Fotoğraf: Giannis Papaioannou
Sizce tiyatronun özü nedir?Romanyalı yönetmen Radu Jude'un bir filminde, sinemaya atıfta bulunan ama bence her sanat formuna da uygulanabilecek bir benzetme var; tiyatroya mükemmel bir şekilde oturuyor ve Perseus ile Medusa efsanesine gönderme yapıyor: Perseus Medusa'ya doğrudan bakamaz çünkü bakarsa Medusa’nın bakışları onu taşa çevirir. Medusa’yla yüzleşmek için bir kalkan kullanır; Medusa kalkanın yüzeyinde yansır ve böylece Perseus onunla savaşabilir. Perseus'un kalkanı sanatın işlevidir: Dünyanın dehşetine doğrudan bakamayız; ancak yansıması aracılığıyla onunla yüzleşebiliriz. Sanat, bizim durumumuzda tiyatro, bize bu yansımayı sunar.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle. Ancak aynı zamanda, bir eserin yaratım sürecinin, onu tüketenlerden önce değil öncelikle onu yaratanlar için dönüştürücü olabileceğine inanıyorum. Birçok kez farklı yapımlarda profesyonel olmayan oyuncularla çalıştım ve prova sürecinde insanların davranışlarında hemen değişiklikler fark ettik; prova süreci esnasında belirli konulara ilişkin algılarının ve yaklaşımlarının değiştiğini görüyorsunuz. Kalabalık bir grupla gerçekleştirdiğimiz bir projeyi hatırlıyorum; birkaç günlük provadan sonra yabancı bir kadınla çok yakın arkadaş olan çok muhafazakar, sağcı bir adam vardı, hatta ona ırkçı bile diyebiliriz. Nefret ettiği şeyin aslında o kadar da nefret edilecek bir şey olmadığını fark etmişti. Ama hayat bizi her halükarda değiştiriyor; deneyimlerimiz ve yaptığımız işe olan bağlılığımız bizi değiştiriyor. Savaşı yaşamış insanları düşünün. Sanatın iyileştirici işlevine inanıyorum. Belki de sanatla olan etkileşimimiz bizi iyileştirebilir ve hayatımıza anlam katabilir, çünkü duyularımıza ve duygularımıza ifade verme fırsatımız olur.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Her şeyin bir rolü var; günlük karşılaşmalar, şarkılar, filmler, rüyalar. Ancak, ilhamdan ziyade disipline, çalışmaya ve yaptığınız her şeyde azim göstermeye çok inandığımı söyleyebilirim. Temelde, bir proje üzerinde çalışırken, kendimi tamamen sürece kaptırmayı ve fikirlerin, imgelerin ve argümanların labirentine, sanki bir tünel kazıyormuş gibi, değerli, anlamlı bir şey ortaya çıkana kadar dalmayı seviyorum.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bazen kendiliğinden geliyor; bazen, tıpkı Paribu'da sahneleyeceğimiz oyunlardan biri olan The Republic of Baklava’da olduğu gibi, önce başlık geliyor ve ardından her şey takip edebiliyor. Bazen de birçok deneme ve ince ayar gerekiyor; hangi başlığın ilgilerini çektiğini görmek için arkadaşlarınıza danışmanız, hatta anket yapmanız gerekebiliyor, ama sonuçta başlık o kadar da önemli değil. Önemli olan oyunun kendisi.
Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Aklıma ilk gelenler arasında Jarmusch'un filmleri, Francis Bacon'ın resimleri ve rebetiko müziği var. Gerçekte ise hayran olduğum sayısız sanatçı var ve her yerden unsurlar “ödünç almayı” seviyorum.
Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?
Bu soruyu, bir huzursuzluk ve gariplik hissine kapılmadan cevaplamak çok zor. Bu soruya verilecek herhangi bir cevap klişe ve basmakalıp kalıyor. Ancak beni rahatsız eden şey, demokratik uygulamaların ve değerlerin yavaş ama istikrarlı bir şekilde çöküşü. Dünyada hüküm süren adaletsizlik, servetin çok küçük bir grup insanın, teknoloji baronlarının elinde yoğunlaşması ve istediklerini yapabilmeleri, sonuç olarak küresel bir oligarşiye doğru ilerlememiz... Aynı zamanda toplumdaki öfke de var, bu öfke sosyal medyadan birilerine yöneltiliyor gibi görünüyor ve hiçbir şey insanları anlamlı bir siyasi değişime doğru yönlendiremiyor.
Günümüzde, Gazze'deki soykırımı görmezden gelemeyiz. Bu, 21. yüzyılda bir Batı devleti tarafından gerçekleştirilen ilk koordineli etnik temizlik girişimi; bu, büyük bir üzüntüye, şaşkınlığa, ama aynı zamanda öfkeye de neden oluyor. Özellikle de tüm Batı devletlerinin bunu alaycı bir şekilde kabul ettiğini gördüğünüzde. Barış anlaşmasına varmak ve bu insanlara kendi ülkelerine sahip olabilmeleri için bir parça toprak vermek neden bu kadar zor? Bu dehşet bir noktada sona ermeli değil mi?
Öte yandan, dünyanın büyük sorunlarının ötesinde, sanatçıların her zaman içsel bir kriz halinde olduğuna inanıyorum. Benim durumumda, kendi yaşam deneyimime dayanan kişisel öfkem, büyük ölçüde küçük burjuvaziye, ırkçılığa, Hristiyan dar görüşlülüğüne, yani yaşadığım ülke Yunanistan'daki baskın ortama yönelik.
Bu söyleşinin tamamı unlimited'de yayınlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder