tiyatro boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tiyatro boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2013 Çarşamba

karşılaşmalar / tiyatro boğaziçi


tiyatro boğaziçi'nin geçtiğimiz mayıs ayında istanbul tiyatro festivali'nde prömiyer yapan "karşılaşmalar" adlı oyununu, ocak ayında yeniden sahnelenmeye başlamasıyla seyretme imkanım oldu. oyunun mayıs ile ocak arasında yaşadığı serüveni ise genel hatlarıyla fırat güllü'nün mimesis portalinde yayınlanan "karşılaşmalar"da kim karşılaşıyor? yazısından öğrendim; "karşılaşmalar" mayıs sahnelemeleri ardından gelen eleştiriler doğrultusunda yeniden gözden geçirilmiş.
mayıs versiyonunu izlemedim, ama fırat güllü'nün yazısından takip ettiğim kadarıyla yapılan bütün değişikliler oyunun hayrına olmuş.

künyesindeki kolektiflikten (metin ortak, dört yönetmen, iki danışman, üç koreograf, dört müzisyen, üç kostüm tasarımcısı ve tabii ki yaratıcı kadronun çoğu aynı zamanda oyunun performansçıları da) bir bgst tiyatro boğaziçi yapımı olduğu hemen anlaşılan "karşılaşmalar" oldukça iyi bir oyun.
öncelikle; metni çok iyi. "karşılaşmalar" türkiye'nin son on yılda geçirdiği toplumsal, kültürel, politik değişimleri gözler önüne seriyor. ekip bence zor bir iddianın altına girmiş ve alınlarının akıyla çıkmışlar. her kesiminden insana söz veren, dozunda, dengeli bir metin.
iki saatlik oyunda günümüz türkiye'sinden atlanmış hiç bir insan tipi yok neredeyse. herkes var; türbanlısı da ulusalcısı da, karadenizlisi de kürdü de, işçisi de polisi de imamı da askeri de. herkes kendi derdiyle, argümanıyla var. hiç bir yargılama, üstten bakış yok; oyunda, tam da adı gibi, türkiye'yi oluşturan insanların "karşılaşmalar"ı sağlanmış. brechtyen bir yaklaşımla seyirciye bir olgunun her yönünü sunup, seyirciden kendi yargısını vermesini bekleyen, seyirciyi -müthiş güldürdüğü gibi- zehir zemberek de düşündüren bir metin.

oyunculuklar bildik tiyatro boğaziçi tadında; ne şaşırtıyor, ne hayal kırıklığına uğratıyor. dekor ve ışık da yine bildik bir tiyatro boğaziçi yapımı seviyesinde; basit, işlevsel ve çok amaçlı.

"karşılaşmalar"ın -metni dışında- iddialı diğer bir özelliği, bir müzikal veya müzikli oyun olmadan, dans öğesi içermesi.
tabii, işin zor ve güzel yanı, dans-hareket düzeninin yapmacık, eklemeci veya dekoratif değil, hikayenin içeriğini destekler bir yaklaşımla tasarlanmış olması. yapay kaçmadan, gülünç olmadan bunu başarmak zor; ve bence başarılmış.
fırat güllü'nün yazısından öğrendiğim kadarıyla oyunun mayıs versiyonunda müzik canlı icra ediliyomuş; yeni sahnelemede bundan vazgeçilmiş. keşke vazgeçilmeseymiş. hele de içinde dans öğesi barındıran bir sahne yapıtında, özgün müzik bestelerinin canlı çalınması bence başka bir enerji yaratıyor; banttan kayıt aynı etkiyi vermiyor.

fırat güllü'nün yazısından öğrendiğim kadarıyla oyunun mayıs versiyonuna gelen bir eleştiri, sonunun sorunlu bulunmuş olmasıymış. bence "karşılaşmalar"ın en kuvvetli özelliklerinden biri sonuydu.
bu, bir üst öykü sayesinde birbiriyle ilişkilendirilmiş skeçlerden kurulu kurgu nasıl noktalandırılacak diye düşünmeye başlamışken; ve keşke tipik bir amerikan filmi havasında herkesi (seyirciyi) memnun edecek ve rahatlatacak (tiyatral tabirle katharsise ulaştıracak) bir son beklemese bizi diye için için dilerken; o kadar doğal, o kadar "öylesine" bitirildi/bitti ki oyun, hayat da böyle aslında, değil mi; belirsizliklere açık, yeni karşılaşmalara gebe devam etmekte..

20 Nisan 2011 Çarşamba

yeni bir hayat için / cüneyt yalaz & uluç esen



2010-11 sezonunda bir tane daha “tek oyunculu, çok karakterli” bir oyun izledim. “yeni bir hayat için” yeni bir oyun değil; ilk defa 2000’li yılların başında sahnelenmiş, tiyatro boğaziçi’nin maya sahnesi’ne sahip çıkıp göçebelikten kurtulmasıyla birlikte bu sezon yeniden sahneye taşınmış.

uluç esen ile cüneyt yalaz’ın birlikte yazdıkları, cüneyt yalaz’ın oynadığı “yeni bir hayat için” ara dahil 100 dakikalık sürede mizahi bir dille günümüzün “ortalama” insanının portresini çiziyor; hayatını yenilemek için akla gelebilecek her türlü yolu deneyen kahramanın hikayesi üzerinden günümüz insanoğlunun doğayla, kültürle, sanatla, politikayla, parayla, bilişim teknolojisiyle ve çağımızın iletişim kanallarıyla hesaplaşması, karşı ve hemcinsleriyle ilişkileri komik tarafları öne çıkartılarak irdeleniyor.

cüneyt yalaz, oyunun kahramanı selim’e, selim’in farklı yaşlarına ve 40 yaşına gelinceye kadar başından geçen hikayelerdeki sayısız karaktere ustaca can veriyor. yalaz, kolaya ve tekrara kaçmadan her bir karaktere farklı mimik, jest ve konuşma özellikleri yükleyerek zor bir işin üstesinden geliyor.

hikayeler çok farklı mekanlarda geçtiği için sahnede üç ayrı ortam yaratılmış: masa-sandalye, sehpa-koltuk ve tam ortadaki sandık. sandık hem anlamsal olarak selim’in geçmişini cisimleştiriyor hem de mizansen olarak hikayelerdeki aksesuarların içinden çıktığı öge görevini görüyor.

“yeni bir hayat için” bu haliyle de sıkmayan, temposu düşmeyen ve oldukça keyifli bir oyun, ancak bir-iki kısa sahnesi çıkartılıp 70-75 dakika ve tek perde olarak kurgulansa daha yoğun bir duygu bırakırdı gibi geliyor bana.

tiyatro boğaziçi, her oyunlarında merkezine insanı koydukları konularıyla ve samimi, sıcak, doğal ve en “ortalama” seyirciyi bile kalbinden yakalayan oyunculuklarıyla dikkat çekiyor.
imkanlar elverseydi gönül isterdi ki, oyunlarını italyan sahnenin ayrımcı düzeninde değil de, dairesel sahnenin seyircileri oyunun ve “o anın” parçası haline getiren birleştiriciliğinde yaşantılayabilseydik…

29 Mart 2011 Salı

selam sana shakespeare / tiyatro boğaziçi


öyle bir oyun düşünün ki; konu ettiği yazarın hayat hikayesini, siyasi toplumsal ve kültürel bağlamlarda yaşadığı dönemi, yazdığı oyunlardan bölümleri, oyunları yazış hikayelerini, oyunlarından replikleri, oyunlarının isimlerini, yazar hakkında yapılmış yüzlerce çözümlemeyi/araştırmayı, günümüz dünyasına ve yaşadığımız coğrafyaya da atıflarda bulunarak sahneye taşısın; yazar ile oyunlarını hiç tanımayanlar kadar, tanıyan ve bilenlere de hitap etsin; eğlenceli olsun, sıkmasın, keyifle seyredilsin! olabilir mi?
olmuş!

tiyatro boğaziçi’den daha önce aynı fikirle (“genç seyircilere yönelik büyük tiyatro insanlarını anlatma hedefiyle”) hazırladıkları moliére oyunu “moliére efendi”yi seyretmiş ve çok keyif almıştım.
o zamandan beri programlarını takip ediyordum “selam sana shakespeare”i yakalamak için. nihayet dün akşam denk getirdim ve geçen ay kendi sahnelerine dönüştürerek yeniden açtıkları maya sahnesi’nde seyrettim.

aysel yıldırım, burak akyunak, duygu dalyanoğlu, eser dilsöz ve ilker yasin keskin’den oluşan “moliére efendi”nin sevimli ekibine özgür eren de katılmış; altı oyuncunun her biri sanki yarış içindeler, “daha fazla keyif alarak ve kendi keyfimi seyirciye daha fazla geçirerek nasıl oynarım” diye.
mimikleri, tonlamaları vurgularıyla o kadar iyiler ki; ne yüksek sofitalı döner sahneye, ne yüzlerce ışık spotuna, ne asansörlü platformlara ne kayan dekorlara ne de duman bulutlarına ihtiyaçları var.
gönüller bir olunca samanlık seyran olur denir ya, bu ekip için de şu denebilir: bir araya geldiklerinde en elverişsiz mekanı bile tiyatronun büyüsüyle saraya dönüştürüyorlar.

oyunculardan üçü, aysel yıldırım, ilker yasin keskin ve özgür eren aynı zamanda oyunun reji, kurgu ve metin yazımını gerçekleştirmişler.
shakespeare’den ilhamla yaratılmış iki orman cini (ya da ilham perisi) usta yazarın edebi sırlarını bulamazlarsa özgürlüklerine kavuşamayacaklar; oyun bu iki cinin sırların peşinde shakespeare’in dünyasında çıktıkları yolculuğu konu ediniyor. teyel yerlerini belirginleştirmeden shakespeare’in hayatından oyunlarına, o dönemin yaşayışından günümüze ustaca geçişlerle seyircileri keyifli bir seyahata çıkarıyorlar; hem de ne didaktik bir tonda ne de 80 dakika boyunca tempoyu düşürerek ve oldukça da eğlenceli bir atmosferde.
belli ki kendileri de sahne üzerinde büyük keyif almakta, eğlenmekteler; eh böyle olunca, o enerji salona, seyircilere de geçiyor haliyle.

tiyatro boğaziçi'nin bir sonraki "büyük tiyatro adamı" projesini sabırsızlıkla bekliyorum...

["selam sana shakespeare" nisan'da üç defa maya sahnesi'nde!]

22 Ocak 2011 Cumartesi

"moliére efendi"ye saygı ve selam gecesi


dün akşam kurtuluş'ta haldun dormen sahnesi'nde tiyatro boğaziçi'nden "moliére efendi"yi seyrettim. güldüm, eğlendim.
sahnede beş oyuncu farklı rollere girerek ve mimiklerini, bedenlerini, seslerini ustaca kullanarak moliere'in hayatını anlattılar, eserlerinden bölümler oynadılar.

oyun sahneye konulurken, moliére'in de eserlerini yazarken etkilendiği commedia dell'arte tarzından esinlenilmiş; özellikle bedenin kullanımı açısından.
ayrıca; oyuncuların mimikleri ve sesleriyle yaptıkları cambazlıklar da keyifli anlar geçirmemi(zi) sağladı.
salonun seyirci kısmı çok kalabalık olmasa da, yükselen kahkaha sesleri keyif alma açısından yalnız olmadığımı gösterdi.

özel bir ışık tasarımının, canlı müziğin, dönem dekorunun olmadığı, sahnede sadece ortada bir perdenin ve iki yanda sayısız kostümün asılı olduğu iki barın olduğu; hikayenin durmadan değiştirilen kostümler ve aksesuarlarla anlatıldığı bir sahneleme tercih edilmiş. ortaçağ avrupası'nın panayır/sokak tiyatrosundan ve anadolu'nun ortaoyunundan beslenen bir seyirlik çıkmış ortaya. dolayısıyla, bütün iş oyunculara (aysel yıldırım, burak akyunak, duygu dalyanoğlu, eser dilsöz, ilker yasin keskin)
düşüyor; onlar da altında kalmıyor, moliére'in hakkını veriyorlar.

aynı yaratıcı ekibin (reji, kurgu ve metin düzenleme: aysel yıldırım, ilker yasin keskin, uluç esen) ve oyuncu kadrosunun sahneye taşıdığı bir de "selam sana shakespeare" var. ocak gösterilerini kaçırdığım oyunu seyretmek için sabırsızlanıyorum...