krzysztof warlikowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
krzysztof warlikowski etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Aralık 2024 Cumartesi

07 ARALIK

1732 londra covent garden'daki kraliyet opera binası william congreve'in the way of the world adlı oyunu ile açılmış

1742 georg wenzeslaus von knobelsdorff'un tasarımını yaptığı staatsoper unter den linden, carl heinrich graun'un cleopatra e cesare oyunu ile açılmış 

 1842 new york filarmoni orkestrası ilk konserini vermiş

1972 mürettebatın dünya'nın ünlü “mavi mermer” fotoğrafını çektiği son insanlı aya iniş görevi için apollo 17 fırlatıldı

2008 berlin'de staatsoper unter den linden'de staatsballett berlin'den mario bigonzetti'nin koreografisini yaptığı caravaggio adlı balenin dünya prömiyerini seyrettim; başrolde vladimir malakhov dans ediyordu 

 2016 paris'te opera garnier'de opera national de paris yapımı, krzysztof warlikowski'nin sahneye koyduğu gluck'un iphigenie en tauride operasını seyrettim

2017 gabriela carrizo ile franck chartier'in NDT 1 topluluğu için tasarladıkları side b: adrift adlı üçlemeyi (the lost room, the missing door, the hidden floor) ilk defa seyrettim; eindhoven'daki parktheater eindhoven'da



10 Ekim 2024 Perşembe

10 EKİM


1974 mikis theodorakis, yunan askeri cuntasının devrilmesinden sonra ilk halk konserini atina'daki karaiskakis stadyumu'nda on binlerce coşkulu insanın önünde verdi

1996 cemal reşit rey konser salonu'nda john lurie & the lounge lizards konserine gittim

2002 cemal reşit rey konser salonu'nda nils petter molvaer konserine gittim

2007 schaubühne'nin bir oyununu ilk defa berlin'de seyrettim; falk richter'in yönettiği anton çehov'un üç kızkardeş'ini

2009 ilk defa krzysztof warlikowski'nin yönettiği bir operayı seyrettim, varşova teatr wielki'de varşova operası yapımı olarak alban berg'in wozzeck'ini

2010 beyoğlu'nun sokaklarında dolaşarak willi dorner'ın bodies in urban spaces gösterisini deneyimledim 

2021 ayşe, nuray ve ben istanbul'dan arabayla filibe'ye gittik; bu ve ertesi akşam boris hristov kültür evi'nde dimitris papaioannou'nun transverse orientation gösterisini seyrettik





23 Ağustos 2024 Cuma

23 AĞUSTOS

28 ekim 2019, fotoğraf: mehmet kerem özel

1735 jean-philippe rameau'nun les indes galantes operasının dünya prömiyeri paris grand opéra'da gerçekleştirilmiş

1913 heykeltıraş edvard eriksen'in küçük deniz kızı heykelinin bir kopyası kopenhag limanına yerleştirilmiş

1924 10.yüzyıldan sonra ilk defa mars'ın dünyaya en yakın olduğu konum 

 2014 ilk defa ruhrtriennale'de bir gösteri seyrettim; duisburg'da landschaftspark nord'daki kraftzentrale'de heiner goebbbels'in yönettiği louis andriessen'in operası de materie

2014 aynı akşam aynı yerde, bu sefer geblasehalle'de romeo castellucci'nin le sacre du printemps yorumunu hayranlıktan ağzım açık kalarak seyrettim, ertesi akşam tekrar seyrettim

2018 salzburg festivali'nde clemens hozlmeister'in tasarladığı felsreitenschule binasında krzysztof warlikowski'nin yönettiği hans werner henze'nin the bassarids operasını seyrettim



21 Ağustos 2024 Çarşamba

21 AĞUSTOS

cumhuriyet, 1934

1911 vincenzo perugia mona lisa tablosu'nu louvre müzesinden çalmış

2005 six feet under'ın son bölümü yayınlandı

2015 ruhrtriennale'ye ikinci kere gittim; essen'deki zeche zweckel'de krzysztof warlikowski'nin marcel proust uyarlaması die franzosen'i seyrettim

2018 max reinhardt'ın kurduğu salzburg festivali'nin ilk defa düzenlendiği yıldan beridir festivalin en önemli gösterisi olan,  salzburg katedrali'nin önündeki meydanda oynanmasıyla da ünlü olan; hugo von hoffmannsthal'in jedermann adlı tiyatro oyununu matinede annem ve babamla seyrettik; yapımı michael sturminger yönetiyordu, başrollerde tobias moretti, stefanie reinsperger ve efsanevi oyuncu edith clever vardı

2018 aynı gün akşam salzburg'da grosses festspielhaus'ta sir simon rattle yönetimindeki londra senfoni orkestrası'nı dinledim

2021 rimini protokoll'ün remote istanbul adlı yaptını kadıköy'de deneyimledim





17 Temmuz 2024 Çarşamba

17 TEMMUZ



1968 the beatles'ın yellow submarine filmi gösterime girmiş

1975 apollo uzay gemisi soyuz uzay istasyonu ile yörüngede birleşti

1991 efsanevi kemacı maxim vengerov'u ilk defa canlı dinledim; aya irini müzesi'ndeki konserde israil oda orkestrası'nı başka bir efsanevi kemacı shlomo mintz yönetiyordu, bazı yapıtlarda vengerov'a solist olarak da eşlik ediyordu

1997 hayran olduğum sanatçı hümeyra'yı ilk defa canlı dinledim; konser cemal reşit rey konser salonu'ndaydı

1988 dizzy gillispie, big band'iyle birlikte istanbul harbiye açık hava tiyatrosu'nda konser verdi

2008 yıllardır merak ettiğim kryzstoff warlikowski'nin bir işini ilk defa seyrettim; atina-epidavros festivali kapsamında peiraios 260'da tr warszawa'nın hanoch levin uyarlaması krum



4 Temmuz 2024 Perşembe

04 TEMMUZ


1845 fransız sihirbaz jean eugène robert-houdin paris'te tiyatrosunu açmış


1862 thames nehri'nde bir tekne gezisinde charles lutwidge dodgson; alice, edith ve lorina lidell kardeşlere bir hikaye anlatmış, alice ondan bunu yazmasını istemiş. tam üç yıl sonra bugün alice harikalar diyarında'nın ilk baskısı londra'da lewis carroll takma adıyla yayımlanmış


1928 john logie baird londra'da ilk renkli televizyon yayınını gerçekleştirmiş


1988 ray charles, raelett'ler ile birlikte bu akşamdan itibaren dört akşam istanbul harbiye açık hava tiyatrosu'nda konser verdi


1993 istanbul beşiktaş inönü stadyumu'nda sting konserine gittim

1996 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda dead can dance konserine gittim

2013 gdansk şehrine yakın bir konumda düzenlenen open'er rock müzik festivali'nin tiyatro bölümünde krzysztof warlikowski'nin piotr gruszczynski ile szczepan orlowski yazdığı, ve tek başına yönettiği nowy teatr w warszawie yapımı kabaret warszawski adı oyunu hayranlıkla seyrettim  

2015 berlin haus der berliner festspiele'de angélica liddell'in primera carta de san pablo a los corintios adlı gösterisini seyrettim

2020 pandemi kurallarına göre sahnelenen ve canlı yayınlanan lungs adlı oyunu izledim; londra the old vic tiyatrosu'nun yapımı olan oyunu matthew warchus yönetiyordu, başrollerinde claire foy ile matt smith oynuyorlardı






4 Mayıs 2021 Salı

Bir ailenin peşini bırakmayan geçmişi: Geçip Giden Şeyler

[bu yazı 04.05.2021 tarihinde tiyatro tiyatro dergisi'nde yayınlanmıştır.]

© Jan Versweyveld

Oyun alanının ortasında, geriye doğru derinlemesine giden, geniş, koridorumsu bir boşluk. Boşluk, en arkayı boydan boya kaplayan aynadaki yansımayla iki kat derinleşiyor. Mekanın derinleşmesi sanki zamanın derinleşmesini beraberinde getiriyor; mekanın derinliğindeki geçmişin izleri görünür oluyor adeta… Boşluğun iki yanına sandalyeler dizilmiş. Oyunda hikayesi anlatılan ailenin fertleri, simsiyah kıyafetler içinde, zaman zaman oturuyorlar bu sandalyelere. Fertlerin hepsi otursa da sandalyelerden boş kalanlar oluyor; belki hikayenin öncesi ve sonrasındaki, görmediğimiz aile fertlerini imliyor o boş sandalyeler, hikayenin zamanını genişletiyorlar… Sandalyelerin arkasında geniş şeffaf yüzeyler var, üzerlerine çamurla grotesk, ilkel suretler çizilmiş, bazıları da oyun sırasında çiziliyorlar; belki geçmişin hayaletleri onlar... Sandalyelerin sınırını tarif ettiği boşluğun ön ve orta hattına iki taraftan birer sandalye getiriyor ailenin hizmetçisi. O sandalyelere hikayenin merkezindeki sevgili çift oturuyor, 90’lı yaşlarındaki halleriyle… Yıllar önce bir gece, kadın ile sevgilisi kadının ısrarıyla kocasını öldürmüşler. Aşklarının gizlediği cinayet çiftin çocuklarının, çocuklarının çocuklarının, aile doktoru gibi aile dostlarının, yani aileye yakın herkesin geçmişini, şimdisini ve geleceğini ipotek altına almış, ailede huzur bırakmamış; çünkü aslında herkes cinayeti biliyor ama hakkında konuşamıyor… Geçmişle, babalarının, dedelerinin ölümüyle hesaplaşamadıkları için çocuklarda öfke birikmiş, bitkinlik ve sevgisizlik birikmiş; sanki ayakta kalma gücü ve yaşama sevinci kalmamış hiçbirinde… Ailenin genç neslinden gelen evlilik haberinin sevinci bile, yeni evli çiftin esrik cinsel birleşmesinin hazzı bile tek bir an dahi olsa mutlu etmiyor kimseyi. Oysa herkes herkesten sevgi bekliyor; anneler oğulları, amca yeğeni tarafından öpülmek istiyor, ama arka arkaya defalarca dudaklara verilen öpücükler ne şefkat, ne duygu, ne de sevgi içeriyor… Koyu, kesif bir melankoli çökmüş mekanın alacakaranlığına ve herkesin üzerine. Bitmeyen ve bitmeyecek bir cenaze töreni atmosferinin içinde debeleniyor gibiler… Geçip gitmeyen ve belli ki hiç gitmeyecek şeylerle, duygu ve durumlarla örülü hayatları. O yüzden, nesiller de geçse, ailenin fertleri düze çık(a)mayacaklar. Hesaplaşıl(a)mamış geçmiş elle tutulamayan ve maddesiz bir varlık olarak, adeta bir girdap gibi içine çekecek onları, yutacak; onun içinde yitip gidecekler…

© Jan Versweyveld

Çağdaş dünya tiyatrosunun ustalarından Ivo van Hove genel sanat yönetmeni olduğu ITA (International Theatre Amsterdam/Amsterdam Uluslararası Tiyatrosu) topluluğuyla Hollanda’nın önemli edebiyatçılarından Louis Couperus’un “Van oude menschen, de dingen die voorbijgaan” (Yaşlı insanlar ve geçip giden şeyler hakkında) adlı romanını sahneye uyarlamış. “Geçip Giden Şeyler” ITA’nın bu sezonun başından beridir sürdürdüğü sahneden naklen yayın programı ITALive kapsamında 25 Nisan 2021 tarihinde ekranlarının başındaki tiyatroseverler ile buluştu. Bu, van Hove’nin Couperus’un romanlarından yaptığı ikinci sahne uyarlaması. İlki “De stille kracht” (Saklı Güç)’ü de Kasım 2020’de ITALive kapsamında izleme şansımız olmuştu.
Van Hove “Saklı Güç”te sahneyi bütünüyle kaplayan muson yağmurunu “Geçip Giden Şeyler”de siyah kül yağmuruna dönüştürüyor; oyunun ikinci yarısında sahne bir anda siyaha bürünüyor. O ana kadar hikayenin karakterleri üzerinde gitgide yoğunlaşan duygusal gerilim ve baskı bir anda maddi olarak da hepsinin ve herşeyin üzerini kaplıyor. Son sahnede ise bu sefer yer ve zaman ile bağlantıyı kesen, oryantasyonu kaybettiren kesif bir sis kaplıyor zemini ve gittikçe yükseliyor, ta ki ailenin -hikayenin başında evlenen ve yeni bir başlangıca umutla bakmaya çalışan- en genç ferdini yutana kadar…



© Jan Versweyveld

130 dakikalık oyunda neredeyse kesintisiz süren ve melankolik atmosferin yaratılmasında büyük katkısı olan adeta sözsüz bir requiem niteliğindeki müzik, bestecisi Harry de Wit tarafından bizzat sahne üzerinde, çok çeşitli enstrümanlarla icra ediliyor. De Wit’in bu atmosferik ses peyzajının içine sadece Nina Simone’nun kült şarkılarından “Wild is the Wind” giriyor. “Yaprağın ağaca tutunması gibi birbirine sıkıca sarılmak” isteyen ama "vahşi rüzgarın yaratıkları gibi” oradan oraya savrulan lanetlenmiş aşıkları anlatan bu benzersiz şarkıyı van Hove mizanseninin merkezine oturtuyor. Aşıkların, yarattıkları vahşi rüzgarla etraflarındakileri girdabına alan baskının nasıl herkesin yıkımına sebep olduğunu, ama kendilerinin kasırganın merkezinde sakin kalan alandaymış gibi nasıl etraflarındakilerin beyhude çabalamalarından bihaber bir ömür geçirdikten sonra bu dünyadan geçip gittiklerini seyrettiriyor bize van Hove.

Van Hove’nin, 2001 yılından beridir genel sanat yönetmeni olduğu ITA’nın (önceki adı: Toneelgroep Amsterdam) yıllardır birlikte çalıştığı bütün yaratıcı ve oyuncu kadrosu bu yapımda da nitelikli işler ortaya koyuyorlar. Van Hove’nin hayat arkadaşı da olan Jan Versweyveld’in senografisi adeta oyuncuların içinde hareket ettikleri bir yerleştirme gibi. Koen Augustijnen’in hareket tasarımı insan figürlerini o yerleştirmenin içinde adeta kah çözünük kah yoğun heykel grupları olarak ele almış gibi. Kostüm tasarımcısı An D’Huys ise Cote d’Azur’de yaşayan deli dolu büyük kızın rengarenk şifon elbisesi dışında ailenin bütün fertlerini siyahlar içine sokarak adeta bütün gösteriyi bir cenaze törenine çevirmiş gibi. 

© Jan Versweyveld

“Geçip Giden Şeyler” ilk defa 2016 yılında Ruhrtriennale kapsamında Gladbeck’teki Zweckel Elektrik Santrali’nin Makina Salonu’nda sahnelenmiş. O mekanda 2015’te Krzysztof Warlikowski’nin “Francuzi” (Fransızlar) adlı gösterisini izlemiştim. 20. yüzyıl başı endüstri mirasının, çok fazla temizleme müdahelesi yapılmadan, yani neredeyse olduğu gibi korunan, dolayısıyla zamanın ve belleğin bütün izlerini katman katman görebildiğiniz, hissedebildiğiniz yapılarından biri olan Zweckel’de bu gösteriyi seyretmek herhalde tüyler ürpertici bir deneyim olurdu. Hikayedeki ailenin geçmişinin katmanları ile mekanın hafızasının görünür olduğu katmanların örtüşmesi oradaki gösterime anlamsal ve görsel olarak ekstra bir boyut katmış olmalı.
Avignon Festivali’ndeki açık hava gösterimlerinden St. Petersburg’a Avrupa’da turneler yapmış “Geçip Giden Şeyler”i İTALive sayesinde evimin salonunda, rahat koltuğumda oturarak, seyirci olarak görüntüm sahnenin en arkasındaki aynaya yansımadan izlerken canlı seyir deneyiminin biricikliğini yaşayamamış olsam da, müziğinden oyunculuğuna koreografisinden senografisine adeta hareketli bir yerleştirme gibi sahnelenmiş bu kalburüstü gösteriden büyük bir seyir keyif aldım.

Ivo van Hove’nin ITA topluluğu ile birlikte bir sonraki projesi çeşitli antik Yunan oyunlarından esinlenen bir uyarlama olacak. “Age of Rage” (Öfke Çağı) haziran ayında Hollanda Festivali kapsamında prömiyer yapacak.

29 Eylül 2018 Cumartesi

salzburg festivali'nde diyonisyak warlikowski

hakkında az çok okumuş olduğumdan, salzburg'da "elit" bir festivalle karşılaşacağımı biliyordum. eski yıllarda internetten takip ettiğim salzburg festivali naklen opera/konser yayınlarından da özellikle ortayaşlı veya geçkin, ama mutlaka zengin bir seyirci kitlesinin olduğunu fark etmiştim. aslında sadece bilet fiyatları bile, festivalin seyirci kitlesine dair yanılma payı az bir fikir veriyor. ancak birebir yaşayınca elitlik ve zenginlik seviyesinin, gösteriş mertebesine ulaşacak kadar dudak uçuklattığını söyleyebilirim. özellikle opera gösterilerinde neredeyse tek kravatsız ve koyu renk takım elbisesiz erkek, gece tuvaletsiz kadın yoktu. hanımlar ve beyler eğer gece tuvaleti ve takım elbise giymemişseler, büyük ihtimalle avusturyalıların milli kıyafeti trachten'lar içindeydiler. gözlemimden; sıradan giysililerin %5'lerde kaldığını söyleyebilirim.





(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)

aynı hat üzerinde yanyana dizilmiş üç gösteri binasından [grosses festspielhaus (büyük festival binası), felsenreitschule (kayalık binici okulu) ve haus für mozart (mozart evi)] oluşan ancak dışarıdan bakılınca upuzun tek bir yapı hissi veren ve festivalin merkezi olarak tanımlanabilecek kompleksin önündeki geniş cadde festivalin kalbinin attığı yer. hemen hemen her akşam, her üç mekanda yarımşar saat arayla başlayan ya bir opera ya da bir klasik müzik konseri gerçekleşiyor.






(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)

herkes mutlaka gösteri öncesinde bu caddenin üzerinde özel olarak festival için kurulmuş geçici barda veya yakınındaki lokantalarda içeçeklerini yudumluyor veya yemeklerini yiyorlar. gösteri aralarında ise hemen hemen herkes ya fuayeye, ya caddeye ya da caddeye bakan balkonlara çıkıyor, birbirini seyrediyor. evet, batı tiyatrosunun temeli bu "seyretme ve seyredilme" durumu üzerine kuruludur (bu konuda fuaye odaklı bilimsel bir makalem umarım yakın zamanda yayınlanacak). dolayısıyla "seyretme ve seyredilme"ye şaşırmış değilim, ancak mozart'ın şehrinde gösterişin sanattan bu kadar rol çalacağını tahmin edememiştim. benim naifliğim..

yazımın haftasonu-magazin-dergisi-dedikodu-köşesi-kıvamındaki kısmı buraya kadar. şimdi biraz mimari:



(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)

yukarda bahsettiğim üç binadan en ilginç olanı felsenreitschule, çünkü salzburg'un kardinaller döneminden kalma, kayalardan oyulmuş açıkhava binicilik okulundan devşirilmiş bir gösteri binası burası.
binicilik okulu önce 1926'da max reinhardt tarafından festivaldeki açık hava tiyatro gösterileri için kullanılmaya başlanmış, 1948'de herbert von karajan ilk defa "orfeo ed euridice"yi sahneleyerek burayı operalara açmış ve 1960'larda clemens holzmeister (ki kendisi cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında atatürk tarafından ülkemize çağrılmış ve ankara'da çankaya köşkü ve tbmm binası başta olmak üzere bir çok devlet binasına imza atmış dönemin önemli avusturyalı mimarlarından biridir) orkestra çukuru, oditoryum, localar ve üstü açılıp kapanabilir çatı ekleyerek burayı kapalı bir gösteri binasına çevirmiş.
avlu kapatılmadan önce seyirciler avlunun kaya sınırını belirleyen, üstüste üç sıra arkadlı (96 tane) cephede arkadların altında otururlarmış. mevcut arkadlar; holzmeister'in tasarımıyla sahnenin arka ve sol yan cephesinin bir parçası ve o zamandan beridir burada sahnelenen her gösteriye karakterini veren en vazgeçilmez öğe olmuş.

şimdi de bu etkileyici mekanda seyrettiğim gösteri hakkındaki izlenimlerim:


(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)

bu yılki festivalde bu mekanda iki yapım sahnelendi: hayranı olduğum krzysztof warlikowski'nin rejisiyle çağdaş alman besteci hans werner henze'nin "the bassarids" ve günümüzün aykırı tiyatrocularından romeo castellucci imzalı richard strauss'un "salome" operaları. ben seçimimi warlikowski'den yana yaptım. ancak yerel ve uluslararası haberlerden takip ettiğim kadarıyla festivalin bu yıl en ses getiren gösterisi "salome"ymiş, ama castellucci nedeniyle değil, başrolü oynayan ermeni soprano asmik grigorian'ın olağanüstü yorumu dolayısıyla.

henze'nin "the bassarids"i; diyonisos ve onun kültünün takipçisi rahibelerin (bakhaların) teb'e yeni kral olmuş penteus'a rakip olmaları ve sonunda da onu katletmeleri hakkında. dolayısıyla tutku ile akıl, başkaldırı ile otorite/despotluk arasındaki savaşı kazanan tutku ve başkaldırı oluyor. librettoyu euripides'in "bakhalar" oyununu baz alarak w. h. auden kaleme almış, dolayısıyla operanın dili almanca değil ingilizce.

warlikowski görsel, mekansal ve içerik olarak tam da ondan bekleyeceğim bir şekilde yorumlamış operayı. her zamanki gibi yatay/uzun bir mekan, 1950'ler sineması ile 1980'ler pop kültürü karışımı bir estetik, ilişkilerin psikolojik derinliğine inen bir dramaturji.
warlikowski'nin kariyerinin neredeyse başından beridir onun yol arkadaşı olan sahne-kostüm tasarımcısı małgorzata szczęśniak'ın, mekan kullanımı olarak basık ve yatay tarzı, felsenreitschule'nin normal bir opera sahnesine göre abartılı uzunluktaki/yataylıktaki sahnesiyle birebir örtüşmüştü. onun başka bir alamet-i farikası olan şeffaf fanuslar (mekan-içinde-mekanlar) ise bu sefer yoktu sahnede. szczęśniak bunun yerine, üç farklı niteliğe sahip mekanı yanyana yerleştirmiş ve birbirlerine kapılarla bağlamıştı. en solda bakhaların eğlence/ayin salonu (diyonisos'un mekanı - dini mekan), en sağda yatak odası (penteus'un mekanı - özel mekan) ve ikisinin ortasında kraliyet sarayı/kent meydanı (kamusal mekan). gösteri boyunca bu mekanlar arasında akışkan bir geçiş vardı; bu hem trafiği kolaylaştırıyor hem de warlikowski'nin, protagonistler arasında kurduğu/kurguladığı (ekstra) ilişkileri daha görünür şekilde ortaya sermesini sağlıyordu. bu anlamda anne-oğul (agave-penteus) ilişkisine özel bir vurgu vardı mesela, ki warlikowski bu temayla haşır neşir olmayı da özellikle sever.










"the bassarids"in, içinde sahnelendiği  felsenreitschule'nin ham, kunt ve karanlık atmosferine (tezatlık anlamında da) çok iyi uyduğunu düşünsem de, warlikowski'den daha etkili opera yorumları/yapımları seyretmiş biri olarak, bu sefer çok fazla heyecanlanmadım.
henze'nin müziği de; kulağımın kolay takip edebildiği ve dinlemeye alışkın olduğu bir müzik olmadığından, son tahlilde "the bassarids"den müthiş keyif aldığımı iddia edemem ama; kent nagano yönetimindeki viyana filarmonisi'nin ve özellikle de diyonisos'u canlandıran sri lanka asıllı genç tenor sean panikkar'ın müzikal yorum açısından harikalar yarattıklarını fark edebildiğimi söyleyebilirim.

1 Nisan 2017 Cumartesi

TEB Oyun 33 / Bahar 2017



Gündem: DTCF Tiyatro Bölümü Perde
Bunca Emeğe Çok yazık Oluyor, Özdemir Nutku
İlk Tiyatro Bilimcileri Bu Kurumda Yetişti, Ayşegül Yüksel
İhraçtan Öncesi ve sonrası, Selda Ödül
Varlığımızı Bu Okulda Borçluyuz, Hülya Nutku
Toplumun Hafıza Kaybı Yaşaması İsteniyor, Metin Boran

Joko'nun Doğum Günü, Handan Salta
Joko'nun Doğum Günü'nde Roland Topor Ne Diyor?, Gülşen Karakadıoğlu
Operaya Feminist Bakış: İnsan Sesi ve Mavi Sakal'ın Şatosu, Zehra İpşiroğlu
Merhamet. Makineli Tüfeğin Tarihi, Ayşe Draz
Berlin Tiyatrolarından, Hasibe Kalkan

Dosya: Anadolu'da Açılan Perdeler
Antalya Şehir Tiyatrosu, Tijen Savaşkan
O Sırada Antalya'da Neler Oluyordu?, Ayşegül Yüksel
Engin Alkan: Antalya Şehir Tiyatrosu'nda Ensemble Kültürü Var, Nalan Özübek
Paranın Ne Önemi Var, Ragıp Ertuğrul
Mehmet Özgür'le Çocuk Tiyatrosu üzerine, Nihal Kuyumcu
Antalya'daki Çocuklar Çok Şanslı, Nihal Kuyumcu
Okyanusta Bir Su Damlası Gibi, Nihal Kuyumcu
Bursa Şehir Tiyatrosu
Tuhaf bir Aşk Hikayesi Aşkımızı Aksaray'ın En Büyük Yangını, Nihal Kuyumcu
2016'da Anadolu'daki Tiyatro Festivalleri, Mustafa Bal

Prof. Dr. Sevinç Sokullu
Öğrenme Ve Öğretme Tutkusu, Tülin Sağlam
Çok Gerçekçi Görünen Romantik, Zerrin Yanıkkaya

Bir Yıldız Daha Kaydı: Engin Cezzar, Hayatş Asılyazıcı
Osmanlı Kadınlarının Feminist Teatralliği, Eylem Ejder
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi, Isabelle Huppert
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi, Merih Tangün
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Uluslararası Bildirisi, Fransisco Hinojosa
27 Mart 2017 Tiyatro Günü Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Ulusal Bildirisi, Tülin Sağlam

29 Temmuz 2015 Çarşamba

TEB Oyun 25 / Bahar 2015



Ayşe Emel Mesci'nin İşi Hesaplaşmak: Hamlet Makinesi Üstün Akmen 
Bir Yarım Asırda Ahmet Levendoğlu Nalân Özübek 
Eşeğin Gölgesi Beki Haleva 
Hepimiz Bir Gün Bir Yerde Yabancı Olabiliriz Seda Tansuker Selçuk 
Rampa Tiyatro'da İnsan Sorgulanıyor Rengin Uz
90'larda Lubunya Olmak Berna Ataoğlu 
Woyzeck'ler Nurten Demirbaş 
Toplumsal Cinsiyet ve Tiyatro – Annem Oğlum ve Ben'in Ardındaki 'Ötekiler' Tijen Savaşkan
Aziz Nesin 100 Yaşında Ayşegül Yüksel 
Aziz Nesin 100 Yaşındaki Delikanlı Hasan Anamur 
Aziz Nesin ve Tiyatro Özdemir Nutku 
Aziz Nesin'in Senfonileri Özlem Hemiş 
Aziz Nesin Üzerine Yücel Erten 
Aziz Nesin 100 Yaşında Halk Yararına Mizah Anlayışı Zeynep Oral 
Oyun Yazarı Aziz Nesin... Ateş Nesin
Bir Delinin Hatıra Defteri Zehra İpşiroğlu 
Aziz Çalışlar'ı Saygıyla Anarken Gülşen Karakadıoğlu 
Aziz Çalışlar İçin Filiz Elmas 
Aziz Çalışlar'ı Ölümünün 20. Yılında Anıyoruz Filiz Çalışlar Yenişehirlioğlu 
27 Mart 2015 Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildiri Demet Taner 
27 Mart 2015 Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildiri Krzysztof Warlikowski 
"Kurucu" Muhsin Ertuğrul Sempozyumu Yapıldı
5. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri
TEB Ödülleri 2015 Açıklandı

19 Temmuz 2013 Cuma

"do the people in this town know how to love?" / kabaret warszawki, krzysztof warlikowski

sahneye bir adam gelir, bir çocukluk anısını anlatır: "kız gibi dans etme" demiştir bir kız arkadaşı, o ise "kız gibi değil kendim gibi dans ediyorum, olduğum gibi" diye cevap vermiştir. dedesi ise ona ginger’ın nerede diye sormuştur bir keresinde. çok sonraları, büyüyünce dedesinin ne demek istediğini anlamıştır adam; nihayet ginger'ını bulmuştur. 
o ana kadar sol profilinden gördüğümüz bıyıklı adam 180 derece döner bize sağ profilini gösterir: yüzünün sağ tarafı bir kadın gibi makyajlıdır.
adamın bir yanı fred bir yanı ginger’dır..



avignon festivali'nde bu akşam kryzsztof warlikowski'nin "kabaret warszawski" adlı son yapımı sahnelenmeye başlıyor. oyun, festivalin son 10 yıldır artistik direktörleri olan hortense archambault ile vincent baudriller bu görevden ayrılmadan önce festivale kazandırdıkları 600 kişilik çağdaş gösteri sanatları merkezi La FabricA'da gerçekleşecek. binanın mimari maria gdlewska da, warlikowski gibi leh.

"kabaret warszawski" beş saatlik bir oyun. iki bölümden oluşuyor. ilk bölüm iki saat, daha sonra yarım saat ara veriliyor ve ikinci bölüm 2.5 saat sürüyor.
ilk bölüm mayıs ayında varşova'da topluluğun mekanı nowy teatr'da sahnelendi. iki bölüm birlikte ilk defa gdynia'daki açıkhava müzik festivali open'er kapsamında gösterildi. topluluk bu gösterileri garip bir şekilde "polonya prömiyeri" olarak adlandırdı, ama aslında "dünya prömiyeri" idi, çünkü oyun ilk defa bütün haliyle open'er'de seyirci karşısına çıkmış oldu.

"kabaret warszawski" varşova kabaresi demek, ancak oyunun geçtiği yerlerin varşova ile direkt bir alakası yok. ilk bölüm berlin'de, ikinci bölüm new york'ta geçiyor. iki bölüm zaman olarak da farklılar: ilk bölüm ikinci dünya savaşı'nın hemen öncesinde, ikinci bölüm dünya ticaret merkezi saldırısının öncesi ve sonrasında.
warlikowski zaman ve mekanı aşarak; cinsellik, tabular, ırkçılık, özgürlük ve sanat üzerinden yeni çağın varşovası'ndaki -ve bence dünyanın herhangi bir metropolündeki- atmosferi, ortamı resmediyor sahnede.






ilk bölüm john van druten'in "i am a camera" adlı oyunundan uyarlanmış. çoğumuzun bildiği ünlü "cabaret" müzikalinin de teksti olan oyun, yine çoğumuzun bildiği gibi aslında christopher isherwood'un "goodbye to berlin" adlı romanından uyarlama.
warlikowski'nin druten'in oyununu kullanmasının nedeni, "cabaret"nin yayın hakkı sahiplerinin müzikalin hiç bir şekilde değiştirilmesine izin vermiyor oluşuymuş. tahmin edileceği üzere warlikowski "kabare"yi oldukça sivridilli, keskin gözlem içeren ve lafını sakınmayan bir hale çevirmiş.
"cabaret"nin müzikleri yerineyse, örneğin başka bir amerikan müzikalinden, "sweet charity"den ünlü "hey big spender" şarkısı gibi, "my funny valentine" gibi standartlar, ve ayrıca gainsbourg'dan cohen'e arıza şarkılar kullanılmış.

başroldeki clifford karakterinin -isherwood'un romanının otobiyografik öğeler taşıması dolayısıyla meraklısının zaten bildiği, ancak "cabaret" müzikalinde üstü örtülmüş olan- biseksüelliği; cliff ile sally'nin -"cabaret"de de bir nazi'ye dönüşen ernst karakterinin serbest bir yorumu olan- zengin aristokrat alman ernst'in "kapatma"ları olma girişimleri; ernst'in annesinin wagner hayranlığıyla belirginleşen faşizm; sally'nin cliff'i terk ettikten sonra kelli felli kabare müdürü ile birlikte olmaya başlaması ve müdürün zaman içinde görsel olarak hitler'e dönüşmesi; ve en sonunda sally'nin oscar ödülleri benzeri bir törenle kadın oyuncu ödülü alması gibi sahneler warlikowski'nin "kabare"sinin faşizmin izini neredeyse günümüze ve amerika'ya kadar sürdüğü benzersiz ve sıkı bir dramaturjinin nefeskesici ipuçları..

"kabaret warszawski"nin ikinci bölümü bu sefer bambaşka bir ortama götürüyor bizi; ilk bölümde faşizmin izlerini sürerken, ikinci bölümde cinsellik ve tabular üzerinden günümüz metropol insanının tatminsiz, iktidarsız ve sevgisiz ilişkilerine odaklanıyoruz. tabii ki iki bölüm de özgürlük ve bütün bu temaların sanat ile olan ilişkisini sorgulamaktan geri kalmıyor. örneğin, ilk bölümde karakterlerin tartıştığı wagner ve müziği, ikinci bölümde 9/11 saldırılarının radiohead müziği eşliğinde sergilenmesi.
sahne tasarımı iki bölümde de aynı, çünkü aslında uyarlanan iki yapıtın da kalbinde kabare-kulüp mekanları var: ilk bölümde bütün olaylar sally'nin çalıştığı kabarenin etrafında dönerken, ikinci bölümün uyarlandığı filme adını veren mekan, cinsel özgürlüğün keşfedildiği ve kazanıldığı gizli yeraltı kulübü "shortbus".
"kabare" zaten bütünüyle gizli saklı duyguların, yasak fikirlerin özgürce ortaya döküldüğü, tabuların özgürce yaşandığı, sıkı bir refah toplumu, burjuvazi, konformizm eleştirisi yapılan bir gösteri mekanı değil midir..






ikinci bölüm john cameron mitchell'in 2006 tarihli "shortbus" adlı filminden uyarlanmış. mitchell'i en iyi, transeksüel bir punk rock şarkıcısının hikayesi anlattığı muhteşem, hiperaktif, zıpır ilk filmi "hedwig and the angry inch"ten ve çocuğunu kaybeden ailenin ağırbaşlı psikolojik draması nicole kidman'lı "rabbit hole"den hatırlıyordum, ama "shortbus" hiç bir şey ifade etmiyordu benim için. youtube'da filmi bulunca nedenini anladım; pornoya yaklaşan cesur ve cüretkar sahneleri ve bütün rahatlığıyla eşcinselliği konu alan bu film sadece bizim buralarda değil, dünyanın genelinde öyle pek bir genel dağıtım şansı bulamadı herhalde. tavsiye ederim youtube'dan bütününü sansürsüz izleyebilirsiniz.

ve tabii oyundan sonra, filmi merakla arayıp bulup izleyince, bir kere daha warlikowski'nin ne kadar inanılmaz ve büyük bir tiyatro adamı, sahne büyücüsü, duygu yaratıcısı olduğuna kanaat getirdim.
mitchell'in filmi her ne kadar merkezine aldığı cesur eşcinsellik teması ve görüntülerin cüretkarlığıyla prim toplasa da, film son tahlilde hiç inandırıcı olmayan, herkesin sonunda mutlu mesut olduğu bir amerikan filmi havasından farklı bir seviyeye ulaşamıyordu. belki, "cinsel özgürlüğü kazanma" uğruna böylesine abartılı bir heyecanla umut pompalayan bir son kabul edilebilir, bilemiyorum.






warlikowski'nin "shortbus"ı ise had safhada şiirsel ama sapına kadar da gerçekçi; büyülü olduğu kadar melankolik; parıltısıyla göz aldığından daha fazla yürek burkan; cilveli ve haşin bir uyarlama.

örneğin; warlikowski hikayenin akışını radikal bir şekilde kesintiye uğratıp, yaklaşık yarım saat süren bir sekansta, kasttan sadece iki dansçının koreografisi, arka arkaya radiohead'in "kid a" albümünden müzikler ve sahneyi kaplayan yoğun duman eşliğinde ikiz kulelere yapılan terorist saldırının duygusunu yaşattı bize.
ardından dansçılardan biri sahnenin ortasındaki kırmızı kadife kaplı tabuta girdi ve tepeden durmamacasına parıltılı kağıtlar yağmaya başladı; sanki, o 9/11 görsellerinden hatırladığımız havada uçuşan kağıt parçalarının başkalaşmış halleriydiler o parıltılar.
o sırada yan taraftaki upuzun koltukta oturan oyunun diğer karakterlerinin hepsi -gerçek- joint tüttürmekte başlamışlardı bile (oyuncular sahnede birbirlerine "ister misin" diye seslenerek joint'ı elden ele uzatırlarken seyircilerden birinin elini kaldırıp "buraya da" demesi oyuna ayrı bir katman eklemedi değil).
ardından hep beraber, tabutta üstü bütünüyle parıltı kaplanmış bedenin cenazesini düzenlediler. tabutu hep birlikte kaldırıp sahnenin en gerisine gidip, hızlanarak biz seyircilere doğru taşıdılar defalarca; nihilizm ile çoşku arasında bir yerlerde asılıydık o anda hepimiz!




ve herhalde beş saatlik bir oyun bu kadar şiirsel, dingin, içli ve melankolik bir sekansla; seyirciyi "düşürmeden", umutsuzluğa sevk etmeden, seyircinin içine oturtmadan; ancak yine de, iyice kabarmış yoğun duygularla ağlatmaktan da geri kalmayan bir sahne ile bitirilebilirdi; ancak warlikowski gibi bir usta bu bıçak sırtı dengeyi, ince dozu ayarlayabilirdi.
ikinci bölüm sırasında tanıdığımız karakterler geniş ve derin sahnenin her bir noktasına dağılmışlari hepsi kendi mekanlarını yaratmışlardır bulundukları noktalarda. hiç biri özgürleşememiş, bazıları ölmüş, bazıları yitmiştir. ve sahneyi çevreleyen duvarlardan ikisine yansıtılan rüyamsı bir deniz içi (belki de göl içi, durgun bir su altı, herşeyin gömülü olduğu, akıntısı olmayan) görüntüsü bütün bu karakterleri başka bir dünyada bir araya getirdi, birleştirdi. o dünya maalesef yaşadığımız bu dünya değildi.. 

sadece van duren'in oyunundan ve mitchell'in filminden değil ingmar bergman, tony kushner, nietzsche, patti smith, justin vivian bond, jonathan littell ve john maxwell coetzee'nin metinlerinden de yararlanan ve bunlarla zenginleştirilerek katmanları çoğaltılan (ve burada ancak çok azını aktarabildiğim) "kabaret warszawki" hakkındaki izlenimlerimi burada noktalarken sizleri oyunun fragmanı ile başbaşa bırakıyorum:




5 Temmuz 2013 Cuma

polonya'da tiyatro 03


polonya'ya tiyatro izlemeye gelip, baltık kıyısındaki liman şehri gdynia'nın eski havalimanında düzenlenen open'er festivali'nde ne işim var! adam mickiewicz enstitüsü'nden önerdiklerinde web sitesine bakıp, "yok, bu festival benlik değil" demiştim; meğer biraz daha dikkatli bakıp, "art" opsiyonunun altında "tiyatro"yu bulmam gerekiyormuş.

on senelik open'er festivali'ne tiyatro ilk defa geçen yıl dahil edilmiş; polonya'nın enfant terrible'ı krzysztof warlikowski'nin uzun aradan sonra tekrar sahnelediği "angels in america" için insanlar birbirini ezmişmiş!

malum, bu tarz festivallere biletinizi günlük veya kombine alıp istediğiniz sahnede istediğiniz müzisyeni/grubu izleyebiliyorsunuz; iş tiyatroya gelince, yerler kısıtlı olduğu için, festival biletinizi alır almaz internet üzerinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyormuş ve tiyatro gösterilerinin yerleri iki saat içinde tükeniyormuş.

festivale bu sene yine warlikowski damgasını vuruyor!
ikisi warlikowski ve şürekasının varşova'da yakın zamanda kurdukları teatr nowy (yeni tiyatro)'nun yapımı olmak üzere sahnelenecek dört oyun arasında en kallavi olanı polonya/dünya prömiyeri gerçekleşecek "kabaret warszawski". warlikowski'nin bu en yeni oyunu gdynia'dan direkt avignon'a gidecek.


18 Nisan 2011 Pazartesi

atina festivali 2011


eski adıyla "hellenic", son yıllardaki adıyla "athens-epidaurus" festivali, bölünmeden önceki istanbul festivali gibi sanatın neredeyse bütün dallarını kapsayan ve üç ay süren dev bir organizasyon. hellenic'ten athens-epidaurus'a geçmeden önce biraz demode ve hatal bir haldeydi, ne zaman 4-5 yıl önce, yıllardır lyon opera balesi'nin artistik direktörü olan yorgos loukos yöneticiliğe getirildi festivalin çehresi değişti; gençleşti, çağdaşlaştı, dinamikleşti.

atina'da değişik mekanlarda ve atina'ya 2.5 saat uzaklıktaki mükemmel bir akustiğine sahip 10.000 kişilik büyüleyici antik tiyatro epidavrus'ta düzenlenen festival müzik, opera, dans, performans, tiyatro ve sergilerle dopdolu bir programa sahip.



bu yıl program bayağı bir küçülmüş ve yunan sanatçılar ağırlıklı hale getirilmiş. festivalden mayıs ayı çıkarılmış, etkinlikler haziran ve temmuz ile sınırlandırılmış.

en büyük kesinti müzik'te yapılmış. eski senelerde bolca olan caz ve dünya müziği konserlerinden eser yok bu seneki programda.
klasik müzik programında ise eski yıllarda bir çok yabancı orkestrayı konuk eden festival bu yıl ağırlıklı olarak yunan orkestralarına yer vermiş. konuk olarak scala filarmonisi ve bolşoy orkestrası var sadece. ayrıca, ne şan konserleri ne de resitaller var. festival müzik'te bayağı bir kan kaybetmiş gibi gözüküyor.

bizim açımızdan sevindirici bir haber:
zeynep tanbay dans projesi "araz" ile haziran'da üç akşam eski endüstri kompleksinden külütr merkezine dönüştürülmüş peiraios 260'ın H salonunda.
zeynep tanbay dans projesi'nde koza tamdoğan'ın etkisi yavaş yavaş hissedilmeye başlandı demektir.

zeynep tanbay dışında dans'ta dikkat çekenler:
.slyvie guillem ile bir akşam; forsythe, ek ve kylian koreografileriyle
.william forstythe'tan: "yes we can't"
.maguy marin'in topluluğu iki ayrı yapıtla: "salves" ve "may b"

bu yıl festivalin en heyecanverici programı tiyatro'da.
gözüme, gönlüme çarpanlar:
.ariane mnouchkine'in théatre du soleil'i bir türlü istanbul'a gelemedi, ama atina'ya bu ya üçüncü ya dördüncü ziyareti: "the castaways of the fol espoir (sunrises)"
.romeo castelluci'nin avignon'dan önce atina'da sahnelecek yapıtı: "on the concept of face, regarding the son of god"
.yine avignon'dan önce atina'da, bu sefer wajdi mouawad sofokles projesi: "women (women of trachis, antigone, electra)
.krzysztof warlikowski'nin geçen yaz avignon'da prömiyer yapan eseri: "(a)pollonia"
.daha 12 nisan'da berliner ensemble'da prömiyer yapmış olan son robert wilson yapımı: frank wedekind'in "lulu"su
.epidavrus'ta sam mendes'in sahneye koyduğu kevin spacey'li "3. richard"

13 Ekim 2009 Salı

"hayat bütünüyle bir skandaldır!" -k.warlikowski

avrupa tiyatrosunun sivridilli, keskin bakışlı rejisörü krzysztof warlikowski'nin bir prodüksiyonuna kendi ülkesinde denk geldiğim için çok sevinçliyim: varşova operası'nda sahnelenen alben berg'in "wozzeck"i.

warlikowski'den, bir yıl önce atina festivali'nde arasız üç saat süren, lehçe, yunanca üstyazılı "krum"ı seyretmiştim.
o günlerde oyun dergisine yazdığım, ancak dergi geçici olarak kapandığı için yayımlanamayan atina festivali izlenimlerimden "krum" ile ilgili olan kısmı bu vesile ile buraya almak istedim.




"Atina Festivali’nin 16-18 Temmuz tarihlerindeki konuğu ise bu sene Avrupa Tiyatro Ödülü’nü almış olan tiyatronun son yıllardaki “yaramaz çoçuğu” Krzysztof Warlikowski idi. Tabuları yıkarak, Batı kültürünün mitsel karakterlerini alt üst eden sahnelemeleri (Hamlet, Macbeth, Bakkalar, Fırtına) ile ün yapan Warlikowski bu sefer sıradan karakterlerin sıkıcı aile-kasaba yaşamlarını anlatan bir oyun ile seyircinin karşısındaydı:
bir TR Warszawa yapımı olan ve 2005 yılından beridir Berlin’den Avignon’a, Moskova’dan Lizbon’a dolaşmış, New York’ta Warlikowski’ye bir OBIE 2008 ödülü kazandırmış, Hanoch Levin’in 1975 tarihli “Krum” adlı oyunu.

Warlikowski sahnede yaklaşık 10m. x 15m.’lik boş bir alan yaratmış. Etrafı pencereli duvarlarla çevrelenmiş, zemini parke kaplı bu alana farklı boyutlarda koltuklar yerleştirilmiş; tekli koltuklar, farklı renkte kanepeler, gerektiğinde yatak olabilen üçlü koltuklar ve bir dizi sinema koltuğu…
Warlikowski, bu boş alanda ışık kullanımı, pencereli duvarların önünde boyluboyunca açılıp kapatılabilen siyah perdeler ve koltukların düzeninin değişimi sayesinde farklı mekanlar yaratıyor.
Ayrıca tavanda asılı büyük boy perde, gerek dış mekan görüntülerinin gerekse oyunun farklı açılardan verilen canlı yayın görüntülerinin kullanılmasıyla oyunun atmosferinin yaratılmasında önemli bir rol oynuyor.

Warlikowski büyük boş sahne ile yetinmiyor, yer yer oyuncuların antrelerini seyirci tribününden yaptırıyor, seyirci koridorlarını oyun alanına dönüştürüyor. Bazı bölümlerde sahne ile birlikte salonun da bütün ışıklarını yakarak iki mekanı birleştiriyor.

Warlikowski daha da ileri giderek iki sahnede başrol karakterini direkt seyirciyle konuşturuyor; O ana kadar Leh dilinde ve Yunanca üstyazı ile oynanan oyunda Krum karakteri seyircilere dönüp İngilizce “Arkadaşım ölmeden önce mutlu bir çift ile fotoğraf çektirmek istiyor, gönüllü olanınız var mı?” diye soruyor. Tahminlerin aksine Yunanlı seyirci çekingen çıkınca, çaresizce “Tamam, illa da mutlu bir çift olması gerekmez, herhangi bir çift olabilir, gay veya straight de fark etmez!” diye devam ediyor.
Krum’ın seyircilere ikinci müdahelesi ölen arkadaşının anma töreninde gelen dilimlenmiş elmalı tartı olduğu gibi seyircilere sunarak elden ele dolaştırılmasını sağlaması.

Warlikowski’nin ustalığı; sıradan insanların sıkıcı günlük ritüellerinden kurulu hayatlarını anlatan ve arasız üç saat süren oyunu zekice kurgulanmış rejisi, mekan kullanımı ve özellikle de oyuncu yönetimi sayesinde nefessiz izlettirmesindeydi. Seyirciden de hak ettiği alkışı aldı."










varşova operası'nda seyrettiğim, 2006 yılı yapımı, ancak 09-10 sezonunun resmi açılış temsili olan warlikowski imzalı "wozzeck" tarzı ve sahneleme mantığı bağlamında bir çok açıdan "krum"a benziyordu.
warlikowski zaten uzun zamandır, ister paris ulusal operası, ister tr warsawa tiyatro topluluğu isterse de varşova operası ile olsun, her yapımında leh kadın sahne tasarımcısı malgorzata szczesniak ile çalışıyor.
"wozzeck"te ortada geniş bir boş alan var; bazı sahnelerde bu boş alana üstten üç tarafı kapalı seyirci tarafında açık duvarlar inerek mekan hissi yoğunlaştırılıyor; duvarın üzerinde büyük şeffaf pencereler var; aynı "krum"da olduğu gibi gözetle(n)me, seyretme, seyredilme, teşhir etmeye dair bir yorum kuvvetlendiriliyor. aynı "krum"da olduğu gibi aşağıdan, yani duvarların altlarındaki küçük yarıklardan verilen ışık ile tekinsiz bir ortam yaratılıyor.

alban berg'in müziği için söz söyleyecek kadar yetkin değilim; atonal tarzda, hiç bir melodinin olmadığı gibi, hiç bir izleğinin de olmadığı hem icrası hem de dinlemesi zor bir müzik; en azından benim kulağım için öyle.
ancak, ekspresyonist bir tavırla bestelenmiş müziğin "woyzeck"in içeriğine (woyzeck karakterinin tedirginliğine, gördüğü halüsinasyonların atmosferine, marie'nin onu aldatması karşısında duyduğu sinik/çaresiz öfkeye) ve warlikowski'nin seyirciyi rahatsız ve giderek te provoke eden yorumuna çok uyduğunu söylemeliyim.

"wozzeck"te beni daha çok ilgilendiren warlikowski'nin büchner'in oyununa getirdiği yorumdu.
warlikowski direkt çocuklar ve woyzcek'in gayrimeşru oğlu gözünden yorumlamıştı yapıtı; opera başlamadan 15 dakika önce, daha seyirciler koltuklarına oturmaya çalışırlarken sahneye yedi çift kzılı-erkekli çocuk geliyor; büyümüş de küçülmüş gibiler, fraklı ve tuvaletli. bu yedi çift, müziksiz olarak ve kusursuz bir şekilde vals yapmaya başlıyorlar. woyzeck'in gayrimeşru oğlu olduğunu tahmin edilen bir oğlan da kenardaki masanın başında tek başına oturmuş vals yapan çiftleri seyrediyor.
operanın ikinci perdesindeki bar sahnesinde de yine bu küçük oğlanlar ve kızlar, bu sefer salsa kıyafetleri içinde vals yapıyorlar.
"woyzeck"in, berg tarafından değiştirilmiş sonunda diğer çocukların gayrimeşru oğlanla dalga geçtikleri sahneyle de birlikte düşünülünce; aslında büyümüş de küçülmüş çocuklar üzerinden warlikowski'nin hem toplum eleştirisi yaptığını hem de bu yapıtı, burjuva toplumunun çocukluktan başlayan ikiyüzlülüğü, riyakarlığı üzerinden okuduğunu anlıyorsunuz.
woyzeck bir burjuva değil, ama onun kendisinden ve daha sonra da marie'den şüphe etmesine neden olan olaylar hep etrafındaki küçük-burjuva karakterler etkisiyle tetikleniyor.

"wozzeck" yaklaşık 1.5 saat arasız süren, perde aralarında 2-3 dakikalık video projeksiyon görüntülerinin kullanıldığı, 1950'lerin mobilya ve kıyafetlerinin kullanıldığı, ışık tasarımına çiğ ve sert renklerin hakim olduğunu, çıplaklık-transseksüellik-şehvet-pop kültür gibi geleneksel opera seyircilerini kolaylıkla tedirgin edebilecek (en azından opera sahnesinde seyretmeyi tercih etmeyecekleri) öğeleri büyük bir rahatlık ve özgürlükle kullanan cesur bir yapım.

warlikowski'nin herhangi bir yapımını önümüzdeki yıllarda istanbul'da izleme şansına erecek miyiz acaba?
son yıllarda efsane olmuş bir "angels in america" yorumu var mesela; tony kushner'in bu oyununu, yazıldıktan yıllar sonra tekrar sahnelere taşıyıp avrupa'da popüler olmasını sağlayan, ödüller almış bir yapım.
ya da şubat 2010'da paris théatre de l'odéon'da prömiyer yapacak isabelle huppert'li "ihtiras tramvayı".