a corner in the world etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
a corner in the world etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mayıs 2018 Perşembe
"dünya düz?"; neden olmasın, sanat öyle yorumluyorsa...
evrende her boşluk bir şekilde doluyor. istanbul tiyatro festivali mayıs'tan çekildi kasım'a gitti, yerine ekim'deki dünyada bir köşe / a corner in the world festivali yerleşti, iyi de oldu.
bu sene üçüncüsü düzenlenen festival 02-13 mayıs tarihlerinde bomontiada ve msgsü bomonti yerleşkesi'nde gerçekleşti. bu sefer kültür-sanat yazarları ve gösteri sanatları camiamız daha bir ilgi gösterdi festivale; önceki iki senede görmediğim simalara, dostlara rastladım gösteri öncelerinde. sanırım bunda, festival ekibinin (yani burcu yılmaz, claire zerhouni ve fatih gençkal'in) sezon boyu bomontiada alt'ta yarattığı sinerji kadar bu seneki programın önceki ikisine nazaran daha olgun olmasının da rolü var.
festivali tam anlamıyla takip edemedim; (mekan sıkıntısından olsa gerek) bazı gösterimler haftaiçi çalışma saatlerine konduğundan veya birbirleriyle çakıştığından, festivalin son iki gününü de bergama'daki festivale ayırınca, "dünya düz?" temalı bu seneki festivalde ancak beş köşe tutabildim, yani beş iş seyredebildim. seyrettiklerimin çoğu hakkında burada yazdım. gösteri sonrası söyleşiler dışında maalesef hiç bir sanatçı söyleşisine, konsere veya başka bir yan etkinliğe katılamadım. yine de festivalin insanı rahatlatan ve özgürleştiren havasını yeterince içime çekebildiğimi düşünüyorum.
ilk yılından itibaren bu festivali çok önemsiyorum. çünkü odağını ülkemizin etrafındaki coğrafyaya çeviriyor; programını komşularımızdaki, yakınlarımızdaki üretimlerden oluşturuyor, gösteri sanatları alanında akdeniz ve ortadoğu coğrafyasında neler olup bittiğinden haberdar ediyor, oraların kalburüstü işleriyle buluşturuyor bizleri. herhangi bir avrupa başkentinde çok rahatlıkla karşılaşabileceğiniz ama istanbul'a kolay kolay çağrılmayan bu sanatçılarla tanışmak, onların dünyalarına girmek çok önemli; çünkü benzer dertlerden muzdaribiz ve onların bunları nasıl/ne şekilde sanatsal üretimlere çevirdiklerine tanık olmak bakışımızı genişletiyor.
şehrimizde arap ve balkan ülkelerinden sadece turist değil, sanatçı ağırlamak, onların atölyelerine, söyleşilerine katılmak müthiş bir imkan ve dünyada bir köşe festivali üç yıldır bu imkanı sağlıyor bize. kıymetinin bilinmeye başlanmış olmasını görmek de ayrıca sevindiriyor beni.
her yıla döndüğü için programı daralan iksv istanbul tiyatro festivali sadece bir yabancı dans topluluğu ağırlayabilmişken, dünyada bir köşe'nin tam dört uluslararası dans yapımını programına dahil etmiş olması ve bunların her birinin nitelikli işler çıkması; bir danssever olarak beni ayrıca mutlu etti, belirtmeden geçmek istemem..
önümüzdeki dünyada bir köşe festivali’ni iple çekiyorum..
11 Mayıs 2018 Cuma
bedenin immateryalleşmesi: nacera belaza’dan “sur le fil”
nacera belaza’nın “sur le fil” adlı işinde dansçı bedenleri ışık ve ses gibi immateryalleşti, mekanın içinde sesin ve ışığın serbestçe ve fütursuzca her an hareket halinde olmaları gibi, ses ve ışıkla birlikte dolandılar. belaza bir simyacı gibi üç öğeyi kararınca karıştırdı. üçü; ses, ışık ve bedenler kah birbirinin içinde eridi, bütün oldu kah çarpıştı patlama oldu kah birbirine teğet geçti, birbirinin içinden geçti kendisi kaldı. ışık kadar karanlık, ses kadar sessizlik, bedenin materyal hali kadar immateryalliği görüldü, hissedildi, algılandı sahne mekanında.
“sur le fil” (ip üstünde) dünyada bir köşe’nin dünya düz? başlıklı üçüncü edisyonunun nefes kesici işlerinden biriydi. hiç bitmeseydi dedirten bir 40 dakikaydı. bu işi üçüncü kere seyreden fatih gençkal’e imrenmemek elde değil! bütün festival ekibine kocaman bir teşekkür!
“sur le fil” (ip üstünde) dünyada bir köşe’nin dünya düz? başlıklı üçüncü edisyonunun nefes kesici işlerinden biriydi. hiç bitmeseydi dedirten bir 40 dakikaydı. bu işi üçüncü kere seyreden fatih gençkal’e imrenmemek elde değil! bütün festival ekibine kocaman bir teşekkür!
5 Mayıs 2018 Cumartesi
hanane hajj ali'den "jogging"
oyun sonrasında, festivalin düzenleyicilerinden fatih gençkal'in "bu iş nasıl çıktı?" sorusuna, sanki bir klasik müzik konseri sonrasında alkışlara bis parçasıyla cevap veren müzisyenler gibi, en az oyunun kendisi kadar etkileyici ve kesintisiz neredeyse 20 dakika süren bir cevap verdi. cevabın sonundaki anekdottan dolayı ağlıyordum, ama oyun ne ajitasyon ne yapay etkileyicilik içeriyordu.
hanane hajj ali; kendi deyişiyle peter brook'un boş sahnesine referans veren, teknolojik imkanlardan yararlanmayan, sırt çantasına girecek kadar sahne eşyasının olduğu, herhangi boş bir alanda sahnelenebilecek bir oyun ortaya çıkarmış.
üç hikaye var oyunda; üç kadın. çocuğunun kötü hastalıktan erken ölümüyle yüzleşen, kendiyle birlikte üç çocuğunu öldüren, üç çocuğunu savaşlara kurban veren üç anne. üçü de gerçek; ilki hanane hajj ali'nin kendisi, ikincisi lübnan dağı'ndaki bir köyde yaşayan ve saygıdan oyunda adı yvonne olarak değiştirilen kadın ve üçüncüsü hala hayatta olan zahra.
oyun sonundaki söyleşide hanane hajj ali açıklamamış olsa da, üç kadının hikayelerinin gerçek hayatlardan kaynaklanmış olduğu hissediliyordu. çünkü üç gerçek hayatı birbirine ilmikleyen kurgusal bir mit/oyun karakteri vardı oyunda: medea.
hanane hajj ali'nin tek kişilik gösterisinin bence en etkileyici yanı, bizim sahnelerimizdeki neredeyse hiç bir tek kişilik hikaye anlatıcılı oyunda olmayan, seyircinin oyuna dahil edilmesiydi; bizzat sahneye çağırıp dayanak görevi yükleyerek, oturduğu yerin önüne gidip onu oyundaki bir karaktere büründürerek, yvonne'un çocuklarına yedirdiği zehirli meyva salatalarını ikram ederek, oyundaki kilit karakterleri tanıtan kısa metinleri okutarak.. hanane hajj ali böylece sahnenin şimdi ve burada olma durumunu her an hatırlattı bize; hiç bir anında oyundaki hikayelerin trajedilerinde kaybolmadık; mesafemizi, eleştirel bakışımızı koruduk. anlatılan hikayeler o kadar can alıcıydı ki, böylesi daha uygundu, yoksa oyundan helak olmuş olarak çıkabilirdik; çok da yakındık o noktaya; bıçak sırtındaydık. nitekim, oyun ağlatmadı ama -başta da dediğim gibi- oyundan sonraki söyleşide hanane hajj ali'nin bütün gerçekliğiyle aktardığı anekdot bardağı taşıran damla oldu.
hanane hajj ali gibi usta bir hikaye anlatıcısıyla bizleri tanıştırdıkları için dünyada bir köşe festivali'nin düzenleyicilerine yürekten teşekkür ederim.
3 Mayıs 2018 Perşembe
nancy naous'dan "benim için sen eğit"
dünyada bir köşe / a corner in the world festivali üçüncü yılında takvimdeki yerini değiştirerek tekrar karşımızda. festival kapsamında 2-13 mayıs tarihleri arasında akdeniz ve ortadoğu coğrafyasından gösteri sanatları örnekleri bizleri bekliyor. kolay kolay şehrimize konuk edilmeyen ülkelerden geliyor festival sanatçıları: lübnan, fas, cezayir, iran.. bu açıdan festivali çok önemsiyorum; yakınımızdaki benzer kültürel coğrafyalarda neler üretiliyor, nasıl sergileniyor, hangi konular dert ediliniyor merak ediyorum. fatih gençkal ve çalışma arkadaşlarına bu yapımları ayağımıza kadar getirdikleri için ne kadar teşekkür etsek az. keşke kıymetini bilsek. dünyada bir köşe de sonunda idans'ın akıbetine uğrayıp, takvimlerden kaybolup gitmese..
festival sadece gösterilerden oluşmuyor; konserler, söyleşiler, atölyeler de var. festivalde sadece yabancı yapımlar da yok, a corner in the world oluşumunun 2017-18 sezonu içinde ürettiği işler gösteriliyor. keşke bir de yerli prömiyer olsaymış.
dün başlayan festivali ben bu akşam bir gösteri ile açtım: lübnan'lı nancy naous'nun avrupa prömiyerini daha yeni, 15 nisan 2018'de fransa'da yapmış olan "fa’addebhou li" (benim için sen eğit / train him up for me) adlı işiyle.
naous'yu bir önceki festivalden tanıyoruz; "these shoes are made for walking" adlı işiyle konuk olmuştu. bu anlamda; festivalin bazı sanatçıları takibe alması, seyircisine o sanatçıları her yeni işiyle sunması övgüye değer.
nancy naous'nun işi ortadoğulu erkek bedenini sorguluyordu; erkek bedeninin içindeki dişil ve eril enerjileri, erkeksi ve kadınsı tarafları. sahnede iki erkek dansçı vardı; ama sanki tek bir erkekliğin bölünmüş halleriydiler. her açıdan zıtlıklar barındırıyorlardı; mavi ve kırmızı kıyafetleri, birinin yapılı diğerinin narin bedeni, birinin saçlarının uzun diğerinin kısa olması gibi..
belki de en eril spor türü olan boksun hareket vokabüleriyle başladı koreografi; aynı hareketi yapılı olan erkeksi ve sert, narin olan kadınsı ve yumuşak tarafını öne çıkararak icra etti.
narin olanın uzun saçlarını topuz yapması sekansında; iki kere kendi saçını topuz yapıp dağıttıktan sonra üçüncü kere yaparken yapılı olanla ellerinin saçların üzerinde birleşmesi, narin olanın ellerini çekip topuz yapmayı yapılı olana bırakması, o ana kadar ayırmış gibi görünen iki erkeğin aslında tek bir erkeğin iki yüzü olduğu mesajını veriyor gibiydi benim için.
dansçılar daha sonra enerjileri değiş tokuş ettiler; narin olanda eril enerji yapılı olanda dişil enerji öne çıktı. bunda; narin olanın siyah boyayla yüzüne bir bıyık, yapılı olanın da kırmızı boyayla saçlarını ve peçe gibi yüzünün alt kısmını kaplaması; yani "geçici" yüzeysel eklemelerle diğer taraflarını ortaya çıkarmaları etkili oldu.
sona doğru iki beden de sadece dişil enerjiyle hareket etmeye başladı. ışıkların iyice loşlaştığı son sekansta ise sahnede birer silüete dönüşen bedenler, altlarındaki pantolonları da çıkardıklarında cinsiyetlerinin onlara atfettiği yüklerden, anlamlardan ve zorunluluklardan arınmışlardı.
nancy naous'nun cesaretli işi, istanbul'da yabancı yapım izlemeye hasret benim gibi seyirciler için bulunmaz fırsattı.
13 mayıs'a kadar bir çok yabancı yapım seyredilmeyi bekliyor; programa bir göz atın, kaçırmayın, sonra pişman olmayın..
hamiş:
küçük ölçekli bir festivalde, örneğin bu akşam aynı saate iki yabancı yapım koymak sanırım programı hazırlayanların boşluğuna geldi; halbuki bomontiada'daki gösterinin başlama saatini bir saat ötelemiş olsalardı, dün akşam o işi izleyemeyen benim gibiler naous'nun işini izledikten sonra mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi bomonti yerleşkesi çağdaş dans anasanat dalı şebnem selışık aksan sahnesi'nden çıkıp 21:30'da o gösteriye yetişebilirlerdi.
ayrıca; merak uyandırıcı alt 29'59'' seçkisinin de, programda neden çoğu insanın işte olduğu hafta içi gündüz saatlerine konduğunu anlayabilmiş değilim; haftasonlarına kıran mı girdi!
boyutlarıyla istanbul'da tatmin edici kalmış neredeyse tek gösteri sanatları mekanı olan mimar sinan güzel sanatlar üniversitesi bomonti yerleşkesi çağdaş dans anasanat dalı şebnem selışık aksan sahnesi'nin kasım 2017'deki atta çocuk ve gençlik festivali'nden sonra bu festival için de kapsamlı bir programla açılmış olmasından mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.
17 Aralık 2017 Pazar
canan yücel pekiçten'den yüreğe dair
"all about the heart" uzun zamandır istanbul dans sahnesinde karşıma çıkan en heyecan verici ve etkileyici yapıt; yaratıcısı ve icracısı canan yücel pekiçten.
pekiçten'in; tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici.
yürekleri yaralı üç kadın figüründen yola çıkan pekiçten'in son işi "all about the heart" her bir hikayeye birer bölüm ayırdıktan sonra, üçünün koreografik olarak birleştiği bir sekansla sonlanıyor. yürekle alakalı üç hikaye, gösteriyi beraber seyrettiğim arkadaşlarımın dedikleri gibi kalplere dokunuyor, yüreği dağlıyor.
"all about the heart" schubert'in "der zwerg" (cüce) isimli lied'i eşliğinde tüyleri diken diken eden, müthiş güçlü bir sekansla açılıyor.
schubert'in tüyler ürpertici lied'lerinden biridir "der zwerg"; sıradışı, rahatsız edici, karanlık ve tekinsiz bir hikaye anlatır. aslında, sözleri anlamanıza gerek yoktur çünkü piyanonun eşliği, bariton sesinin kullanımı ve vurguları dinleyiciyi dehşet verici bir atmosferin içine çekmeye yeter. schubert'in ustalığı da buradadır zaten: sadece beş dakikalık bir besteyle sıfırdan bir dünya yaratmak.
pekiçten de schubert'in yarattığı bu dünyayı ve duyguyu seyirciye geçirme konusunda en az onun kadar ustalıklı ve incelikli bir tasarım yapmış bu sekansta; bedeninin aldığı sıradışı ve çarpık pozisyonlar ve yüzünün aldığı ifadeler çok etkileyici, az ve öz objeyi (bir çift postal ve kırmızı bir elma) koreografiye dahil ediş şekli müthiş yaratıcı, dans ile tiyatralliği harmanlayışı olağanüstü.
"der zwerg"in alışılmışın dışındaki hikayesi bir cücenin, kendisini kralla aldattığı için sevgilisi kraliçeyi gemiyle denizin ortasına götürüp suda boğmasını anlatır.
lied'e kaynak olan, matthäus von collin'e ait olan şiirde üç kişi söz alır: anlatıcı, kraliçe ve cüce (schubert'in benzer tekinsizlik ve dehşetengizlikteki başka bir hikayeyi anlatan ve sözleri goethe'ye ait olan "erlkönig" lied'inde ise söz alan kişi sayısı dörttür). pekiçten hikayenin detayına değil, anafikrine ve atmosferine
odaklanmış; kraliçe ile cüceyi tek bedende birleştirmiş, postallarla cüceyi, elmayla kraliçeyi betimlemiş. postalların ayaklara yerleşişi, ardından ayakların postalları terk edişi; elmayla kurulan fütursuzluk ilişkisi, o sırada seyirciyle gerçekleşen göz kontağı müthiş çarpıcı; resmen sahnedeki yaratıktan tırsıyorsunuz!
birinci sekans ile ikincisi arasında, sahnenin arka duvarına yansıtılarak kısa bir film gösteriliyor; bu film hem üçüncü hikayenin figürünü hem de ikinci hikayede kullanılacak objeyi barındırıyor: gösteriye adını da veren yürek'i.
kar fırtınalı kırsal peyzajda bize/kameraya doğru ilerleyen kara uzun saçlı figür de, beyaz ve tül gibi ince elbiseli kadın da etkileyici imajlar.
filmin kaba ve doğal hali bana pina bausch'un tek uzun metrajlı filmi "die klage der kaiserin" (kraliçenin ıstırabı)' nı anımsattı. pekiçten'in biyografisinde bausch'un okulu folkwang'da bir dönem eğitim almış olduğunu görmek ve "kraliçe"ler bağlantısı kişisel olarak beni ayrıca heyecanlandırdı.
hikayeleri birbiriyle ilişkilendirmesinin yanısıra, tek kişilik bir dans gösterisinde icracıya nefes aldırması ve kıyafet değişimi için zaman kazandırması açılarından, -pekiçten'in esinlendiği kadın karakterler opera referanslı olduklarından dolayı ben de operaya dair bir tabiri kullanırsam- intermezzo (uzun ara verilmeyip dekor değişimi için gereken kısa perde aralarında çalınan orkestra parçaları) olarak film kullanma fikrini çok beğendim.
pekiçten ikinci hikayede, diğer ikisine nazaran daha bilinen bir kadın figüründen esinlenmiş: puccini'nin madame butterfly'ından.
pekiçten bu sekansta yoğun bir şekilde tiyatralliği, kavramsallığı ve obje çeşitliliğini kullanıyor; illüzyon ve şaşırtmaca da sözkonusu. bu sekansta hareket bütün bunlara hizmet eden bir öğe olarak var oluyor. bu bölüm seyircinin; önce, içerdiği ironiyle ve gitgide buruklaşarak gülmesini sağlasa da, sona doğru içini derinden acıtıyor.
metaya dönüşen kadın bedeni, kadın figürünün taşıdığı nesnelerle maddeleşirken, taşınan nesnelerin kırılganlıkları imgeye bir katman daha ekliyor.
pekiçten bu bölümde tek bir objeye arka arkaya üç farklı anlam yükleyerek bir imgenin dönüştürülmesi konusunda da ne kadar donanımlı ve yaratıcı olduğunu kanıtlıyor: saçların açılmasını engellemeye yarayan çubuklar yüreğe saplanan hançerlere, onlar da gün sayanların duvara/yere kazıdıkları çiziklere dönüşüyor.
pekiçten ikinci ile üçüncü sekans arasında; madame butterfly'ın, geri döneceğine söz veren amerikalı subayı yıllarca beklemiş olma durumunu, seyircilere bizzat deneyimletmeyi tercih etmiş. bir sahne gösterisi ölçeğinde seyirciye uzun gelecek bir süre boyunca boş ve loş bir sahneye bakıyoruz. kalp atış seslerini de içeren bir ses tasarımı bu süre zarfında bize eşlik ediyor. intermezzonun bu şekilde tasarlanmasının gösteriyi bir anlamda "meta"laştığını söyleyebilirim: sahne gösterisi bir gösteri olmaktan çıkıp, zamanı birebir imleyen bir nesneye dönüşüyor çünkü.
üçüncü sekans en az aşina olduğum hikayeyi içeriyor. pekiçten bu sekansta, broşür açıklamasından öğrendiğime göre ilk fin operası "pohjan neito" (kuzeyin bakiresi)'nden esinlenmiş. yerlere kadar siyah gür saçlı bir yaratık çıkıyor karşımıza. ne zaman saçlar bütünüyle kafayı çepeçevre sarıyor ve görünmez kılıyor, koreografi benim için o zaman ilginçleşiyor. yine de bu sekans kanımca gösterinin en zayıf halkası.
son sekansta, bir anlamda strüktür bağlanıyor; önceki üç sekansta kullanılan koreografik hareketler burada birbirleriyle ilişkilendirilerek tekrarlanıyor, kendilerinden daha büyük bir bütünün parçası haline getiriliyorlar, yapı tamamlanıyor. bu sekansta hiç bir obje yok, pür bir koreografi var.
hemen bitişten önceki dairesel koşu, belki de kadın figürünün içine sıkışıp kaldığı kurban olma kısırdöngüsünü betimliyor. dairesel koşu sırasında bizlerden gözünü ayırmayan pekiçten belki de zamanın çizgisel değil döngüsel olduğunu unutmayalım istiyor. bu güçlü sahneyle yapıt noktalanıyor.
"all about the heart"ı ilk defa 21. istanbul tiyatro festivali kapsamında msgsü bomonti yerleşkesi çağdaş dans ASD'nın kapkara ve geniş sahnesinde, ikinci kere ise bomontiada alt programı kapsamında beyaz ve dar-uzun bir mekanda izledim. yapıt her anlamda güçlü ve sağlam olduğu için ilk mekanda etkisini yitirmemiş olsa da, ikinci mekanda daha yoğun ve sarsıcı bir etki bıraktı bende.
"all about the heart"ın bomontiada alt'taki 15-16 aralık gösterileri takip ettiğim kadarıyla kapalı gişe oynadı, ve bildiğim kadarıyla şu anda ileriye yönelik gösteri tarihleri belirsiz. pekiçten "all about the heart"ı ne yapıp edip sezon içinde daha çok oynamalı; kaçıranlar yakalayabilsin, kimse bu olağanüstü gösteriden mahrum kalmasın diye..
5 Aralık 2017 Salı
şaşırdık mı; hayır!
geçenlerde bir gazetede çıkan, semih fırıncıoğlu ile yapılmış söyleşiden öğreniyoruz ki, eylül ayından beridir gösteri sanatları için kullanılan bomontiada'nın yedi alt mahzeninden dördü ara güler müzesine çevrilecekmiş. şaşırdık mı; hayır!
bomontiada zaten başlı başına bir mutenalaştırma projesi; bomonti'nin çehresinin dönüştürülmesinde hızlandırıcı bir faktör. şehrin gözden ve değerden düşmüş bölgelerini mutenalaştırmada, oraya kültür ve sanatın enjekte edilmesi 1960'ların new york'undan (örneğin, işbilir bir emlakçı gibi çalışan belediye başkanı robert moses'in fikir babası olduğu lincoln merkezi'nden) beri yapılagelen bir uygulama. bomontiada da bu geleneğin bir takipçisi. dolayısıyla belki biraz ironik gelebilir ama bence aslında alışılmadık ve beklenmedik olan şu anki durumdu.
nedir bu alışılmadık durum peki, söyleyeyim: bomontiada'nın mahzenlerden oluşan "alt" kısmının başına fatih gençkal gibi, yaptığı organizasyonlara (şimdiye dek iki edisyonu gerçekleşmiş olan "dünyada bir köşe"yi düşündüğümde) davet ettiği işlerde bitmiş olandan, yani cilalanmış parlak "sonuç"lardan ziyade sürmekte, araştırılmakta olanı, yani çapaklı, bitmemiş "süreç"leri öne çıkaran, davet ettiği sanatçıların birbirleriyle iletişime ve etkileşime girebilecekleri ortamları yaratmaya gayret eden ve seyirciyi pasif konumundan çıkarmaya yönelen, tek başına değil ekip çalışmasını önemseyen bir sanatçı ve direktörü getirmek. gençkal'ı tiyatro camiamızın bohemi olarak tanımlasam bana alınmaz herhalde.
bohemlik üzerinden marais'nin prim yapıp mutenalaşması paris'e özel bir durum. marais'de hala ikinci el giysi dükkanları duruyor mesela; yanlarındaki cos'larla birlikte; bizde cos ancak zorlu'da veya bağdat caddesi'nde olabilir.
aynı bohemlik istanbul'da bomonti'de işlemez. çünkü istanbul'da "mutenalaşan" bölgelerin yeni sakinlerinin aradığı sanat değildir, "görünürlük"tür; pahalı yemekler yenmeli, içkiler pahalı olmalı, herkesin ulaşamadığı "şey"lere sahip olunduğu diğerlerine gösterilmelidir. marka kıyafetler giyilmelidir; değil mi ki ikinci el. ikinci el kıyafet mağazaları günümüzde beyoğlu'nun pasajlarından bile yavaş yavaş sürülmekte; beyoğlu'nu beyoğlu yapan diğer her şey gibi kadıköy'e...
hızlıca konumuza geri dönersek; bomonti'de "yukarda" bir bardak bira fiyatına "aşağıda" bir gösteri izleyebiliyordunuz; hala izleyebiliyorsunuz, ama ne zamana kadar, şüpheli.
fatih gençkal'ın bir şansı bu sezon başında, mahzenlerden birine özel bir proje yapması için semih fırıncıoğlu'nu davet etmesi oldu. fırıncıoğlu orada ürettiği projenin yaratım sürecinde, istanbul'da kendi "ada"larına kapanmış tiyatrocuların aksine açık ve davetkar bir strateji izledi, daha önce istanbul'da pek duymadığımız "açık prova" kavramıyla tanıştırdı bizi. tarih ve saati belli açık provalar dışında da fırıncıoğlu'nun provaları genç tiyatroculara açıktı; onlarla sohbet etti, birbirleriyle etkileşebilecekleri rahatça söz söyleyebilecekleri ortamı yarattı. o sözcüğü nedense pek sevmem ama, bomontiada'nın ALT'ındaki mahzenlerde "sinerji" oluştu.
fatih gençkal'ın kapsayıcılığı ve semih fırıncıoğlu'nun desteğiyle; aslında gösteri sanatları için fiziksel olarak çok da elverişli olmayan o mahzenlere güz ayları boyunca genç tiyatrocular, dansçılar, performansçılar girip çıkar oldular; ALT'ın kapısının önündeki ahşap kütüklerin üzerinde bir yandan sigaralar içilirken, bir yandan da biraz önce seyredilmiş gösteriler hararetli bir şekilde tartışılır oldu; yeni tanışmalar yaşandı, fikir alışverişleri yapıldı.
yatırımların en zoru ve en görünmeyeni ve tabii ki en uzun vadeli olanı insana yapılan; geriye dönüşünü göremeyebilirsiniz, an itibariyle reklamını yapamazsınız, size şimdiki zamanda prestij sağlamaz.
bir yatırımcı olarak bir mekan yaptırdığınızda; açılışını yaparsınız, önüne geçip fotoğraf çektirirsiniz; beklemeniz, sabretmeniz gerekmez. hele bir de harcamanızı vergiden düşme imkanınız varsa keyifinize diyecek olmaz; ama insana yatırım öyle mi!
bomontiada'nın işletmecisinin de böyle bir vizyonu, sabrı yok anlaşılan; acelesi var, bu ülkedeki çoğu yatırımcı gibi. ve bu yüzden de, daha yeni yeni yeşermekte olan bir fidanı rahatlıkla kesebiliyor. zaten çok büyürse de deniz manzarasını kapatır; yaşken budamakta fayda görmüş olmalı!
-----
önemli not:
fatih gençkal duyarlı ve hassas bir yaklaşımla, festivalden bağımsız olarak alt'taki "a corner in the world" ekibinin emeğini kendisi tek başına sahipleniyormuş gibi bir algının olmaması için beni uyardı: bomontiada-alt'ta fatih gençkal ile birlikte claire zerhaouni ve burcu yılmaz üç eş-küratör olarak çalışıyorlarmış. bu eksiklik için zerhaouni ve yılmaz'dan özür dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










