, kişilere veda etmek zorunda kalmak, o aramanın, arayışın, kaybetmenin, endişenin oyuncuların kişisel geçmişindeki karşılığını bulabilmek için, belli hazırlanmış sorularla oyuncuların kişisel malzemelerinden yola çıkmak gerekti.
bazı şeyleri sürekli kendi içimizde veya dışımızda aramak ve bulmak zorundaydık; malzemeleri ürettik, sonra bunları metindeki sahnelere ve diyaloglara yönlendirdik.
oyunun son halindeki konuşmaların sıralaması metin ile aynı değil; dramaturjik çalışmayı yaparken daha akışkan bir kurgu izleyebilmek için değiştirdik..”

“savaş, etnik köken veya din sebebiyle insanların bir yerde bir yere aktarılması, hele de bu durumla alakaları yokken gönderilmeleri; kendi evinizin olduğu yerde birdenbire bir yabancıya dönüşmek; gidilen yerde yabancı olmak çok acı bir şey! bu yüzden oyunun başında üvertür olarak bir masal anlatıyoruz; tilki’nin horoz ile arkadaş olalım deyip onu yemesi aslında oyunun özeti..”

“derdimiz belli bir dönemi ve belli insanları aktarmak değildi; bu yüzden oyunun içindeki hikayeler gerçek olsa da, sahnelemede “gerçekçi” bir yaklaşım yok; anlar ve parçalar var.. oyundaki kişiler temsili bir yerdeler; bir anının içinde başka bir anı hatırlıyorlar; oradan oraya yolculuk ediyorlar..
biz burada hayatın karmaşasını anlatıyoruz ama karmaşık bir şey anlatmıyoruz; felsefi bir damardan, anlaşılmayacak kavramlar üzerinden kimsenin yaşamadığı, yaşamayacağı şeyler, duygular anlatmıyoruz.. oyunun politik söylemleri, felsefi kavramları yok, çok öz bazı şeyleri var, ama onları da başka türlü anlatmaya, aktarmaya çalıştık; biraz soyutlayarak anlatıyoruz..”

oyunun adındaki “babam için” alt başlığını sordum selim can yalçın’a:
“tabii ki babası, alessandra’nın en büyük kaybı; biz de oyunda kayıp temasını işlerken, bu çok anlamlı.
bu işe başladığımız zaman ben de babamı kaybetmiştim.
ancak, öte yandan oyunda baba figürü yok; iki aile var, kuzenler var, ama ikisinin de babası yok.
oyunda babaların olmaması, ilk kayıpların babalar olması, kayıp temasını işliyor ve projenin içine kendimizden de bu kadar şey koyuyor olmamız dolayısıyla bu alt başlığın özel ve anlamlı olacağını düşündük; bir anlamda taziye gibi bir oyun..”


JULİE ANN STANZAK
bu projeye pina bausch dansçılarından julie ann stanzak’ın sanatsal danışman olarak ve damiano ottavio bigi’nin yardımcı koreograf olarak katılmaları nasıl oldu; neden yapımın genel havası bu kadar yoğun bir şekilde “bauschvari” diye sorduğumda selim can yalçın şunları söyledi:

“alessandra aslında oyuncu ve oyuncu koçu; çok yakın zamanda oyun yazmaya ve yönetmeye yöneldi.
bu proje, alessandra’nın bu tür iş yapmak istemesi, bu tür işten hoşlanması, kendi cümlesiyle “ben bununla büyüdüm, bunu seviyorum, böyle tiyatro yapmak istiyorum” demesiyle gerçekleşti. demek ki, alessandra’nın başlamak istediği atmosfer ve varmak istediği nokta buymuş..
kaldı ki metin kullanmamız, oyun içindeki sahneler, oyuncuların oynuyor olması, konuşmanın, monologların olması bu projeyi pina bausch’un yapıtlarından ayıran özellikler kanımca..”

“julie ann stanzak’ın projeye dahil olması ise bütünüyle alessandra’nın çabasıyla oldu. 
ben alessandra ile nasıl tanışmışsam, alessandra da julie ile aynı şekilde tanışmış. julie projeyi çok sevmiş, aralarındaki dostluk sebebiyle “sen orada böyle bir şey yapıyorsan ben de gelirim” demiş julie.”

“julie öyle kolay kolay bir yerlere gidebilen birisi değil; tanztheater wuppertal’in programı dolayısıyla çok yoğun. bu yüzden onu çok zor getirdik; ben her seferinde julie’yi havalimanından alıp, hep beraber 2 gün aralıksız çalıştıktan sonra havalimanına bırakıyordum. ayda iki kere bunu yapıyorduk.”

“julie’nin tam bir “artistic collaborator” (sanatsal katılımcı anlamına gelen bu tabiri biz sanatsal danışman olarak türkçeleştirdik) olarak kostümlerden sahne tasarımına kadar projenin her şeyine katkısı oldu.”

“”yuvaya dönmek”de hareketleri üretirken imgeler-imajlar üzerinden çalıştık.
bir çocuğa ev çiz deyince bir ev, bir nehir çizer, ağaç cizer, arkaya da bir dağ çizer. oyunda da bir ev, bir ağaç var, dağ var, nehir var, sınır var, geçmiş olduğumuz bir deniz var; ve bunların hepsi tersine dönmüş duruyor sahnede. biz bunların arasında deviniyoruz ve bunlar dönüşüyor; çok anlamlı hallere bürünüyorlar..
bunların gelişiminde ve oluşumunda julie’nin yardımı çok büyük oldu. julie metinden aldığı imgeleri kullanarak bize; bir sözcüğü beden diline nasıl dönüştürürüz, bir cümleyi bedenimizle yazdığımızı düşündüğümüzde nasıl bir hareket çıkar ortaya, onun anlamı bizim için ne olabilir, bu anlamlar nasıl yeni anlamlar üretir, oyuncu kendi kendinin, kendi hareketlerinin yazarı nasıl olur anlamında çok yardımcı oldu. bu süreçte sololar, ikililer, topluluk hareketleri ortaya çıktı..”

“damiano; julie ve alessandra’nın davetlisi olarak projeye katıldı, bizimle çok uzun vakit geçirdi; koreograf olarak onun bilgisinden her anlamda faydalandık; damiano ilk defa dansçı olmayan bir tiyatro ekibiyle çalışıyordu. aynı zamanda, yardımcı yönetmen gibiydi de.”

“giuseppe sangiorgi diye bir arkadışımız daha vardı. yardımcı yönetmendi, bizimle müzik ve ses üzerinden doğaçlama çalıştı, alessandra’nın yönlendirmelerine göre hareket çalışmaları yaptırdı.”


EKİP
sahne üzerindeki oyuncu ekibin dans konusundaki başarıları ise ayrıca takdir edilesi. formal dans eğitimi almamış oyuncuların bu seviyeye nasıl geldiklerinin cevabı selim can yalçın’daydı:

“kalabalık ve yoğun çalışan bir tiyatro kurumundayız, dolayısıyla mevcut kastın oluşturulması ve seçilmesi kolay olmadı. bu kastı bir araya getirebilmek için bayağı uğraştık. kurumda bir proje için oyuncu seçmek diye bir şey yok ama, ben bu projede görev alan herkesi tanıyorum; özel ilgi alanları, böyle bir çalışmada olma istekleri de gözönünde bulundurulduğunda ideal bir kadroyu bir araya getirmeyi başardık.”

“aramızda dans geçmişi olan yok; sadece, dansla ilgilenenler var; hiçbirimiz kendimize dansçı diyemeyiz. herkes kendi isteği ile gönüllü olarak çalıştı.”


DEKOR
“sahne tasarımının bir parçası olarak kullanılan çatı adrian paci’nin “gidilecek ev” adlı bir enstalasyonu; bize kullanmamız için izin verdi. paci göçmen bir sanatçı ve bu tür işleri var; bizi destekledi.
alessandra özellikle paci’nin işlerinden çok etkileniyor. kapısını çalıp projeyi anlatınca paci projeyi beğenmiş ve “gidilecek ev”i sahne tasarımının bir parçası olarak kullanmamız için izin vermiş; bu da bizim için büyük bir şans.”

tam da burada, yine pina bausch’a referans vererek selim can yalçın’a şunu soruyorum: bausch’un yapıtlarında sahne tasarımı prömiyerden bir ay önce belli olur, ama bausch ve dansçıları bu kısa sürede sahne tasarımıyla vakit geçirerek onu kendilerinin kılmayı, kullanmayı başarırlar. sizin sahne tasarımıyla ilişkiniz nasıl oldu, “gidilecek ev” baştan belli miydi?”

“repertuvar versiyonunu çıkaracağımız belli olduğu zaman alessandra “gidilecek ev” ile gelmişti zaten. sonraki çalışma sürecinde bu çatıyı niye devirmiyoruz, altına tekerlek koyup hareket ettirmiyoruz, içini oda gibi kullanabiliriz, kısmen devrilmiş bir mekana dönüşebiliriz, üzerine çıkabiliriz dedik, denedik..”


SAHNE
bana göre, özellikle harbiye muhsin ertuğrul sahnesi’nde mekanını, espasını bulan “yuvaya dönmek”in şehir tiyatroları’nın diğer sahnelerine nasıl adapte olabileceği kaygımı paylaştığım selim can yalçın bu konuda şunları söyledi:

“provaları ağırlıklı olarak fatih reşat nuri sahnesi’nde yaptık. bu yüzden de galada o sahnenin çalışanlarına özel olarak teşekkür ettik. ama doğrusu, harbiye muhsin ertuğrul sahnesi gibi bir alana ihtiyacımız vardı; mesafe, ölçü, ölçek olarak.
ancak tiyatroda en önemli şeyi yapıyoruz veya diğer ekiplerden, oyunlardan bir farkımız var gibi bize yaklaşılsın istemedik, bunu hiç bir zaman düşünmedik de. zaten kurumu oldukça zorladığımızı düşünüyoruz; yardım konusunda ellerinden geleni yaptılar.

“baştan başlarken “siz bunu lütfen mümkün olduğu kadar her yerde oynayın” demişlerdi; sahnelere göre başka çözümler bulmak durumunda zorunda kalıyoruz, henüz küçük bir yerde oynamadık ama şimdi, nisan ayında üsküdar kerem yılmazer sahnesi’nde oynayacağız. oyun genelinde değişmeyecek, çünkü değiştirme fırsatımız yok; çünkü prova yapılacak yer yok. biz sadece kendi hazırlığımızı yapıyor olacağız. yaratıcı ekip de aslında istiyor ki her haftaki oyun için gelsinler, bizim yanımızda olsunlar; oyun daha nasıl geliştirilir, daha ileriye nasıl götürülür, başka neler yapılabilir diye çalışalım.. ancak böyle bir devamlı çalışma-araştırma süreci için imkanımız yok.”

“kerem yılmazer sahnesi’nde alan küçülecek ama olduğu kadar aynı kalitede oynamaya çalışacağız, elimizden geleni yapacağız. oynamak zorundayız, oynayacağız, çok fazla şansımız yok, oradaki seyirciye de ulaşsın; biz çözüm bulup, ulaştırmak istiyoruz.”


KURUM
en çok merak ettiğim şeylerden biri, böyle bir yapımın istanbul şehir tiyatroları içerisinde gerçekleşmesinin nasıl mümkün olduğuydu; selim can yalçın anlattı:

“projenin gerçekleşmesi çok zor oldu ama kurumun desteği çok fazlaydı. bu tarz bir proje için talepleri vardı da biz böyle bir iş yaptık değil. biz çıkardık, onlar da hayır demediler; şansımız ve çabamızdı!”

“oyunun daha önce bir versiyonu çıkarmış, iki yıl önce genç günler kapsamında oynamıştık; kurum yöneticileri hem işi hem de konuyu çok beğenmişlerdi. o yapımda dans bu kadar baskın değildi ama o ekipte dansçılar vardı.”

“doğal olarak kurum tarafından ürkek yaklaşılıyor; seyirciye ne kadar konuşur, hitap eder.. ama herkes, hepimiz için bir açılım oldu. herkes çok büyük fedakarlık gösterdi; hem oyuncular hem de tiyatro kurumu.
kurumun bizi anlaması, sabır göstermesi çok önemliydi; çalışma şekli olarak farklı bir düzene sahip bir kurumda bu projeyi yapmak bir devrimdi.”

“projenin bizler için önemi ise; alessandra, julie ve damiano’nun nasıl çalıştıklarını, nasıl bir disiplinleri olduğunu, nasıl yaklaştıklarını ve herşeyin özüne nasıl inebildiklerini görmüş olduk. bizler için çok iyi bir tecrübeydi.”


SON OLARAK
selim can yalçın son olarak şunları söyledi:
“yabancı yönetmenler türkiye’de iş yaptıklarında, bir kaç istisna dışında genellikle, daha önce yurtdışında yaptıkları prodüksiyonları burada yeniden gerçekleştiriyorlar. buraya gelip sıfırdan iş yapan yabancı yönetmen neredeyse yok..
biz bu projeyi burası için, burada, birlikte ürettik. insanlar gelip burada kendi çabalarıyla vakit geçirdiler. bu çok sesli, çok kültürlü bir projeydi: italyan, alman, amerikan ve türk; dört ülkeden sanatçılar birlikte çalıştılar.
istanbul’da, sınırda bunun oluyor olması, bu kadar insanın, dilin bir araya gelmesi, istanbul’un tiyatrosu’nda bir araya gelip birbirini anlamaya çalışıyor olması ve bunun gerçekleşmesi projenin özüne de çok uygundu; kültürlerarası ortaklık ve köprü kuruldu…”

2 Nisan 2014 Çarşamba

pina'nın nefesi istanbul'da: "yuvaya dönmek - babam için"

 


istanbul şehir tiyatroları’nda sıradışı bir yapım sahnelenmekte: “yuvaya dönmek - babam için”
yapım ocak ayının sonunda prömiyer yaptı, şubat ayı gösterileri bir oyuncunun sakatlanması nedeniyle iptal edildi, mart ayı ortasında ise harbiye muhsin ertuğrul sahnesi’nde hem bir hafta oynandı hem de galası yapıldı.

alessandra paoletti'nin yazdığı, yönettiği ve sahne tasarımını gerçekleştirdiği “yuvaya dönmek – babam için” anadolu'nun bir liman kentinden başka bir ülke topraklarına apar topar göç etmeye zorlanan bir ailenin özelinde, mübadelenin halet-i ruhiyesini anlatıyor.

yapım istanbul şehir tiyatroları seyircisinin alıştığı, tipik bir tiyatro oyunu değil. bu yüzden de, seyirciyi biraz zorluyor; öncelikle, oyunu tanımlamakta zorlanıyorlar. ara sırasında arkamdaki ana-kızın, yanımdaki hanımların yorumlarından bazıları şöyleydi: “müzikal desen müzikal değil, ama danslar var” “bölük bölçük, konu yok”, “dekor yok, çok karanlık, kasvetli”..

“yuvaya dönmek” tür olarak dans tiyatrosunun bir örneği.
dans tiyatrosu istanbul şehir tiyatroları seyircisi için alışılmadık olabilir, ancak iksv’nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali’ne topluluğu tanztheater wuppertal ile üç kere konuk olmuş, istanbul’dan esinlenen “nefes” adlı yapıta da imza atmış olan, dans tiyatrosunun kurucusu pina bausch’un estetiğine aşina olanlar için, “yuvaya dönmek”te yaratılan dünya çok tanıdık.
hatta o kadar tanıdık ki, ilk anda “fazlasıyla pina” diyesi geliyor insanın. aslında bu tepki de çok doğal, çünkü yapımın sanat danışmanı/koreografı 30 yıllık pina bausch dansçısı julie ann stanzak ve koreograf yardımcısı ise bausch’un en genç dansçılarından damiano ottavio bigi. belli ki yönetmen alessandra paoletti'nin sanatsal işbirliği yaptığı stanzak yapıma dangasını vurmuş. hal böyle olunca da, sahneden salona yayılan esintide pina’nın nefesi yoğun bir şekilde hissediliyor..

sadece; dans ve tiyatral durumların serbestçe biraraya getirildiği eşzamanlı bir kolajdan oluşan kurgusuyla, farklı kültürlerden ve zamanlardan seçilen müzikleriyle, uzun renkli gece elbiseleri içinde uzun saçları savrulan kadın dansçıları ve takım elbiseler içindeki erkek dansçılarıyla kurulan estetiğiyle değil; ele aldığı, dert edindiği konularla da “yuvaya dönmek” pina bausch’un ayak izinden gidiyor: hasret, özlem, çocukluk anıları..

gösterinin genel yapısı da, yine pina bausch yapıtlarında olduğu gibi, gelişim çizgisi içinde ilerleyen bir hikaye anlatmıyor;  karakterler de yok.
“yuvaya dönmek” doğdukları-yaşadıkları toprakları aniden terk etmek zorunda kalan ve yeni yerleştirildikleri topraklarda ayakta durmaya çalışan insanların geçmişte/arkada bıraktıklarına ve hayatlarındaki her türlü kayıplara dair hasretlerini ve özlemlerini kopuk kopuk anlar halinde, zamanda (şimdi, geçmiş, çocukluk) ve mekanda (terk etmeye zorlandıkları topraklar, yolculuk, yeni yerleşilen ülke, yaşayanların dünyası ve ölülerin dünyası) serbestçe hareket ederek önümüze seren büyük boyutlu bir kolaj.
seyirciye elle tutulur, kolayca takip edilebilir bir hikaye anlatmak yerine, hislerin ve belli bir atmosferin geçmesi amaçlanmış. ve kanımca, bunda da başarılı olunmuş.



“yuvaya dönmek”teki oyuncuların hepsi teker teker tebrik edilmeyi hak ediyorlar; formal bir dans-bale eğitimi almamış olduklarını özgeçmişlerinden öğrendiğim oyuncuların hepsi, “neredeyse” pina bausch dansçıları kadar etkileyiciydiler. kaldı ki, bausch’un topluluğu iki istisna dışında dansçılardan oluşmaktadır ve tiyatro kökenli olan iki oyuncusu zaten dans etmezler.
belli ki dans eğitimi almamış olan “yuvaya dönmek”in tiyatro oyuncularının işleri daha zordu ve bu zor işin altından alınlarının akıyla kalkmayı başarmışlar. ayrıca; her bir devinimlerinden canla başla çalıştıkları ve bu projeye yüreklerini kattıkları belli oluyordu. yine de, özgür kaymak tanık ve selim can yalçın'ın diğerlerinden bir adım önde olduğunu özellikle belirtmeden geçmek istemem.

mekan kullanımı ve sahne tasarımı açısından yönetmen alessandra paoletti hem (boşlukları ve hacmi de dahil olmak üzere) sahne mekanını hem de seyirci kısmını başarıyla mizanseninin bir parçasına dönüştürmüştü.
murat selçuk imzalı ışık tasarımı da, türkiye tiyatrosunda izlemeye pek alışık olmadığımız kompleks yapısıyla, paoletti’nin sahnede yaratmaya çalıştığı atmosfere güçlü bir görsel ve duygusal altyapı sağlıyordu.

yapım ile ilgili tek eleştirim, ara dahil 110 dakikaya varan süresinin hantallaşmasına ve sarkmasına neden olduğu ve seyircinin konsantrasyonunu zorladığı yönünde. belki, yeniden ele alınıp, arasız 80 dakikaya indirilse daha derli toplu hale gelir ve bu sayede sahnede yaratılan atmosfer de, gösterinin fikri de seyirci tarafından daha yoğun bir şekilde alımlanabilir.

bir tebrik istanbul şehir tiyatroları idaresine: böyle bir yapımı programlarına dahil etmiş oldukları için; kendilerini ve seyircilerini sadece konvansiyonel tiyatroya hapsetmedikleri için; bünyelerindeki oyuncuların ve teknik ekibin farklı bir deneyim yaşamalarına imkan sağladıkları için; uluslararası düzeydeki ödenekli kurumların çoğunda olduğu gibi, çağdaş sahne sanatlarının farklı disiplinlerine de sahnelerini açtıkları için.
  
sanırım şanslı seyircilerden biriydim, çünkü bu yapımı şehir tiyatroları’nın boyut ve teknik olanaklar açısından uluslararası sayılabilecek tek sahnesi olan harbiye muhsin ertuğrul’da seyretme imkanım oldu. paoletti’nin muhsin ertuğrul sahnesi'nin gerek enine, gerek boyuna, gerekse derinliğine bütün espasını ne kadar başarıyla kullandığına ve selçuk’un ışık tasarımının etkileyiciliğine tanık olabildim. yapımın nisan ayında sahneleneceği üsküdar kerem yılmazer sahnesi’nde aynı etkinin sağlanabileceğini pek zannetmiyorum.

ve son olarak; bu yapım beni o kadar heyecanlandırdı ki, hiç yapmadığım bir şeyi yaptım: yapımın künyesinden, bu projede kilit isim olduğu anlaşılan (yapımın oyuncu/dansçısı, çevirmeni, yönetmen yardımcısı, proje koordinatörlerinden biri, bestecilerinden biri) selim can yalçın'a ulaştım ve onunla "yuvaya dönmek- babam için"in yapım süreci hakkında bir söyleşi yaptım. en yakın zamanda bu söyleşiyi de blogumda paylaşacağım.