27 Kasım 2019 Çarşamba

“Odun kesmek”ten..



“... Bolero, Joana’nın olabilecek tüm varoluş duraklarını yavaş yavaş ortaya çıkarıyordu, durmadan onu Sebastian Alanı’nda, Kilb’de, çok sık konuk olduğu Maria Zaal’da görüyordum sırasıyla. Çok severek giyiyordu o kendi yarattığı giysileri, diye düşündüm, eski Mısır bilezikleri, İran küpeleri, eski Afrika, eski Asya kültürlerine nasıl da güçlü ve kadınca bir bağı vardı, bu konudaki her türlü kitabı ve yazıyı okumuştu; kendini de hep Hint ipekli kumaşlara sarardı, boynundaki kolyeler Afgan, Çin, Türk kolyeleriydi. Hiç kimse onun kadar düşleri üzerine konuşmaz, onun gibi düşleri araştırmayı denemez, onların izini bulmak istemezdi, ben onunla onun bu düşlerinin araştırmasını yapardım geceler boyunca; başkalarının düşleri onu hep ilgilendirirdi ve deyim yerindeyse onları çözmeye çalışırdı, düş araştırmalarını ikinci sanatı haline getirmişti, diye düşündüm. Kendisinin düşte gezer biri olduğunu sık sık söylerdi, varoluşu düşte gezer bir varlıkmış. Çevresine her şeyden önce hep genç insanları topladı, diye düşündüm, kendisinin tanımladığı gibi, en çok düşte gezer çok genç insanları, kültür ve eğitim tarafından henüz bozulmamış ve yıkılmamış insanları. Doğal olarak da masallarla hoş bir ilişkisi vardı ve kendisi en severek masal okurdu, başkalarına da okurdu, her olanakta dinleyici önünde. Düşler ve masallar onun yaşamının gerçek içeriğiydi, diye düşündüm şimdi. Bu yüzden öldürdü kendini, diye düşündüm, çünkü yalnızca düşleri ve masalları kendi yaşam içeriği yapmış biri, bu dünyada hayatta kalamaz, kalmasına izin verilmez, diye düşündüm. Kendisi bir masal kahramanıydı, diye düşündüm ve yaşadığı sürece kendisi de bir masal figürü olduğuna inanıyordu, masalına Joana adını veren Elfriede Slukal, diye düşündüm. Bolero hep onun müzik parçasıydı, demeliyim ki, varoluşunun merkeziydi. Zaman zaman bir duygusallığın bize hükmetmesinden ürkmemeliyiz, diye düşündüm ve kendimi Bolero’nun etkisine soktum, kendimi ve Joana için beslediğim duyguları bu Bolero’ya tamamen bıraktım, ta Jeannie Billroth’un benim yanımda ama kendisinin karşısında oturan Burg oyuncusuna bir soru yönelttiği ana kadar; ...”

- Thomas Bernhard
(Çeviri: Sezer Duru)
Yapı Kredi Yayınları

25 Kasım 2019 Pazartesi

sıradışı bir işitsel deneyim: begüm erciyas'ın "seslenen parçalar"ı



çok isterdim daha önce yazmış olmayı, ancak bilet satışı başladığında bu gösterinin ancak son günü son saatlerine bilet bulabilmiştim, o da zar zor. hangi gösteriden bahsediyorum? 23. istanbul tiyatro festivali kapsamındaki "seslenen parçalar" (voicing pieces) adlı işten.
begüm erciyas'ın tasarladığı "seslenen parçalar" festivalde görülmesini önerdiğim üç işten biriydi. dolayısıyla umarım önerilerimi kaale alıp bu deneyime katılmışsınızdır, çünkü bu yazıyı okuduğunuzda artık böyle bir imkanınız olamayacak, en azından istanbul'da.

erciyas'ın "ballroom" (balo salonu)'nu seyretmiş, "pillow talk" (yastık sohbeti)'ni deneyimlemiştim.  yakın zamanda "pillow talk" hakkında yazmıştım da.
"seslenen parçalar"ı (2016) deneyimleyince, "pillow talk"un (2019) bu işin devamı olduğunu düşündüm ve erciyas acaba seyirciler için hazırladığı bu sıradışı deneyimleri üçleyecek mi diye merak etmeye başladım.

"seslenen parçalar", aynı "pillow talk" gibi seyircinin "seyretmediği", deneyimlediği bir iş, ancak deneyimlemesi "seyrederek" değil "işiterek" gerçekleşen bir iş.
hani tiyatronun başat olarak iki algıya hitap ettiği kabul edilir ve ingilizcesi latince "görmek" (specere) filinden türemiş olan "seyirci"yi (spectator) tanımlamak için ingilizcede kullanılan diğer bir kelime olan "audience"ın kökeni de yine latince duymak/işitmek anlamına gelen audre'den kaynaklanır ya, işte begüm erciyas seyirciye hazırladığı deneyimde bu iki başat algıdan "işitme"yi ön plana çıkarıyor.

"seslenen parçalar", aynı "pillow talk" gibi seyircinin deneyimlerken yalnız kaldığı bir iş; üç aşamalı.  seyirci arka arkaya üç ayrı kozanın içine giriyor.
kozalar birer kişilik; ikisi seyircinin belden yukarısını, biri ise sadece başını içine alacak büyüklükte. kozalara kulaklık ve mikrofon takarak giriliyor. içeride metinler var. okumak için; metinlerin bulunduğu sayfaları birincisinde seyirci kendisi çeviriyor, ikincisinde sayfalar mekanik bir düzenle hareket ediyor, üçüncüsünde ise seyirci ışık yoluyla yönlendiriliyor.

metinleri seyirci okuyor; kendisi için okuyor, kulaklıktan kendi sesini duyuyor. seyircinin kendi sesi, okunan metne bağlı olarak değişime/dönüşüme/bozuma uğratılıyor, çoğaltılıyor, yankılandırılıyor ve seyircinin sesine bazen de kulaklıktan başka sesler ekleniyor.

seyirci kendi sesiyle, ama aslında "kendisi"yle baş başa kalıyor çünkü kendi sesini dinliyor. ses bedenin içinden gelen bir şey ya, işte seyirci tam da kendi içine odaklanıyor.
seyirci bir yandan kendi içine odaklanırken, diğer yandan da direktifleri sayfalarda yazan vurgulara, fısıldamalara, tekrarlara, noktalama, ünlem ve soru işaretlerine sadık kalarak metinleri okuduğunda "oyuncu"ya dönüşüyor, içindeki "oyuncu"yu ortaya çıkarıyor; kendisini "seyretmeye", yani işitmeye, yani kendisini dışardan algılamaya başlıyor.
seyircinin çekineceği, utanacağı bir durum yok, çünkü içinde bulunduğu deneyimin seyircisi de kendisi, ondan başka seyirci yok. hatta seyirci kendisinin "oynamaya" (yani sesine vurgular, ifadeler vermeye) başladığını yakaladığında, içinde bulunduğu deneyimden daha da keyif alıyor.

"seslenen parçalar" müthiş bir deneyim. salondan çıktıktan sonra uzun süre hiç bir müzik dinlemek istemedim. keşke mümkün olsaydı, bir süre sessiz bir ortamda kalabilseydim; kendimi, zihnimin içinde de olsa, dinlemeye devam edebilmek için.

"seslenen parçalar" 2016'dan beri almanya'dan belçika'ya, ingiltere'den fransa'ya, norveç'ten isviçre'ye bir çok ülkeye turne yaptı; geçtiğimiz yıl, jüri tarafından o yılın yapımlarının seçilip sahnelendiği flaman tiyatro festivali'ne davet edildi, önümüzdeki şubat ayında da moskova'ya gidecek.
"seslenen parçalar" 23. istanbul tiyatro festivali'ne, belçika merkezli platform 0090'ın işbirliği ve flaman kültür bakanlığı'nın desteğiyle gerçekleşen "bir flaman seçkisi" dahilinde konuk oldu. seçkiyi hazırlayan mesut arslan'a ve festival direktörü leman yılmaz'a biz istanbul seyircilere bu sıradışı deneyimi yaşatma imkanı sağladıkları için yürekten teşekkür ederim.

23 Kasım 2019 Cumartesi

45 dakikalığına dansçı olmaya ne dersiniz: "happy manif"





pastırma yazının son demlerinde şehrin içinde bir parkta önce kurt jooss'un sonra nijinsky'nin hareketleriyle debussy'nin müziği eşliğinde bir kır perisi olmaya ne dersiniz? sonra da çaykovski'nin tınıları duyulurken klasik bir rus balesi'ndeki kedi'yi de canlandıracaksınız. ama en başta anna halprin'in düşünsel ısınma temrininde hayalinizdeki hayvana dönüşeceksiniz ve onu diğer arkadaşlarınızla paylaşacaksınız.
sadece bunlarla sınırlı değil 45 dakikalık performans sırasında icra edecekleriniz; yılan da, sinek de, ağaç da olacaksınız, merce cunningham'ın "beach birds"ündeki kuşları da icra edeceksiniz. yetmeyecek, bedeninizle; bulutların, düşen yaprağın, etrafınızdaki ağacın ve olmayan su birikintisinin farkına da varacaksınız.
pina bausch'un hocası olmuş jooss'tan cunningham'a, halprin'den nijinsky'e, isadora duncan'dan çarliston'a bütün bir 20. yüzyıl dans tarihini 45 dakikada bedeninizde deneyimleyeceksiniz.

bunun için ne dansçı olmanıza gerek var, ne de daha önce herhangi bir şekilde dans eğitimi almış olmanıza. bunun için yapmanız gereken tek şey ve son şans yarın iki ayrı saatte (13:00 ya da 15:00'te) validebağ korusu'nda olmak.
bu şahane "aile için interaktif gösteri"nin yaratıcıları fransız david rolland ile valeria giuga çifti. onları şehrimize kadar getiren ise atta bebekler ve çocuklar için uluslararası sanat festivali. emin olun, "happy manif" festivalin adındaki gibi sadece bebeklere ve çocuklara değil, büyüklere de hitap eden bir gösteri.

gösterinin kişisel olarak eleştiriceğim -ya da eksik bulduğum mu demeliyim- tek noktası, konseptini doğa ile ilişkili koreografiler üzerine kurmuş bir gösteride pina bausch'un ünlü "nelken-line"'ının olmaması.
özgün olarak "nelken" (karanfiller) gösterisinde olan ve wim wenders'in onun hakkındaki "pina" adlı filminin leitmotiv'i olarak da kullanılan bu koreografisinde pina bausch, yavaş adımlarla yapılan bir yürüyüş sırasında el ve kol hareketleriyle sırasıyla ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerini çok basit hareketlerle tarif eder. son yıllarda, ama özellikle ölümünün 10. yılının anıldığı bu sene, bir çok şehirde gönüllü katılımcılarla bu koreografi gerçekleştirilmektedir.

çocuğunuzun, yeğeninizin elinden tutun ve yarın validebağ korusu'unda olun. çocuk, yeğen, kuzen falan yoksa siz kendiniz gidin. iyi hissedeceksiniz, garanti!

17 Kasım 2019 Pazar

yıldız kenter ve harbiye kenter tiyatrosu



çocukluğumdan itibaren düzenli olarak gittiğim bir tiyatroydu harbiye kenter tiyatrosu ve dolayısıyla kenterler. şöyle de söyleyebilirim: uzun yıllar boyunca tiyatro benim için sadece kent oyuncuları oldu. kenterler benim için bir kaliteydi, yani onların sahnelemek için seçtikleri hiç bir oyunun kötü olma, orada seyredeceğim hiç bir yapımın özensiz olma ihtimali yoktu. orada seyrettiğim her bir oyuna hayran olurdum çünkü oyuncularına hayrandım: yıldız ve müşfik kenter başta olmak üzere, şükran güngör, gül onat, ayhan kavas, mübeccel vardar, kadriye kenter, mehmet birkiye..

kaç yılıydı hatırlamıyorum, o çocuk halimle nereden bilip sevdiysem, yarattığı atmosferleri kendime yakın bulacağımı nasıl sezdiysem tennessee williams hayranıydım ve kenterler yıllar sonra tekrar "ihtiras tramvay"ını oynuyordu. o zamanlar entellektüel anlamda, tabir caizse "ağzının içine baktığım" zenop amca müşfik kenter'in o yaşta stanley kowalski'yi oynayacak olmasıyla dalga geçmişti. haklıydı herhalde. ama benim için sinema versiyonundan bildiğim bir oyunu canlı seyredecek olmak yeterince heyecan vericiydi ve marlon brando'nun rolünü o yaştaki müşfik kenter'in oynayacak olmasındaki isabetsizliği idrak edecek farkındalıkta değildim. zenop amca'nın etkisiyle müşfik kenter'i pek beğenmemiş ama blanche'ı oynayan yıldız kenter'e yine hayran kalmıştım. oyunu da genel olarak beğenmiştim.

yıldız kenter'in 1980'lerin ilk yarısından itibaren oynadığı ve yönettiği bütün oyunları seyrettim; "sevgili yelena sergeyavna", "kökler", "şafak yıldızları", "küçük mutluluklar", "beş yol", "uzaklar", "yarın cumartesi" ilk aklıma gelenler, bir sürü başkası daha var tabii.
ortaokul-lisedeyken 15 günlük sömester tatilini tiyatro, opera, bale, konser gösterileriyle doldururdum. ailecek her akşam bir gösteriye biletimiz olurdu. cumartesi ve pazar matinelerine ise genellikle kardeşime ve kendime kenterler'e bilet alırdım. annemler kenterler'i gençliklerinde çokça seyretmişlerdi, artık seçerek gelirlerdi.

kenter tiyatrosuna o kadar sık gitmiştim ki parterde iki sırada bir olan kademeyi bellemiş ona göre koltuk seçer olmuştum. parterdeki bir çok koltuğun arkasında küçük plaketler vardı, üzerlerinde isimler yazardı. annem anlatmıştı, kenterler tiyatroyu inşa ederken para toplamak amacıyla koltuk satmışlardı.
atatürk kültür merkezi'nden sonra istanbul'da en sevdiğim tiyatroydu orası. salonun ışıklandırmasına, kullanılan ahşap malzemenin sıcaklığına, gittikçe yerin altına doğru uzanan farklı kotlardaki fuayesine hayrandım. çok yıllar sonra, mimarlık okuyunca ve biraz araştırınca mimarının metin hepgüler olduğunu öğrendiğimde, çocukluğumdan beridir orayı neden sevmiş olduğumu daha iyi anladım. harbiye kenter tiyatrosu istanbul'un, sıfırdan tiyatro olarak tasarlanmış (yani dönüştürülmemiş) ve yetkin bir mimar elinden çıkma ender tiyatro binalarından biridir.

1984'te "ben anadolu"yu seyretmiştim ilk defa. karlı bir kış günüydü. balkonun son sırasındaydım. zor bilet bulmuştum. okuduğum lisenin türkçe-edebiyat hocası gılman hanım'a da bilet almıştım. sonrasında oyunla ilgili bir ödev de hazırlamıştım.
bir çok seyirci gibi benim için de yıldız kenter hala en çok "ben anadolu" ile özdeş.

cumhuriyet türkiyesine tiyatroyu sevdiren en önemli figürlerden biri daha bugün aramızdan ayrıldı. umarım yıldız kenter'le ve topluluğuyla özdeşleşen ve dolayısıyla tarih ve hafıza değeri çok yüksek olan harbiye kenter tiyatrosu elbirliğiyle yaşatılır; yıldız hanım'ın anısını taze tutmak kanımca ancak böyle gerçekleşir.

belgesel yönetmeni tomer heymann'ın istanbul yılı


tomer heymann israilli eşcinsel bir sinemacı, belgesel yönetmeni. eşcinsel olduğunu, geçtiğimiz şubat ayında aksanat'ta gerçekleşen "mr. gaga" gösterimi ardından yapılan soru-cevapta kendiyle ilgili bir şeyi anlatırken laf arasında bütün doğallıyla söylemişti.

filmin, naharin'in hayranı dansçı/koreograf dostum gizem bilgen'in kişisel çabalarıyla gerçekleşen istanbul'daki o ilk gösterimine heymann da katılmıştı. hatta heymann o sırada festivalleri dolaşmakta olan yeni filmine eşlik etmeyi sırf istanbul'da olmak, istanbul'daki bu gösterime verdiğini önemi göstermek için yarıda kesmişti.
heymann'ın eşlik etmeyi yarıda kestiği yeni filmi, israilli bir eşcinsel porno yıldızı hakkındaki  "jonathan agassi saved my life" (jonathan agassi hayatımı kurtardı) ise, yine bu yıl, eylül ayına çekilen !f bağımsız filmler festivali'nin programında istanbul'da gösterildi.
ve şu aralar pera müzesi sinemasında "seçilmiş aileler" başlığıyla, retrospektif olmasa da, tomer heymann'ın filmografisinden kapsamlı bir seçki gösteriliyor: "mr. gaga" dahil olmak üzere altı film.
"mr. gaga" yıllarca belgesel tekliflerini geri çeviren, dünyaca ünlü israilli koreograf ohad naharin ile ilgili; naharin'in hayatını tam da dansın kendisi gibi hareketli, zaman sıçramalarıyla anlatan, sadece içeriğiyle değil biçimiyle de dikkat çekici bir belgesel. "mr. gaga" dışındakiler ise, ya merkezine oturtarak ya da kıyısından yaklaşarak eşcinsellikle alakalılar.

perşembe akşamı heymann'ın, tarih olarak "mr. gaga" (2015) ile "jonathan agassi..." (2018) arasındaki "who's gonna love me now?" (şimdi kim sevecek beni?) belgeselini seyrettim.
"şimdi kim sevecek beni?" (2016) eşcinsel olduğu için israil'de ailesiyle birlikte yaşadığı kibbutz'dan (dini yerleşimden) kovulduktan sonra yaklaşık 17 yıldır londra'da yaşayan ve ilerleyen yıllarda hiv+ virüsü kaptığı için ailesiyle, özellikle de kardeşleriyle sorunlar yaşayan 40'ına yeni basmış saar moaz'ı konu ediyor. kamera bütün çıplaklığıyla; moaz'ın üyesi olduğu londra eşcinsel erkek korosu'ndaki hayatını, eski sevgilisi ile olan sohbetlerini, annesinin ve daha sonra -pek de iyi anlaşamadığı- babasının onu londra'da ziyaret etmelerini, onun yeğeninin bar mitzva töreni için israil'e gidişini ve orada çocuklarının ondan hiv kapmasından korkan kardeşleriyle yaşadığı tartışmaları takip ediyor. bütün bu zaman zarfında moaz'ın ruh haline odaklanan film oldukça içten ve içerden bir bakışla, dini bir ailenin fertlerinin (örneğin anne londra'da oğluyla dışarı çıktığında sadece yanında getirdiği koşer yemekleri yiyor) eşcinsellik ve aids ile yaşadığı imtihana tanıklık ediyor.
ortaya serdiği tartışmaların içeriğiyle ve takip ettiği kişilerin samimiyetiyle, şimdiye kadar seyrettiğim üç heymann belgeseli arasında "şimdi kim sevecek beni?" en güçlü olanı. belgeselin en önemli özelliği ise, saar moaz'ın babasıyla ve kardeşleriyle arasında yaşanan en sert tartışmaları ve stresli anları bile sanki orada bir kamera yokmuşcasına kaydedebilmiş olması.

22 kasım cuma günü tekrar gösterilecek olan "şimdi kim sevecek beni?"yi tavsiye eder; "seçilmiş aileler" seçkisindeki bütün gösterimlerin ücretsiz olduğunu ve tomer heymann'ın 24 kasım pazar günü bir söyleşi-konuşma için tekrar istanbul'da olacağını hatırlatırım.


16 Kasım 2019 Cumartesi

yılın o güzel vakti geldi yine!


ÖLÜM SANAT MEKÂN SEMPOZYUMU 10 
OĞUZ ERATAÇ’A ARMAĞAN 

MSGSÜ FINDIKLI YERLEŞKESİ 
SEDAD HAKKI ELDEM ODİTORYUMU 
20-22 KASIM 2019 

SUNUŞ

Disiplinler arası bir yaklaşımla ölüm üstüne düşünmek, konuşmak, üretmek ve böylece -çağımızın genel tavrının aksine- ölümü normalleştirebilmek dileği ve umuduyla on yıl önce ilkini gerçekleştirdiğim Ölüm Sanat ve Mekân Sempozyumu, akademik kimliğinin ötesinde, daima ölümün varlığının kutsandığı bir fiesta oldu benim için; tıpkı Meksika’nın yas ve coşkuyu harmanlayan Ölüler Günü kutlamaları gibi. Ölüler Günü gibi, bu sempozyum da ölümlülüğümüzle yüzleştiğimiz ve aynı zamanda bu süreçte kaybettiğimiz canları özlemle andığımız buluşma günlerimiz oldu. Meksikalıların, ölülerini anmak ve onları geride bıraktıkları dünyevî yuvalarına bir günlüğüne de olsa geri çağırmak için hazırladıkları ofrendalar gibi, onuncu sempozyum da, sevgili Oğuz Erataç’ı kendi evinde anmak ve O’nunla birlikte olmak için sevenlerine gönderilen bir davet ve aynı zamanda kendisini aramıza çağıran bir ofrenda; zira, kadim bir Meksika sözünün dediği gibi, “herkes ölür ama hiç kimse ölü değildir.”
Onuncu sempozyum aynı zamanda, tarihi boyunca karşılaştığı bütün zorluklara rağmen mücadele azmini, yaşam enerjisini ve sevincini asla kaybetmemiş, zulüm ve ölümle sınanmış bir coğrafya olmasına rağmen, ölüm düşüncesiyle başa çıkmayı, ölümü bağrına basmayı, ölümden toplumun birlikteliği, direnme gücü ve sanat yaratımı adına ilham almayı başararak kendi şiirini yazmış, cesur ve bilge Meksika’ya, hayatıma kattıkları ve günü gelince ölümüme katacakları için borçlu olduğum teşekkür.

 Deniz Yolaç ve kaybettiğimiz bütün diğer öğrencilerimizin aziz hatıralarına... 


PROGRAM

20 KASIM 2019 ÇARŞAMBA: OĞUZ ERATAÇ’A SAYGI 
10:30-10:45 Gevher Gökçe Açılış konuşması
10:45-10:55 Kısa Film: Oğuz Erataç Hazırlayan: Yaprak Aydın Güner   

1. OTURUM
11:00-12:30 Oğuz Erataç Dostları: Ahmet Çetin, Caner Karavit, Emel Ardaman, Hülya Dışkaya Rıdvan Kutlutan, Tengüz Ünsal 

12:30-13:00   Öğle arası

2. OTURUM
13:00-13:30 Ali Artun Dada ve "İntihar Sanatı" 
13:30-14:00 Emre Zeytinoğlu Tribündeki Şu Ses: Ölmeye Geldik       
14:00-14:30 Aykut Köksal Mimarlıkta Bir Soyutlama Bağlamı: Boullée'nin Cénotaphe'ları
14:30-15:00 Burcu Pelvanoğlu Hale Asaf'ın Son Resimlerinde Ölüm ve Zaman
15:00-15:15 Tartışma

15:15-15:30 Kahve arası    

3. OTURUM
15:30-16:00 Özge Ejder Ölümün Tersi ve Yüzü


16:00-16:30 Mehmet Kerem Özel Pina’nın Mekânları
16:30-17:00 Alp Sunalp Birinci Savaştan Günümüze, Göklerde Ölümün Temsili
17:00-17:30 Seran Demiral Çocuk Edebiyatında Ölüm
17:30-17:45 Tartışma


21 KASIM 2019 PERŞEMBE
1. OTURUM: MEKSİKA’YA SAYGI
10:00-10:15 Kısa Film: Requiem / Under The Mexican Sky: Gabriel Figueroa- Art and Film 
10:15-11:05 Adem Sağır "Danse Macabre"ın Estetik Bir İnşası Olarak Ölüler Günü: Ritler, Kurbanlar ve Mekân
11:05-11:55 Gevher Gökçe Yaşam ve Ölüm Arasındaki Sarkaç: Ölüm ile Raks Eden Meksika
11:55-12:15 Tartışma

12:15-13:00 Öğle arası

2. OTURUM: MEKSİKA BELGESELLERİ
13:00-14:00 Belgesel film: Ofrenda* Yönetmen: Oscar Carrillo

14:00-14:15 Kahve arası

14:15-15:45 Belgesel film: La Santa Muerte Yönetmen: Eva Aridjis

15:45-16:00 Kahve arası

3. OTURUM ÖLÜM ve MÜZİK
16:00-17:15 Alper Maral, Şebnem Akten, Gülce Özen Gürkan, Stefan Fricke, Wolfgang Liebhart, Dilek Yılmaz Örgütlü Cana Kıyımın Ses Örgüsüne Yansımaları: Müzikte Suikastlar

Ölüm Sanat ve Mekân Sempozyumu’nun müzik – ölüm ilişkisi bağlamındaki gedikli katılımcısı ve yakıcı sunumların sorumlusu Alper Maral ve duysal alanda ölüme kulak kesilen meslekten dostları olarak, bu yıl, müzikte suikast temasına odaklanan, olukça tedirgin edici, koyu, ve bir o kadar da uyarıcı, düşündürücü yapıtlar ve dokümanlarla karşınızdayız. Duysal tasarım alanında “örgütlü cana kıyım”ı tematize eden bu yapıtlar dizisi, bu alanda oldukça söz sahibi bir elitten, ABD’den "demokrasi dersleri"yle başlayacak: 18 başkanlarına 30 küsur suikast girişimi gerçekleştiren bu sert ülkenin vatandaşları, kurucu isim Abraham Lincoln ve popüler sima J. F. Kennedy başta, dört yöneticilerini görev başında öldürmüş, artlarından da sayfalarca matem müziği bestelemişler. Bu cenaze marşlarından bir demeti Şebnem Akten piyanoyla seslendirecek. Tafsilat ve tarihten başka suikastlara dair çıtırtılı ses izleri Alper Maral’dan. Gülce Özen Gürkan, Stefan Fricke ve Wolfgang Liebhart ise, bildirimlerini suikastları konu alan yeni kompozisyonlarıyla gerçekleştirecekler. Son sözü—isyanla teslim arasına bırakmak üzere—Dilek Yılmaz alacak. a.m.


22 KASIM 2019 CUMA: MEKSİKA BELGESELLERİ
10:30-12:00 Belgesel film: All of Me / Llévate Mis Amores Yönetmen: Arturo González Villaseñor 

12:00-13:00 Öğle arası

13:00-14:15 Belgesel film: Symbols of Resistance: A Tribute to the Martyrs of the Chicano Movement Freedom Archives

14:15-14:30 Kahve arası

14:30-16:00 Belgesel film: The Life and Times of Frida Kahlo Yönetmen: Amy Stechler

16:00-16:15 Kahve arası

16:15-17:45 Belgesel film: Flor de Muertos: Calexico Live in Concert Yönetmen: Danny Vinik

17:45-18:00 Gevher Gökçe Kapanış Konuşması



Gevher Gökçe’nin “Tanrılar, Ölüler, Bilgeler: Meksika’nın Ölüler Günü” fotoğraf sergisi, sempozyumla eş zamanlı olarak Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu fuayesinde görülebilir. 

*Programda yer alan filmler Türkçe altyazılıdır. 

Gevher Gökçe tarafından, MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü programında yürüttüğü Ölüm Sanat ve Mekân seçmeli dersi kapsamında düzenlenmektedir. 
İletişim: gevher.g@hotmail.com

14 Kasım 2019 Perşembe

şahika tekand'ın "io"su


istanbul tiyatro festivali'nin 23.sü dün akşam, tabiri caisze "bomba" gibi bir gösteriyle, şahika tekand'ın, kendi tiyatro topluluğu studio oyuncuları ile sahnelediği "io" ile açıldı.
yıllar yıllar önce oedipus üçlemesinin prömiyerlerini iki yılda bir düzenlenen festivalde yapan ve bu gösterileriyle her seferinde beni nefessiz bırakan tekand, geri döndüğü antik yunan mitlerinden beslendiği bu işiyle beni yine yüreğimden vurdu. "io" ile sadece yüreğime değil; ruhuma da, gözüme de, aklıma da hitap etti tekand.

"io" öncelikle müthiş bir metin! sevgili dramaturg dostum özlem hemiş'in herhangi bir gösteri için sorduğu, çok temel bir soru var: "neden bugün?" ben bu soruya bir de "neden burada?"yı ekleyebilirim. tekand'ın metni bu iki soruyu da hakkından fazlasıyla cevaplıyor! bir metin yüzyıllar öncesinden esinlenen mitlerden yola çıkıp çağımıza, günümüze, güncelliğimize bu kadar mı söz söyler, hitap eder, dokunur. dün prömiyer yaptı ve biz seyirciler tekand'ın metnini dün ilk defa duyduk. kanımca o metin bugün bir klasik oldu bile; sadece içeriğiyle değil, inanılmaz derecedeki akıcılığı, müzikselliği, ritmi ve edebi kalitesiyle.
ne anlatıyor "io"? zeus'la yattığı için hera tarafından sürülen io'nun insanlığa gerçekleri söylemek için geri dönüşünü, ikinci bölümde onun geri dönüşünün ve gerçekleri söylemedeki dobranlığının önüne set çekmeye çalışan tanrılar kratos-bia ve hermes ile mücadelesini, ve son bölümde prometeus'la hesaplaşmasını.
metnin bence en önemli ve can alıcı tarafı ise; io, kratos, hermes ve prometeus fikirlerini çarpıştırırken insanlığı temsil eden koronun; yavaş yavaş gerçeklerin farkına varması, unutkanlığından, suskunluğundan uyanmasıyla birlikte, biat eden bir kalabalıktan sorgulayan, isyan eden bireylere dönüşmesini anlatıyor olması.
"io"nun aklımı çelen özelliği işte metnin bu özelliğiydi.

işte tam da bu konuda tekand'ın, yazarlık ustalığının yanı sıra yönetmenlik dehasına tanık oluyoruz. çünkü tekand insanlığın uyanışını enfes -ve bir o kadar da yalın- bir mizansenle görselleştiriyor. oyun başladığında ve nerdeyse ilk yarısı boyunca hareketsiz duran koro, io'nun fikirleriyle önce kratos'u sonra hermes'i alt etmesiyle birlikte yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyor. önce korodan biri, sonra bir kaçı ve oyunun sonuna doğru artık koronun bütün üyeleri farklı jestlerle hareket ediyorlar, üzerlerine çökmüş atıllıklarından kurtuluyorlar.
fark ettiğim kadarıyla; koronun kullandığı/yaptığı bu jestler, baştan itibaren organik bir şekilde hareket etmekte olan io'nun jest repertuvarından alınma. yani, insanlığı temsil eden koro zamanla io'nun düşünselliğine onun bedenselliği yoluyla kavuşuyor. dönüşüme dair kağıt üzerindeki edebi bir fikir bu kadar mı yalın ama bir o kadar da etkili bir şekilde bedenselleşir, görselleşir. tekand'ın yine kendi imzasını taşıyan ışık tasarımı yoluyla sahnede yarattığı koro plastiği müthiş!
"io"nun gözüme hitap eden özelliği koronun bu heykelsi etkisiydi.

kratos'ta deniz karaoğlu ve hermes'te gökhan küçük çok iyiler. farklı ses tonu ve vurgu ile io'ya meydan okurken; ilki saldırgan, fütursuz ve kontrolsüz, diğeri ise kontrollü, yatıştırıcı ve uzlaştırıcı.
oyunun iki yıldızı ise io'da şahika tekand ile prometeus'ta yiğit özşener. tekand oyunu başlattığı ilk jestten, sonlandırdığı son jeste kadar hiç dinlemeyen bir başkaldırı enerjisiyle bizi ikna ediyor, elimizden tutup sürüklüyor; açıkcası ondan gözümü alamadığımı söylemeliyim. özşener ise oyunun son bölümünün lokomotifi. insanlık adına sonsuza dek acı çekmeyi göze almış ölümsüz bir tanrıyı kararlı ama bir o kadar da kırılgan (adeta bir insan gibi kırılgan) bir yorumla karşımıza çıkartan özşener'in son tiradıyla çoşkudan tüylerimin diken diken olduğunu, gözlerimin yaşardığını söylemeliyim.
"io"nun yüreğimi vuran özelliği özşener'in prometeus'uydu.

"io" benim için dört dörtlük bir yapım, ancak "bu da nazarı olsun bari" diyerek gözümü kapamayı seçtiğim olumsuz bir tarafı da yok değil.
tekand, söz yazmayıp sadece hareketler ile var etmeyi tercih ettiği kratos'un kardeşi bia rolü için koreograf-dansçı gizem bilgen ile çalışmış. bilgen bana göre türkiye dans sahnesinde hem bir kadın dansçı olarak bedenini en etkili ve vurgulu şekilde kullananlardan biri, hem de koreograf olarak gerek kendi dans işlerinde gerekse de tiyatro oyunlarındaki hareket tasarımlarında nitelikli ürünler veren bir sanatçı. tam da bu noktada bilgen'in koreografik işlerinde gündelik jestlere yaptığı vurgunun ve bunları kullanmadaki ustalığının altını çizmekte fayda var. dolayısıyla, bir yandan bu haliyle (yani bu kadar geri çektirilmiş haliyle) bia rolünün altından ancak gizem bilgen kalkabilir, bedeninin içselleştirdiği nüanslarla bu role hakkıyla ancak o bürünebilirdi diye düşünüyorum, ki bürünmüş de zaten, ama bir yandan da, çerçevesi sadece hareketlerle çizilmiş bu rolde ona alan açılsaydı bilgen daha neler neler yapabilirdi, bu role neler katabilirdi diye de düşünmeden, ve hayıflanmadan edemiyorum.

"io" festivali dün akşam açtığı gibi, 30 kasım'daki gösterimiyle de kapatacak. hala bilet varken bence hızlı davranın ve kaçırmayın!

5 Kasım 2019 Salı

"Eski Ustalar"dan...



"..., çünkü gerçekten de Sanat Tarihi Müzesi'nde hiç hakkım olmayan bir şeyi istiyorum, saatlerce Bordone Salonu'ndaki bankta oturuyorum, dedi Reger, düşünmek için, derin düşüncelere dalmak için, hatta kitap ve yazılar okumak için, benim için değil, hele otuz yıldan daha uzun bir süredir asla benim için olamayacak, normal müze ziyaretçileri için ortaya konulmuş olan Bordone Salonu'ndaki bankta oturuyorum, dedi Reger. Irrsiegler'den benim günaşırı Bordone Salonu'ndaki bankta yer almamı sağlamasını istiyorum, bunu isteme hakkım olmadığı halde, nihayet çok sık olarak insanlar Bordone Salonu bankında oturmak istiyorlar ve oturamıyorlar, çünkü Bordone Salonu bankında ben oturuyor oluyorum, dedi Reger. Bordone Salonu bankı nerdeyse artık düşüncem için koşul oldu, dedi dün gece Reger, düşünmek için ideal bir oturma yerine sahip olduğum Ambassador'dan çok daha uygun düşüyor Bordone Salonu bankı, Bordone Salonu bankında Ambassador'da olduğundan çok daha büyük bir yoğunlukla düşünebiliyorum, hoş orada da düşünüyorum, çünkü düşünmeye hiçbir zaman ara vermiyorum, dedi Reger, bildiğiniz gibi, her an düşünüyorum, evet, uykuda bile düşünüyorum, ama Bordone Salonu bankında düşünmem gerektiği gibi düşünüyorum, yani düşünmek için Bordone Salonu bankına oturuyorum. Günaşırı Bordone Salonu bankında yerimi alıyorum, dedi Reger, doğal olarak her gün Bordone Salonu bankında oturuyor olsaydım, benim için biraz değeri olan her şeyimi mahvederdim ve benim için doğal olarak artık düşünme dışında hiçbir şeyin kıymeti yok, düşünüyorum, öyleyse yaşıyorum, yaşıyorum, öyleyse düşünüyorum, dedi Reger, böylece de her gün en az üç dört saat Bordone Salonu bankında oturursam, bu, benim üç ya da dört, hatta bazen beş saat Bordone Salonu bankını tamamen kendim için tutmam ve hiç kimsenin Bordone Salonu bankına oturmaması demektir. Yorgun müze ziyaretçileri, yorgunluktan canları çıkmış olarak Bordone Salonu'na girdiklerinde ve Bordone Salonu bankına oturmak istediklerinde tabii ki bankın üzerinde benim oturuyor olmam bir felaket, ama elimden başka türlüsü gelmez, daha evdeyken uyanır uyanmaz olabilecek en kısa zamanda, umutsuzluğa kapılmak zorunda kalmamak için Bordone Salonu bankına oturacağımı düşünüyorum; günün birinde Bordone Salonu bankına oturamasaydım, en umutsuz kişi olurdum, dedi Reger. Otuz yıldan fazla bir zamandır Irrsiegler Bordone Salonu bankını benim için boş tuttu, dedi Reger, yalnız bir kez Bordone Salonu'na girdim ve Bordone Salonu bankı doluydu, ..."

Thomas Bernhard
(Çeviri: Sezer Duru)
Yapı Kredi  Yayınları 

2 Kasım 2019 Cumartesi

23. istanbul tiyatro festivali'nde kaçırmamanızı önereceğim üç gösteri


iksv'nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali 23. edisyonuyla bu ayın ortasından itibaren şehrimizi şenlendirecek. festival programında iki senedir ağırlıklı olarak belçika ve rusya'dan işler yer alıyor. sahne sanatları söz konusu olduğunda belçika ne kadar avantgarde ise, rusya da o kadar konvansiyonel işlere imza atıyor. dolayısıyla rusya'dan gelen yapımlara biraz tereddütle yaklaşıyorum, umarım festivalde seyredeceğim üç rus yapımı bu sezgimi olumsuzlar.
kendim emin değilken, başkalarına bu yapımları tavsiye etmek doğru gelmiyor bana. önceden başka işleriyle tanıdığım ve hayran olduğum sanatçıların işlerini tavsiye etmeyi tercih ediyorum. bu açıdan önümüzdeki festival benim için heyecanla beklediğim üç yabancı gösteri barındırıyor; ilginçtir ki, bunların üçü de belçika'dan geliyor.

1.
15 yıl önce "BLUSH" ile sadece seyirci olarak bizleri değil, bu alanda ürün veren yerli dansçı ve koreografları da çarpmış olan wim vandekeybus'un, bir nevi onun devamı olarak lanse edilen "TrapTown"unu kaçırmamak lazım.


hoş, dost meclislerinde vandekeybus'un "BLUSH"tan sonra, onun seviyesine ulaşan başka bir iş çıkar(a)madığı konuşulsa da, onu tanımayan günümüz nesli için ortalama bir vandekeybus işi bile bizlere 15 yıl önce yaptığı etkiyi yapacaktır diye düşünüyorum.

2.
lisbeth gruwez diye olağanüstü bir dansçı var dünyada, bedenini olağanüstü şekilde kullanan. maarten van cauwenberghe ile ortaklaşa kurduğu voetvolk topluluğundan dokuz yıl önce amsterdam'da "birth of prey" adlı işi seyretmiş ve ağzım açık kalmıştı. topluluk dediysem müzisyen olarak van cauwenberghe, dansçı olarak gruwez vardı sahnede sadece, ama ikisi yetmişti!


gruwez'i festivalde seyredecek olmak istanbullu sahne sanatı tutkunları, dansçılarımız ve genç koreograflarımız için büyük bir nimet; davet etmek kimin aklına geldiyse bin yıl yaşasın!
ben maalesef bu hayran olduğum sanatçının "daha da beter ve beter ve beter olacak arkadaşım" adlı işini istanbul'da seyredemeyeceğim, umarım birileri gösteri hakkında nitelikli bir izlenim/eleştiri yazısı kaleme alır.

3.
begüm erciyas, yıllar önce idans kapsamında "ballroom" ve geçtiğimiz ağustos sonunda "pillow talk" adlı işlerini seyrettiğim bir koreograf.


dans koreografisi veya performans yerine tiyatral yerleştirme olarak adlandırmayı tercih ettiğim "pillow talk"ta yaşadığım deneyimden çok etkilendim. erciyas'ın festivale davet edilen "seslenen parçalar" adlı işi de, sezdiğim kadarıyla seyirciyi "pillow talk"a benzer bir deneyime maruz bırakacak. bir önceki cümlede "seyirci" yazarken bile garipsiyorum, gerisini siz düşünün!
istanbul seyircisi ve sahne sanatlarıyla uğraşanları gerek ödenekli gerekse bağımsız tiyatrolarımızda ağırlıklı olarak konvansiyonel tarzda gösteriler seyrederken, erciyas'ın bu işiyle sanırım bayağı bir afallayacaklar. ama lazım!