george büchner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
george büchner etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2024 Pazartesi

09 ARALIK


1905 richard strauss'un salome operasının dünya prömiyeri dresden'de gerçekleştirilmiş

2008 berlin'de theater am schiffbauerdamm'da berliner ensemble yapımı, robert wilson'ın george büchner'in leonce und lena adlı oyunundan herbert grönemeyer'ın müziklerini kullanarak uyarladığı müzikali seyrettim

2005 ang lee'nin yönettiği, heath ledger ve jake gyllenhaal'un oynadığı, annie proulx'un öyküsünden uyarlanan brokeback mountain gösterime girdi

2017 bir akşam önce seyrettikten sonra bir kere daha seyretmek için hollanda'nın en güneyindeki heerlen'e gittim ve NDT 1 topluluğundan gabriela carrizo ile franck chartier'in tasarladıkları side b: adrift adlı üçlemeyi (the lost room, the missing door, the hidden floor) seyrettim; ertesi sabah 5:00'te kalkıp, 3.5 saatlik tren yolculuğudan sonra karlı amsterdam'dan uçağa binerek istanbul'a döndüm



16 Eylül 2024 Pazartesi

16 EYLÜL

fotoğraf: mehmet kerem özel, 16 eylül 2023 wolfsburg

1953 ilk sinemaskop film olan, henry koster'in yönettiği the robe gösterime girmiş

1966 new york'taki lincoln center'da metropolitan opera binası, kleopatra rolünde leontyne price'ın oynadığı samuel barber'ın antony ve kleopatra adlı eseri ile açılmış 1984 miami vice yayınlanmaya başladı 

 2023 en sevdiğim mimarların başında gelen hans scharoun'un yıllardır gezmek istediğim wolfsburg'daki tiyatro binasında ersan montag'ın yönettiği berliner ensemble yapımı woyzeck'i seyrettim





27 Ağustos 2024 Salı

27 AĞUSTOS


1824 leipzig'de, georg büchner'in draması woyzeck'in tarihi modeli johann christian woyzeck, johanna woost'u öldürmek suçundan idam edilmiş; bu, leipzig şehrinde halka açık son idammış

1900 gabriel fauré'nin prométhée adlı büyük kantatının dünya prömiyeri fransa'daki arènes de béziers'de gerçekleştirilmiş; performansa yaklaşık 800 şarkıcı ve müzisyen (iki üflemeli çalgılar grubu ve 15 arp dahil) ve 10.000 kişilik bir izleyici kitlesi katılmış

1912 edgar rice burroughs'un yarattığı tarzan karakterinin yer aldığı ilk hikaye yayınlanmış

2016 helsinki'de ulusal opera evi'nde prokofiev'in romeo ve julia balesini seyrettim; koreografi natalia horecna'ya aitti

2021 bergama'da kızıl avlu'da david somlo'nun mandala işini ayşe ve gizem ile deneyimledim



7 Şubat 2024 Çarşamba

07 ŞUBAT


1668 hollanda prensi III. william ballet de la paix'nin dünya prömiyerinde dans etmiş

1845 british museum'a gelen sarhoş bir ziyaretçi m.ö. 1. yüzyıla ait olduğu düşünülen portland vazosunu kırmış; 80 parçaya ayrılan vazo restore edilip tekrar sergiye konmuş

1857 gustave flaubert, madame bovary romanında ahlak ve dini ihlal ettiği suçlamasıyla açılan ceza davasından beraat etmiş

1935  masa oyunu monopoly icat edilmiş

1940 walt disney'in ikinci uzun metrajlı animasyon filmi pinokyo gösterime girmiş

1944 bing crosby swinging on a star şarkısını kaydetmiş

1991 taksim sahnesi'nde semih fırıncıoğlu'nun istanbul devlet tiyatrosu'nda sahneye koyduğu ve sahne tasarımını yaptığı danton'un ölümü'nü seyrettim; rüçhan çalışkur, nihat ileri, taner birsel oyuncular arasındaydılar





4 Ekim 2023 Çarşamba

aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler I - simon mcburney'den "wozzeck"


Avrupa’nın prestijli opera festivallerinden Aix-en-Provence Festivali bu yıl 4-24 Temmuz 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilen edisyonuyla 75. yaşını kutladı. 2019’dan beridir festivalin genel sanat yönetmeni olan ve 2024’ten itibaren ikinci bir dönem için tekrar seçilen ünlü opera yönetmeni Pierre Audi bu yılki festivalde biri dünya, diğeri Avrupa prömiyeri gerçekleştirilen ikisi çağdaş, üçü konser versiyonu formatında olmak üzere yedi opera gösterisi, bir müzikli tiyatro ve bir özel proje (konser-film) programlamıştı. 


10-12 Temmuz tarihleri arasında bunlardan dördünü seyretme imkânım oldu. Bu yazı dizisinde bu dört gösteri hakkındaki izlenimlerimi, seyrettiğim sırayla paylaşacağım. Bu yazılardan oluşan toplu bir versiyon Eylül 2023 tarihli Andante dergisinde yayınlandı. 

Diziye, Avignon'dan Aix-en-Provence'a otobüsle vardığım ilk günün akşamında seyrettiğim Simon Mc Burney'nin yönettiği Alban Berg'in "Wozzeck" operası ile başlıyorum.
"Wozzeck" opera yapımlarını pahalılıklarından dolayı birkaç kurumun ortaklaşa finanse ettiği günümüzde şaşırtıcı şekilde festivalin kendi yapımı olarak sunuldu. Ünlü orkestra şefi Sir Simon Rattle’ın Londra Senfoni Orkestrası’nı yönettiği gösteriyi, avant-garde işleriyle tanınan, takdir edilen ve sevilen İngiliz tiyatro insanı Simon McBurney sahneye koymuştu. Başrollerde ise Wozzeck’i Lied ustası benzersiz bariton Christian Gerhaher’in ve Marie’yi genellikle oyunculuğu biraz abartılı da olsa tekniği güçlü soprano Malin Byström’ün canlandırdıkları yapımda, Estonya Filarmonisi Oda Korosu ve Maîtrise des Bouches-du-Rhône çocuk korosu da görev alıyorlardı.

gösterinin başlamasını beklerken, 10.07.2023, grand théâtre de provence (fotoğraf: mehmet kerem özel)

“Wozzeck” festivalin 75 yıllık tarihinde ilk defa programdaydı. Aslında bu yapım festivalin 2020 edisyonu için planlanmış, hatta provalar başlamış, ancak tahmin edileceği gibi pandemi dolayısıyla iptal olmuş ve bu yıla ertelenmiş. İşin ilginç tarafı geçmişte yine Rattle ile McBurney'in dahil olduğu “Wozzeck” projeleri Salzburg ve Baden-Baden Paskalya festivallerinde de gündeme gelip, iptal olmuşmuş.

İkinci Viyana Okulu temsilcilerinden Berg'in ilk operası olan “Wozzeck” bir atonal müzik örneği, ancak tonalite ile bütün bağları kopmuş değil. Berg strüktürünü beşer tablolu üç perde şeklinde kurduğu operanın her tablosunu süit, rapsodi, askeri marş, ninni, passacaglia gibi mevcut müzik biçimlerinden yola çıkarak bestelemiş. “Wozzeck” Rattle için kendi deyişiyle “İkinci Viyana Okulu müziğine tutkun bir Mahler aşığı olarak ideal operayı simgeliyormuş.” Rattle’ın, bu tutkunun yanısıra, “Wozzeck”in 1925'te Berlin Devlet Operası'ndaki dünya prömiyerinde orkestra şefi olan Erich Kleiber'in asistanı olarak provaları yöneten ve gösterimlerde orkestrada çalan Berthold Goldschmidt'in öğrencilerinden biri olması da, yapıtın bütün teknik detayları konusunda neredeyse birinci ağızdan bilgi sahibi olmasını sağlamış. Goldschmidt'in vurguladığı noktalardan biri Kleiber'in, aynı Berg gibi, yapıtın romantikliğinde ısrar ediyor oluşuymuş. 

Rattle'ın yorumu, tam da bu benzersiz bilginin hakkını verir bir kavrayışla, yapıtın bir yandan ritim ve entonasyonunda (kompleks strüktüründe) hassas bir kesinliği yaratırken, romantik ve tutkulu tınlamasını da sağlayarak Berg'in çağırdığı duyguları yakalıyor. Londra Senfoni Orkestrası’nın ulaştığı benzersiz renk ve ifade zenginliği ile başta Gerhaher olmak üzere, sahne üzerindeki bütün şancıların, ritmik deklamasyondan koloratura uzanan vokal partilerdeki yetkin icraları birleşince ortaya müzikal açıdan mükemmel bir sonuç çıkmış. Wozzeck’in çaresizce paranoyaya dönüşen karanlık yolculuğunu abartısız oyunculuğu ve kadife gibi bariton sesiyle ete kemiğe büründüren Gerhaher’in yanı sıra, Peter Hoare de ani çıkışları olan Yüzbaşı rolünde gerek ifade yüklü oyunculuğu gerekse de sesini tizden pese müthiş bir ustalıkla inip çıkarmasıyla övgüyü hak ediyordu.

Simon McBurney’nin “Wozzeck” yorumu ise, sanatçının opera dışında sahnelediği yapımları yakından takip eden birisi olarak beni tatmin etmedi. McBurney’nin Wozzeck’i bütün opera boyunca, partisi olmadığında bile üç bir tarafı yüksek gri duvarlarla tanımlanmış ve duvarları modüler parçalara bölünmüş sahnede tutuyor olması, onun gerek toplumsal gerekse de psişik olarak hapsolmuşluğunu ve çıkışsızlığı gözle görülür hale büründürülmesi açısından oldukça etkiliydi. Sahne zemininde iç içe geçmiş ve farklı yönlere dönebilen halkaların kullanılması hem oldukça çok ve kısa olan sahne değişimlerinin hızlıca akmasına, hem de Wozzeck’in etrafında örülen ve gittikçe etkisi artarak paranoyaya dönüşen bunaltıcı atmosferin hareketle de görünür kılınmasına olanak sağlıyor olması açısından kayda değerdi (Sahne tasarımı: Miriam Buether). Kapı imgesinin bir içerdekiler-dışardakiler simgesi olarak, malum Wozzeck toplumsal olarak dışarıda bırakılan/tutulan/kalandır, neredeyse her sahnede kullanılması anlamlıydı. Göldeki boğulma sahnesinde bomboş sahnede sadece Wozzeck’in kafası gözükürken arka duvarın yavaş yavaş öne gelmesiyle nefes alanının kalmaması da yine yapımın etkileyici anlarından biriydi.

gösteriyi alkışlarken, 10.07.2023, grand théâtre de provence (fotoğraf: mehmet kerem özel)

Dolayısıyla McBurney’nin “Wozzeck”i eli yüzü düzgün, tıkır tıkır işleyen, kalburüstü bir opera yapımıydı, ancak günümüzden kopuktu. Hele de azgın neoliberazimin dünyadaki bütün toplumları kasıp kavurduğu, yoksulluğun, mobbingin, fiziksel ve psikolojik şiddetin tavan yaptığı bir dönemde McBurney’nin zamanın ruhunu yapıma nüfuz ettirememiş olması üzücüydü.

“Wozzeck”in henüz başka festival veya opera kurumlarında sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil, ancak festival gösterimleri sırasında yapılmış bir kaydı Alman-Fransız ortak kanalı arte’nin websitesinden 12 Temmuz 2024 tarihine kadar izlenebilir.

13 Ekim 2009 Salı

"hayat bütünüyle bir skandaldır!" -k.warlikowski

avrupa tiyatrosunun sivridilli, keskin bakışlı rejisörü krzysztof warlikowski'nin bir prodüksiyonuna kendi ülkesinde denk geldiğim için çok sevinçliyim: varşova operası'nda sahnelenen alben berg'in "wozzeck"i.

warlikowski'den, bir yıl önce atina festivali'nde arasız üç saat süren, lehçe, yunanca üstyazılı "krum"ı seyretmiştim.
o günlerde oyun dergisine yazdığım, ancak dergi geçici olarak kapandığı için yayımlanamayan atina festivali izlenimlerimden "krum" ile ilgili olan kısmı bu vesile ile buraya almak istedim.




"Atina Festivali’nin 16-18 Temmuz tarihlerindeki konuğu ise bu sene Avrupa Tiyatro Ödülü’nü almış olan tiyatronun son yıllardaki “yaramaz çoçuğu” Krzysztof Warlikowski idi. Tabuları yıkarak, Batı kültürünün mitsel karakterlerini alt üst eden sahnelemeleri (Hamlet, Macbeth, Bakkalar, Fırtına) ile ün yapan Warlikowski bu sefer sıradan karakterlerin sıkıcı aile-kasaba yaşamlarını anlatan bir oyun ile seyircinin karşısındaydı:
bir TR Warszawa yapımı olan ve 2005 yılından beridir Berlin’den Avignon’a, Moskova’dan Lizbon’a dolaşmış, New York’ta Warlikowski’ye bir OBIE 2008 ödülü kazandırmış, Hanoch Levin’in 1975 tarihli “Krum” adlı oyunu.

Warlikowski sahnede yaklaşık 10m. x 15m.’lik boş bir alan yaratmış. Etrafı pencereli duvarlarla çevrelenmiş, zemini parke kaplı bu alana farklı boyutlarda koltuklar yerleştirilmiş; tekli koltuklar, farklı renkte kanepeler, gerektiğinde yatak olabilen üçlü koltuklar ve bir dizi sinema koltuğu…
Warlikowski, bu boş alanda ışık kullanımı, pencereli duvarların önünde boyluboyunca açılıp kapatılabilen siyah perdeler ve koltukların düzeninin değişimi sayesinde farklı mekanlar yaratıyor.
Ayrıca tavanda asılı büyük boy perde, gerek dış mekan görüntülerinin gerekse oyunun farklı açılardan verilen canlı yayın görüntülerinin kullanılmasıyla oyunun atmosferinin yaratılmasında önemli bir rol oynuyor.

Warlikowski büyük boş sahne ile yetinmiyor, yer yer oyuncuların antrelerini seyirci tribününden yaptırıyor, seyirci koridorlarını oyun alanına dönüştürüyor. Bazı bölümlerde sahne ile birlikte salonun da bütün ışıklarını yakarak iki mekanı birleştiriyor.

Warlikowski daha da ileri giderek iki sahnede başrol karakterini direkt seyirciyle konuşturuyor; O ana kadar Leh dilinde ve Yunanca üstyazı ile oynanan oyunda Krum karakteri seyircilere dönüp İngilizce “Arkadaşım ölmeden önce mutlu bir çift ile fotoğraf çektirmek istiyor, gönüllü olanınız var mı?” diye soruyor. Tahminlerin aksine Yunanlı seyirci çekingen çıkınca, çaresizce “Tamam, illa da mutlu bir çift olması gerekmez, herhangi bir çift olabilir, gay veya straight de fark etmez!” diye devam ediyor.
Krum’ın seyircilere ikinci müdahelesi ölen arkadaşının anma töreninde gelen dilimlenmiş elmalı tartı olduğu gibi seyircilere sunarak elden ele dolaştırılmasını sağlaması.

Warlikowski’nin ustalığı; sıradan insanların sıkıcı günlük ritüellerinden kurulu hayatlarını anlatan ve arasız üç saat süren oyunu zekice kurgulanmış rejisi, mekan kullanımı ve özellikle de oyuncu yönetimi sayesinde nefessiz izlettirmesindeydi. Seyirciden de hak ettiği alkışı aldı."










varşova operası'nda seyrettiğim, 2006 yılı yapımı, ancak 09-10 sezonunun resmi açılış temsili olan warlikowski imzalı "wozzeck" tarzı ve sahneleme mantığı bağlamında bir çok açıdan "krum"a benziyordu.
warlikowski zaten uzun zamandır, ister paris ulusal operası, ister tr warsawa tiyatro topluluğu isterse de varşova operası ile olsun, her yapımında leh kadın sahne tasarımcısı malgorzata szczesniak ile çalışıyor.
"wozzeck"te ortada geniş bir boş alan var; bazı sahnelerde bu boş alana üstten üç tarafı kapalı seyirci tarafında açık duvarlar inerek mekan hissi yoğunlaştırılıyor; duvarın üzerinde büyük şeffaf pencereler var; aynı "krum"da olduğu gibi gözetle(n)me, seyretme, seyredilme, teşhir etmeye dair bir yorum kuvvetlendiriliyor. aynı "krum"da olduğu gibi aşağıdan, yani duvarların altlarındaki küçük yarıklardan verilen ışık ile tekinsiz bir ortam yaratılıyor.

alban berg'in müziği için söz söyleyecek kadar yetkin değilim; atonal tarzda, hiç bir melodinin olmadığı gibi, hiç bir izleğinin de olmadığı hem icrası hem de dinlemesi zor bir müzik; en azından benim kulağım için öyle.
ancak, ekspresyonist bir tavırla bestelenmiş müziğin "woyzeck"in içeriğine (woyzeck karakterinin tedirginliğine, gördüğü halüsinasyonların atmosferine, marie'nin onu aldatması karşısında duyduğu sinik/çaresiz öfkeye) ve warlikowski'nin seyirciyi rahatsız ve giderek te provoke eden yorumuna çok uyduğunu söylemeliyim.

"wozzeck"te beni daha çok ilgilendiren warlikowski'nin büchner'in oyununa getirdiği yorumdu.
warlikowski direkt çocuklar ve woyzcek'in gayrimeşru oğlu gözünden yorumlamıştı yapıtı; opera başlamadan 15 dakika önce, daha seyirciler koltuklarına oturmaya çalışırlarken sahneye yedi çift kzılı-erkekli çocuk geliyor; büyümüş de küçülmüş gibiler, fraklı ve tuvaletli. bu yedi çift, müziksiz olarak ve kusursuz bir şekilde vals yapmaya başlıyorlar. woyzeck'in gayrimeşru oğlu olduğunu tahmin edilen bir oğlan da kenardaki masanın başında tek başına oturmuş vals yapan çiftleri seyrediyor.
operanın ikinci perdesindeki bar sahnesinde de yine bu küçük oğlanlar ve kızlar, bu sefer salsa kıyafetleri içinde vals yapıyorlar.
"woyzeck"in, berg tarafından değiştirilmiş sonunda diğer çocukların gayrimeşru oğlanla dalga geçtikleri sahneyle de birlikte düşünülünce; aslında büyümüş de küçülmüş çocuklar üzerinden warlikowski'nin hem toplum eleştirisi yaptığını hem de bu yapıtı, burjuva toplumunun çocukluktan başlayan ikiyüzlülüğü, riyakarlığı üzerinden okuduğunu anlıyorsunuz.
woyzeck bir burjuva değil, ama onun kendisinden ve daha sonra da marie'den şüphe etmesine neden olan olaylar hep etrafındaki küçük-burjuva karakterler etkisiyle tetikleniyor.

"wozzeck" yaklaşık 1.5 saat arasız süren, perde aralarında 2-3 dakikalık video projeksiyon görüntülerinin kullanıldığı, 1950'lerin mobilya ve kıyafetlerinin kullanıldığı, ışık tasarımına çiğ ve sert renklerin hakim olduğunu, çıplaklık-transseksüellik-şehvet-pop kültür gibi geleneksel opera seyircilerini kolaylıkla tedirgin edebilecek (en azından opera sahnesinde seyretmeyi tercih etmeyecekleri) öğeleri büyük bir rahatlık ve özgürlükle kullanan cesur bir yapım.

warlikowski'nin herhangi bir yapımını önümüzdeki yıllarda istanbul'da izleme şansına erecek miyiz acaba?
son yıllarda efsane olmuş bir "angels in america" yorumu var mesela; tony kushner'in bu oyununu, yazıldıktan yıllar sonra tekrar sahnelere taşıyıp avrupa'da popüler olmasını sağlayan, ödüller almış bir yapım.
ya da şubat 2010'da paris théatre de l'odéon'da prömiyer yapacak isabelle huppert'li "ihtiras tramvayı".

31 Ocak 2009 Cumartesi

grotesk bir başyapıt: yiğit sertdemir'in "leonce ile lena"sı

nihayet istanbul'da, şehir tiyatroları'nda her şeyiyle ve hakkıyla "işte tiyatro" dedirten ender bir oyunla karşılaştım.
[neredeyse gitmeyecektim; bir arkadaş "sen berliner ensemble'da robert wilson'dan seyretmedin mi leonce ile lena'yı, ne yapacaksın yerlisini" diyerek vazgeçirmeye çalışmıştı bir akşam önce. iyi ki kanmamışım!]

istanbul'da her an karşımıza çıkmıyor bu kadar "gesamtkunstwerk" bir oyun!
bu oyun için özel olarak tasarlanmış enfes objeleriyle, maskeleriyle, dekoruyla (gamze kuş), makyajlarıyla, kostümleriyle ["kırmızı pazartesi"yi affettim nihal kaplangı, bu oyunda müthiş yaratıcısın!], yine bu oyun için özel olarak bestelenmiş anonslarıyla, müziğiyle (selim can yalçın), ışığıyla [istanbul'da sadece kemal yiğitcan'ın veya cem yılmazer'in olmadığını ispatlayan mahmut özdemir, çok çok iyi] ve oyuncularıyla tek defalık bir bütün "leonce ile lena".
zaten rejisörü yiğit sertdemir de program broşüründeki kısa yazısının başında demiyor mu ki: "ne reji ,ne oyunculuk, ne tasarımlar öne çıkmıştır. her şey dengeli ve aynı oranda var olmuştur sahnede. bize sorarsanız, olması gerektiği gibi.."
gerçekten de öyle: "olması gerektiği gibi!" bu topraklardaki çoğu tiyatroda pek rastlanmadığı gibi!

"leonce ile lena" çok keyifli, eğlenceli, enerjik, yaratıcı ve zeki buluşlarla çeşnilendirilmiş, her sahnesi düşünülmüş, tasarlanmış mükemmel bir grotesk tiyatro örneği.
derseniz ki büchner'i grotesk yorumlamanın neresi yeni/yenilikçi diye, haklısınız. robert wilson'un rejisi de groteskti, bir kaç yıl önce yine şehir tiyatrolarında robert ciulli rejisiyle sahnelenen "danton'un ölümü" de. [hoş, ciulli'nin hangi rejisi grotesk değil!] ya da; ayşenil şamlıoğlu'nun semaverkumpanya'da sahneye koyduğu serbest max frisch uyarlaması "süleyman ve öbürsüler" de müthiş bir grotesklik barındırıyordu. [laf arasında, muhteşemdi, hala unutabilmiş değilim!]
peki, tamam "leonce ile lena" yeni değil ama baş koyduğu tarza sonuna kadar sadık ve samimi! hem de herşeyiyle! oyuncusuyla, dekoruyla, müziğiyle... oyuncuların mime göz kırpan jestleri, mimikleriyle... hatta, oyun öncesi ve arasındaki "oyunun başlamasına..." anonslarıyla bile tarzına sonuna sadık!

"leonce ile lena" mucizesinde, daha kalabalıkmış hissi veren dokuz oyuncunun da etkisi büyük [robert wilson rejisinde 26 oyuncu ve 6 müzisyen görev alıyordu]: hepsi mükemmel, ancak valerio'da şeytan tüylü mert turak'a, lena'da özge özder'e ve ilerlemiş yaşına rağmen inanılmaz bir şekilde genç oynayan dadı tomris incer'e vurgu yapmazsam haksızlık etmiş olurum. erhan abir'i de hiç bu kadar çok sevmemiştim.

her ne kadar yiğit sertdemir "bu bir ekip oyunudur" dese de, bu ekibi biraraya getirip onlardan bu verimi alabilmesi nedeniyle "leonce ile lena"nın esas onun becerisinin ve yaratıcılığının ürünü olduğunu düşünüyorum.
yiğit sertdemir’i takibe aldım!

17 Aralık 2008 Çarşamba

robert wilson'un dünyasından bir çubuk, bir balon





bayramı berliner ensemble’da üç oyun seyrederek kutladım:
- george tabori’den “pffft oder der letzte tango am telefon” (martin wuttke hem yönetiyor hem oynuyordu)
- heinrich von kleist’tan “der zerbrochene krug” (peter stein yönetiyor, klaus maria brandauer başroldeydi)
- george büchner’den “leonce und lena” (bir robert wilson uyarlamasıydı)

“leonce ve lena”dan bahsetmeden evvel, bir sene öncesine dönmek istiyorum. geçen yıl ekim ayında yine berlin’de “bayramı kutlarken” berliner ensemble’da daha yeni prömiyer yapmış robert wilson’un ilk brecht rejisi “üç kuruşluk operası” oynuyordu ve ailecek bileti olan şanslı insanlardandık.
robert wilson’u istanbul tiyatro festivali sayesinde tanımış ve hayran olmuş bir seyirci olarak, berliner ensemble’la sahnelediği bir brecht eserini seyretmek hayal bile edemeyeceğim bir şeydi, gerçekleşti.
[bir dönem her iki senede bir (o zamanlar festival her sene yapılıyordu) “bir robert wilson projesi”ni istanbul’da seyretmek mümkündü. tıpkı “bir pina bausch yapıtı” gibi. sonra pina bausch gibi onun da ayağı kesildi istanbul’dan.]

robert wilson, “üç kuruşluk opera”yı kendine özgü tarzından vazgeçmeden, ama brechtyen öğelere de göz kırparak etkileyici bir şekilde sahneye koymuştu.
bana göre robert wilson’un en önemli özelliklerinden biri, bütün sahnelemelerinde varolan çok kendine has, her anlamda ulaşılması güç ve üst seviyede olan “öznel dünyası”ndan taviz vermeden ortalama seyirciyi bile avucunun içine alma konusundaki becerisidir.
[“bir robert wilson projesi” ile ilk karşılaşmamızı hatırlıyorum; 1996 yılındaki festivalde rumelihisarı’nda “persefone”yi sahneliyordu. wilson’un ışık ile ilgili titizliği nedeniyle oyun çok geç başlamıştı. rumelihisarı’nın yuvarlak sahnesinde dekorsuz, soyut, yavaş beden hareketleriyle ilerleyen, garip kostümlerin kullanıldığı, ışığın renginin/kuvvetinin gözle algılanması zor sürelerde değiştirdiği bir gösteriyle karşı karşıya kalmıştık. arkadaşlarımla gittiğimiz “persefone”nin her bir sahnesine vakıf olduğumuzu iddia edemem, ama kesin bir şey vardı ki, o da bir ayin gibi olan bu gösteriden çok etkilendiğimizdi.] aynı geçen sene, “üç kuruşluk opera”nın konusunu kabaca bilmesine rağmen almanca bilmeyen babamın, üç saatlik gösteriyi keyifle ve sık sık ta gülerek izlemiş olması gibi.

mackie messer rolünde stefan kurt, jenny’de efsanevi angela winkler ve polly’de cristina drechsler çok iyiydiler, ama bizce gösterinin asıl yıldızı polly’nin annesi celia peachum’u oynayan traute höss idi. mimikleri, jestleri ve özellikle de ses tonunu kullanışıyla benzersizdi; robert wilson ile bertolt brecht arasında çok hoş bir köprü kurmuştu.

...

sonraları öğrendim ki, “üç kuruşluk opera” robert wilson’ın berliner ensemble ile ilk işbirliği değilmiş;1998’den beri shakespeare’ın “bir kış masalı”, büchner’in “danton’un ölümü”, “leonce ve lena” gibi eserlerde beraber çalışmışlar.
şansım yine yaver gitti; uzun zamandan sonra bu sezon yeniden programa konan ve aralık ayındaki tek gösterisi benim berlin’de olduğum tarihlere rastlayan 2003 yılı yapımı “leonce ve lena”yı seyredebildim.

george büchner’in ein lustspiel olarak tanımladığı “leonce ve lena”, robert wilson tarafından bu alt başlığın hakkını veren bir yorumla sahneleniyor. arasız iki saati aşan bir süre boyunca sahne eğlenceli bir masal dünyasına dönüşüyor. robert wilson, sahne tasarımındaki alışılmış minimal yaklaşımının tersine, “leonce ve lena”da kısa sahneler için bile ayrı bir dekor/tasarım hazırlamış. genellikle az ve soğuk renklerle kurduğu, kırmızı gibi sıcak renkleri çok gerekli anlarda (örneğin “üç kuruşluk opera"da mackie messer’in yakalandığı “bordel” sahnesinde) etkiyi arttırmak için kullandığı dünyasından farklı olarak, leonce ile lena’nın masal dünyasını rengarenk tasarlamış; cart sarıdan fosforlu turuncuya, mora, yeşile, sert kırmızıya kadar her türlü rengi özgürce kullanmış.
hem her sahnede değişen dekor ve renk tercihleri hem de sahnede yaratılan ilüzyonlar (tersten yanan mumlar, kaleydoskopa dönüşen peyzajlar, ve wilson’un alametifarikası olan gölge-ışık-derinlik oyunları) “leonce ve lena”yı tam bir görsel şenliğe dönüştürüyor.
herbert grönemeyer’in “leonce ve lena” için özel olarak bestelediği (ve sözlerini de yazdığı) şarkılar da robert wilson’un yaratmak istediği masal atmosferini kuvvetlendirmesine kuvvetlendiriyorlar ancak ne yazık ki grönemeyer’in müziği ne kurt weill ne de hans eisler kalitesinde; çok fazla “almanca pop” kokuyor.

berliner ensemble oyuncuları “bir topluluk” olarak yine çok iyi performans çıkarıyorlar ancak yine de akşamın bir parlayan yıldızı vardı: “üç kuruşluk opera”daki mackie messer rolüyle de beni kendine hayran eden stefan kurt; yeteneği ve karizmasıyla can verdiği ikincil karakter valerio, leonce’dan (markus meyer) bolca rol ve alkış çaldı.



robert wilson her seferinde bir gesamtkunstwerk tasarlıyor; rejiyle birlikte ışık ve sahne tasarımı her zaman ona ait oluyor, bazı eserlerinde kostümlere de imzasını atıyor.
bütün işlerinde en etkileyici olan yan ise, wilson’un bu “bütüncül sanat ürününü” tasarlarken, ele aldığı eserin özüne dair tek bir “küçük” anafikrin üzerinde yoğunlaşıp oyunun bütün görsel dünyasını (dekorundan, grafik tasarımına, afişine, kitapçığına, kostümüne kadar) bu küçük anafikir üzerine kurması.
“üç kuruşluk opera”da bu öz “çubuk”tu; temelde sınıf-iktidar-güç çekişmesini anlatan oyunda bir erk sembolü olarak çubuk darağacı oldu, baston oldu, peachum’ların evi çubuklardan kuruldu, çubuklardan hapishane, bordel oldu.
wilson'ın “leonce ile lena”dan çıkardığı öz ise “balon”du; balon eserin, biçimine dair çocuksu masalsılığa gönderme yaptığı gibi, içeriğinin temelini oluşturan tembellik ve can sıkıntısı gibi konuları da çok basitçe görselleştirdi.



şimdi gözlerimiz ve kulaklarımız heyecanla 12 nisan 2009’a çevrilmeli!
neden derseniz; o tarihte berliner ensemble'da robert wilson’ın sahneleyeceği ve rufus wainwright’ın müziklerini besteleyeceği “shakespeares sonette” adlı gösterinin dünya prömiyeri gerçekleşecek.
umalım ki, 2010’daki istanbul tiyatro festivali’ne yolları düşsün.