7 Aralık 2024 Cumartesi
07 ARALIK
10 Ekim 2024 Perşembe
10 EKİM
23 Ağustos 2024 Cuma
23 AĞUSTOS
21 Ağustos 2024 Çarşamba
21 AĞUSTOS
17 Temmuz 2024 Çarşamba
17 TEMMUZ
4 Temmuz 2024 Perşembe
04 TEMMUZ
1845 fransız sihirbaz jean eugène robert-houdin paris'te tiyatrosunu açmış
1862 thames nehri'nde bir tekne gezisinde charles lutwidge dodgson; alice, edith ve lorina lidell kardeşlere bir hikaye anlatmış, alice ondan bunu yazmasını istemiş. tam üç yıl sonra bugün alice harikalar diyarında'nın ilk baskısı londra'da lewis carroll takma adıyla yayımlanmış
1928 john logie baird londra'da ilk renkli televizyon yayınını gerçekleştirmiş
1988 ray charles, raelett'ler ile birlikte bu akşamdan itibaren dört akşam istanbul harbiye açık hava tiyatrosu'nda konser verdi
4 Mayıs 2021 Salı
Bir ailenin peşini bırakmayan geçmişi: Geçip Giden Şeyler
29 Eylül 2018 Cumartesi
salzburg festivali'nde diyonisyak warlikowski
aynı hat üzerinde yanyana dizilmiş üç gösteri binasından [grosses festspielhaus (büyük festival binası), felsenreitschule (kayalık binici okulu) ve haus für mozart (mozart evi)] oluşan ancak dışarıdan bakılınca upuzun tek bir yapı hissi veren ve festivalin merkezi olarak tanımlanabilecek kompleksin önündeki geniş cadde festivalin kalbinin attığı yer. hemen hemen her akşam, her üç mekanda yarımşar saat arayla başlayan ya bir opera ya da bir klasik müzik konseri gerçekleşiyor.
herkes mutlaka gösteri öncesinde bu caddenin üzerinde özel olarak festival için kurulmuş geçici barda veya yakınındaki lokantalarda içeçeklerini yudumluyor veya yemeklerini yiyorlar. gösteri aralarında ise hemen hemen herkes ya fuayeye, ya caddeye ya da caddeye bakan balkonlara çıkıyor, birbirini seyrediyor. evet, batı tiyatrosunun temeli bu "seyretme ve seyredilme" durumu üzerine kuruludur (bu konuda fuaye odaklı bilimsel bir makalem umarım yakın zamanda yayınlanacak). dolayısıyla "seyretme ve seyredilme"ye şaşırmış değilim, ancak mozart'ın şehrinde gösterişin sanattan bu kadar rol çalacağını tahmin edememiştim. benim naifliğim..
yazımın haftasonu-magazin-dergisi-dedikodu-köşesi-kıvamındaki kısmı buraya kadar. şimdi biraz mimari:
binicilik okulu önce 1926'da max reinhardt tarafından festivaldeki açık hava tiyatro gösterileri için kullanılmaya başlanmış, 1948'de herbert von karajan ilk defa "orfeo ed euridice"yi sahneleyerek burayı operalara açmış ve 1960'larda clemens holzmeister (ki kendisi cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında atatürk tarafından ülkemize çağrılmış ve ankara'da çankaya köşkü ve tbmm binası başta olmak üzere bir çok devlet binasına imza atmış dönemin önemli avusturyalı mimarlarından biridir) orkestra çukuru, oditoryum, localar ve üstü açılıp kapanabilir çatı ekleyerek burayı kapalı bir gösteri binasına çevirmiş.
avlu kapatılmadan önce seyirciler avlunun kaya sınırını belirleyen, üstüste üç sıra arkadlı (96 tane) cephede arkadların altında otururlarmış. mevcut arkadlar; holzmeister'in tasarımıyla sahnenin arka ve sol yan cephesinin bir parçası ve o zamandan beridir burada sahnelenen her gösteriye karakterini veren en vazgeçilmez öğe olmuş.
şimdi de bu etkileyici mekanda seyrettiğim gösteri hakkındaki izlenimlerim:
bu yılki festivalde bu mekanda iki yapım sahnelendi: hayranı olduğum krzysztof warlikowski'nin rejisiyle çağdaş alman besteci hans werner henze'nin "the bassarids" ve günümüzün aykırı tiyatrocularından romeo castellucci imzalı richard strauss'un "salome" operaları. ben seçimimi warlikowski'den yana yaptım. ancak yerel ve uluslararası haberlerden takip ettiğim kadarıyla festivalin bu yıl en ses getiren gösterisi "salome"ymiş, ama castellucci nedeniyle değil, başrolü oynayan ermeni soprano asmik grigorian'ın olağanüstü yorumu dolayısıyla.
henze'nin "the bassarids"i; diyonisos ve onun kültünün takipçisi rahibelerin (bakhaların) teb'e yeni kral olmuş penteus'a rakip olmaları ve sonunda da onu katletmeleri hakkında. dolayısıyla tutku ile akıl, başkaldırı ile otorite/despotluk arasındaki savaşı kazanan tutku ve başkaldırı oluyor. librettoyu euripides'in "bakhalar" oyununu baz alarak w. h. auden kaleme almış, dolayısıyla operanın dili almanca değil ingilizce.
warlikowski görsel, mekansal ve içerik olarak tam da ondan bekleyeceğim bir şekilde yorumlamış operayı. her zamanki gibi yatay/uzun bir mekan, 1950'ler sineması ile 1980'ler pop kültürü karışımı bir estetik, ilişkilerin psikolojik derinliğine inen bir dramaturji.
warlikowski'nin kariyerinin neredeyse başından beridir onun yol arkadaşı olan sahne-kostüm tasarımcısı małgorzata szczęśniak'ın, mekan kullanımı olarak basık ve yatay tarzı, felsenreitschule'nin normal bir opera sahnesine göre abartılı uzunluktaki/yataylıktaki sahnesiyle birebir örtüşmüştü. onun başka bir alamet-i farikası olan şeffaf fanuslar (mekan-içinde-mekanlar) ise bu sefer yoktu sahnede. szczęśniak bunun yerine, üç farklı niteliğe sahip mekanı yanyana yerleştirmiş ve birbirlerine kapılarla bağlamıştı. en solda bakhaların eğlence/ayin salonu (diyonisos'un mekanı - dini mekan), en sağda yatak odası (penteus'un mekanı - özel mekan) ve ikisinin ortasında kraliyet sarayı/kent meydanı (kamusal mekan). gösteri boyunca bu mekanlar arasında akışkan bir geçiş vardı; bu hem trafiği kolaylaştırıyor hem de warlikowski'nin, protagonistler arasında kurduğu/kurguladığı (ekstra) ilişkileri daha görünür şekilde ortaya sermesini sağlıyordu. bu anlamda anne-oğul (agave-penteus) ilişkisine özel bir vurgu vardı mesela, ki warlikowski bu temayla haşır neşir olmayı da özellikle sever.
henze'nin müziği de; kulağımın kolay takip edebildiği ve dinlemeye alışkın olduğu bir müzik olmadığından, son tahlilde "the bassarids"den müthiş keyif aldığımı iddia edemem ama; kent nagano yönetimindeki viyana filarmonisi'nin ve özellikle de diyonisos'u canlandıran sri lanka asıllı genç tenor sean panikkar'ın müzikal yorum açısından harikalar yarattıklarını fark edebildiğimi söyleyebilirim.
1 Nisan 2017 Cumartesi
TEB Oyun 33 / Bahar 2017
Gündem: DTCF Tiyatro Bölümü Perde
Bunca Emeğe Çok yazık Oluyor, Özdemir Nutku
İlk Tiyatro Bilimcileri Bu Kurumda Yetişti, Ayşegül Yüksel
İhraçtan Öncesi ve sonrası, Selda Ödül
Varlığımızı Bu Okulda Borçluyuz, Hülya Nutku
Toplumun Hafıza Kaybı Yaşaması İsteniyor, Metin Boran
Joko'nun Doğum Günü, Handan Salta
Joko'nun Doğum Günü'nde Roland Topor Ne Diyor?, Gülşen Karakadıoğlu
Operaya Feminist Bakış: İnsan Sesi ve Mavi Sakal'ın Şatosu, Zehra İpşiroğlu
Merhamet. Makineli Tüfeğin Tarihi, Ayşe Draz
Berlin Tiyatrolarından, Hasibe Kalkan
Dosya: Anadolu'da Açılan Perdeler
Antalya Şehir Tiyatrosu, Tijen Savaşkan
O Sırada Antalya'da Neler Oluyordu?, Ayşegül Yüksel
Engin Alkan: Antalya Şehir Tiyatrosu'nda Ensemble Kültürü Var, Nalan Özübek
Paranın Ne Önemi Var, Ragıp Ertuğrul
Mehmet Özgür'le Çocuk Tiyatrosu üzerine, Nihal Kuyumcu
Antalya'daki Çocuklar Çok Şanslı, Nihal Kuyumcu
Okyanusta Bir Su Damlası Gibi, Nihal Kuyumcu
Bursa Şehir Tiyatrosu
Tuhaf bir Aşk Hikayesi Aşkımızı Aksaray'ın En Büyük Yangını, Nihal Kuyumcu
2016'da Anadolu'daki Tiyatro Festivalleri, Mustafa Bal
Prof. Dr. Sevinç Sokullu
Öğrenme Ve Öğretme Tutkusu, Tülin Sağlam
Çok Gerçekçi Görünen Romantik, Zerrin Yanıkkaya
Bir Yıldız Daha Kaydı: Engin Cezzar, Hayatş Asılyazıcı
Osmanlı Kadınlarının Feminist Teatralliği, Eylem Ejder
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi, Isabelle Huppert
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi, Merih Tangün
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Uluslararası Bildirisi, Fransisco Hinojosa
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Ulusal Bildirisi, Tülin Sağlam
29 Temmuz 2015 Çarşamba
TEB Oyun 25 / Bahar 2015
Ayşe Emel Mesci'nin İşi Hesaplaşmak: Hamlet Makinesi Üstün Akmen
Bir Yarım Asırda Ahmet Levendoğlu Nalân Özübek
Eşeğin Gölgesi Beki Haleva
Hepimiz Bir Gün Bir Yerde Yabancı Olabiliriz Seda Tansuker Selçuk
Rampa Tiyatro'da İnsan Sorgulanıyor Rengin Uz
90'larda Lubunya Olmak Berna Ataoğlu
Woyzeck'ler Nurten Demirbaş
Toplumsal Cinsiyet ve Tiyatro – Annem Oğlum ve Ben'in Ardındaki 'Ötekiler' Tijen Savaşkan
Aziz Nesin 100 Yaşında Ayşegül Yüksel
Aziz Nesin 100 Yaşındaki Delikanlı Hasan Anamur
Aziz Nesin ve Tiyatro Özdemir Nutku
Aziz Nesin'in Senfonileri Özlem Hemiş
Aziz Nesin Üzerine Yücel Erten
Aziz Nesin 100 Yaşında Halk Yararına Mizah Anlayışı Zeynep Oral
Oyun Yazarı Aziz Nesin... Ateş Nesin
Bir Delinin Hatıra Defteri Zehra İpşiroğlu
Aziz Çalışlar'ı Saygıyla Anarken Gülşen Karakadıoğlu
Aziz Çalışlar İçin Filiz Elmas
Aziz Çalışlar'ı Ölümünün 20. Yılında Anıyoruz Filiz Çalışlar Yenişehirlioğlu
27 Mart 2015 Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildiri Demet Taner
27 Mart 2015 Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildiri Krzysztof Warlikowski
"Kurucu" Muhsin Ertuğrul Sempozyumu Yapıldı
5. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri
TEB Ödülleri 2015 Açıklandı
19 Temmuz 2013 Cuma
"do the people in this town know how to love?" / kabaret warszawki, krzysztof warlikowski
adamın bir yanı fred bir yanı ginger’dır..
avignon festivali'nde bu akşam kryzsztof warlikowski'nin "kabaret warszawski" adlı son yapımı sahnelenmeye başlıyor. oyun, festivalin son 10 yıldır artistik direktörleri olan hortense archambault ile vincent baudriller bu görevden ayrılmadan önce festivale kazandırdıkları 600 kişilik çağdaş gösteri sanatları merkezi La FabricA'da gerçekleşecek. binanın mimari maria gdlewska da, warlikowski gibi leh.
"kabaret warszawski" beş saatlik bir oyun. iki bölümden oluşuyor. ilk bölüm iki saat, daha sonra yarım saat ara veriliyor ve ikinci bölüm 2.5 saat sürüyor.
ilk bölüm mayıs ayında varşova'da topluluğun mekanı nowy teatr'da sahnelendi. iki bölüm birlikte ilk defa gdynia'daki açıkhava müzik festivali open'er kapsamında gösterildi. topluluk bu gösterileri garip bir şekilde "polonya prömiyeri" olarak adlandırdı, ama aslında "dünya prömiyeri" idi, çünkü oyun ilk defa bütün haliyle open'er'de seyirci karşısına çıkmış oldu.
"kabaret warszawski" varşova kabaresi demek, ancak oyunun geçtiği yerlerin varşova ile direkt bir alakası yok. ilk bölüm berlin'de, ikinci bölüm new york'ta geçiyor. iki bölüm zaman olarak da farklılar: ilk bölüm ikinci dünya savaşı'nın hemen öncesinde, ikinci bölüm dünya ticaret merkezi saldırısının öncesi ve sonrasında.
warlikowski zaman ve mekanı aşarak; cinsellik, tabular, ırkçılık, özgürlük ve sanat üzerinden yeni çağın varşovası'ndaki -ve bence dünyanın herhangi bir metropolündeki- atmosferi, ortamı resmediyor sahnede.
ilk bölüm john van druten'in "i am a camera" adlı oyunundan uyarlanmış. çoğumuzun bildiği ünlü "cabaret" müzikalinin de teksti olan oyun, yine çoğumuzun bildiği gibi aslında christopher isherwood'un "goodbye to berlin" adlı romanından uyarlama.
warlikowski'nin druten'in oyununu kullanmasının nedeni, "cabaret"nin yayın hakkı sahiplerinin müzikalin hiç bir şekilde değiştirilmesine izin vermiyor oluşuymuş. tahmin edileceği üzere warlikowski "kabare"yi oldukça sivridilli, keskin gözlem içeren ve lafını sakınmayan bir hale çevirmiş.
"cabaret"nin müzikleri yerineyse, örneğin başka bir amerikan müzikalinden, "sweet charity"den ünlü "hey big spender" şarkısı gibi, "my funny valentine" gibi standartlar, ve ayrıca gainsbourg'dan cohen'e arıza şarkılar kullanılmış.
başroldeki clifford karakterinin -isherwood'un romanının otobiyografik öğeler taşıması dolayısıyla meraklısının zaten bildiği, ancak "cabaret" müzikalinde üstü örtülmüş olan- biseksüelliği; cliff ile sally'nin -"cabaret"de de bir nazi'ye dönüşen ernst karakterinin serbest bir yorumu olan- zengin aristokrat alman ernst'in "kapatma"ları olma girişimleri; ernst'in annesinin wagner hayranlığıyla belirginleşen faşizm; sally'nin cliff'i terk ettikten sonra kelli felli kabare müdürü ile birlikte olmaya başlaması ve müdürün zaman içinde görsel olarak hitler'e dönüşmesi; ve en sonunda sally'nin oscar ödülleri benzeri bir törenle kadın oyuncu ödülü alması gibi sahneler warlikowski'nin "kabare"sinin faşizmin izini neredeyse günümüze ve amerika'ya kadar sürdüğü benzersiz ve sıkı bir dramaturjinin nefeskesici ipuçları..
"kabaret warszawski"nin ikinci bölümü bu sefer bambaşka bir ortama götürüyor bizi; ilk bölümde faşizmin izlerini sürerken, ikinci bölümde cinsellik ve tabular üzerinden günümüz metropol insanının tatminsiz, iktidarsız ve sevgisiz ilişkilerine odaklanıyoruz. tabii ki iki bölüm de özgürlük ve bütün bu temaların sanat ile olan ilişkisini sorgulamaktan geri kalmıyor. örneğin, ilk bölümde karakterlerin tartıştığı wagner ve müziği, ikinci bölümde 9/11 saldırılarının radiohead müziği eşliğinde sergilenmesi.
sahne tasarımı iki bölümde de aynı, çünkü aslında uyarlanan iki yapıtın da kalbinde kabare-kulüp mekanları var: ilk bölümde bütün olaylar sally'nin çalıştığı kabarenin etrafında dönerken, ikinci bölümün uyarlandığı filme adını veren mekan, cinsel özgürlüğün keşfedildiği ve kazanıldığı gizli yeraltı kulübü "shortbus".
"kabare" zaten bütünüyle gizli saklı duyguların, yasak fikirlerin özgürce ortaya döküldüğü, tabuların özgürce yaşandığı, sıkı bir refah toplumu, burjuvazi, konformizm eleştirisi yapılan bir gösteri mekanı değil midir..
ikinci bölüm john cameron mitchell'in 2006 tarihli "shortbus" adlı filminden uyarlanmış. mitchell'i en iyi, transeksüel bir punk rock şarkıcısının hikayesi anlattığı muhteşem, hiperaktif, zıpır ilk filmi "hedwig and the angry inch"ten ve çocuğunu kaybeden ailenin ağırbaşlı psikolojik draması nicole kidman'lı "rabbit hole"den hatırlıyordum, ama "shortbus" hiç bir şey ifade etmiyordu benim için. youtube'da filmi bulunca nedenini anladım; pornoya yaklaşan cesur ve cüretkar sahneleri ve bütün rahatlığıyla eşcinselliği konu alan bu film sadece bizim buralarda değil, dünyanın genelinde öyle pek bir genel dağıtım şansı bulamadı herhalde. tavsiye ederim youtube'dan bütününü sansürsüz izleyebilirsiniz.
ve tabii oyundan sonra, filmi merakla arayıp bulup izleyince, bir kere daha warlikowski'nin ne kadar inanılmaz ve büyük bir tiyatro adamı, sahne büyücüsü, duygu yaratıcısı olduğuna kanaat getirdim.
mitchell'in filmi her ne kadar merkezine aldığı cesur eşcinsellik teması ve görüntülerin cüretkarlığıyla prim toplasa da, film son tahlilde hiç inandırıcı olmayan, herkesin sonunda mutlu mesut olduğu bir amerikan filmi havasından farklı bir seviyeye ulaşamıyordu. belki, "cinsel özgürlüğü kazanma" uğruna böylesine abartılı bir heyecanla umut pompalayan bir son kabul edilebilir, bilemiyorum.
warlikowski'nin "shortbus"ı ise had safhada şiirsel ama sapına kadar da gerçekçi; büyülü olduğu kadar melankolik; parıltısıyla göz aldığından daha fazla yürek burkan; cilveli ve haşin bir uyarlama.
örneğin; warlikowski hikayenin akışını radikal bir şekilde kesintiye uğratıp, yaklaşık yarım saat süren bir sekansta, kasttan sadece iki dansçının koreografisi, arka arkaya radiohead'in "kid a" albümünden müzikler ve sahneyi kaplayan yoğun duman eşliğinde ikiz kulelere yapılan terorist saldırının duygusunu yaşattı bize.
ardından dansçılardan biri sahnenin ortasındaki kırmızı kadife kaplı tabuta girdi ve tepeden durmamacasına parıltılı kağıtlar yağmaya başladı; sanki, o 9/11 görsellerinden hatırladığımız havada uçuşan kağıt parçalarının başkalaşmış halleriydiler o parıltılar.
o sırada yan taraftaki upuzun koltukta oturan oyunun diğer karakterlerinin hepsi -gerçek- joint tüttürmekte başlamışlardı bile (oyuncular sahnede birbirlerine "ister misin" diye seslenerek joint'ı elden ele uzatırlarken seyircilerden birinin elini kaldırıp "buraya da" demesi oyuna ayrı bir katman eklemedi değil).
ardından hep beraber, tabutta üstü bütünüyle parıltı kaplanmış bedenin cenazesini düzenlediler. tabutu hep birlikte kaldırıp sahnenin en gerisine gidip, hızlanarak biz seyircilere doğru taşıdılar defalarca; nihilizm ile çoşku arasında bir yerlerde asılıydık o anda hepimiz!
ve herhalde beş saatlik bir oyun bu kadar şiirsel, dingin, içli ve melankolik bir sekansla; seyirciyi "düşürmeden", umutsuzluğa sevk etmeden, seyircinin içine oturtmadan; ancak yine de, iyice kabarmış yoğun duygularla ağlatmaktan da geri kalmayan bir sahne ile bitirilebilirdi; ancak warlikowski gibi bir usta bu bıçak sırtı dengeyi, ince dozu ayarlayabilirdi.
ikinci bölüm sırasında tanıdığımız karakterler geniş ve derin sahnenin her bir noktasına dağılmışlari hepsi kendi mekanlarını yaratmışlardır bulundukları noktalarda. hiç biri özgürleşememiş, bazıları ölmüş, bazıları yitmiştir. ve sahneyi çevreleyen duvarlardan ikisine yansıtılan rüyamsı bir deniz içi (belki de göl içi, durgun bir su altı, herşeyin gömülü olduğu, akıntısı olmayan) görüntüsü bütün bu karakterleri başka bir dünyada bir araya getirdi, birleştirdi. o dünya maalesef yaşadığımız bu dünya değildi..
sadece van duren'in oyunundan ve mitchell'in filminden değil ingmar bergman, tony kushner, nietzsche, patti smith, justin vivian bond, jonathan littell ve john maxwell coetzee'nin metinlerinden de yararlanan ve bunlarla zenginleştirilerek katmanları çoğaltılan (ve burada ancak çok azını aktarabildiğim) "kabaret warszawki" hakkındaki izlenimlerimi burada noktalarken sizleri oyunun fragmanı ile başbaşa bırakıyorum:
5 Temmuz 2013 Cuma
polonya'da tiyatro 03
polonya'ya tiyatro izlemeye gelip, baltık kıyısındaki liman şehri gdynia'nın eski havalimanında düzenlenen open'er festivali'nde ne işim var! adam mickiewicz enstitüsü'nden önerdiklerinde web sitesine bakıp, "yok, bu festival benlik değil" demiştim; meğer biraz daha dikkatli bakıp, "art" opsiyonunun altında "tiyatro"yu bulmam gerekiyormuş.
on senelik open'er festivali'ne tiyatro ilk defa geçen yıl dahil edilmiş; polonya'nın enfant terrible'ı krzysztof warlikowski'nin uzun aradan sonra tekrar sahnelediği "angels in america" için insanlar birbirini ezmişmiş!
malum, bu tarz festivallere biletinizi günlük veya kombine alıp istediğiniz sahnede istediğiniz müzisyeni/grubu izleyebiliyorsunuz; iş tiyatroya gelince, yerler kısıtlı olduğu için, festival biletinizi alır almaz internet üzerinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyormuş ve tiyatro gösterilerinin yerleri iki saat içinde tükeniyormuş.
festivale bu sene yine warlikowski damgasını vuruyor!
ikisi warlikowski ve şürekasının varşova'da yakın zamanda kurdukları teatr nowy (yeni tiyatro)'nun yapımı olmak üzere sahnelenecek dört oyun arasında en kallavi olanı polonya/dünya prömiyeri gerçekleşecek "kabaret warszawski". warlikowski'nin bu en yeni oyunu gdynia'dan direkt avignon'a gidecek.
18 Nisan 2011 Pazartesi
atina festivali 2011

eski adıyla "hellenic", son yıllardaki adıyla "athens-epidaurus" festivali, bölünmeden önceki istanbul festivali gibi sanatın neredeyse bütün dallarını kapsayan ve üç ay süren dev bir organizasyon. hellenic'ten athens-epidaurus'a geçmeden önce biraz demode ve hatal bir haldeydi, ne zaman 4-5 yıl önce, yıllardır lyon opera balesi'nin artistik direktörü olan yorgos loukos yöneticiliğe getirildi festivalin çehresi değişti; gençleşti, çağdaşlaştı, dinamikleşti.
atina'da değişik mekanlarda ve atina'ya 2.5 saat uzaklıktaki mükemmel bir akustiğine sahip 10.000 kişilik büyüleyici antik tiyatro epidavrus'ta düzenlenen festival müzik, opera, dans, performans, tiyatro ve sergilerle dopdolu bir programa sahip.

bu yıl program bayağı bir küçülmüş ve yunan sanatçılar ağırlıklı hale getirilmiş. festivalden mayıs ayı çıkarılmış, etkinlikler haziran ve temmuz ile sınırlandırılmış.
en büyük kesinti müzik'te yapılmış. eski senelerde bolca olan caz ve dünya müziği konserlerinden eser yok bu seneki programda.
klasik müzik programında ise eski yıllarda bir çok yabancı orkestrayı konuk eden festival bu yıl ağırlıklı olarak yunan orkestralarına yer vermiş. konuk olarak scala filarmonisi ve bolşoy orkestrası var sadece. ayrıca, ne şan konserleri ne de resitaller var. festival müzik'te bayağı bir kan kaybetmiş gibi gözüküyor.
bizim açımızdan sevindirici bir haber:
zeynep tanbay dans projesi "araz" ile haziran'da üç akşam eski endüstri kompleksinden külütr merkezine dönüştürülmüş peiraios 260'ın H salonunda.
zeynep tanbay dans projesi'nde koza tamdoğan'ın etkisi yavaş yavaş hissedilmeye başlandı demektir.
zeynep tanbay dışında dans'ta dikkat çekenler:
.slyvie guillem ile bir akşam; forsythe, ek ve kylian koreografileriyle
.william forstythe'tan: "yes we can't"
.maguy marin'in topluluğu iki ayrı yapıtla: "salves" ve "may b"
bu yıl festivalin en heyecanverici programı tiyatro'da.
gözüme, gönlüme çarpanlar:
.ariane mnouchkine'in théatre du soleil'i bir türlü istanbul'a gelemedi, ama atina'ya bu ya üçüncü ya dördüncü ziyareti: "the castaways of the fol espoir (sunrises)"
.romeo castelluci'nin avignon'dan önce atina'da sahnelecek yapıtı: "on the concept of face, regarding the son of god"
.yine avignon'dan önce atina'da, bu sefer wajdi mouawad sofokles projesi: "women (women of trachis, antigone, electra)
.krzysztof warlikowski'nin geçen yaz avignon'da prömiyer yapan eseri: "(a)pollonia"
.daha 12 nisan'da berliner ensemble'da prömiyer yapmış olan son robert wilson yapımı: frank wedekind'in "lulu"su
.epidavrus'ta sam mendes'in sahneye koyduğu kevin spacey'li "3. richard"
13 Ekim 2009 Salı
"hayat bütünüyle bir skandaldır!" -k.warlikowski
avrupa tiyatrosunun sivridilli, keskin bakışlı rejisörü krzysztof warlikowski'nin bir prodüksiyonuna kendi ülkesinde denk geldiğim için çok sevinçliyim: varşova operası'nda sahnelenen alben berg'in "wozzeck"i.
warlikowski'den, bir yıl önce atina festivali'nde arasız üç saat süren, lehçe, yunanca üstyazılı "krum"ı seyretmiştim.
o günlerde oyun dergisine yazdığım, ancak dergi geçici olarak kapandığı için yayımlanamayan atina festivali izlenimlerimden "krum" ile ilgili olan kısmı bu vesile ile buraya almak istedim.
bir TR Warszawa yapımı olan ve 2005 yılından beridir Berlin’den Avignon’a, Moskova’dan Lizbon’a dolaşmış, New York’ta Warlikowski’ye bir OBIE 2008 ödülü kazandırmış, Hanoch Levin’in 1975 tarihli “Krum” adlı oyunu.
Warlikowski sahnede yaklaşık 10m. x 15m.’lik boş bir alan yaratmış. Etrafı pencereli duvarlarla çevrelenmiş, zemini parke kaplı bu alana farklı boyutlarda koltuklar yerleştirilmiş; tekli koltuklar, farklı renkte kanepeler, gerektiğinde yatak olabilen üçlü koltuklar ve bir dizi sinema koltuğu…
Warlikowski, bu boş alanda ışık kullanımı, pencereli duvarların önünde boyluboyunca açılıp kapatılabilen siyah perdeler ve koltukların düzeninin değişimi sayesinde farklı mekanlar yaratıyor.
Ayrıca tavanda asılı büyük boy perde, gerek dış mekan görüntülerinin gerekse oyunun farklı açılardan verilen canlı yayın görüntülerinin kullanılmasıyla oyunun atmosferinin yaratılmasında önemli bir rol oynuyor.
Warlikowski büyük boş sahne ile yetinmiyor, yer yer oyuncuların antrelerini seyirci tribününden yaptırıyor, seyirci koridorlarını oyun alanına dönüştürüyor. Bazı bölümlerde sahne ile birlikte salonun da bütün ışıklarını yakarak iki mekanı birleştiriyor.
Warlikowski daha da ileri giderek iki sahnede başrol karakterini direkt seyirciyle konuşturuyor; O ana kadar Leh dilinde ve Yunanca üstyazı ile oynanan oyunda Krum karakteri seyircilere dönüp İngilizce “Arkadaşım ölmeden önce mutlu bir çift ile fotoğraf çektirmek istiyor, gönüllü olanınız var mı?” diye soruyor. Tahminlerin aksine Yunanlı seyirci çekingen çıkınca, çaresizce “Tamam, illa da mutlu bir çift olması gerekmez, herhangi bir çift olabilir, gay veya straight de fark etmez!” diye devam ediyor.
Krum’ın seyircilere ikinci müdahelesi ölen arkadaşının anma töreninde gelen dilimlenmiş elmalı tartı olduğu gibi seyircilere sunarak elden ele dolaştırılmasını sağlaması.
Warlikowski’nin ustalığı; sıradan insanların sıkıcı günlük ritüellerinden kurulu hayatlarını anlatan ve arasız üç saat süren oyunu zekice kurgulanmış rejisi, mekan kullanımı ve özellikle de oyuncu yönetimi sayesinde nefessiz izlettirmesindeydi. Seyirciden de hak ettiği alkışı aldı."
varşova operası'nda seyrettiğim, 2006 yılı yapımı, ancak 09-10 sezonunun resmi açılış temsili olan warlikowski imzalı "wozzeck" tarzı ve sahneleme mantığı bağlamında bir çok açıdan "krum"a benziyordu.
warlikowski zaten uzun zamandır, ister paris ulusal operası, ister tr warsawa tiyatro topluluğu isterse de varşova operası ile olsun, her yapımında leh kadın sahne tasarımcısı malgorzata szczesniak ile çalışıyor.
"wozzeck"te ortada geniş bir boş alan var; bazı sahnelerde bu boş alana üstten üç tarafı kapalı seyirci tarafında açık duvarlar inerek mekan hissi yoğunlaştırılıyor; duvarın üzerinde büyük şeffaf pencereler var; aynı "krum"da olduğu gibi gözetle(n)me, seyretme, seyredilme, teşhir etmeye dair bir yorum kuvvetlendiriliyor. aynı "krum"da olduğu gibi aşağıdan, yani duvarların altlarındaki küçük yarıklardan verilen ışık ile tekinsiz bir ortam yaratılıyor.
alban berg'in müziği için söz söyleyecek kadar yetkin değilim; atonal tarzda, hiç bir melodinin olmadığı gibi, hiç bir izleğinin de olmadığı hem icrası hem de dinlemesi zor bir müzik; en azından benim kulağım için öyle.
ancak, ekspresyonist bir tavırla bestelenmiş müziğin "woyzeck"in içeriğine (woyzeck karakterinin tedirginliğine, gördüğü halüsinasyonların atmosferine, marie'nin onu aldatması karşısında duyduğu sinik/çaresiz öfkeye) ve warlikowski'nin seyirciyi rahatsız ve giderek te provoke eden yorumuna çok uyduğunu söylemeliyim.
"wozzeck"te beni daha çok ilgilendiren warlikowski'nin büchner'in oyununa getirdiği yorumdu.
warlikowski direkt çocuklar ve woyzcek'in gayrimeşru oğlu gözünden yorumlamıştı yapıtı; opera başlamadan 15 dakika önce, daha seyirciler koltuklarına oturmaya çalışırlarken sahneye yedi çift kzılı-erkekli çocuk geliyor; büyümüş de küçülmüş gibiler, fraklı ve tuvaletli. bu yedi çift, müziksiz olarak ve kusursuz bir şekilde vals yapmaya başlıyorlar. woyzeck'in gayrimeşru oğlu olduğunu tahmin edilen bir oğlan da kenardaki masanın başında tek başına oturmuş vals yapan çiftleri seyrediyor.
operanın ikinci perdesindeki bar sahnesinde de yine bu küçük oğlanlar ve kızlar, bu sefer salsa kıyafetleri içinde vals yapıyorlar.
"woyzeck"in, berg tarafından değiştirilmiş sonunda diğer çocukların gayrimeşru oğlanla dalga geçtikleri sahneyle de birlikte düşünülünce; aslında büyümüş de küçülmüş çocuklar üzerinden warlikowski'nin hem toplum eleştirisi yaptığını hem de bu yapıtı, burjuva toplumunun çocukluktan başlayan ikiyüzlülüğü, riyakarlığı üzerinden okuduğunu anlıyorsunuz.
woyzeck bir burjuva değil, ama onun kendisinden ve daha sonra da marie'den şüphe etmesine neden olan olaylar hep etrafındaki küçük-burjuva karakterler etkisiyle tetikleniyor.
"wozzeck" yaklaşık 1.5 saat arasız süren, perde aralarında 2-3 dakikalık video projeksiyon görüntülerinin kullanıldığı, 1950'lerin mobilya ve kıyafetlerinin kullanıldığı, ışık tasarımına çiğ ve sert renklerin hakim olduğunu, çıplaklık-transseksüellik-şehvet-pop kültür gibi geleneksel opera seyircilerini kolaylıkla tedirgin edebilecek (en azından opera sahnesinde seyretmeyi tercih etmeyecekleri) öğeleri büyük bir rahatlık ve özgürlükle kullanan cesur bir yapım.
warlikowski'nin herhangi bir yapımını önümüzdeki yıllarda istanbul'da izleme şansına erecek miyiz acaba?
son yıllarda efsane olmuş bir "angels in america" yorumu var mesela; tony kushner'in bu oyununu, yazıldıktan yıllar sonra tekrar sahnelere taşıyıp avrupa'da popüler olmasını sağlayan, ödüller almış bir yapım.
ya da şubat 2010'da paris théatre de l'odéon'da prömiyer yapacak isabelle huppert'li "ihtiras tramvayı".


































.jpg)