16 Ekim 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 51 : semih ali aksoy & uygar erkuş (boş sahne)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Çalgıcı Gülali Masalı ile festivalde yer alan Boş Sahne’den Semih Ali Aksoy ve Uygar Erkuş.
Performansın özü sizce nedir?
Uygar Erkuş: Performansın özü bana kalırsa konsantrasyon. Konsantrasyon beraberinde iletişimi ve hassasiyeti barındırıyorsa, sahneyi paylaştığımız arkadaşlarımızda ve bizi izleyenlerde bir etki yaratabilir diye düşünüyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Semih Ali Aksoy: Bilebildiğimiz ve şimdilik düşünebildiğimiz kadarıyla sanatın insanı ya da insanın bir yanını, belli bir süre için gündeliğinden ve gündelik hayatta geliştirdiği savunma mekanizmalarından uzaklaştırma, başka bir dünyanın hayaline davet etme ve sonra oradan geri döndürme gibi bir gücü var. Bu mesafeyi gidip gelme, farklı duygularla, farklı düşüncelerle, farklı deneyimleme biçimleriyle karşılaşma gibi ihtimaller yaratabiliyor. Tabii bu sanatı alımlayana da bir o kadar bağlı. Bu içten içe yanan, çok büyük ihtimalle küçücük olan kor, belki bir iz bırakır. Belki bu iz, bir gün bir karar verirken, birine veya bir şeye bakarken, bir duyguyu yaşarken küçük bir fark yaratır ve belki bu da sanata özgü bir dönüştürme gücü.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Semih Ali Aksoy: Açıkçası bu konu hakkında çok bir fikrim yok. Belli prova süreçlerinin hibritleşeceği, yaygınlaşan yeni teknolojilerin performanslarda kullanılacağı ve çevrimiçi oyun ya da oyun kaydı izlemenin de bir parça normalleşeceği kesin gibi. Ayrıca tiyatro mekânları konusunda da bir genişleme oluyor, hepimiz sokak, park, bahçe gibi açık hava alanlarında yapılacak gösterimlerle alâkalı daha çok düşünmeye başladık. Yine de pandemi öncesinden radikal bir şekilde farklı olacağını düşünmüyorum.

Uygar Erkuş: Bir diğer taraftan da sanatçıların kendi disiplinlerini ve sahip oldukları olanakları düşünebiliriz. Birçok grup bu süre zarfında prova alamadı, oyunlarını oynayamadı haliyle sahnedeki insanlar için bir soğumadan, bir unutmadan bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Ben yine de bu konuda iyimserim sanırım. Sıcaklığını korumaya başarabilenler ile uzak kalıp büyük bir özlemle sahneye dönenler her ikisi de kendilerine has güzel işler yapacak ve bu seyirci tarafından da ilgi uyandıracaktır. En azından bunu diliyorum.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Semih Ali Aksoy: Bu süreçte yaşadıklarımız ileride nelere ilham olacak bilmiyoruz ama en başta boşa geçen zaman diye bir şeyin olmadığına inanmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince bu süreci okuyarak, izleyerek, dinleyerek kendimizi beslemekle ve bir şeyler yazıp düşünmekle geçirmeyi deniyoruz. Ekibimizin büyük kısmının başka işleri olması ekonomik olarak işimizi kolaylaştırdı ve başka işi olmayanlar da aile evine dönmek gibi masrafları en aza indirecek önlemler almaya çalıştı. Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?

Semih Ali Aksoy: Gülali özelinde konuşursak, masallar en büyük kaynağımız. Bu konulara ilgili seyircilerimiz oyunda birçok masaldan ve mitten esin bulacaktır. Ayrıca çizgi filmlerden özellikle sahne dilini oluşturmakta çokça esinlendik. Daha genel konuşacak olursak da, fiziksel bir yerden araştırmalar yapan, oynayan oyuncu bedeni ana motorumuz. Tabii bunu düşünsel bir yerden çerçevelenmiş, belli bir dramaturji ekseninde yapmaya çalışıyoruz. Belli bir yoğunlaşma yakaladıktan sonra da karşılaştığımız birçok şey potansiyel olarak ilham verici olmaya başlıyor.

Uygar Erkuş: Bir ilhamı bir rüyadan aldığımı hiç hatırlamıyorum açıkçası. Fakat gece uykumda çok çok güzel müzikler dinlediğimi, “ah keşke bunu bir kaydetsem de öyle uyusam” dediğimi, fakat ‘neyse ya zaten kafamın içinde değil mi elbet yine gelir” diye kendimi teskin edip uykuya döndüğümü çok bilirim. Ha o uykular sırasında kendiliğinden çıkan müzikler benim midir, kimindir, ya da hakikaten herhangi birini çalmış mıyımdır sonrasında, bilmiyorum.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Semih Ali Aksoy: İlhamın birçok boyutu var ve izleri takip etmeye başlayınca sonsuzca hepimizi besleyen kaynakları hissedebiliyoruz. Farkında olduğumuz bir sürü ilham verici insan, kaynak var benim için. Çalgıcı Gülali özelinde konuşursak, her şeyden önce birbirimizle tanıştığımız ve ortak tiyatro kültürümüzü kurduğumuz ODTÜ Oyuncularını saymak gerekir. Onun dışında çalışma sürecinde ve öncesinde atölyelerine katıldığım Judith Liberman, Erkan Uyanıksoy ve Elif Temuçin’i; Ceren’in yüksek lisans tezinde de incelediği gibi Tiyatrotem’i, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ı da unutmamalıyız.

Uygar Erkuş: Jacob do Bandolim, Jethro Burns, David Grisman gibi mandolinciler ve Django Reinhardt, Dizz Gillespie, Count Basie gibi cazcılar başlıca ustalarım, müziğini örnek aldığım insanlar. Fakat müzik yolculuğumda feneri eline alıp yoluma ışık tutan bir kişi varsa o da caz gitaristi Kaan Mete. Müzik konusunda biricik hocam ustam.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Semih Ali Aksoy: En en başta, yani daha çalışmaya başlamadığımız ama yavaş yavaş bir şeylerin belli bir odakta toplanmaya başladığı dönemde genellikle bir isim olmuyor, bu aşamada biraz kısıtlayıcı hissettiriyor. Fakat artık buna çalışıyoruz dediğimiz, yola çıktığımız noktada bir ismin olması bize yardımcı oluyor. Çünkü artık orada, işle aramızda bir diyalog gelişmeye, bizim onu çalıştığımız kadar, onun da bizi çalıştığı bir süreç başlıyor ve bir ismin olması bu diyaloğu da, işin mevcudiyetini de güçlendiriyor sanırım. Nihai ismin konması ise oyunun bütününü, gittiği yeri tam anlamıyla hissetmeye başladığımız zamanda oluyor. Yine de her süreç birbirinden farklı, şimdilik böyle oldu ama bundan sonra farklı olabilir.

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor?
Semih Ali Aksoy: "Fringe", aslında hayatımda görece yeni bir sözcük. Meeting Jim adlı belgeselde ilk defa festivalden haberim olduğunda heyecanlanmıştım çok. Bu yüzden Jim’den de kaynaklı olarak bende oluşan ilk anlam; dostça karşılaşmalar. Ki ben de dostum Yasemin sayesinde İstanbul’daki festivalden haberdar olmuştum. Bu ilk anlam festivalin başlangıç hikâyesiyle ve sözcüğün anlamlarıyla da ilişkilenerek, beni heyecanlandıran başka kavramlarla yan yana geliyor; büyük yapılarla, duvarlarla örülü, sürekli merkezlere odaklanan bir dünyada kıyıda köşede olmayı, belki bir çatlaktan sızmayı ve bu aralıkta iyi karşılaşmaları çoğaltmayı, bir çatlakta yeşeren dostlukları çağrıştırıyor.

Neden özellikle bu işinizle Istanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? Istanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu?
Semih Ali Aksoy: Öncelikle gayet pratik bir sebebimiz var. Pandemi koşullarına en uygun, az kişilik, açık havada oynanabilecek ve İstanbul’a çok az götürme şansı bulabildiğimiz bir oyunumuz Çalgıcı Gülali Masalı. Fakat bir önceki soruda, sözcüğün çağrıştırdıklarıyla da çok ilişkili bir oyun Gülali. Kral olmak gibi birçoklarının arzulayacağı büyük bir gücü istemeyen ama çevresinde olup bitenlere de duyarsız kalamayan, bu yüzden de uzun bir yolculuğa çıkıp karşısına çıkan zorluklara kendi dilince, kendi tarzında çözümler bulan, çatlaklardan sızan bir çocuğun hikâyesi bu. O nasıl kendi çalgılı çengili yoluyla “büyük” dünyanın engellerini aşıyorsa, anlatıcılar da kendi eğlenceli yollarıyla bu uzun hikâyeyi seyirciyle paylaşıyorlar.

Uygar Erkuş: Oyunun bütünüyle ilişkilendirdiğim, oyundan bir cümle geldi aklıma: “Aradığın hüner kimde saklı istediğin bilgi kimde gizli öyle hemen bir bakışta belli olmaz.”

İstanbul Fringe Festivali kapsamında seyirciler ile yeniden fiziken buluşuyor olmak sizin için ne ifade ediyor?
Uygar Erkuş: Çok heyecanlıyız gerçekten. O gün o sahneye çıkıp hikâyemizi ve neşemizi seyircilerimizle paylaşmayı iple çekiyoruz.

Semih Ali Aksoy: Seyircilerle tekrar bir araya gelmeyi, oyunumuzu oynamayı, sahneyi, ışığı her şeyi çok özledik. Bu yüzden çok mutluyuz. Ayrıca bizimki çifte mutluluk çünkü çeşitli sebeplerden çok uzun zamandır İstanbul’da oyun gösterememiştik, yeniden İstanbul’a geliyor olmaktan dolayı da çok sevinçliyiz. Bütün Fringe Istanbul ekibine ve bu festivale herhangi bir şekilde katkı sağlayan herkese çok teşekkür ederiz.

[bu söyleşi unlimited'de 12.10.2021 tarihinde yayınlandı]

14 Ekim 2021 Perşembe

19. yüzyıldan bir kadın besteci: louise farrenc


adıyla ilk defa bu sabah eski newsletter'ları karıştırırken, 8 ekim tarihli new york times'ta karşılaştım. henüz makalenin sadece başlığını okumuşken, spotify'da yapıtları var mı diye baktım, olmaması imkansızdı zaten. 
sabahtan beri üç senfonisini dinliyorum döndüre döndüre. evet, dönemine göre biraz eski usul, ama dinlemesi çok keyifli, enerjik, melodik ve çalgıların aralarında oynaştığı senfoniler bunlar. mendelssohn'un tadı var, bana en çok onu anımsattılar..

louise farrenc 1804-1875 arasında yaşamış fransız bir piyanist, hoca, besteci; özellikle heykeltraşların olduğu bir aileden gelmiş, bir flütçü ve aralarında beethoven'ın da olduğu bestecilerin yayıncısı ile evlenmiş, 1859'da kızını kaybettikten sonra besteciliği bırakmış.

philadelphia orkestrası'nın 2012'den beridir, new york metropolitan operası'nın ise taptaze şefi genç ve dinamik yannick nézet-séguin farrenc'in yapıtlarını programlarına alan müzisyenlerden biri.

new york times'taki yazının tamamını okumak isteyenler tıklayabilirler.
spotify'i olanlar ise herhangi bir kayıttan başlayabilirler louise farrenc'in bestelerini dinlemeye.
vakti olanlar ise bu güzel güz başlangıcında brontë kardeşlerin bir romanıyla eşlik edebilirler dinledikleri farrenc bestelerine...

2 Ekim 2021 Cumartesi

on soruluk sohbetler 50 : emmanuelle vincent & pierre larauza (t.r.a.n.s.i.t.s.c.a.p.e)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyor. Üç yabancı ve altı yerli ekibin dahil olduğu Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On soruluk sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. İlk konuklarımız T.r.a.n.s.i.t.s.c.a.p.e adlı Belçikalı topluluğun kurucuları Emmanuelle Vincent ile Pierre Larauza. Canlı müzik eşliğinde 50 dakika süren bir dans solosu olan Mutante Vietnamlı kadınların motosikletle günlük seyahatleri sırasında tamamen vücutlarını ve yüzlerini kapattıkları ve böylece adeta yüzü olmayan anonim kişilere dönüştükleri ilginç bir kentsel fenomenden esinlenilerek tasarlanmış.



Performansın özü sizce nedir?
Yaşayan, canlı olan, bir bedenin izleyici ile ilişkisi.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat gerçekliği dönüştürmez, onu farklı görmeye yardımcı olur. Bu anlamda evet sanat, halkın bakış açısını dönüştürür.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Pandemi, mekânla ve birbirimizle olan ilişkimizi şimdiden dönüştürdü. Yaşayan sanat bundan etkilendi ve giderek daha sanal hale gelen bir dünyada şüphesiz giderek daha değerli bir hale gelecek.

Pandeminin yarattığı zorlu koşullarla ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi nasıl başa çıkıyor?
Belçika pandemi kısıtlamalarından kaçmadı, mekanlar ve festivaller kapatıldı. Her sanatçı farklı şekilde tepki gösterdi, bazıları kendi mahrem alanlarında kendileriyle yeniden bağlantı kurma fırsatını yakaladılar, diğerleri Covid-19 öncesi kamu performanslarına alternatifler önerdiler. Biz t.r.a.n.s.i.t.s.c.a.p.e olarak, sağlık kurallara uymamıza izin verecek şekilde bazı sahne araçlarımızı kullanabilecek kadar şanslıydık (Urban Distortions performansı için şişirilebilir baloncuklar, Chambre(s) d’Hôtel performansı için karavan…).

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Hiçbir zaman herhangi bir kişi veya düşünce ekolü ile özellikle aynı çizgide olmadık. Bizim işlerimiz doğası gereği çoğulcu bir yapıya sahip ve birçok yönden, çağdaş dans sanatı ve figürlerinin ötesinden ilham alıyor. Gerçekliği gözlemlemek bize derinden ilham veriyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Genellikle etrafımızdaki gerçek dünya ve gözlemlediğimiz insanlardan ilham alıyoruz. Rüyalar ilham için bir kaynak olabilir ama biz özellikle böyle bir dinamik içinde çalışmıyoruz.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bir sanat eserine isim vermek, heyecan verici ve zor bir alıştırma. Biri diğerine ilham veren bir ikili olarak çalışıyoruz. Her ikimiz de tatmin olduğunda, başlık bulunmuş oluyor. Genellikle projeye başlangıçta isim veriyoruz.

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor?
Bu kavramın güzelliği, onun polimorfik, akışkan, ve çoklu tanımların sınırlarında olmasından kaynaklanıyor. Fringe, sınırların, alternatifin, riskin somutlaşmış hali.

Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu?
Kültürlerarası karşılaşmalardan çok ilham alıyoruz. Mutante performansını önerirken, zorluk, klişelerin ve kalıpların ötesinde bir Vietnam fragmanını İstanbul seyircisiyle paylaşmaktı. Mutante, estetik ve etkileşimli bir seyirci deneyimi olarak görülebilir. Mutante, hareketin yaşayan bir heykeli.

İstanbul Fringe Festivali kapsamında seyirciler ile yeniden fiziken buluşuyor olmak sizin için ne ifade ediyor?
Geçen yıl sanal katılımı deneyimlemiş olarak, İstanbul'da fiziki performans sergilemek bizim için bir kutsama. Çok mutlu ve heyecanlıyız.

[bu söyleşi 28.09.2021 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır]

30 Eylül 2021 Perşembe

on soruluk sohbetler 49 : elif temuçin (tiyatro bereze)

İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenleniyor. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyor. Üç yabancı ve altı yerli ekibin dahil olduğu Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On soruluk sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. İlk konuğumuz, ülkemizin hem yetişkinlere hem de çocuklara ve gençlere yönelik nitelikli gösteriler üreten ender topluluklarından Tiyatro Bereze. Topluluğun kurucularından Elif Temuçin’in yazdığı ve oynadığı, Erkan Uyanıksoy’un yönettiği An-Sızı-N bir ergenlikten yetişkinliğe geçiş hikayesi anlatıyor. Ülkemizde sık rastlamadığımız, gençlere yönelik tiyatro örneklerinden biri olan A-Sızı-N Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatro Teşvik Ödülü desteği ile üretilmiş. Şimdi söz, hem belgesel niteliği olan hem de kurmaca bir hikaye anlatan A-Sızı-N’ın yaratıcılarından Elif Temuçin’de.




Performansın özü sizce nedir?
Of, çok zor bir soru bu. Herhalde öncelikle bir icra edene, bir de icra edileni izleyene/algılayana ihtiyacımız var. İcra eden izlendiğinin farkında ve de icra ettiğini izleyene "sunuyor". İzleyen de bunun bir icra, bir sunum olduğunun bilincinde. Yani ortada bir akit var. Bir de bu akdin gerçekleştiği belirli bir zaman ve mekan var. Özü sanki bu gibi. Kapsamlı bir soru, üzerine tez yazılır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kendimizdeki etkisine bakarak bu güce inanıyoruz evet. İnsan dönüşmeye hazırsa aslında her şey; bir söz, bir diyalog, bir karşılaşma onu dönüştürebilir, neden olmasın, sanatta da bunlardan bol bol yok mu? Buradaki kritik kelime belki de "karşılaşma". Doğru zamanda doğru yerde doğru karşılaşma bir dönüşüm yaratabilir, onun kıvılcımını çakabilir, onu tamamlayabilir. Ama dönüşüm bir süreçtir ve dönüşecek olanın ne kadar dönüşmek istediğine bağlıdır; tek başına bir sanat eserinden bir gecede bir dönüşüm yaratmasını beklemek de sanata haksızlık olur.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte?
Henüz çok net gözlemlediğimiz bir dönüşüm yok. Yani evet pandemi süreci nedeniyle bir ekrana bakarak izlediğimiz işlerin sayısı arttı, ama bu deneyim pandemi sonrasında yapılan işleri ne kadar etkileyecek, bu teknolojik deneyim işlerimize sirayet edecek mi, yoksa laptopları kenara koyup tiyatro yapma pratiğimize kaldığımız yerden devam mı edeceğiz, bunu şimdiden söylemek zor sanki. Kuşkusuz en azından şunları çok iyi gördük: Bir; hepimizin işlerinin birinci sınıf video kayıtları olmalı; iki; bir B planı, bir başka kapanma durumunda hala üretken olabilmenin bir yolunu bulmalıyız.

Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? 
B planıyla :) Kendimize başka meşgaleler bulmaya çalıştık. Kimimiz çeviriye yöneldi, kimimiz yazmaya koyuldu, biri daha çok müzik dinledi, beriki daha çok okudu vs. Bu hemen olmadı, çok bocaladık. Ezberlediğin bir yaşam pratiği gidince çok afallıyorsun tabi. En zoru da "açılmışsın gibi ama tam da açılmamışsın hali". Ama bu süreçte BeReZe’cek en net anladığımız şu oldu: yan yana durmak çok önemli. Hepimiz pandemi sürecinde düştü, ama hiç aynı anda düşmedik, biri düşerken öbürü tutmak için mecbur ayaktaydı :) Düşersen birinin tutacağını bilmek de, düşeni yakalamak için uyanık kalma zorunluluğu da bizim için bu süreci görece kolaylaştırdı.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Üretim kaynaklarımız gerçekten oldukça çeşitli. Bazen okuduğumuz, izlediğimiz herhangi bir şeyden etkilenip oyun ürettiğimiz gibi, bir fotoğraftan ya da tek başına bir sözcükten bile yola çıkabiliyoruz. Bazen biçim tetikleyici oluyor, bazen içerik. Oyun çalışma sürecinde algıda seçicilik işlediğinden gündelik hayatın rutininde bile oyuna malzeme olacak şeyler çıkıveriyor karşınıza. Mesela Macbeth / İki kişilik kabus isimli oyunumuz kendimizi "kabus" ve "vicdan" kelimeleri üzerine fazlaca düşünürken bulduğumuzda şekillenmeye başladı. Hem biçimi hem içeriği etkiledi. "Kabus" dramaturjisi rüyaların özgür kapısını açtı. Ve evet, biraz grotesk’i seven bir ekip olarak rüyaların dünyası, etkileyici bir alan sunabiliyor, onlardan faydalanıyoruz.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Çok var aslında. Bir; doğrudan birlikte çalıştığımız veya öğrencisi olduğumuz ustalar var; bir de dolaylı ustalarımız var: birlikte çalışmasak da izleyerek, sohbet ederek, okuyarak ilham aldığımız ustalar. İlk aklımıza gelenleri söyleyelim: Kopenhag’daki okulumuz Commedia School’un kurucularından Ole Brekke hem verdiği eğitimle, hem de o eğitimi verme biçimiyle gerçek bir ustaydı. Bize çok şey öğretti sağ olsun. Türkiye’de de Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş oyunlarıyla, tiyatro düşünceleriyle, insani değerleriyle bize hep ilham vermiştir.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Yaptığınız işe isim vermek bazen çok zorlayıcı oluyor, bazen birdenbire düşüveriyor aklınıza. Mesela GelGit isimli oyunumuzun ismi için aylarımızı verdik :) Ama sonunda içimize gayet sindi. Hem oyunun ruhunu taşıyacak hem de dikkat çekecek bir isim her zaman bulanamayabiliyor.

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor?
"Fringe" bizim için gençliği ve dinamizmi çağrıştırıyor. Yeni ve farklı olanın peşinde araştırmaya açık bir tınısı var. İyi ki de var.

Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu?
Festivalde yer alan oyunumuz An-Sızı-N, 14 yaş ve üzeri herkes için hazırlanmış bir gençlik oyunu. Tam da gençler için bir oyun yaptığımız için, Fringe Festival’in doğru bir adres olduğunu düşünüyoruz. Artık dünyada gösteri sanatları, oldukça dinamik, disiplinler arası bir hal aldı. Buna kapılarını açmış, uluslararası bir festivalde yer almak gurur verici. An-Sızın-N’ın cümlesi: Büyümek, bir kendini arama serüvenidir.

İstanbul Fringe Festivali kapsamında seyirciler ile yeniden fiziken buluşuyor olmak sizin için ne ifade ediyor?
Tek kelimeyle: Heyecanlı! Tiyatro BeReZe, oyunlarında, seyirciyle etkileşim halinde olan bir tiyatro olduğu için, tekrar fiziken bir araya gelmek önemli. Hele ki An-Sızı-N, biraz da seyircinin varoluşuyla şekillenen bir oyun. Fiziki bir aradalık ile, oyunun murat ettiği birçok katmanın seyirciye ulaşmasını sağlayacağımızı umut ediyoruz. Seyirciyle göz göze diz dize olmayı da çok özledik!

[bu söyleşi 21.09.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı]

21 Eylül 2021 Salı

on soruluk sohbetler 48 : david somlo

Bergama Tiyatro Festivali üç yıllık bir aradan sonra 26-29 Ağustos 2021 tarihleri arasında gerçekleşti. Festivalin Dünyadan başlıklı bölümü Macaristan’dan disiplinlerarası sanatçı David Somló’nun Mandala adlı gösterisini konuk etti. Bergama’nın en ilginç binalarından biri olan, Roma döneminden kalma Mısır tapınağı Kızıl Avlu’nun iki silindir kulesinden birinin içinde gerçekleşen gösteriyi üç ayrı seansta yirmişer kişi deneyimledi. Katılımcılar, her birine verilen küçük hoparlörlerden dinledikleri özel ses tasarımları eşliğinde, zemine farklı renk ve şekillerde çizilmiş rotalarda 30 dakika boyunca hareket ederek gösterinin hem seyredenleri hem de eyleyenleri oldular. İşlerinde ses, mekân ve insanlar arası etkileşime odaklanan David Somló on soruluk sohbetimizi cevapladı.



Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
İnsanlar bir mekânda birlikte birşeylere tüm dikkatlerini veriyorlar.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Oldukça zor bir şey bu. Sanatın çoğu zaman çok az dönüşüm yarattığını düşünüyorum, onun yerine sadece rahatlık ve eğlence sağlıyor, ancak bazen çok katartik ve ilham verici olabiliyor. Ama sanırım bu aynı zamanda bireyin dönüştürülme isteğine de bağlı."Nasıl"ın cevabı ise sanatın biçimine bağlı, ama performatif biçimler benim için adeta parmakla şuna işaret ediyor ve diyor ki; bunu yapabilirsin, sen de böyle olabilirsin, orada bir şey var.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Aktif bir pandemi sürecinde gösterimlere devam etmenin üç ana yolu olduğunu düşünüyorum: Açık havada gerçekleşen performanslar, samimi küçük ölçekli performanslar (çok küçük gruplardan bir kişi için gerçekleşen bire bir gösterimler) ve (online) yayın. Bu süreçte bence çok yanlış bir yol olan yayın/dijital formların ezici bir hakimiyetini gözlemledim. Açık havada gerçekleştirilen performanslarda bir miktar artış olsa da, Macaristan'da küçük ölçekli ve samimi çalışmalara doğru pek fazla yönelim görmedim, ki bu içinden geçmekte olduğumuz zamanlarda hala daha fazla araştırılması gereken bir alan.

Ülkenizdeki gösteri sanatları ortamı, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla nasıl başa çıkıyor?
Bu soruyu yanıtlamamayı tercih ederim.

“Ustam” olarak tanımlayabileceğiniz ya da sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz biri/leri var mı? Ve böyle biri/leri varsa kimler?
İşlerim genellikle farklı disiplinlerden ve kavramlardan ilham aldığı için “ustam” diyebileceğim bir kişi yok. Biçim ve kavramsallık açısından 60'lar New York'unun deneyselcilerinin, postmodern dansın ve John Cage'in soyundan geliyorum sanırım. Neredeyse tüm işlerimde yer alan drone/ambiyans bestelerimdeki kahramanım, minimalizm, sürekli değişim ve zamanın esnemesi hakkında çok şey öğrendiğim Fransız besteci Eliane Radigue. Daha atmosferik bir bağlam veya anlatı bağlamı kullandığım zamanlarda ise asıl ilham kaynağımın David Lynch olduğunu düşünüyorum. Sanatçı arkadaşlarımın arasından ise en şey çok en önemli iki işbirlikçimden öğrendim: Macar sanatçı/yapımcı/dansçı Imre Vass ve Sloven dansçı/besteci/dramaturg Ivan Mijaceveic. Yeni solo parçam Overheard (Ekim'de prömiyerini yapıyor) için onlarla birlikte çalışma şansını yakaladım ve kendimi bir rüya takımın parçası hissettim.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Benim için iki ana ilham kaynağı var: İçerik için her zaman yaşadığım ya da arzuladığım bir deneyimi, izleyicinin deneyimleyebileceği şekilde dönüştürmeye çalışıyorum. Biçim için ise diğer çalışmalardan ilham alıyorum, çok çeşitli kaynaklardan, biraz ondan biraz bundan azar azar seçiyorum ve hayal ettiğim deneyimi yaratmak için onları birlikte işliyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlıklar oldukça erken, çoğunlukla başından itibaren ortaya çıkıyorlar. Bunun bir sebebi de, neredeyse sadece, oldukça gelişmiş kavramlar üzerinde çalışmaya başlıyor olmam. Komik bir istisna grubum Dorota ile oldu: Bir tur otobüsünde adı Szollár Domonkos olan bir gazetecinin adını Solar The Monk olarak yanlış duydum ve birlikte 2 yıldır tek bir nota dahil hiç müzik yapmamış olmamıza rağmen, bu üç kelimenin yeni albümümüzün adı olacağını hemen anladım. 2 yıldır. Daha sonra albümün tüm konsepti bu başlık etrafında inşa edildi.

Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz?
İnternet örneğinde olduğu gibi öğrenme becerileri artık herkes için çok daha erişilebilir ve de insanların bir disiplinin geleneksel müfredatının dışında her yerden bir şeyler topladıkları aşikar. Bu yüzden disiplinlerarası bakış açısının çok gündemde olduğunu ve bu zamanlarda oldukça doğal bir düşünme biçimi olduğunu düşünüyorum. Yine de bazen zorlayıcı olabiliyor; çoğu durumda disiplinlerarası işleri bir yere yerleştirmek daha zor, ancak 5-10 yıl içinde disiplinlerarası biçimlerin çok daha fazla kabul göreceğini ve anlaşılacağını düşünüyorum.

Genellikle yere-özgü (site-specific) bir bağlamda çalışan bir sanatçı olarak, sizin için yere-özgü bir eserin özü nedir?
Benim için yere-özgülüğün özü, bir yerin/mekânın özünü vurgulamak, izleyicinin algısını açmak ve onlarla "şimdi ve burada" arasında bulunan boşluğu en aza indirgemek.

"Mandala" isimli eserinizle Bergama seyircisiyle karşılaşmak nasıl bir deneyimdi?
Bergama'da Mandala ile fevkalade güzel vakit geçirdim. Eseri, böylesine tınlayan ve meditatif bir parça için mükemmel bir mekan olan antik yapı Kızıl Avlu’da gerçekleştirdik ve izleyiciler çok iyi tepki verdi. Katılım ve deneyim açısından kendilerini ne kadar adadıklarını hissettim.

[bu söyleşi 06 eylül 2021 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır]

19 Eylül 2021 Pazar

2020-2021 gösteri sanatları sezonu

tiyatro 
.die dingen die voorbijgaan louis couperus / ivo van hove international theatre amsterdam ***** 25nsn  (çevrimiçi-naklen) 
.kings of war william shakespeare / ivo van hove international theatre amsterdam ***** 10ock (çevrimiçi-naklen) 
.weg met eddy bellegeuele edouard louis / eline arbo eline arbo toneelschuur ***** 22ock (çevrimiçi-naklen)
.vögel wajdi mouawad / stefan bachmann schauspiel köln ***** 20şbt(çevrimiçi-kayıt) 
.öyle şeyler yalnızca filmlerde olur pınar göktaş / şule ateş ****.5 26ock (çevrimiçi-naklen)
.peer gynt henrik ibsen / david dusan parizek schauspielhaus bochum ****.5 24nsn (çevrimiçi-naklen)
.medea simon stone / simon stone international theatre amsterdam ****.5 30ekm (çevrimiçi-naklen)
.oedipus sofokles – robert icke / robert icke international theatre amsterdam ****.5 21mrt (çevrimiçi-naklen)
.de stille kracht louis couperus / ivo van hove international theatre amsterdam ****.5 27ksm (çevrimiçi-naklen)
.wie heeft mijn vader edouard louis / ivo van hove international theatre amsterdam **** 06ksm(çevrimiçi-naklen) 
.früchte des zorns john steinbeck – rafael sanchez / rafael sanchez schauspiel köln **** 20ara (çevrimiçi-naklen)
.yellow – the sorrows of belgium II: rex luc perceval / luc perceval nt gent **** 11mrt (çevrimiçi-kayıt) 
.the dumb waiter harold pinter / jeremy herrin old vic theatre **** 08tem (çevrimiçi-naklen)
.dream william shakespeare / robin mcnicholas royal shekespeare company **** 16mrt (çevrimiçi-naklen) 
.marienplatz benjamin bukowski / andras dömötör residenztheater **** 30ara (çevrimiçi-naklen)
.ivanov anton çehov / karin beier schauspielhaus hamburg ***.5 15ksm (çevrimiçi-kayıt) 
.asche zu asche harold pinter / koen tachelet schauspielhaus bochum ***.5 18ara (çevrimiçi-naklen)
.king lear william shakespeare / johan simons schauspielhaus bochum ***.5 09ara (çevrimiçi-naklen)
.macbeth – ein kurznachrichtentheater william shakespeare / jan philipp gloger staatstheater nürnberg ***.5 12mrt(çevrimiçi-telegram) 
.12 trol reginald rose – ismail sağır / ismail sağır ondokuzotuz ***.5 10ock(çevrimiçi-zoom) 
.niemand wartet auf dich lotve kemans / daniela kranz residenztheater ***.5 27ock(çevrimiçi-zoom) 
.cyrano de bergerac edmond rostand / yiğit sertdemir altıdan sonra tiyatro *** 29tem 
.bernarda alba’nın evi federico garcia lorca / ismail sağır ondokuzotuz *** 18nsn (çevrimiçi-naklen) 
.bir kadın uyanıyor sevilay saral / sevilay saral bgst *** 31ock (çevrimiçi-naklen)
.babamı kim öldürdü edouard louis / kemal aydoğan moda sahnesi **.5 19ock (çevrimiçi-naklen) 
.der zauberberg thomas mann / sebastian hartmann deutsches theater berlin **.5 20ksm (çevrimiçi-naklen)
.ormanlardan hemen önceki gece bernard marie koltes / / kemal aydoğan moda sahnesi **.5 09nsn (çevrimiçi-naklen)
.köpek kalbi mihail bulgakov – emre tandoğan emre tandoğan küçüksalon ** 18şbt (çevrimiçi-naklen) 
.reinhören benin hoesch künstlerhaus mousonturm ** 23nsn (çevrimiçi-naklen)
.bagdad cafe percy adlon / emma rice old vic theatre & wise children company ** 25ağs (çevrimiçi-naklen)
.meteor begün nil kutluay – buğra özurul – efe akercan – mert talgın – selin hasar ** 14mrt (çevrimiçi-instagram & whatsapp) 
.korona ve juliet fuat mete / fuat mete nüx tiyatro *.5 26-28şbt (çevrimiçi-whatsapp) 
.arkadaş aramıyorum bora ögünç / mine çerçi *.5 22şbt (çevrimiçi-zoom) 
.fahrenheit 451 ray bradbury / erdal beşikçioğlu tatbikat sahnesi * 07ekm (çevrimiçi-kayıt) 
.furuğ harun güzeloğlu / harun güzeloğlu oyun sandalı * 21şbt (çevrimiçi-naklen)

dans 
.press pierre regal compagnie derniere minute ***** 07ksm (çevrimiçi-naklen)
.triptych (the missing door – the lost room – the hidden floor) gabriela carrizo – frank chartier peeping tom ***** 03nsn (çevrimiçi-naklen)
.i wonder where the dreams i don’t remember go yoann bourgeois ndt 1 ***** 06ara (çevrimiçi-naklen)
.souls made apparent (27’52” – the big crying) jiri kylian – marco goecke ndt 2 ***** 18mrt (çevrimiçi-naklen)
.drumming anne teresa de keersmaeker rosas ***** 31ekm (çevrimiçi-naklen)
.the ship is the ship is… the piece with the ship goes digital pina bausch tanztheater wuppertal pina bausch ***** 21ksm (çevrimiçi-naklen)
.winterreise christian spuck ballett zürich ***** 13şbt (çevrimiçi-naklen)
.der liebhaber marco goecke staatsballett hannover ****.5 27şbt (çevrimiçi-naklen)
.stones & bones rootless root **** 01ock (çevrimiçi-naklen)
.friend for a friend trajal harrell **** 30mrt (çevrimiçi-naklen)
.telling stories – a version for three fabrice mazliah **** 08ock (çevrimiçi-naklen) 
.hands do not touch your precious me wim vandekeybus ultima vez **** 17ock (çevrimiçi-naklen) 
.border (au revoir – hurricane) wang ramirez – yoann bourgeois göteborgsoperan danskampanii ***.5 11ekm (çevrimiçi-naklen)
.la strada marco goecke gaertnerplatz theater ***.5 16ock (çevrimiçi-naklen)
.hiçbir şey yerinde değil ulrike mvieten çıplak ayaklar kumpanyası ***.5 28mrt (çevrimiçi-naklen)
.stranger than paradise chris haring liquid loft ***.5 28ock (çevrimiçi-kayıt)
.rooms jo stromgren rambert dance company ***.5 10nsn (çevrimiçi-naklen)
.paradigma (broken fall – bedroom folk – with chance of rain) russell maliphant – sharon eyal & gai behar – liam scarlett bayerisches staatsballett ***.5 04ock (çevrimiçi-kayıt)
.portrait wayne mcgregor (kairos – sunyata – borderlands) wayne mcgregor  ***.5 19nsn (çevrimiçi-kayıt) 
.dare to say (fusions and some confusions – four relations) dimo milev – alexander ekman ndt 2 ***.5 07ksm (çevrimiçi-naklen)
.ice bahar temiz platform 0090 & kvs *** 08ekm (çevrimiçi-naklen)
.the sky was different jonathan frederickson hubbard street dance *** 06ara (çevrimiçi-kayıt)
.biz bedirhan dehmen *** 24ock (çevrimiçi-naklen)
.unsterbliche geliebte – stimmenstrahl trio – unheaven jörn mannes – maged mohamed – martina la ragione bayerisches junior ballett münchen *** 21nsn (çevrimiçi-naklen)
.monade laurence marthouret compagnie trans *** 11ara (çevrimiçi-kayıt)
.dialoge 2020 – relevante systeme II sasha waltz & guests *** 06ara (çevrimiçi-naklen) 
.momentum astrid boons – ivan perez – yi weilo dancetheater heidelberg *** 15mrt (çevrimiçi-kayıt) 
.der feuervogel jeroen verbruggen badisches staatsballett *** 17nsn (çevrimiçi-naklen)
.schlafende frau rainer behr tanztheater wuppertal pina bausch *** 03tem (çevrimiçi-kayıt) 
.political mother unplugged hofesh schechter hofesh schechter dance company 2 *** 26ara (çevrimiçi-naklen) 
.shadow’s whispers (baby don’t hurt me – from england with love) imre & marne von opstal – hofesh schechter ndt 1 **.5 16şbt (çevrimiçi-naklen)
.the things we carry francesco camacho çıplak ayaklar kumpanyası **.5 29nsn (çevrimiçi-naklen)
.split screen – lift liam warren compagnie trans **.5 11ara (çevrimiçi-kayıt)
.gymnastik gintersdorfer – klassen ballet of difference **.5 20nsn (çevrimiçi-naklen) 
.mücbir sebep zeynep tanbay **.5 05ksm (çevrimiçi-kayıt)
.capsule BEAT igor & moreno ** 15ock (çevrimiçi-naklen)
.swanlake guy weizman & roni hover club guy & roni ** 03ara (çevrimiçi-naklen) 
.mecbur evde zeynep tanbay ** 07mys (çevrimiçi-kayıt)
.present body ricardo de paula mimimi space ** 07ara (çevrimiçi-kayıt)
.le tambour de soie kaori ito & yoshi oida maison de la culture amiens *.5 31ekm (çevrimiçi-naklen)
.itmahrag oliver dubois cie olivier dubois * 29ock (çevrimiçi-naklen)
.two for the show (all for one an done for the money) richard siegal ballet of difference * 30nsn (çevrimiçi-naklen)   

kukla/obje tiyatrosu 
.complete works: table top shakespeare at home: henry vi part 2 william shakespeare – richard lowdon – tim etchells / tim etchells forced entertainment ***** 16ekm (çevrimiçi-kayıt) 
.complete works: table top shakespeare at home: henry vi part 1 william shakespeare – richard lowdon – tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 15ekm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: twelfth night william shakespeare – jerry killick – tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 29ekm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: antony and cleopatra william shakespeare – cathy naden – tim etchells /tim etchells forced entertainment **** 01ksm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: richard iii william shakespeare – claire marshall – tim etchells  / tim etchells forced entertainment **** 17ekm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: all’s well that ends well william shakespeare – claire marshall– tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 04ekm (çevrimiçi-kayıt) 
.complete works: table top shakespeare at home: henry v william shakespeare – claire marshall – tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 11ekm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: othello william shakespeare – cathy naden – tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 08ksm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: hamlet william shakespeare – terry o’connor – tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 01ekm (çevrimiçi-kayıt)
.complete works: table top shakespeare at home: king john william shakespeare – cathy naden – tim etchells / tim etchells forced entertainment **** 25eyl (çevrimiçi-kayıt) 
.complete works: table top shakespeare at home: romeo and julietwilliam shakespeare – terry o’connor – tim etchells / tim etchells forced entertainment ***.5 24eyl (çevrimiçi-kayıt) 
.complete works: table top shakespeare at home: much ado about nothing william shakespeare – richard lowdon – tim etchells / tim etchells forced entertainment ***.5 27eyl (çevrimiçi-kayıt)

opera 
.la clemenza di tito wolfgang amadeus mozart /  milo rau grand theatre geneve ****.5 19şbt (çevrimiçi-naklen) 
.dido et énée henry purcell /  gabriela carrizo & franck chartier grand theatre geneve & peeping tom ****.5 03mys (çevrimiçi-naklen)
.orphee et euridice willibald gluck / christopher marthaler oper zürich ****.5 14şbt (çevrimiçi-naklen)
.pelleas et melisande claude debussy / sidi larbi cherkaoui & damien jalet grand theatre geneve ****.5 18ock (çevrimiçi-naklen)
.die tote stadt erich korngold / tatjana gürbaca oper köln **** 23ara (çevrimiçi-kayıt) 
.written on skin george benjamin / benjamin lazar oper köln **** 28ara (çevrimiçi-kayıt)
.hippolyte et aricie jean-philippe rameu / jeanne candel opera comique paris ***.5 14ksm (çevrimiçi-naklen)

performans 
.remote istanbul stefan kaegi - jörg karrenbauer rimini protokoll ****.5 21ağs 
.sen balık değilsin ki mihran tomasyan çıplak ayaklar kumpanyası ****.5 19ock (çevrimiçi-naklen)
.hikayelerimiz ayfer tunç – ayşe lebriz berkem – duygu asena – süreyya karacabey / ayşe lebriz berkem biteatral *** 22ock (çevrimiçi-zoom) 
.bir deney: alican kargın **.5 19ksm (çevrimiçi-zoom) 
.ardor ben gould ** 05şbt (çevrimiçi-naklen)

çocuk-gençlik oyunu 
.alice traverse le miroir lewis carroll – fabrice melquiot / emmanuel demarcy-mota theatre de la ville–paris ****.5 22ara (çevrimiçi-naklen)
.alice et autre merveilles lewis carroll – fabrice melquiot / emmanuel demarcy-mota theatre de la ville–paris ***.5 16ock (çevrimiçi-naklen)
.schön anders ceren oran ***.5 24nsn (çevrimiçi-naklen)

festivaller 
istanbul fringe festivali 2020 online 21-27 eylül 
.erkek cinayeti nadir sönmez **** 26eyl (çevrimiçi-whatsapp) 
.pan-//catwalk zwermers ***.5 24eyl (çevrimiçi-naklen) 

splayed festival 2020 
.quanimacy claire cunningham *** 15ekm (çevrimiçi-kayıt)

24. istanbul tiyatro festivali 14 kasım – 31 aralık 
.olağan-içi bir gezi barış arman / barış arman kazan dairesi **** 03ara (çevrimiçi-podcast) 
.terk edilmiş kıyılar // negatif fotoğraflar ferdi çetin / yeşim özsoy galata perform *** 29ksm (çevrimiçi-kayıt)

9. yeni metin yeni tiyatro festivali 15-24 aralık 
.beyaz kanatlar burak alıcı / özgün çoban galata perform **** 16ara (çevrimiçi-zoom)  
.gece vardiyası demian vitanza / ayşe draz galata perform **** 20ara (çevrimiçi-kayıt) 
.bir yaz gecesi çöküşü halil yağız şanal / mert öner galata perform **.5 15ara (çevrimiçi-kayıt)

festival temps d’images 2021 – tanzhaus nrw 09-31 ocak 
.cellars & secrets – beyond reason gerda könig din A 13 tanz company *** 23ock (çevrimiçi-kayıt) 
.the zoomlogists fabrien prioville fabien prioville dance company**.5 17ock (çevrimiçi-kayıt)
.re(searching) BODY A colette sadler *.5 15ock (çevrimiçi-kayıt)

tanz tausch 2021 22-30 ocak 
.it took my breath away – about covid? no it’s shirley not douglas bateman *** 27ock (çevrimiçi-naklen) 
.for those who knew the rules marielena kaiser *** 28ock (çevrimiçi-naklen)
.depth of field emi miyoshi shibuki kollektiv **.5 27ock (çevrimiçi-naklen) 
.how to take off panties naturally in front of the audience jone sanmartin & ildiko toth * 28ock (çevrimiçi-naklen)

k3 tanzplan hamburg 
.hark! senem gökçe oğultekin – luisa saraiva *** 23mrt (çevrimiçi-kayıt) 
.full melt down claire lefevre ** 19mrt (çevrimiçi-kayıt)
.space gives place maria zimpel *.5 20mrt (çevrimiçi-kayıt)
.kampung baru raymond liewjinpin * 25mrt (çevrimiçi-kayıt)
.thereafter przemek kaminski * 26mrt (çevrimiçi-kayıt)

festival zum netztheater in der freien szene 15-17 nisan
.goodbye kreisky martin finnland nesterval ***.5 16nsn (çevrimiçi-zoom) 
.twin speaks vorschlaghammer **.5 15nsn (çevrimiçi-naklen)

dance festival münchen 06-16 mayıs
.the urge ceren oran *** 08mys (çevrimiçi-naklen)

nrw dance festival 28 Nisan - 09 mayıs
.drang malou airaudo renegade produktion *** 08mys (çevrimiçi-kayıt)

23. internationalen figuren theater festival erlangen-nürnberg-fürth 07-16 mayıs
.kaffee mit zucker? laia rica **.5 16mys (çevrimiçi-naklen) 
.big box & small orchestra florschütz und döhnert ** 09mys (çevrimiçi-naklen)
.blocken und schlagen rafi martin – julika mayer ** 12mys (çevrimiçi-naklen)

kunstenfestivaldesarts 07-30 mayıs
.le public mariano pensotti / mariano pensotti grupo marea ***** 17mys (çevrimiçi-kayıt) 
.violences léa drouet / léa drouet ***.5 13mys (çevrimiçi-naklen)
.pieces of a woman kata weber / kornel mundruczo tr warszawa *** 10mys (çevrimiçi-kayıt)
.the wake the living and the dead ** 21mys (çevrimiçi-kayıt)
.the mowgli sorour darabi / sorour darabi * 25mys (çevrimiçi-kayıt)

bipod 2021 
.je ne suis pas blanche cyrinne douss *** 16mys (çevrimiçi-naklen)
.border_line taoufiq izzediou **.5 22mys (çevrimiçi-naklen)

berliner theatertreffen 2021 13-24 mayıs
.das HOUSE – reinventing the real. roman senkl – nils corte – max schweder minus eins ** 20mys (çevrimiçi-naklen)

holland festival 03-27 haziran
.time ryuichi sakamoto / shiro takatani **** 15tem (çevrimiçi-kayıt)

schöne aussicht festival 06-13 haziran
.envahisseurs olivier rannou compagnie bakelite ***** 08hzr (çevrimiçi-naklen)
.rita randi de vlieghe / jef van gestel bronks & tuning people **** 06hzr (çevrimiçi-naklen)
.liebe üben! nora von der mühll – ives thuwis de leeuw theater sgaramusch *** 12hzr (çevrimiçi-naklen) 
.de passant michai geyzen laika theater der zinnen**.5 07hzr (çevrimiçi-naklen)

festival d'avignon - 75e édition 05-25 temmuz
.sonoma marcos morau la veronal **.5 25tem (çevrimiçi-naklen)

volume up festival 06-22 ağustos
.statue of loss faustin linyekula ***.5 13ağs (çevrimiçi-naklen)
.the man who did not see the whale pass by panaibra gabriel canda *** 15ağs (çevrimiçi-naklen)
.where is your fire? nathalie angue zomombabaikoro **.5 14ağs (çevrimiçi-naklen) 

edinburgh international festival 07-29 ağustos
.lament for sheku bayoh hannah lavery / hannah lavery national theatre of scotland ***.5 26ağs (çevrimiçi-kayıt) 
.you bury me ahlam / katie posner paines plough & 45 north. *** 17ağs (çevrimiçi-kayıt)
.dancing in the streets: janice parker janice parker *** 22ağs (çevrimiçi-kayıt)
.dancing in the streets: alice ripoll alice ripoll **.5 22ağs (çevrimiçi-kayıt) 
.dancing in the streets: gregory maqoma gregory maqoma **.5 22ağs (çevrimiçi-kayıt) 
.dancing in the streets: omar rajeh omar rajeh **.5 22ağs (çevrimiçi-kayıt)
.chotto xenos akram khan akram khan company *.5 14ağs (çevrimiçi-kayıt)

müzede sahne 2021 17-21 ağustos
.peki nadir sönmez / nadir sönmez **.5 18ağs 
.sesin resmi kieran hurley / mert öner dot ** 18ağs 

bergama tiyatro festivali 26-29 ağustos 
.mandala david somlo **** 27ağs 
.davul geri adım cevdet erek **** 28ağs 
.taşıdıklarımız francisco camacho çıplak ayaklar kumpanyası *** 27ağs 
.herkes kocama benziyor alis çalışkan /  hakan emre ünal kadıköy emek tiyatrosu **.5 28ağs 
.vahşet tanrısı yasmin reza / celal kadri kınoğlu das das **.5 27ağs

18 Eylül 2021 Cumartesi

2020-2021 müzik sezonu

.lydia teuscher – konstantin shushakov – zürich opera chorus - gianandreano seda – philharmonia zürich : ein deutsches requiem ***** (07şbt, çevrimiçi-naklen) 
.jay jay johanson ***** (23nsn, çevrimiçi-naklen) 
.lorenz nasturica-herschcowici – mariinsky stradivarius ensemble **** (18ekm, çevrimiçi-naklen) 
.idil yunkuş – cem mansur – atıf taner çolak – crr senfoni orkestrası: istanbul’da senfonik yaz – dansa davet ***.5 (20ağs, cemal topuzlu açıkhava tiyatrosu) 
.çağ erçağ – can okan – crr senfoni orkestrası : istanbul’da senfonik yaz – bir yaz akşamı ***.5 (30tem, cemal topuzlu açıkhava tiyatrosu) 
.le corps des songes – nosfell ***.5 (12ksm, çevrimiçi-naklen) 
.il tabarro – konser versiyonu: kevork tavityan – hande soner ürben – roberto gianola – istanbul devlet opera ve bale orkestrası *** (17ekm, çevrimiçi-naklen)

belfast music society northern lights mini – fest 2020 
.kim vauhgan – philip higham ***** (16ekm, çevrimiçi-kayıt) 

klara festival 2021 
.reinbert de leeuw – het collectief – gregory mayrhofer – lucil erich ardot – yves saelens : das lied von der erde ***** (17mrt, çevrimiçi-kayıt)

23 Ağustos 2021 Pazartesi

on soruluk sohbetler 47 : candle gender

Kundura Sahne’nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs- 6 Haziran tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak Demirbaş ve Selen Gürmen bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı buldular. PerformLab’e ayrıca, sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik etti. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturdu. Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyordu. Yerel katılımcılarla devam ettiğimiz On soruluk sohbetler PerformLab serisinin son konuğu, drag queen performanslarıyla ön plana çıkan Candle Gender.
Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Bana kalırsa uygunsuz davranmak. Toplumun normlarını reddetmek ve onları rahatsız etmekten çok hoşlanıyorum. Olağan bir şey de performans olabilir elbette ama sıkıcı, durağan kalacağını ve yeni bir şey olmayacağını düşünüyorum. Günümüz Türkiye’sinde yapılan performansların bir derece daha politik, iyi gözleme dayanan ve yeni olması, beni daha çok heyecanlandırıyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat bence kendi kuyruğunu yiyen kaplan görseli gibi. Hele de performans sanatları için böyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü birçok disiplinin bir arada kullanıldığını görüyoruz. Birbiriyle beslenen ve her izleyişte farklı duygular hissedebileceğiniz bir dönüşüm bu. Bu dönüştürücü güç beraberinde heyecanlı olmayı getiriyor, heyecansa yeni işlerin çıkmasını ve kaplanın kuyruğunu ısırmasını sağlıyor.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Pandeminin tüm insanlara öğrettiği en önemli şeyin mesafe kavramının ortadan kalkması olduğunu düşünüyorum. Gösteri sanatlarının da hızlı bir şekilde bu duruma ayak uydurduğunu gördüm. Pandemi süresince online olarak çeşitli performanslar izledim, eğitimlere katıldım, performans sergiledim ve bunları dünyanın çeşitli yerlerinden insanlarla beraber yapabildim. Sahne sanatlarının da bu normale ayak uydurduğunu görmek keyifli oldu. Artık teknolojiden oldukça faydalanacağımız performanslarda video-art, vcd programlarının oldukça fazla kullanılacağını düşünüyorum. Bu durum çok heyecan verici, ucu bucağı olmayan çılgın bir yolculuk gibi.

Bir performansçı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Pandemi öncesinde sahneye çok çıkan ve gece hayatında çalışan biriydim. Pandeminin başlarında hem psikolojik hem de ekonomik olarak kötü etkilendim. Ancak pandeminin getirdiği kısıtlamalar beni daha fazla tetikledi ve bu süreçte ürettiğimi düşünüyorum. Farklı disiplinleri kullandığım bazı performanslarım oldu. Bunu etrafımdaki diğer performansla ilgilenen sanatçıların da yaptığını gördüm. Zorluklarının yanında kişisel olarak olumlu etkilendiğimi de düşünüyorum. Fakat herkesin bir şeyler yapmak zorunda hissettiğini de gördüm. Yorucu, korkutucu ve hırslı bir dönem ve de böyle devam edecek gibi.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Bu soruya her seferinde verdiğim cevap değişiyor. Dönem dönem farklı kişilerden etkileniyorum. Sanırım politik bilincim, yaşadıklarım, güzellik algım değiştikçe değişiyor. Ama kafamda değişmeyen tek isim her zaman Grace Jones oluyor. Zamansız, cinsiyetsiz ve kuralsız. La Vi En Rose performansını her izlediğimde sahnede neden olmak istediğimi anlıyorum.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Politik işler yapmak hoşuma gidiyor. Azınlığın azınlığı bir ailede büyüyen ve toplumda cinsel yönelimi yüzünden travmalara maruz bırakılan bir sanatçı olarak kendimi bu konuda görevli hissediyorum. Bu durum yorucu olduğu kadar performans süreci keyifli geçiyor. Çeşitli toplumların kimliklerini, ritüellerini performanslarımda kullanmak beni oldukça keyiflendiriyor. Tarihi ögeler sıkça kullanıyorum performanslarımda ve rüyalarıma da giriyorlar açıkçası. Her şeyin bir rüya gibi olmasını kim istemez ki… 

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Sanırım süreç içerisinde ve anda kalarak karar vermeyi tercih ederim. Sosyal hayatımda bulunduğum çevrenin bir alt kültürü var. Onlardan çok besleniyorum ve yaptığım işlerimi etkiliyorlar. Üzerine çalıştığım bir projem var ve destek olan arkadaşlarım da oldu bu projeye. Projenin ismini onlardan da fikir alıp kurdum.

Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz? Tüm algılarınızın, duyularınızın açıldığını fark ediyorsunuz. Farklı disiplinlerden sanatçılar görüyorsunuz ve tıpkı bir kütüphane gibi sanat pratiğinizin de zenginleşmesine sebep oluyor. Sanatçının kendi sınırlarını aşması gerektiğini bu yüzden düşünüyorum. Yaptığı işe müziği, dansı, görseli, yazıyı, hareketi katması gerektiğini düşünüyorum.

PerformLab’in katılımcılarına nasıl bir deneyim sağladığını düşünüyorsunuz?
Bu zor şartlara rağmen PerformLab hedeflediklerini katılımcılarına gösterebildi. Tüm katılımcıların atölyeden tatmin bir şekilde ayrıldığını birbirleriyle vedalaşmalarından anladım. Atölye yürütücülerinin ve Hollanda’dan gelen misafir sanatçıların verdikleri atölyeler ve performansların hepimize ilham verdiğini düşünüyorum. Beykoz Kundura’nın oldukça güzel ev sahipliğiyle geçen bir haftanın ardından ileride yapılacak ortak işleri konuşacağımızı düşünüyorum.

PerformLab'in sizin sanatsal pratiğinize nasıl bir katkısı olduğunu/olacağını düşünüyorsunuz?
O kadar keyifliydi ki anlatamam. Onlarca sanatçı arasından seçilip bu atölyede bulunduğum için de kendimi şanslı hissediyorum. Birçok alandan sanatçıyla beraber oldum ve hakim olmadığım konularda ufkumu genişleten çokça olay yaşadım. Pandemi boyunca sosyalleşememenin üzerine 1 hafta boyunca daha önce tanımadığım sanatçılarla oldukça duygusal bir hafta geçirdiğimi de belirtmek isterim. Yaptıkları işleri görmek, sanat pratiklerine ilham olan olayları anlayabilmek, her farklı pencereden bakmaya çalışmak benim için çok değerli ve zevkliydi.

[bu söyleşi 17.08.2021 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.]

21 Ağustos 2021 Cumartesi

istanbul'da açık havada senfonik yaz akşamları


hollywood bowl'da ya da berlin waldbühne'de verilen büyük orkestralı klasik müzik konserlerine gidebilen o kentlerin sakinlerine özenmişimdir hep. hele de waldbühne'den seyrettiğim kayıtlarda insanların bir piknik gibi [tabii çoğunluğu almanyalı olduğundan kuru sandwiç-sekt ile, bizdeki gibi mangalda sucuk değil onların piknik konsepti, ama belki bratwurst :)] keyifle konseri yaşantılıyor olmalarına imrenirim. bir gün oralarda bir konser deneyimleme dileğim baki. 

istanbul'un da o mekanlar gibi açık havada konser verilebilen, nispeten bir park içinde olan ve kalabalık bir seyirci kapasitesine sahip bir konser mekanı var gerçi, ama ben orada klasik müzik konseri verildiğini pek hatırlamıyorum. harbiye -cemil topuzlu- açıkhava tiyatrosu'nda tiyatro, caz, dans, müzikal, bale, pop, world, rock, folklor, indie mindie falan her tür gösteri sanatları etkinliği düzenlendi de, klasik müzik pek akla gelmedi, hayatımıza pandemi müdahele edene kadar. ilk defa geçen yaz sonu kentimizin kültür-sanat organizasyon şirketlerinden iksv'nin müzik festivali orada tek bir konser düzenledi, bu yıl da sanırım bir-iki etkinlik için kullanıyorlar orayı, her zamanki gibi cep yakan bilet fiyatlarıyla.

ama neyse ki kaliteli bir klasik müzik konserini güzel bir konumdan seyretmek için gereğinden pahalı bilet fiyatları ödemek zorunda olmadığımızı kanıtlayan bir etkinlik dizisi istanbul büyükşehir belediyesi'nin cemal reşit rey senfoni orkestrası tarafından bu yaz biz istanbullulara sunuldu: "istanbul'da senfonik yaz".
geçtiğimiz sezon crr konser salonu'nun başına getirilen orkestra şefi cem mansur'un sayesinde olduğuna neredeyse emin olduğum bu etkinlik dizisi kentlisine her anlamda hizmet etmesi gereken bir belediyenin yapması gereken şeyleri yapmaya başlamasının ilk anlamlı örneklerinden biri. 
bu etkinliğin harbiye açıkhava tiyatrosu'ndaki biletli gösterimlerinin ötesindeki güzelliği ise, her konserin ertesi akşam kentin bambaşka bir semtinde ücretsiz tekrar veriliyor olması; örneğin büyükçekmece anfi tiyatrosu, topkapı şehir parkı, kalamış sahili...

konserlerden ikisine katıldım: ikincisi "bir yaz akşamı"na ve dün akşam düzenlenen üçüncüsü "dansa davet"e.
cem mansur 1990'ların sonundan itibaren akbank oda orkestrası'nı yönettiği dönemlerde de hem ince ince düşünerek yan yana getirdiği yapıtlardan oluşan "konseptli" konser programları düzenlerdi, hem de seyircilerle konser öncesinde yapıtlar hakkında keyifli sohbetler yapardı. "istanbul'da senfonik yaz" dizisinde de mansur'un bu alışkanlıklarını devam ettirdiğini gördüm. 

mansur bir yaz akşamı rahatlığında biraraya gelen kalabalık bir seyirci topluluğunu sıkmadan, ama ucuza da kaçmadan, klasik müzik repertuvarının nitelikli yapıtlarını belli konseptler altında biraraya getirmiş. yapıtların seçimi dışında icrası konusunda da "ucuza" kaçılmamış, zaten mansur'un başında olduğu bir orkestradan farklısı da beklenemezdi; crr senfoni orkestrası iki konserde de oldukça iyi bir performans sergiledi. 
maalesef konserler akustik değildi, elektronik ses sistemi kullanılıyordu, ama ses teknisyenlerini kutlamak lazım, çok iyi bir işi çıkarmışlar. hiç abartmıyorum zorlu psm'nin alacalı bucalı büyük salonundaki herhangi bir büyük orkestralı klasik müzik konserinde olmayan müzikal kalite ve nitelik vardı açıkhava'daki iki konserde.
belki de akustik nedenlerle bu kadar yıl açıkhava'da klasik müzik konserinin düzenlenmedi. yıllar önce sahne üzerine oturtulan çatıda akustik anlamda bir tasarım, mesela yansıtıcı paneller yok. çatı sadece ışık ve ses tesisatlarını taşıması için yapılmış, tabii bir de sahneyi yağmurdan korumak için. eskiden yağmur oldu mu hemen gösteri durur, sahnenin üzeri hızlıca muşamba ile örtülür, yağmurun durması beklenir, durursa devam edilir, durmazsa gösteri iptal edilirdi. chris de burgh'inki gibi yağmura rağmen iptal edilmeyen ve sırılsıklam seyrettiğimiz konserler de olmadı değil.

"bir yaz akşamı"nı yöneten can okan ve dün akşamki "dansa davet"i yöneten cem mansur yapıt aralarında verdikleri ilginç bilgiler ve besteciler hakkında anlatttıkları nüktedan anektodlarla da klasik müziğin asık suratlı değil, keyifli olabileceğini kanıtladılar; sohbetleriyle de açıkhava'daki yaklaşık 2000 kişiyi avuçlarının içine aldılar.  

cem mansur 1980'lerde atatürk kültür merkezi büyük salonda orkestra çukurundan fışkıran kıvırcık saçıyla istanbul devlet opera ve balesi'nin sayısız opera ve balesini yönetirken edindiği deneyimi "dansa davet"in ilk yapıtı, saint-saens'ın "samson ve dalilah" operasından bacchanale'de gösterdi. gecenin son yapıtı "köçekçe"nin de kıvrımlarını, örneğin bir sascha goetzel gibi bizzat kıvırtmadan, orkestradan çıkartarak bütün incelikleriyle ve nüanslarıyla bizlere sundu. 
mansur neden konserin ikinci yaptını başka bir şefe sundurdu, anlamadım. neyse ki atıf taner çolak borodin'in "poloveç dansları"nda iyi bir sınav verdi. genç kemancı idil yunkuş da saint-saens'ın havanaise'inde başarılıydı.

dün akşamın başka bir güzelliği ise afişteki dolunayın üsküdar tepelerinden bizzat yükselmiş olmasıydı... 

dizinin son konserleri 17-18 eylül'de. offenbach, çaykovski ve dukas'nın yapıtlarından oluşturulmuş programın başlığı "masallar". şef cem mansur, solist ise nitelikli icralarıyla sevdiğim sopranolarımızdan hale soner kekeç. 

17 Ağustos 2021 Salı

on soruluk sohbetler 46 : filiz izem yaşın

Kundura Sahne’nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs- 6 Haziran 2021 tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak Demirbaş ve Selen Gürmen bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı buldular. PerformLab’e ayrıca, sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik etti. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab’in omurgasını oluşturdu. Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyordu. On soruluk sohbetler’de PerformLab serimize yerel katılımcılarla devam ediyoruz ve de sıradaki misafirimiz Filiz İzem Yaşın.

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Tanıklık edebildiğim kadarıyla performans süreç ile ilgileniyor, süre ile çerçevelenebilen her şekilde karşılaşma yaratabiliyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat eseri krizlerde (başka bir zamanı konuşamayız sanırım artık) boşa düşüyor, çözümün reflekslerine katılamıyor, problem karşısında cılız kalıyor olabilir ancak genel olarak yaratıcı karşılaşmaların sıklığının ve çeşitliliğinin, krizlerde, örneğin şimdilerde yaşanan orman yangınlarında yangınları durdurmak, soğutmak, hayvan/insan taşımak, ihtiyaç ulaştırmak gibi dayanışmaların yeşermesine, yani bir başkası için ve kendin için eyleme geçmek duygusunun yeşermesine alan açmış olduğunu, açabileceğini düşünüyorum. Sanat, üreten için, kendini dönüştürmek, şifalanmak ya da tükenmek için elbette bir yer, şifasını bir başkasına açtığı deride buluyor. Şiir de ısrar ediniz.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Fiziksel karşılaşmanın olduğu bütün alanlar kırılgan anlamlar kazandılar bu süreçte. Bütün mekanların, okulların, kuaför salonlarının dahi gerekliliği sorgulandı. Sanat mekanlarının da kapitalizmle zorunlu gergin ilişkileri çokça kırıldı, devletlerin kültür-sanat öncelikleri sık sık malum ilan edildi, sanatçılar ölüme terk edildi. Yas tutabilmek için nefes vermeyi bekliyoruz ama umudum birlikteliğin yeni ve daha az zarar veren hallerine ihtiyacımızın "vokalleşmesi" yönünde.

Bir performansçı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz?
Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Videoyla uğraşıyorum, pratiğim hep başkasının zamanını kaydetmek ve kayıtlı zamanları kurgulamak üzerineydi. Pandemi başlamadan hemen evvel Leipzig’e, kolektif bir sanat mekânında çalışmaya ve bir taraftan kendi merakımı anlamaya gitmiştim; bu yüzden pandemi başlayınca benim için iki katmanlı bir izolasyon oldu. Kendi zamanımı kaydetmeye, çerçeveye kendimi koymaya mecbur kalmış hissedince bedenimin performansını izler oldum, çetrefilli, gıcık bir şey ama çok şey öğrendim, çok aşklar, barışlar yaşadım.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? Öfkeli kadınlar, kuirler, sakarlar, dans edenler, bitki büyütenler, birden fazla dille büyümüş insanlar.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Rüyalar daha çok bilinçaltımı rahatlatarak üzerinde çalıştığım işin sürdürülebilmesi için kolaylaştırıcı işlevi görüyor. Bir iş üretirken sorduğum soru, hangi kaynağa yöneleceğime rehberlik ediyor; kaynak beraber çalıştığım sanatçının bedeni olabiliyor, yasını tutmak istediğim birinin ya da bir yerin kendi belleği olabiliyor. Politik kuram kitaplarını şiir kitabı gibi okumayı da seviyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bütün kolaj işlerime, resimlerime, videolarıma başlık koyuyorum. İsim vermeyi epey seviyorum ve gün içerisinde dil sakarlığıyla ortaya çıkan tamlamaları isim olurlar diye not etmeye çalışıyorum. Yine de işin isminin işi göstermeden hemen evvel ortaya çıktığı ya da o anda değiştiği çok oluyor.

Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz?
Yaratmanın, ifadenin odakta olduğu bir karşılaşma neşeli bir karşılaşmadır sanırım; birbirimizle oluruz. Yöntemler, medyumlar, araçlar da bizimkine benzer bir karşılaşma yaşıyor.

PerformLab’in katılımcılarına nasıl bir deneyim sağladığını düşünüyorsunuz?
PerformLab nekahet dönemi gibi geçti. Pandeminin hem kendimizde, hem birbirimizde farklı farklı pozisyonlardan edinilmiş izlerini gördük, tanıdık.

PerformLab'in sizin sanatsal pratiğinize nasıl bir katkısı olduğunu/olacağını düşünüyorsunuz? Beden performansı odaklı işler tecrübe etmek izleyici/kaydedici deneyimime çok şey kattı. Farklı ve birbiriyle oynaşan seslerle kulağımın pası silindi.

[bu söyleşi 10.08.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı]

14 Ağustos 2021 Cumartesi

kayıplar hakkında maddesel olmayan bir anıt: faustin linyekula'dan şiirsel bir gösteri




dün bir sanatçı tanıdım: koreograf faustin linyekula. 
adını biliyordum, duymuştum gerçi ama hiç bir yapıtını seyretmemiştim. adı ilk defa karşıma, milo rau'nun ntgent'te başlattığı histoire(s) du theatre dizisinin ikincisinin yaratıcısı olarak çıkmıştı. dün onu tanımam, düsseldorf tanzhaus nrw'nin düzenlediği volume up festivali kapsamında "statue of loss" adlı yapıtının ve gösteri öncesi söyleşisinin naklen yayınlarını izlemem sayesinde oldu. 

"statue of loss" (kaybın anıtı) birinci dünya savaşı’nda sömürgesi olduğu belçika'nın ordusunda savaşmak zorunda bırakılıp ölen kongolu askerler için 1923 yılında kongolu paul panda farnana tarafından önerilen ama o gün bugün inşa edilmeyen bir anıt hakkında. 

kendisi de kongolu olan linyekula bu yapıtı 2014’te, birinci dünya savaşı’nın başlangıcının 100. yılı etkinlikleri dolayısıyla kendisine hannover theaterformen festivali tarafından gelen sipariş üzerine hazırlamış. yapıt başta paul panda farnana hakkında olacakmış. 
farnana'nın hayatı oldukça ilginç: hizmetçisi olduğu beyaz aile ile belçika'ya dönerken ailenin hepsi ölüyor, belçika'ya tek başına varan farnana'yı ölen babanın piyanist kızkardeşi sahipleniyor, onu üniversitede okutuyor ve farnana 1908'de belçika'da bir üniversiteden mezun olan ilk kongolu oluyor. belçika hükümeti farnana'yı kongo'ya üst düzey bir konuma yolluyor. oradaki beyazlar başlarında bir kongolu olma durumundan rahatsız oluyorlar, kongolular ise farnana'ya hain gözüyle bakıyorlar. farnana 1930 yılında zehirlenerek öldürülüyor, beyazlar tarafından azmettirilen siyahlar tarafından.
linyekula bu proje için arşivlere girince, savaştaki kongolu askerler hakkındaki bilgilerle ve özellikle de kongolu bir askerin alman esir kampında kaydedilmiş şarkı söyleyen sesiyle karşılaşınca, rotasını değiştirmiş ve farnana yerine bütünüyle o ses kaydı üzerine kurgulamış yapıtını.




40 dakikalık yapıtta sahnenin uzun bir süre ortası aydınlığa, kenarları ise tepeden sarkan ampul ışıklarının aydınlattığı kadar bir karanlığa sahipti. dansçı olarak sahnede olan linyekula’ya bir müzisyen, düsseldorf'daki gösterimde bir trompetçi eşlik etti.

iki figür sahnenin ortasında hep büyük bir boşluk bıraktılar; çoğunlukla kenarlarda, sınırlarda gezindiler. 
ortadaki boşluk işte o kayıp olandı, o artık var olmayanlardı. adeta o boşluğun kendisi bir heykel, bir anıttı; maddeden değil, maddesizlikten yaratılmış ve her an, linyekuda ve müzisyenin kenarlardaki hareketleriyle varlığı tanımlanan. 
o boşluğa sahnenin arka duvarına yansıtılan, farnana'nın anıtın yapılmasını önerdiği kongo ırmağının denizle buluştuğu ağzını farklı açılardan gösteren renkli film görüntüleri hakimdi. 
o boşluğu savaşın ortasında kaydedilmiş o kongolu askerin şarkı söyleyen sesinin cızırtılı kaydı dolduruyordu; bütün ağırlığıyla. 
anlayacağınız, yer ve hafıza sahnedeydi. onları bugünle ve "şimdi"yle bağlayan ise linyekula'nın bedeni, sesi, hareketleri ve trompetçinin notalarıydı.

linyekuda gösterinin başında bedeninin üst kısmının, sırtının ve yüzünün üzerine beyaz boya ile birinci dünya savaşında belçika adına hayatlarını kaybetmiş kongolu askerlerin soyadlarını yazdı. siyah bedenin üzerinde, beyazların politikası yüzünden ölmüş siyah insanların beyazla renklendirilmiş adları..
linyekula koreografisini sanki mermilere maruz kalıyormuş gibi bedenini titreterek, bükerek, elllerini kollarını yukarı aşağıya sallayarak, ayaklarını çarpıtarak oluşturmuş sanki. koreografiyi huzursuz ruhların savruluşu gibi de yorumladım, ölen askerler için bir ayin gibi de. tabii bunların hepsi kişisel yorumum, linyekuda'nın bu konudaki herhangi bir açıklamasını okumadım/dinlemedim. 

linyekuda söyleşinin bir yerinde, hikaye anlatıcılığından bahsetti, seyirciyi içine alan/katan niteliklerinden dolayı geleneksel hikaye anlatıcılarını ne kadar önemsediğinden. "hikaye anlatıcısı hikayesini anlatırken her an nerede, nasıl bir mekanda olduğumuzu bize hatırlatır" dedi, sehpanın üzerindeki su dolu bardağı gösterip "o anda orada olan şeylerden bahseder", elindeki mikrofonu gösterip "mikrofonu bir uzay gemisine dönüştürür mesela, bizi aya götürür" dedi, ve "yolculuğu birlikte yaptığımız için hikaye anlatıcısı bizi hiç bir zaman ayda bırakmaz, dünyaya, kendimize, almamız gereken sorumluluklara geri getirir" diye bitirdi. 
linyekuda da "statue of loss"da aynı bahsettiği hikaye anlatıcıları gibi bizleri kongo'ya, kongo nehrinin denize açıldığı ağıza, avrupa'ya, birinci dünya savaşı'na götürdü ve getirdi. gösteri başladıktan bir süre sonra üzerindeki beyaz gömleği çıkarmıştı, gösteri boyunca üstü çıplak bedeniyle hareket etmiş, şarkı söylemiş, tarihten, olaylardan bahsetmiş, ölen kongolu askerlerin isimlerini saymış, "bir siyah olarak bir istatistiğe gömülü olmak istemiyorum" diyerek savaşla ilgili istatistiki bilgiler vermiş, ve gösterinin sonuna doğru tekrar gömleğini giyerek şimdiye, bugüne döndürmüştü bizi. ışık tasarımı da linyekuda'nın bir hikaye anlatıcısı gibi maddesel olmayan anıt için açtığı parantezi yalın ama ustaca imledi: gösterinin başı ve sonu, sahnenin ortasındaki büyük boşluğu aydınlatan beyaz ışık yerine sadece yanlardaki sıcak ışıklı ampullerin aydınlattığı yarı karanlıkta sahnelendi.

"arızalı bir dünyadayız" diye başlamıştı dünki söyleşide ilk söz aldığında linyekula: "dünyanın tamamı arızalı, dış dünyamız kadar iç dünyalarımız da arızalı, geçmiş ve şimdiki zamanlar arızalı, tarih arızalı ki o tarih zaten hep galip gelen tarafından yazılıyor, kaydı tutuluyor, arşivleniyor, o yüzden arşivler de sorunlu, arızalı yerler." 
bir kaç yıl önce minneapolis'teki bir dans gösterisinin hemen öncesinde ise "yıkıntılar yığınımda şiiri nasıl hayal edebilirim?" diye sormuşmuş. 
işte "statue of loss" tam da bu dünyada ve bu sorunun cevabını veren bir yapıt. her türden arızalarla dolu dünyanın herhangi bir yerindeki harabeleri kelime anlamıyla fiziki yıkıntılar olarak almayıp, fiziki olmayan, içlerimizdeki harabelerde maddesel olmayan bir duyguyu, bir şiiri yazıyor linyekula; ve o duyguyu, o şiiri bir ekran aracılığıyla da olsa karşı tarafa geçiriyor, bana geçirdi en azından. herhalde dün akşam gösteriyi deneyimleyen düsseldorf seyircisi benim ekran karşısında yaşantıladığımdan çok daha yoğun duygularla ayrılmış olmalı salondan...

12 Ağustos 2021 Perşembe

iki film birden - VIII





geceler boyu aynı rüya mekanında buluşan iki kişi gerçek hayatta nasıl bir iletişim kurarlar, hele de aralarından biri sıradışı takıntılara sahipse...
insanlardan farklı olan ama insan toplumunun içinde yaşayan iki canlı, kendi doğalarını bastırmak ve saklamak zorunda kalıyorlarsa yaşadıkları hayata gerçek denebilir mi, hele de aralarından biri insanlardan farklı olduğunu yeni öğreniyorsa...

ildiko enyedi'nin bir kaç yıl önce çok ses getiren, berlinale'den büyük ödülle dönen "teströl es lelekröl" (beden ve ruh) filmini festival ve sinemadaki gösterimlerinde kaçırmıştım, mubi'de yakaladım. aynı akşam ardından, çoktandır izlemek istediğim ama hep erteleyip unuttuğum, bir arkadaşımın izleyip önermesiyle hatırladığım, ali abbasi'nin "gräns" (sınır) adlı filmini izledim. meğer bu film de istanbul'da festivalde gösterilmiş ve hatta altın lale için yarışmış; izledikten sonra hakkında araştırma yaparken öğrendim.

ilginç şekilde, tesadüfen arka arkaya izlediğim bu iki film, ilki kentte ikincisi kırsalda geçse de birbirleriyle konuştular, örtüştüler. iki filmin de protagonisti dişi birer canlı, iki film de canlıların (ve insanların) doğa ile, hayvanlar ile olan ilişkilerini ön plana çıkarıyor. iki dişi de hikayelerin sürecinde aşık oluyorlar. 
iki filmin ve protagonistlerinin benim için en vurucu ortak özelliği; hem onların hem de aşık oldukları canlıların (/insanların) genelin (/toplumun) dışında figürler olmaları, yani sıradışı olmaları, hatta içinde bulundukları toplulukların (/toplumların) "ötekisi" olarak adlandırılabilecek kadar.

iki filmin de lokomotifleri olan kadın-erkek başrol oyuncuları çok çok iyiler. 
"sınır"dakiler bir de yüzleri ve bedenleri ağır bir makyaj/maske altında bu başarıyı gösteriyorlar. uzun bir süre başroldeki kadın oyuncunun yüzünün gerçekten o şekilde olduğunu zannetim, hikayenin ikinci protagonisti ortaya çıkınca yüz ve bedenlerindeki farklılıkların makyajdan kaynaklandığını anladım. zaten "sınır" makyaj dalında oscar adayı olmuş. "beden ve ruh" da oscar'da yabancı dilde en iyi film dalı adaylığı var.

iki filmin de hikayeleri sırlar, gizemler barındırıyor ve filmler ilerledikçe bizler bu sırları öğreniyoruz, bazen bu sorları protagonsitler de bizimle birlikte öğreniyorlar. 
iki film de anlattıklarının ötesine götürdü beni, anlattıklarından öte şeyler düşündürttü. 

9 Ağustos 2021 Pazartesi

iki film birden - VII


2007'de pera müzesi'nde pirosmani sergisi olmuştu. bu gürcü naif ressamın yapıtlarını canlı olarak ilk o sergide görmüş ve hayran kalmıştım. mubi'de pirosmani'yi anlatan, 1969'dan bir sovyet filmine denk gelince, kaçırmadım. belki bu film sergi kapsamında gösterilmişti, hatırlamıyorum.

giorgi shengelaya'nın filmi pirosmani'nin hayatının son evrelerini anlatırken, her bir karede adeta pirosmani'nin resimlerini tekrar yaratıyor, resimlerindeki atmosferi hareketlendiriyor. dolayısıyla pirosmani'nin yaşadığı "gerçek" iç ve kentsel mekanlardan ziyade, onun bu mekanları tablolarında resmediş şeklinden esinleniyor. sanki shengelaya'nın amacı pirosmani'nin hayatını anlatmaktansa tam da bu, yani pirosmanivari bir film çekmek; hareketli pirosmani imgeleri yaratmak. bu anlamda shengelaya kanımca çok da başarılı olmuş; film sinematografik açıdan büyük bir keyif veriyor.


halk resmi geleneğinin, naif resim geleneğinin bir ustasını anlatan bir filmden sonra, bence günümüzün halk resmi sayılabilecek kentsel duvar resimleri ve grafiti sanatı hakkında bir film akşamımı tamamlayabilirdi. dolayısıyla mubi'de, geçen sene kaybettiğimiz usta sinemacı agnes varda'nın 1980 yılında los angeles'ta çektiği "mur murs" (fısıldayan duvarlar) adlı filmine rastlamak mutlu etti beni. (bu arada mubi'de ciddi bir agnes varda seçkisi olduğunu da es geçmemek lazım, ustanın kurmacadan belgesele, kısadan uzuna tam 27 filmi izlemeye açık vaziyette!)

pirosmani 1910'larda tiflis'in meyhanelerinin duvarlarını bütünüyle tablolarıyla kaplamışmış. los angeles'in sağır duvarları da 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren çoğunlula meksika ve afrika kökenli amerikalı grafiti sanatçıları tarafından murallere, devasa boyutlu tablolara dönüştürülmüş.

agnes varda müthiş içerden bir bakış ve yumuşak bir kavrayışla bu muralleri ve yaratıcılarını küçük küçük öyküleriyle karşımıza çıkarırken, bir yandan da amerika'nın büyük resmine, yani kapitalist ve ötekileştiren sistemine bakmayı ihmal etmiyor. 
varda bunları yaparken yer yer illüzyon kullanmaktan da geri kalmıyor; bazen neyin duvar resminin cansız bir öğesi, neyin önünde duran gerçek bir cisim/canlı olduğunu belirsizleştirerek izleyiciye küçük oyunlar hazırlamış. bazen de mural ile önündeki gerçeklik arasında kontrast kurarak izleyiciyi düşündürtecek, izleyicinin muralin dünyasına kapılıp gitmesine engel olacak küçük tuzaklar kurmuş.

adeta bir etnograf titizliğiyle çekilmiş bu belgesel görsel ve düşünsel bir ziyafet...

6 Ağustos 2021 Cuma

iki film birden - VI



karolina bielawska 2015 tarihli ilk uzun metraj belgesel filmi "mow mi marianna" (bana marianna deyin)'de cinsiyet değiştiren wojtek'in başından geçenleri anlatıyor.
malou reymann 2020 tarihli ilk uzun metraj kurmaca filmi "en helt almindelig familie" (son derece sıradan bir aile)'de babaları cinsiyet değiştiren iki kızkardeşin, ama özellikle 11 yaşındaki emma'nın bu durumla başetme hikayesini anlatıyor. 

ikisi de kadın yönetmenlerin elinden çıkma bu filmlerden kurmaca olanı -küçük kızın babasının yeni durumunu kabullenmesi bağlamında daha çok- dönüşüm sonrasına, belgesel olanı ise ameliyat sürecine odaklansa da, haliyle iki film birbirine çok benziyor. o kadar ki; ilkinin adında geçen uyarı cümlesi, ki annesinin onunla telefonda konuşurken ona ısrarla wojtek olarak, yani erkekkenki adıyla hitap etmesi sonucunda marianna tarafından sarf ediliyor, ikincisinde de sayısız kere geçiyor: agnete ona "thomas" diye hitap eden eşine ve eşinin babasına "adım agnete, bana agnete deyin!" demek zorunda kalıyor defalarca.

agnete de marianna da cinsiyet değiştirmeden önce kadınlarla evliler ve iki çocuklu ailelerinin babaları konumundalar. dolayısıyla cinsiyet değişiminin onların çevreleriyle olan ilişkilerinin dinamiklerini değiştirmesinin yanısıra, birebir onların yakın çevreleriyle, yani çekirdek aileleri ile hesaplaşmalarını da beraberinde getiriyor. tam da bu noktada iki filmin bir başka ortak noktası çarpıcı ve düşündürücü: yönetmenler bir yandan anlatılarını şimdiki zamanda ilerletirken bir yandan da aralara protagonistlerinin aileleriyle geçirdikleri eski zamanlarda çekilmiş ev videolarını yerleştirmişler (doğal olarak ikinci filmdeki  videolar kurmaca). 

belgesel polonya'da, kurmaca danimarka'da geçiyor. thomas'ın agnete'ye dönüşümü -haliyle- danimarkalı çekirdek ailede daha kolay, -yani biraz daha az acısız-, kabul görürken (örneğin; anne ve küçük kıza nazaran 14 yaşındaki büyük kız babasının yeni durumunu en baştan normal karşılıyor ve onu olduğu gibi kabul ediyor), wojtek marianna olarak annesi tarafından bile kabul edilmiyor, eski karısı onu ziyaret ediyor ama anlıyoruz ki kabullenmemiş, çocuklarıyla olan ilişkisi ise bütünüyle kesilmiş. 

tabii bu çatışmalarda coğrafya çok etkili; danimarka gibi açık fikirli bir toplumda bile agnete'nin eşi onun durumunu kolay kolay sindiremezken, çok derin bir dini inanca sahip polonya'da marianna'nın pozisyonu iyice zorlu. öyle ki, polonya'da yaşınız kaç olursa olsun cinsiyet değişimi ameliyatı geçirmek için ebeveynlerinizden resmi izin almak zorunda oluşunuz ve marianna'nın bu izni ailesini mahkemeye vererek almak zorunda kalışı ciddi bir mücadele gerektiriyor.
iki protagonist de güçlüler, kararlarının arkasındalar ve sonuçlarına sonuna kadar göğüs geriyorlar. ama kurmaca olduğundan olsa gerek, agnete'nin işi daha kolay; emma bütün bocalamalarına rağmen filmin sonunda onu kabul ediyor. belgeselde ise marianna için işler o kadar kolay ilerlemiyor, hele de ameliyat sonrası aldığı hormon haplarını gereğinden fazla içtiği için ivme geçirince! zaten belgeselin son yarım saati de bu sürece odaklanıyor. 

aslında; belgeselin başında marianna'yı sağlıklı haliyle gündelik yaşamında takip ederken, bir yandan da tekerlekli sandalyede, zor konuşup zor hareket ederken masa başında iki oyuncu ile -kısa bir süre sonra kendi hayatı olduğunu anlayacağımız- bir tiyatro oyunu metnini okurken/çalışırken izliyoruz. dolayısıyla belgesel devam ederken bir yandan da kafamızda marianna'nın o sağlıklı halinden bu tekerlekli sandalyeli duruma nasıl geldiğine dair sorular beliriyor. bu da belgesele ek bir tedirginlik ve gerilim katıyor.

karolina bielawska "mow mi marianna"da bir anlamda "üç zamanı"; anlatının ilerlediği şimdiki zamanı, tiyatro oyunu provasını içeren gelecek zamanı ve ev videolarının tanımladığı geçmiş zamanı iç içe geçirerek bize marianna'nın portresini ve mücadelesini ustaca çiziyor.  
malou reymann'ın "en helt almindelig familie"si ise cinsiyet değiştirmeye her ne kadar kız çocuğu emma'nın babasıyla olan ilişkisi bağlamında, onun kişisel perspektifinden baksa da, baba agnete'nin kendini var ediş hikayesini de es geçmiyor. 
ikisini de mubi'de izlediğim bu filmlerden belgesel olanınkinin sert ve mesafeli bir tonu var, kurmaca olanınkininse yumuşak ve renkli. belgesel olanının etkisi bende kurmaca olanınkinin önüne geçti. zaten gerçekle hangi kurmaca yarışabilir ki, hele de gerçek olan ustaca "kurgulanmışsa"!...