aix-en-provence festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aix-en-provence festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2023 Salı

aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler IV - thomas ostermeier'den üç kuruşluk opera

gösteriyi beklerken, 12.07.2023, théâtre de l’archevêché (fotoğraf: mehmet kerem özel) 

Benim festivalde en son seyretirim gösteri, festivalin açılış gösterisi olan Kurt Weill, Bertold Brecht ve Elisabeth Hauptmann’ın ünlü müzikli tiyatro yapıtı “L’opéra de quat’sous” (Die Dreigroschenoper – Üç Kuruşluk Opera) idi. 

2019 yılındaki festivalde ünlü Belçikalı tiyatro yönetmeni Ivo van Hove’nin sahneye koyduğu başka bir Weill-Brecht ortak yapıtı “Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü”nün başarısının ardından (ki bu yapımı geçen yıl Antwerp'te canlı seyretme şansım oldu, hakkında da yazmıştım, merak edenler buraya tıklayabilirler), yönetmen koltuğunda bu sefer yine ünlü bir tiyatro yönetmeni, Alman Thomas Ostermeier oturuyordu. Fransa’nın en eski tiyatro topluluğu Comédie-Française ise festivale, 75 yıllık tarihinde ilk defa konuk oldu. 
Festivalin ünlü mekânı, eski başpiskoposluk sarayının avlusundan açık hava tiyatrosuna dönüştürülen L’Archevêché (Başpiskoposluk) Tiyatrosu’nda sahnelenen gösterinin orkestra şefliğini, kendi topluluğu Le Balcon’u yöneten Maxime Pascal üstlenmişti. 
Ostermeier ile Pascal’ın bu projesi; Alexander Pateau tarafından Fransızca’ya yeni bir çevirisi yapılan, müzik açısından ise Weill’ın istekleri doğrultusunda 1928’deki özgün versiyonuna sadık kalınan ve 1937 yılında bu yapıt için bestelenmiş ancak hiç icra edilmemiş bir şarkının (Pauv’ Madam Peachum) eklendiği yepyeni bir yapımdı.

Üç Kuruşluk Opera, John Gay (şarkı sözleri) ile Johann Christoph Pepusch'un (müzik) 1728 tarihli Dilenci Operası'nın Elisabeth Hauptmann tarafından Almanca’ya çevrildikten sonra Brecht’in yaptığı bir uyarlamadır. Adında “opera” tabiri geçmesine rağmen, konvansiyonel anlamda bestelenmiş bir opera değildir; opera sanatçılarından çok, şarkı söyleyen oyunculara ihtiyaç duyulan bir yapıttır. Özgün başlığı “Bir girişi ve dokuz sahnesi olan müzikli bir yapıt” olarak geçer. 18. yüzyıl Londra’sının Soho bölgesinde hüküm süren suç çetesi lideri Macheath, nam-ı diğer Sustalı Mackie’nin başından geçenleri anlatan yapıt; burjuvazi, polis ve yasadışı çeteler arasındaki ilişkilere odaklanır ve böylece yolsuzluk, sömürü ve hırsızlık üzerinden burjuvazi ile devletin birlikte sürdürdükleri kapitalist düzenin kirli çamaşırlarını ortaya serer.

Herhangi bir çağdaş sahnelemede artı puan olabilecek natüralist bir dekor yerine boş sahnede konstrüktivist stilde hareketli merdiven ve köprülerden oluşan sahne tasarımı (Magda Willi), farklı şekil ve boyutlarda asılmış panolardan verilen, giderek günümüz imajlarına dönüşen yine konstrüktivizm esinli grafik video görüntülerinin (Sébastien Dupouey) kurduğu zamansız arka plan, renkleri ve payetleriyle göz alıcı ve çağdaş kıyafet tasarımı (Florence von Gerkan) ve baştan sona sahnenin en önünde sabit duran dört ayaklı mikrofonun kullanımı gibi öğeler yönetmen koltuğunda, Berlin’de 1999’dan beridir genel sanat yönetmeni olduğu ünlü Schaubühne Tiyatrosu’nda ve İstanbul Tiyatro Festivali’nin çeşitli edisyonlarında bir çok zihin açıcı, provokatif, perspektif değiştirici ve dantel gibi ince ince işlediği yapıtını seyretme imkanı bulduğum Thomas Ostermeier oturunca temel olarak zaten olması gerekenler olarak kalıp, tatmin edici niteliğe ulaşmıyorlardı. Brecht’ten sadece kariyerinin en başında, 1997’de “Adam Adamdır”ı yönetmiş olan Ostermeier’den, yıllardır neokapitalist dünya düzenine karşı en yoğun halk hareketlerinin gerçekleştiği Fransa’da sahnelediği bir Brecht oyununda çok daha radikal bir yorum bekledim. Yoksa, gösteri temsil ile gerçeklik arasındaki farkı ortadan kaldıran, oldukça vaatkâr bir başlangıç yapmıştı: Bir karakter diğerine nereden geliyorsun diye sormuş, diğeri “sahne arkasından” diye cevap vermişti. Metne yapılan doğaçlama eklemeler de özellikle gösterinin ilk yarısına kabare karakteri kazandırarak, yapımın eleştirel tarafını güçlendirdi. 
Belki de Ostermeier’in yorumunun en radikal tarafı, kendisi de selama çıktıktan sonra sahnedeki herkesin birlikte söylediği kapanış korosuna, Brecht’in 1948 yılında eklediği ama sonradan çıkarılmış ve yayınlanmamış olan “yeni faşistler”i kınayan kısmının eklenmiş olmasıydı.

Le Balcon’u yöneten orkestra şefi Maxime Pascal’ın Weill’in müziğini elektro gitar ve klavye ekleyerek modernize ettiği versiyon kulağı tırmalamıyordu. Macheath’te Birane Ba, Brown’da Benjamin Lavernhe ve Jenny’de Elsa Lepoivre hem tiyatral hem de müzikal açıdan başarılıydılar. Peachum çiftinde Comédie-Française’in efsanevi aktörlerinden Christian Hecq ile Véronique Vella harikalar yarattılar. Polly’i canlandıran Marie Oppert ise sesini kullanmadaki deneyimiyle herkesten bir adım öne çıktı, ancak bu durum diğerleriyle uyuşmayan bir liriklik yaratması açısından rahatsız ediciydi. 

gösteriyi alkışlarken, 12.07.2023, théâtre de l’archevêché (fotoğraf: mehmet kerem özel) 

“L’opéra de quat’sous” Comédie-Française’in repertuvarının bir parçası olarak sezon boyunca Paris’te sahnelenecek.

8 Ekim 2023 Pazar

aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler III - george benjamin'in yeni operasının dünya prömiyeri


gösteriyi beklerken, 12.07.2023, théâtre du jeu de paume (fotoğraflar: mehmet kerem özel)

Aix-en-Provence'daki üçüncü ve son günümde iki gösteri birden seyrettim. 20:00 seansında 60 küsür dakikalık Picture a day like this, 22:00 seansında Üç Kuruşluk Opera. Önce akşamın ilk gösterisi:

Picture a day like this Festivalde seyirci karşısında çıkan ikinci yapım bir dünya prömiyeriydi: 1960 doğumlu İngiliz besteci Sir George Benjamin’in “Picture a day like this” adlı yapıtı. 2012 yılındaki festivalde dünya prömiyerini yapan “Written on Skin” adlı operasıyla dünyaca ünlenen Benjamin’in, aynı zamanda şef koltuğunda Mahler Oda Orkestrası’nı yönettiği yapımı Daniel Jeanneteau ile Marie-Christine Soma sahneye koymuşlardı. 
Operanın metni, Benjamin’in diğer üç operasında olduğu gibi İngiliz oyun yazarı Martin Crimp tarafından kaleme alınmış. Festival ile birlikte Avrupa’dan altı opera kurumunun ortaklaşa sipariş ettiği ve yapımcılığını üstlendiği operada ünü gittikçe yükselen Fransız mezzo-soprano Marianne Crebassa başrolde olmak üzere, 2022 yılındaki İstanbul Müzik Festivali’nde Deutsches Symphonie-Orchester Berlin ile konser vermiş olan genç soprano Anna Prohaska ve yine hepsi genç şancılardan oluşan bir kadro görev alıyordu.
Tek perde - 62 dakika süresi ve beş kişilik kastıyla oda operası formatındaki yapıt Aix-en-Provence’ın mücevher değerindeki, 18.yüzyıldan kalma, adını aldığı 1660’larda 14. Louis’nin bir tür iç mekân tenisi olan paume oynadığı yapının bir yüzyıl sonra İtalyan-çerçeve sahneli bir tiyatro dönüştürülen ve o zamandan beri olduğu gibi korunan Théâtre du Jeu de Paume (Tenis Oyunu Tiyatrosu)’nda sahnelendi. 

Operanın konusu, ölen çocuğunu tekrar hayata döndürmek için bir gün içinde mutlu bir insanın gömleğinden bir düğme koparması gereken bir kadının hüzünlü hikayesidir. Kadın eline verilen listeye göre sırasıyla aşık bir çift, bir besteci, bir zanaatkâr, bir koleksiyoncu ve en sonunda bir bahçenin sahibi olan Zabelle ile görüşür. Zabelle’e gelene kadarki karşılaşmalar hayal kırıklığıyla sonuçlanır, çünkü mutlu gibi gözüken bütün o insanların, kendileriyle biraz konuşulduğunda ne kadar mutsuz oldukları ortaya çıkmaktadır. Gerçek olamayacak kadar güzel bir bahçesi olan Zabelle ise adeta kadının yansıması gibidir, o da çocuklarını kaybetmiştir. Zabelle kadına, kendisi aslında var olmadığı için mutlu olduğunu söyler. Zabelle’de de aradığını bulamayan kadın, başladığı noktaya geri döndüğünde avucunun içinde bir düğme olduğunu fark eder ve opera sonlanır. Bu karşılaşmalardan oluşan yolculuk kadının aslında kendisinin, yaşadığı kederin bir parçası olduğunu fark etmesini sağlamıştır.

Mizansenin yanısıra sahne ve ışık tasarımlarını ve dramaturjiyi üstlenmiş olan Jeanneteau ile Soma, operanın içinde sahnelendiği tiyatro mekânının tarihselliğiyle ve gösterişiyle karşıtlık oluşturan zamansız ve yalın bir yorumu tercih etmişler. Üç yandan yüksek, koyu gri ve aynamsı şekilde görüntüleri belli belirsiz yansıtan duvarlar ile çevrili sahne mekânı adeta bir mezarı andırır. Modüler olan bu duvarların bazı kompartımanlarının ileri geri çekilmesiyle kadının karşılaştığı figürler mekâna girip çıkarlar. Kadın ile Zabelle’in karşılaşma sahnesinde ise, Paris’in en yeni açılan çağdaş sanat mekanı Pinault Collection - Bourse de Commerce’deki sergisiyle ünü gittikçe artan video tasarımcısı Hicham Berrada’nın hipnotize edici olduğu kadar hayranlık verici olan bir çalışması seyirci ile sahne arasına inen tül perdeye yansıtılır. 

Kadını ve Zabelle’i oynayanlar dışındaki şancılar ikişer rolde sahneye çıktılar. Aşık çiften birini ve besteciyi oynayan lirik soprano Beate Mordal ile, aşık çiften diğeri ve bestecinin asistanı rollerindeki kontratenor Cameron Shahbazi nitelikli icralarının yanı sıra oyunculuk kabiliyetleri ile de göz doldurdular. Zanaatkâr ve koleksiyoncu rollerindeki bariton John Brancy ise, Benjamin’in özellikle zanaatkârın partisinde bariton sesini falsetto bölgesine hızlıca yükseltip alçaltarak kullanan bestesini inanılması zor bir kıvraklık ve başarıyla icra etti. Anna Prohaska da güçlü ve renkli sesiyle kısa ama zorluklar içeren Zabelle rolünde diğer şancılardan geri kalmadı. Başroldeki Marianne Crebassa ise, Benjamin’in adeta onun için yazdığı partide harikalar yarattı. Kadın’ın inkardan çaresizliğe, öfkeden kabullenmeye yaşadığı her ruh hali Crebassa’nın sesinde abartısız şekilde ama bütün nüanslarıyla vücut buldu.
Kadrosu aslında 45 kişi olan Mahler Oda Orkestrası’nın 23 müzisyeni de, bestecinin şefliğinde her biri adeta solist derecesinde icralar ile, kadının her bir karşılaşmasıyla tonu ve mizacı farklılaşan müziği incelikle seslendirdiler.


gösteriyi alkışlarken, 12.07.2023, théâtre du jeu de paume (fotoğraflar: mehmet kerem özel)

“Picture a day like this” önümüzdeki sezonlarda, belki tam bu yapımın yaratıcı ve icracı ekibiyle olmasa da, siparişçisi olan altı opera kurumunun sahnelerinde seyredilebilecek.

6 Ekim 2023 Cuma

aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler II - stravinski'nin ballet russes yapıtları


Aix-en-Provence'daki ikinci akşamımda seyrettiğim Ballets Russes gösterisi festivalin ilginç ve sıradışı tour-de-force projelerinden biriydi. Bana göre bu projenin bir tür meydan okuma olmasının başlıca sebebi, Igor Stravinski’nin üç bale müziğinin; “Ateşkuşu” (1910), “Petruşka” (1911) ve “Bahar Ayini”nin (1913) tek bir akşamda arka arkaya canlı olarak icra ediliyor olmasıydı. Şef koltuğunda 27 yaşındaki Fin Klaus Mäkelä, orkestra olarak Mäkelä’nin müzik direktörü olduğu Orchestre de Paris vardı. Projeyi ilginç kılan öğe, canlı icra sırasında büyük beyazperdede bu yapıtlarla ilişki kuracak filmlerin gösterilecek olmasıydı. Bunun için üç genç film yönetmeni; “Ateşkuşu” için Rebecca Zlotowski, “Petruşka” için Bertrand Mandico ve “Bahar Ayini” için Evangelia Kranioti angaje edilmişti.



Projenin bir diğer sıradışı özelliği ise mekânıydı: Rudy Ricciotti tarafından hentbol karşılaşmaları için tasarlanmış ancak uzun yıllardır kullanılmayan, bütünüyle betondan, kapalı bir kutu olan Vitrolles Stadyumu. Aix-en-Provence’a, festivalin sağladığı otobüs servisiyle 20 dakika uzaklıktaki stadyum ilk defa geçen yıl festivalin radarına girmiş, günümüz gösteri sanatları dünyasının l’enfant terrible’larından Romeo Castellucci orada canlı orkestra eşliğinde Gustav Mahler’in 2. Senfonisi’ni sahnelemişti. Orkestra yine Orchestre de Paris, şef Esa-Pekka Salonen idi.


Şimdi gösteriye geri dönersem; Rebecca Zlotowski bir Rus masalını anlatan “Ateşkuşu” için 2016 tarihli Planetarium filmini kısaltarak kurgulamıştı. Bu projedeki hiçbir filmden eşlik ettiği müzik parçasının esinlendiği hikayeyi tekrar anlatmasını beklemesem de, Zlotowski’nin mevcut filminden yaptığı yeni kurgu, müziğin ne uyandırdığı duygularla söyleşiyordu ne de kendi içindeki strüktürünü (vurguları, ritimleri, değişimleri, heyecanları, sakinlikleri) takip ediyordu.

Bertrand Mandico, panayırdaki kuklaların başından geçen bir aşk, cinayet ve korku masalı olan “Petruşka”ya eşlik eden filminde hikayeyi techno-punk bir moda dünyasına taşmıştı. Perdenin ikiye bölündüğü bir anlatım yoluyla tek gözlü ve inatçı bir modacı tarafından yönetilen kasvetli bir bodrumdaki bir defileye, zorla hap verilen bir mankene, Ukrayna savaşını hatırlatan tanklara tanık olduğumuz film, bazı figürleriyle Matthew Barney dünyasını hatırlatsa da, müziğin ayrıksı karakterine sadık kalmıştı. 

Evangelina Kranioti’nin bu proje dahilindeki “Bahar Ayini” için özel olarak hazırladığı filmi ise; dünyanın çeşitli bölgelerinde çekmiş olduğu ve hem doğal hem de fiziksel çevrenin vahşiliğini gözler önüne seren muhteşem görüntüleriyle, bu alanda benzersiz bir sinema ustası olan Godfrey Reggio’nun çizgisini hatırlatıyordu.

bütün fotoğraflar: mehmet kerem özel, 11.07.2023, vitrolles stadyumu

“Müzik ile görsellik arasında bir pas de deux” olarak sunulan projenin görsellik ayağı bana göre ne kadar zayıf ve kalıcı bir etki bırakmaktan uzaktıysa, Klaus Mäkelä yönetimindeki Orchestre de Paris’nin yorumu hafızalarda uzun süre yaşayacak nitelikteydi. Mäkelä Stravinski'nin geç romantik müziğin karakteristiklerini gösteren “Ateşkuşu”ndan, bitonal prensibi uyguladığı, özellikle kompleks polyritimlerde ve armonide akıl almaz bir tasarıma sahip rengarenk “Petruşka”ya ve 1913 yılındaki prömiyerinde açtığı yeni çığırın etkisi hala kaybolmamış huzursuz edici “Bahar Ayini”ne; benzersiz solo icralarla taçlanan orkestranın kapasitesini sonuna kadar kullanan, özellikle “Petruşka” ve “Bahar Ayini”ndeki ritimlerde azami ölçüde prezisyona ulaşan, “Ateşkuşu” ve “Bahar Ayini”nde birlikte nefes alıp çalan devasa bir kolektife dönüşerek duyguyu yaratan ve seyirciye geçiren, rengarenk, canlı ve dinamik bir yorum sundu.

İlki 30, ikincisi 10 dakikalık iki arayla toplamda 165 dakika süren bu proje 28 ve 29 Şubat 2024 tarihlerinde Philharmonie de Paris'de tekrarlanacak.

4 Ekim 2023 Çarşamba

aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler I - simon mcburney'den "wozzeck"


Avrupa’nın prestijli opera festivallerinden Aix-en-Provence Festivali bu yıl 4-24 Temmuz 2023 tarihleri arasında gerçekleştirilen edisyonuyla 75. yaşını kutladı. 2019’dan beridir festivalin genel sanat yönetmeni olan ve 2024’ten itibaren ikinci bir dönem için tekrar seçilen ünlü opera yönetmeni Pierre Audi bu yılki festivalde biri dünya, diğeri Avrupa prömiyeri gerçekleştirilen ikisi çağdaş, üçü konser versiyonu formatında olmak üzere yedi opera gösterisi, bir müzikli tiyatro ve bir özel proje (konser-film) programlamıştı. 


10-12 Temmuz tarihleri arasında bunlardan dördünü seyretme imkânım oldu. Bu yazı dizisinde bu dört gösteri hakkındaki izlenimlerimi, seyrettiğim sırayla paylaşacağım. Bu yazılardan oluşan toplu bir versiyon Eylül 2023 tarihli Andante dergisinde yayınlandı. 

Diziye, Avignon'dan Aix-en-Provence'a otobüsle vardığım ilk günün akşamında seyrettiğim Simon Mc Burney'nin yönettiği Alban Berg'in "Wozzeck" operası ile başlıyorum.
"Wozzeck" opera yapımlarını pahalılıklarından dolayı birkaç kurumun ortaklaşa finanse ettiği günümüzde şaşırtıcı şekilde festivalin kendi yapımı olarak sunuldu. Ünlü orkestra şefi Sir Simon Rattle’ın Londra Senfoni Orkestrası’nı yönettiği gösteriyi, avant-garde işleriyle tanınan, takdir edilen ve sevilen İngiliz tiyatro insanı Simon McBurney sahneye koymuştu. Başrollerde ise Wozzeck’i Lied ustası benzersiz bariton Christian Gerhaher’in ve Marie’yi genellikle oyunculuğu biraz abartılı da olsa tekniği güçlü soprano Malin Byström’ün canlandırdıkları yapımda, Estonya Filarmonisi Oda Korosu ve Maîtrise des Bouches-du-Rhône çocuk korosu da görev alıyorlardı.

gösterinin başlamasını beklerken, 10.07.2023, grand théâtre de provence (fotoğraf: mehmet kerem özel)

“Wozzeck” festivalin 75 yıllık tarihinde ilk defa programdaydı. Aslında bu yapım festivalin 2020 edisyonu için planlanmış, hatta provalar başlamış, ancak tahmin edileceği gibi pandemi dolayısıyla iptal olmuş ve bu yıla ertelenmiş. İşin ilginç tarafı geçmişte yine Rattle ile McBurney'in dahil olduğu “Wozzeck” projeleri Salzburg ve Baden-Baden Paskalya festivallerinde de gündeme gelip, iptal olmuşmuş.

İkinci Viyana Okulu temsilcilerinden Berg'in ilk operası olan “Wozzeck” bir atonal müzik örneği, ancak tonalite ile bütün bağları kopmuş değil. Berg strüktürünü beşer tablolu üç perde şeklinde kurduğu operanın her tablosunu süit, rapsodi, askeri marş, ninni, passacaglia gibi mevcut müzik biçimlerinden yola çıkarak bestelemiş. “Wozzeck” Rattle için kendi deyişiyle “İkinci Viyana Okulu müziğine tutkun bir Mahler aşığı olarak ideal operayı simgeliyormuş.” Rattle’ın, bu tutkunun yanısıra, “Wozzeck”in 1925'te Berlin Devlet Operası'ndaki dünya prömiyerinde orkestra şefi olan Erich Kleiber'in asistanı olarak provaları yöneten ve gösterimlerde orkestrada çalan Berthold Goldschmidt'in öğrencilerinden biri olması da, yapıtın bütün teknik detayları konusunda neredeyse birinci ağızdan bilgi sahibi olmasını sağlamış. Goldschmidt'in vurguladığı noktalardan biri Kleiber'in, aynı Berg gibi, yapıtın romantikliğinde ısrar ediyor oluşuymuş. 

Rattle'ın yorumu, tam da bu benzersiz bilginin hakkını verir bir kavrayışla, yapıtın bir yandan ritim ve entonasyonunda (kompleks strüktüründe) hassas bir kesinliği yaratırken, romantik ve tutkulu tınlamasını da sağlayarak Berg'in çağırdığı duyguları yakalıyor. Londra Senfoni Orkestrası’nın ulaştığı benzersiz renk ve ifade zenginliği ile başta Gerhaher olmak üzere, sahne üzerindeki bütün şancıların, ritmik deklamasyondan koloratura uzanan vokal partilerdeki yetkin icraları birleşince ortaya müzikal açıdan mükemmel bir sonuç çıkmış. Wozzeck’in çaresizce paranoyaya dönüşen karanlık yolculuğunu abartısız oyunculuğu ve kadife gibi bariton sesiyle ete kemiğe büründüren Gerhaher’in yanı sıra, Peter Hoare de ani çıkışları olan Yüzbaşı rolünde gerek ifade yüklü oyunculuğu gerekse de sesini tizden pese müthiş bir ustalıkla inip çıkarmasıyla övgüyü hak ediyordu.

Simon McBurney’nin “Wozzeck” yorumu ise, sanatçının opera dışında sahnelediği yapımları yakından takip eden birisi olarak beni tatmin etmedi. McBurney’nin Wozzeck’i bütün opera boyunca, partisi olmadığında bile üç bir tarafı yüksek gri duvarlarla tanımlanmış ve duvarları modüler parçalara bölünmüş sahnede tutuyor olması, onun gerek toplumsal gerekse de psişik olarak hapsolmuşluğunu ve çıkışsızlığı gözle görülür hale büründürülmesi açısından oldukça etkiliydi. Sahne zemininde iç içe geçmiş ve farklı yönlere dönebilen halkaların kullanılması hem oldukça çok ve kısa olan sahne değişimlerinin hızlıca akmasına, hem de Wozzeck’in etrafında örülen ve gittikçe etkisi artarak paranoyaya dönüşen bunaltıcı atmosferin hareketle de görünür kılınmasına olanak sağlıyor olması açısından kayda değerdi (Sahne tasarımı: Miriam Buether). Kapı imgesinin bir içerdekiler-dışardakiler simgesi olarak, malum Wozzeck toplumsal olarak dışarıda bırakılan/tutulan/kalandır, neredeyse her sahnede kullanılması anlamlıydı. Göldeki boğulma sahnesinde bomboş sahnede sadece Wozzeck’in kafası gözükürken arka duvarın yavaş yavaş öne gelmesiyle nefes alanının kalmaması da yine yapımın etkileyici anlarından biriydi.

gösteriyi alkışlarken, 10.07.2023, grand théâtre de provence (fotoğraf: mehmet kerem özel)

Dolayısıyla McBurney’nin “Wozzeck”i eli yüzü düzgün, tıkır tıkır işleyen, kalburüstü bir opera yapımıydı, ancak günümüzden kopuktu. Hele de azgın neoliberazimin dünyadaki bütün toplumları kasıp kavurduğu, yoksulluğun, mobbingin, fiziksel ve psikolojik şiddetin tavan yaptığı bir dönemde McBurney’nin zamanın ruhunu yapıma nüfuz ettirememiş olması üzücüydü.

“Wozzeck”in henüz başka festival veya opera kurumlarında sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil, ancak festival gösterimleri sırasında yapılmış bir kaydı Alman-Fransız ortak kanalı arte’nin websitesinden 12 Temmuz 2024 tarihine kadar izlenebilir.