oskar schlemmer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oskar schlemmer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2024 Çarşamba

09 EKİM


1929 piri reis haritasının parçası topkapı sarayı kütüphanesinde bulunmuş

1986 andrew lloyd webber'in gaston leroux'nun aynı adlı romanından uyarladığı the phantom of the opera adlı müzikalinin dünya prömiyeri londra'da her majesty's theatre'da gerçekleştirildi

1997 cemal reşit rey konser salonu'nun 1997-1998 sezonu açılış konserinde fahrettin kerimov yönetiminde soprano zehra yıldız ve piyanist fazıl say'a eşlik eden cemal reşit rey senfoni orkestrası'nı dinledim; bu konser zehra yıldız'ın türkiye'de verdiği son konserdi

1997 dario fo nobel edebiyat ödülü'ne değer görüldü

2002 mehmet ulusoy'un yönettiği istanbul devlet tiyatrosu yapımı, nazım hikmet'in benerci kendini niçin öldürdü? oyununu aziz nesin sahnesi'nde seyrettim

2008 aya irini müzesi'nde stefan micus konserine gittim

2012 saburo teshigawara'nın obsession adlı gösterini haliç kongre merkezi - sadabad salonu'nda seyrettim 

2017 selim can yalçın'ın yönettiği işgal laboratuvarı yapımı abelard - müzikle iyileşmek adlı gösteriyi tatavla sahne'de seyrettim

2022 akademie der künste'nin berlin hansaviertel'deki binasında oskar schlemmer'in das triadische ballet'ini seyrettim; sahneye koyan gerhard bohner'di, icra edenler bayerisches junior ballett münchen topluluğu dansçıları

2022 aynı gün suarede ursina lardi, devid striesow ve andre jung'ın oynadıkları thorsten lensig'in verrückt nach trost adlı oyununu berlin-sophiensaele'de seyrettim



13 Kasım 2023 Pazartesi

on soruluk sohbetler 99: floriana frassetto (mummenschanz)


Tiyatronun özü sizce nedir? 
Sadece kendi dünyamın özü hakkında konuşabilirim. Bizim özümüz 4'ten 104'e kadar seyircinin masum oyunbazlıklarını bulmalarına, hayal etmelerine ve icat etmelerine yardımcı olacak duygu, oyunbazlık ve etkileşimi sağlamak. Gösterimizde 30 küçük hikâyemiz var ve her biri, bazıları çağdaş olmak üzere, çok farklı fikirlerin duygularıyla dolu. Dünyanın her yerindeki insanlar bu duyguları hissediyorlar çünkü bunlar aşkla, nefretle, rekabetle, kıskançlıkla ilgili. O halde özümüz, insanları o masum dünyaya yönlendirmek ve hayal ettirmek. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Evet. Mesela bir müzeye gidiyorum ve bazı tablolar, heykeller bende mutlaka bir şeyleri değiştiriyor. Eve koşup kopyalamak istediğimden değil ama bana o duyguyu veriyorlar. Bana yoluma devam etme ve belki bir şeyler icat etme gücünü veriyorlar. Bu yüzden sanatın dinlememiz gereken çok güçlü bir mesaja sahip olduğuna inanıyorum ve birçok insanın da buna inandığını biliyorum.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Hayaller, gerçekler… ama haberler değil, haberler o kadar çirkin ve kötü ki, size gerçeği söylemem gerekirse, üzerlerine kapıyı kapatmak istiyorum. Ama bir müze veya doğada bir yürüyüş, bir erkek ya da bir kadınla keyifli bir tartışma, hikâyeler dinlemek, mesela şimdi Meksika'da hikâyeler dinlemek - geçmişe dair inanılmaz bir tarihe sahipler ve seyircinin gerçekten de bu geçmişten gelen bir kültüre sahip olduğunu hissediyorsunuz. İyi ve kötü pek çok şey yaşamışlar ve bu çok güçlü. Bu yüzden çok güçlü, çok güçlü ve sadece güçlü.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Aslında bizim hiç başlıklarımız yok çünkü özgür kalmak istiyoruz, böylece seyircilerden her biri isterse kendi başlığını koyabilsin. Verdiğimiz küçük mesajlar var, mesela bir işimizde bazı kostümler giyen karakterler var. Telefonla oynuyorlar ve birbirleriyle iletişim kurmuyorlar - ne yazık ki bu gerçek hayatta da oluyor - ve sonra biri çok büyük bir telefonla geliyor ve herkes kıskançlıktan ona bakıyor, “bizim sahip olduğumuzdan daha büyük bir telefonu var” diyorlar. Daha sonra telefonlarını saç tokasına, bıyıklara, ağızlara dönüştürmeye başlıyorlar ve yavaş yavaş bir ritim başlatıp birlikte şarkı söylemeye başlıyorlar. Böylece kendilerini ritmin içinde bulup tekrar iletişim kurmaya başlıyorlar ve telefonları unutuyorlar. Bu, Güney Kore, Seul'den 14 saatten fazla süren uzun süren bir yolculuktan döndüğümde, eve gitmek için trene bindiğimde (ki bu da üç saat daha sürdü) kimsenin bana "Hanımefendi" ve hatta yaşlı bir kadın olduğum için "oturmak ister misiniz?" diye bakmadığı bir zamandan ilham alan bir temaydı. Herkes telefonlarıyla meşguldü ve ben de tamam, intikam alacağım dedim. Bu "iletişimi" eleştiren bir iş yapacağım. Ve hepsi çok yetenekli ve deneyimli meslektaşlarımın yardımıyla, birçok doğaçlama yaptık ve bu taslağı oluşturduk; bunun çok güçlü ve çok eğlenceli olduğunu göreceksiniz. Yani eğlence aracılığıyla bir eleştiri var. Başka şekilde eleştirmeyi sevmiyorum. Bunun için kelimelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Sessizliğin içinde şiirsel değerler var ve orada eğlence sayesinde çok daha fazlasını eleştirebiliyorsunuz. Umarım sizin için yeterince açıktır bu.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Yetmişli yıllarda kesinlikle Oskar Schlemmer'den etkilenmiştik ve o da Bauhaus'un bir parçasıydı. Schlemmer bir heykeltıraş ve mimardı ve ayrıca daha çok mekânda insanı temsil ettiği bazı baleler yaptı. Bu baleler duygusal değillerdi, biraz mesafeliydiler ama çok ilginçtiler. Oskar Schlemmer'den ve Mummenschanz isminden kesinlikle büyülenmiştik, bu ismi sergilerinden birinden aldık, bu isme sahip olmak istediğimize karar verdik.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

14 Aralık 2022 Çarşamba

Schlemmer’den Bohner’e Nesnelerin Mekandaki Koreografisi: Das Triadische Ballett


Das Triadische Ballett’in adındaki “triad: üçlü” ibaresi, yapıtın yapısını belirlemiştir: Her biri farklı bir renkle ve ruh halleriyle ilişkilen üç dizi: Sarı (neşeli, burlesk), Pembe (şenlikli, ağırbaşlı) ve Siyah (mistik, fantastik). Ayrıca, yapıtta iki erkek ve bir kadın olmak üzere üç dansçı görev alır. 18 ayrı kostüm kullanılarak yapılan 12 dansın koreografileri ise yine tekli, ikili ve üçlü olarak tasarlanmışlardır.

Yapıt, ünlü ressam ve heykeltraş Oskar Schlemmer’in sanata ve sahne yapıtı mantığına bakışını ifade eden, onun imza işlerinden biridir; anlatısı yoktur ve mimetik değildir. Yapıt, prömiyerinden bir yıl sonra, 1923’te, Schlemmer’in öğretim kadrosunun bir parçası olacağı, insan ile yaşadığı mekan arasındaki ilişkiye odaklanan Bauhaus öğretisinde olduğu gibi, insan bedeninin mekan içindeki hareketini araştırır ve ortaya serer. Schlemmer’e göre geleneksel mimetik tiyatroda insan figürü temsil etme işlevine sahiptir, halbuki ressam ve heykeltraşlar biçime ve renge odaklanarak insan figürünü soyut bir eleman olarak ele alma potansiyeline sahiptirler. Stuttgart’ta önce Uygulamalı Sanatlar Okulu’ndan mezun olan, sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim öğrenimi gören Schlemmer de, sahne yapıtına tam da bir ressam olarak yaklaşır. İnsan bedenlerine heykelsi kostümler giydirerek, onları birer tasarlanmış figüre (Kunstfigur) dönüştürür. Böylece bedenler, birer sahne nesnesi olarak, her an hareket ederek mekanda değişen biçimler yaratırlar. Sahne sanatı böylece mekanın dinamiğinin inşasına dönüşür, adeta hareket halindeki mimaridir. 

Das Triadische Ballett’in en önemli özelliği, az önce belirttiğim gibi, dansçılar tarafından giyilen ve sahne mekanında bir heykel gibi davranan kostüm-nesnelerdir. Bu kostümlerin dokuzu özgün halleriyle günümüze ulaşmış, bunlardan yedisi bugün Stuttgart Devlet Galerisi’nde kendilerine ayrılmış özel bir salonda sergileniyorlar. Kostümlerin her biri gerçekten de bütün detayları, malzemeleri, renkleri ve tabii ki formlarıyla göz alıcı, keyif uyandırıcı, hayal gücünü tetikleyici, oyuncak misali tasarımlar. Stuttgart’a yolunuz düşerse mutlaka müzeye uğrayın, mankenlere giydirilmiş kostümleri yakından görün.

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel


Rekonstrüksiyon
Oskar Schlemmer'in Eylül 1922'de Stuttgart'ta dünya prömiyerini yapmış olan Das Triadische Ballett adlı yapıtı Schlemmer hayattayken en son 1932’de Paris’teki Koreografi Yarışması’nda Théâtre des Champs-Elysées’de sahnelenir. Jüride Rudolf von Laban vardır, yarışmanın birincisi başka bir kült yapıt, yıllar sonra Pina Bausch’un hocası ve mentoru olacak olan Kurt Joos’un Der grüne Tisch’idir, Das Triadische Ballett ise altıncı olur ve bronz madalya alır.

Bu gösterimden sonra tarihe karışan yapıtın rekonstrüksiyonunu Berlin’deki Sanatlar Akademisi (Akademie der Künste) 1977’de dönemin Almanya’da Bausch’la birlikte önemli dans tiyatrosu temsilcilerinden Gerhard Bohner’e sipariş eder. Bu rekonstrüksiyon 15. Avrupa Sanat Sergisi vesilesiyle 27. Berlin Festivali programında sahnelenir. Böylece o zamana kadar Arnd Wesemann’ın tabiriyle “hareketsiz, ama bütünüyle dans eden bir ifadeye sahip” kostümler yeniden hayata dönmüş olurlar. Hans Joachim Hespos bu versiyon için sıfırdan müzik besteler.
1977’teki bu ikinci doğumundan itibaren dünyanın çeşitli sahnelerinde 85 gösterimi yapılan Das Triadische Ballett, 1989’da Schlemmer’in eşi Tut Schlemmer’in ölümünün ardından, diğer mirasçıların yayın hakkı vermemeleri üzerine, 1922 yapımına benzer bir akıbete uğrar ve unutulmaya yüz tutar.

Yapıtın üçüncü doğumu ancak tekrar Federal Almanya Kültür Vakfı'nın bir projesi olan TANZFONDS ERBE (Dans Mirası Fonu) sayesinde 2014’te gerçekleşir. Bu sefer, 1977 yapımında bizzat dans etmiş ve 2014’te Münih Bavyera Devlet Balesi’nin artistik direktörü olan İvan Liska ve eşi Colleen Scott’ın yardımıyla dans tiyatrosu uzmanı Nele Hertling ve dans sanatçısı ve koreograf Reinhild Hoffmann Bohner’in rekonstrüksiyonuna hayat verirler.
Münih Bavyera Genç Balesi (Bayerische Junior Ballett München) tarafından icra edilen bu yapım da, 1977 yapımı gibi Almanya içinde ve dünyada sayısız gösterim yapar, Ekim 2022’deki Berlin gösterimlerinden önce en son 2019’daki Bauhaus’un 100. yıl etkinliklerinde sahnelenir.

Koreografi 
Schlemmer’in anti-anlatısal ve anti-mimetik özgün koreografisini bilemiyoruz. Özgün yapıta dair günümüze sadece Schlemmer’in kısa kısa aldığı notlar ve siyah-beyaz fotoğraflar kalmış. Bohner ise, koreografisinde bir yandan Schlemmer’in izinden giderek figürleri soyut bir şekilde hareket ettirdiği gibi, bunun yan sıra onlara, üzerini silkmek, kapıya vurmak gibi gündelik jestler de yaptırıyor. Hatta, ilk dizi Sarı’nın ilk iki bölümündeki iki figürlü (Büyük Etek ile Dalgıç, Silindir Adam ile Küre Etek) koreografiler, espri de içeren birer anlatıya sahipler.

İkinci dizi Pembe’nin ikinci koreografisinde ise kostüm tasarımları erkek dansçı (Debussy-Yastıklar) için klasik balet bedeninin, kadın dansçı (Katlı Etek) için ise klasik bale kostümünün abartılmış yorumları, adeta parodileri; baletin kasları abartılmış, balerinin de tütüsü. Ayrıca Bohner bu koreografiyi bütünüyle klasik baledeki duo hareketlerinden oluşturmuş.

İkinci dizi Pembe’nin üçüncü ve dördüncü koreografilerinin figürleri Türk Dansçı, Türk Dansçı II ve Türk Eteği. Schlemmer’in kostümleri rengarenk, adeta panayır ve sirkten esinlenilmiş gibi, Bohner’in koreografisi de akrobasiden ve biraz da Kazak dansından esinler taşıyor. Bu koreografilerde bir anlatı da var: Erkek olan iki Türk Dansçı, Türk Eteği olan kız için güreşiyorlar, önce I numara ile flört eden Türk Eteği, dövüş sonrası, dövüşü kazanan Türk Dansçı II’yi seçiyor. Jest ve mimik olarak da yapıtıın en canlı koreografisi bu bölünde; Türk Dansçı’ları ve Türk Eteği sanki Mozart’ın Sihirli Flüt operasının Papagena ve Papageno’su gibi çok renkli karakterler; yerinde duramayan, canlı, enerjik ve komik figürler bunlar. Bu koreografilerde figürler dışında sahne eşyaları da devreye giriyor; bir sopa ve bir büyük boy çifte zil.

Üçüncü dizi Siyah ise yapıtın en soyut bölümü. Bu dizideki koreografiler de bütünüyle kostümlerin biçimlerinden yola çıkılarak tasarlanmış gibi. Spiral isimli dişi figürün dönme hareketinin baskın olduğu solosuyla başlayan dizi, Dilimler isimli iki erkeğin katılımıyla devam ediyor. Kostümler soyut oldukları kadar, Spiral bir Ortaçağ prensesini, Dilimler ise şövalyeleri andırıyor. Ardından gelen, bir kadın dansçı tarafından icra edilen Tel’in solosu ve ona bağlanan, iki erkek dansçının Altın Küre’si ise bütün yapıtın en soyut, tam da Schlemmer’in öngördüğü gibi anti-anlatısal ve anti-mimetik koreografisine sahip kısmı, hatta bu aşamada yapıtın kozmik bir nitelik kazandığı bile söylenebilir.

Diziyi ve yapıtı sonlandıran Soyut ise figür olarak form ve renk açısından asimetrik tasarımıyla oldukça etkili bir şekilde diğer bütün Kunstfigur’lerden öne çıkıyor, yavaş ve hipnotik hareketlerden oluşan koreografisiyle yapıtı seyircinin üzerinde bıraktığı aşkın bir hisle sonlandırıyor.

İcra/Performans
Günümüzdeki versiyonu 70 dakika süren yapıtın 1922-1932 tarihleri arasındaki sahnelenişlerinde sadece üç dansçı görev alıyormuş. Dünya prömiyerinde ve devamındaki bazı gösterimlerde bu dansçılardan biri olan Walter Schoppe, takma adla sahneye çıkan Oskar Schlemmer’den başkası değilmiş.

2014’ten beridir rekonstrüksiyonu icra eden Bavyera Devlet Balesi II (2017’den itibaren değişen adıyla Münih Bavyera Genç Balesi) gösterimleri 11 dansçıyla yapıyor. Sahne arkasında ise dört görevli dansçılara kostüm değişiminde yardımcı oluyormuş. Özgün yapımda hem bütün figürlerin üç dansçı tarafından icra edilmesi hem de kostüm değişimleriyle bu dansçıların ciddi bir efor sergilemiş olduklarını varsaymak yanlış olmayacaktır. Kaldı ki, Münih Bavyera Genç Balesi’nin genç dansçıları da, yükleri hafiflemiş olsa da, benzer bir efor sergiliyorlar, çünkü çoğu havaleli ve malzemesinden dolayı ağır (bazıları 10 kg kadar) olan kostümlerin içinde hem hareket etmek, hem de hareketleri keskin ve muntazam bir şekilde icra etmek hiç kolay olmasa gerek. Yapıtın boş bir sahne mekanında en fazla üçlü, ama çoğunlukla solo koreografilerden oluşuyor olması da seyircinin bütün dikkatinin o sırada sahnede olan dansçının üzerinde olmasını beraberinde getiriyor, bu da dansçılardan hareketlerini düzgün ve yanlışsız yapma konusunda ekstra konsantrasyon gerektiriyor.

Münih Bavyera Genç Balesi’nin genç dansçılarının bu bir yandan fiziksel, bir yandan da manevi yükün altından hakkıyla kalktıklarını, mirası geleceğe hakkıyla taşıdıklarını söyleyebilirim.     

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel

©Mehmet Kerem Özel

[Yazının tamamını okumak için tıklayın]

29 Haziran 2012 Cuma

yves marc'dan keyifli bir konferans



théâtre du mouvement (hareket tiyatrosu)’nun kurucusu yves marc bu akşam, istanbul fransız kültür merkezi'nin bu sezondaki son etkinliğinde sahnedeydi.
iki buçuk saat süren -ancak tek bir dakikası bile sıkıcı olmayan ve içten içe hiç bitmemesini dileyerek takip ettiğim- sunuşuna, ustası étienne decroux’nun geliştirdiği mim sanatının, mime dramatique corporel (bedensel dramatik mim)’in felsefesinden bahsederek ve decroux’nun yapıtlarının video kayıtlarından örnekler göstererek başladı; claire heggen ile birlikte kurdukları théâtre du mouvement’un tarihini -yine video görüntüleriyle destekleyerek- retrospektif bir bakışla sundu; ve konferansını, mim sanatlarının günümüzde fransa’daki durumundan, beş yıl önce kurulan dernekten ve önümüzdeki öğretim yılında eğitime başlayacak ulusal mim okulundan kısaca bahsederek bitirdi.




decroux’nun geliştirdiği mime dramatique corporel’de, pandomim’den farklı olarak, yüz ve ellerin yerini beden almaktadır. beden kafa, boyun, göğüs, bel ve kalça olarak beş temel parçaya ayrılmıştır ve kompozisyonlar bunların artikülasyonundan türetilen gamlarla oluşturulmaktadır. yüz ifadesini sıfırlamak için, oyuncuların yüzleri bezlerle veya maskelerle örtülüdür.

yves marc, decroux’nun “l’usine” ve “l’arbres” adlı yapıtlarından bölümler izletti bize. mimden çok, modern dansa daha yakın olan bu çalışmalar zaten zamanında bir çok avangart koreografı etkilemişmiş.
soru-cevap kısmında bir seyirci bu yapıtları bauhaus-oskar schlemmer estetiğine çok yakın bulduğunu söylemesi üzerine yves marc, decroux’nun, birinci dünya savaşı’nda cesetleri cepheden geriye taşımakla görevli olarak çok kötü tecrübeler geçirmiş olduğunu ve bu travmatik anıları yüzünden almanlarla yıldızının hiç barışmadığını, bu yüzden oskar schlemmer ile herhangi bir görüşmesinin olmadığını zannetiğini ve bauhaus’da yapılanları dahi takip etmemiş olma ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi; ne ilginçtir ki, yıllar sonra decroux’nun bir gösterisinin ardından kulise, bauhaus’ta schlemmer’in ekibinde çalışmış olan fransız bir sanatçı gelmiş ve “işte siz tam da schlemmer’in bauhaus’ta ulaşmak istediği ama bir türlü başaramadığı noktadasınız” gibilerinden bir yorumda bulunmuş.

marc’ın decroux hakkındaki başka bir anekdotu beni, belki de kendi disiplinimde bir hocamın bize durmadan söylediği bir şeyle paralelliği açısından, çok etkiledi.
marc’ın dediğine göre decroux onları, yani öğrencilerini bir hareketi mükemmel bir şekilde yapmaları için altı ay boyunca çalıştırırmış. cuma günleri doğaçlama günleriymiş, örneğin bir sergi salonunu gezmek üzere o mekana atılan ilk adım mı çalışılacak, durmadan denenir, denenir, ne zaman gelinen noktadan tatmin olunur,  bu sefer de hareketin o hali sayısız kere tekrar edilirmiş.
hocamız da bize mimari proje çalışırken “aynı vaziyet planını 300 kere çizeceksiniz” derdi. bilirdi ki üşeneceğiz, 300 kere çizmeyeceğiz, kağıda yazdığı rakamın son sıfırının üzerini çizer, “bari 30 kere çizin” diye espri yapardı; maalesef 30 kere çizenimiz bile ender çıkardı.
belki de bu yüzden barselona’daki müzesinde picasso’nun odalar dolusu velazques-las meninas etüd kopyalarıyla karşılaşınca şaşırmamıştım; ne kadar yetenekli de olsa picasso’yu picasso yapan bitmez tükenmez çalışma azmiydi; aynı şey üzerinde bıkmadan usanmadan tekrar tekrar çalışmasıydı.



yves marc konuşmasına başlamadan önce, sahneye adımını kısa ama etkileyici bir bedensel mim gösterisiyle attı. konferans esnasında da, sözle anlattığı şeyleri bedeniyle örnekleyerek gösterdi.
insanların kaç farklı şekilde yürüdüklerini gösterdiği bölüm öğretici olduğu kadar müthiş de eğlenceliydi; “her insanın farklı bir yürüyüş şekli vardır” diyen marc, topluluğununun, insanların yürüyüşü üzerine dört ayrı yapıt tasarlamış olduğunu da ekledi; zaten decroux’nun da en önem verdiği konulardan biriymiş insan yürüyüşü.

heggen ile 35 yıldır süren ortaklıklarında; önce insan bedeninin içinde saklı olan hayvansıllığı araştırmışlar; sonra oyuncunun kendi bedeninin kuklacısı olması durumundan hareketle çalışmışlar; sonra bedensel hareketin müzikalitesi üzerine yapıtlar üretmişler, hiçbir anlam içermeyen ancak müzikal ifadesi olan sözcüklerden oluşan ve bir besteci tarafından “bestelenmiş notaların” bizzat oyuncular tarafından icra edildiği yapıtlarmış bunlar; sonra yürüyüş üzerine çalışmışlar; daha sonra duyguların bedensel ifadesi üzerine; en son da düşünce/düşünme halinin bedene yansıması üzerine yapıtlar tasarlamışlar.



marc’ın, 1975‘den 1994‘e kısa parçalarını gösterdiği gösterilerinin her biri birbirinden yaratıcı, eğlenceli ve hayret vericiydi. özellikle ikisi çok iyiydi: yüzüne ve dizlerinden birine taktığı maskeyle anne ile çocuğu canlandıran oyuncunun bedeniyle iki ayrı karaktere sadece hareketlerle aynı anda hayat vermesi nefes kesiciydi. ikincisi ise; üç erkek oyuncunun anlamsız ancak müzikal kalite içeren sözcükler sarf ederek ve kağıtları müthiş yaratıcı bir şekilde kullanarak canlandırdıkları ofis ortamının absürd hali.

marc, istanbul’a yaklaşık 10 yıl önce bir gösterileriyle geldiklerinden bahsetti. şehrimizin tekrar konuğu olmaları dileğimle…