biriken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biriken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2024 Çarşamba

30 EKİM


1938 orson welles tarafından seslendirilen h. g. wells'in dünyalar savaşı adlı eserinin radyo yayınının kitlesel bir paniğe neden olduğu iddia edilmiş

1944 aaron copland'ın appalachian spring adlı bale eserinin dünya prömiyeri washington, d.c.'de yapılmış; eserde martha graham başrolde dans etmiş

1986 ancak uzun kuyruklar sonucu bilet bulunabilen lüküs hayat müzikalini harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim; yönetmeni haldun dormen'di, başrollerinde suna pekuysal, zihni göktay, alev gürzap ve sezai alptekin oynuyorlardı

1987 george michael'in ilk albümü faith yayınlandı

1987 kent oyuncuları'ndan athol fugard'ın bir çift kanat oyununu yıldız kenter rejisiyle seyrettim; yıldız kenter, şükran güngör ve mübeccel vardar oynuyorlardı

2007 tim'de pink martini konserine gittim

2010 garajistanbul'da özen yula'nın yala ama yutma! adlı oyununu melis tezkan & okan urun & ayça damgacı rejisiyle seyrettim

2012 crystal pite'ın the tempest replica aslı gösterisini münih gasteig'da seyrettim

2021 sekiz yıl sonra, yenilenmiş istanbul atatürk kültür merkezi'nde kamuya açık ilk gösteriyi seyrettim: istanbul devlet opera ve balesi yapımı, vincenzo grisostomi travaglini'nin sahnelediği hasan uçansu'nun sinan operası'nın bir akşam önce protokole sunulan dünya prömiyeri ardından ikinci gösterisi



14 Temmuz 2017 Cuma

TEB Oyun 34 / Yaz 2017



Üniversitelerde Sanat Eğitimi, Özdemir Nutku
Bir Kamusal Tiyatro Mekânı Olarak Cezaevi,  Tûba Aksu Şener
Tatavla Tiyatro’dan Antigone,  Ali Cüneyd Kilcioğlu
Sadeliğin Estetiği Godot’yu Beklerken,  Banu Çakmak
Bir Meşrutiyet Faciası Yahut Gündüzlerimiz, Nurten Çelik
Su Basmış Opera Sahnesinde Aryalar: Pina Bausch’un Arien’i, Mehmet Kerem Özel
Biriken Ile Söyleşi: Kıyamet, Aşk Ve Tekillik, Melike Saba Akim
47. Aprilfestival İzlenimleri, Gülden Ateş
12. Eskişehir Çocuk Ve Gençlik Tiyatroları Festivali
Eskişehir Festivali Heyecanını Yitirmedi, Nihal Kuyumcu
Eskişehir’de Her Şey Çocuklarla Çocuklar İçin, Nalan Özübek
Bir Tırtıl Hikayesi, Suna Turgut
Kitap: Jean Genet’nin Ezilenleri Ve Hainleri, Beki Haleva

Bir Oyun Üç Bakış: Hafızasını Kaybeden Müzeden Bir Traktöre Mektuplar
ba- Disiplinlerarası Sanat Topluluğu Oyunun Yaratılış Sürecini Anlatıyor, Yusuf Demirkol
“Resimdeki Zamanda Yaşıyorum”, Özden Sözalan
Seyirci İzlenimleri, Mehmet Demirsoy - Serkan Algül

Dosya: Göç Ve Tiyatro
Göç Tiyatrosu Göçmen Tiyatrosu, Hasibe Kalkan
Barışa Adanmış Bir Yaşam, Zehra İpşiroğlu
Theater An Bauturm’dan Bir Göç Öyküsü, Zehra İpşiroğlu
Kalamayanlar Gidemeyenler Yaşayamayanlar, Berna Ataoğlu
Sahibinin Sessizliğinden Suriye Gerçekliği, Eylem Ejder

27 Mayıs 2013 Pazartesi

tiyatro pazarı

bugün tiyatro alanında iki hoş şey yaşadım:
1. müthiş yetenekli bir oyuncu seyrettim!
2. müthiş ilginç bir yazar-yönetmen ikilisi tanıdım!
sırayla..


ilki:

iş oyuncuları abdullah cabaluz yönetiminde shakespeare'in "onikinci gece"sini sahneliyor. tam 200 dakika! neyse ki ara var. olmasa da olurdu, çünkü oyunda erkan uyanıksoy diye bir adam oynuyor. kadronun geri kalanının hakkını yemek istemem; hele, birinci yarıdaki tutukluktan sonra ikinci yarıda iyice açıldılar, ısındılar, müthiş keyifli, eğlenceli, komik bir ikinci yarı oldu. ancak erkan uyanıksoy başka bir şey! uyanıksoy soytarı feste'yi oynuyor; arada tuluat da yapıyor; o ne ses, beden, mimik kullanımıdır öyle! gülmekten öldüm, ilk defa seyrettiğim uyanıksoy'a hayran oldum.

oyuna gelirsem;
iş oyuncuları'nın ilk oyunu. sahnede 10 oyuncu ve canlı müzik için 12 müzisyen var. cabaluz işsanat'ın sevimsizce yayvan sahnesini oldukça iyi kullanmış; girişler çıkışlar düzgün; yayvanlığa rağmen dikkat dağılmıyor, oyun mekanı kaybolmuyor.

çok basit ama işlevsel bir sahne tasarımı var; oyunun anafikrini dillendiren kelimenin devasa büyüklükteki harflerinden oluşuyor: LOVE. ilk yarıda çok da anlamlı kullanılamayan harfler ikinci yarıda farklı düzenlemelerle bir çok mekana, objeye dönüşüp verimli hale geliyor.

müzik kullanımı çok başarılı. ışık ve kostüm için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

cabaluz'un "onikinci gece"si shakespeare'i ucuzlatmadan ve ruhunu kaybettirmeden nasıl sahnelenebileceğinin güzel bir örneği.
bu sezon sadece dört kere oynayabilmişler. umarım önümüzdeki sezon devam ederler..


ikincisi:

yeni metin yeni tiyatro festivali'nin son akşamında italyan çağdaş tiyatro ikilisi ricci/forte'nin "macadamia nut brittle" isimli oyununun sahnelenmiş okuma tiyatrosu formatındaki gösterisi ve ardından sanatçılarla söyleşi vardı.

biriken'in yönettiği oyun, haftabaşında iksv salon'da izlediklerim gibi, sahnelenmiş okuma tiyatrosu'ndan öteye geçen, oyuncular arasıra teksti okumasalar, neredeyse bir yapıma dönüşecek fikirler, mizansenler, sahne ve müzik barındıran çıtası yüksek bir işti.

ardından gerçekleşen yaklaşık bir saatlik söyleşide stefano ricci ile gianni forte çarpıcı ve şiirsel bir dille çağımızda tiyatroya, metne, oyuncuya ve seyirciye bakışlarını anlattılar.

geçen hafta shirin neshat kendisini seyirciyle iletişime geçen kişi olarak tanımlamıştı. ricci ile forte de söze aynı yerden başladılar: "tiyatro temsilse biz tiyatro yapmıyoruz, biz bize bakan insanlarla iletişime geçmeye çalışıyoruz" dediler.
seyirci ile oyuncu arasındaki ayrımın kalktığını, her an herkesin rol değiştirecebileceğini, karanlıkta sakince oturup saklanan seyirciyi kabul etmediklerini belirttiler. seyirciye turist rehberi gibi bir şey sunduklarını ve oyunlarında seyircinin kendi yolunu çizmesinin ona kaldığını, her seyircinin kendi kişisel gösterisini oluşturduğunu söylediler.

metin ise onlar için, birlikte çalıştıkları performansçılarla birlikte yazılan bir öğe. öyle ki bazı sahneleri bütünüyle doğaçlama olarak düşünüyorlarmış ve oyuncular her akşam metni değiştirmek, yeniden yaratmak zorundalarmış.
anlattıkları bir örnekte, oyuncular tepelerindeki ışıklarla kontrol ediiyor, bir başlangıç cümlesinden sonra hangi oyuncunun sözü devam ettireceği ve lafın nerelere gideceği bütünüyle doğaçlamayla o anda ortaya çıkıyormuş.

oyunlarının prova süreçleri de oldukça yıpratıcı geçiyormuş; önce kendi, sonra oyuncuların takıntılarını keşfetmeye yöneldikleri bir oyundan bahsettiler.
"macadamia not brittle"ın oluşum sürecinde ise ikisinin de annesi hastanede ölüm döşeğindeymiş ve oyunda "birisi bizden uzaklaştığında, asla bitmeyeceğini zannetiğimiz şey bizden ayrıldığında bizde kalan ne?" sorusunun cevabını aramaya çalışmışlar.

onların ve oyuncularının yaptıkları işin göğüslerini yarıp kalplerini sahneye atmak olduğunu söylediler. ayrıca; hamilelik sürecinin doğumdan daha önemli ve yaratıcı olduğunu; hamilelik sürecinde olasılıkların hala devam ettiğini,  ancak doğumdan sonra ise somutlaştığını ve o somut bacaklarla yürümek zorunda kalmak istemediklerini belirttiler. amaçlarının, mimari gibi somutlaşan bir alandan kaçınmaya çalışmak olduğunun altını çizdiler.

oyuncuyla olan ilişkilerini ise şöyle tanımladılar: "oyuncuyu çok sıkışık bir ormana kırmızı boya ile sokuyoruz ve ilerlerken ağaçların üzerine kırmızı boyalar bırakmasına izin veriyoruz ki, çıkış yolunu bulabilsin; bizle çalıştıktan sonra evlerine götürdükleri şey de bu deneyim işte!"

genel olarak tiyatro hakkında da şunları söylediler:
"biz, oyuncular ve seyirci aynı bisikletin üzerindeyiz ve bizler de onlar da biliyoruz ki lastikler patlak! işte tiyatro bu!"
"dördüncü duvarın olmadığını kabul ettikten sonra karakterler ölmüştür, sadece kişiler vardır. bu kişiler kendi özellikleri ile sahnede var olurlar ve seyirciyi de saçlarından tutup içeriye yanlarına çekerler!"
"kimseye gerçek hayatta yaşamadığı şeyleri anlatmıyoruz. bunu sansürsüz, indirimsiz ve belki brutal bir şekilde yapıyoruz, çünkü derdimiz dürüst olmak!"


ricci/forte'nin internet sitesine bakınca insanın ağzının suyu akıyor; ileriki yıllarda bir şekilde kendi yapımlarıyla da istanbul'a konuk olsalar keşke diye düşünmeden edemiyorsunuz.
ricci/forte'nin ruh ikizi olduğunu düşündüğüm koreograf dave st.-pierre için de aynı dilekte bulunarak: büyük bir KEŞKE!

14 Ekim 2012 Pazar

re: fwd: die in good company / biriken


cinsiyetlerin belirsizleştiği çağda, günümüzde, en savunmasız hallerinde bedenleri çıplak, ruhları soyulmuş iki insan.. duyguların hissizleştiği ya da keskinleştiği ruhlarda seçimsizliğin, tatminsizliğin, paylaşamamanın, kaybolmuşluğun, yalnızlığın tavan yaptığı durumlar..
mekanların yersizleştiği dünyada, burada ya da orada..
ölüme doğru yapılan son yolculukta hatırlanan çocukluk zamanlarının masumiyeti; oraya, o zamana dönme, kaçma isteğinin kaçınılmazlığı ya da beyhudeliği..

fragmanlar halindeki şiirsel metnin ve parçalarla oluşturulmuş akışkan mekanın ulaştığı bütünsellik; bizzat içinde yaşadığımız “dönemin ruhu”.
çıplak, çapaklı, yeni-gerçekçi bir estetikle karşımızda.

melis tezkan ile okan urun’dan kurulu biriken yazmış, tasarlamış, yönetmiş; gökçe yiğitel ile okan urun oynuyorlar.
bimeras’ın ortak yapımcısı olduğu “re: fwd: die in good company” (ynt: ilt: beraberce ölmek) idans06’da dün akşam prömiyer yaptı, bu akşam tekrarlandı.
umarım sezon boyunca gösterim şansı bulur..

7 Ocak 2011 Cuma

yakındoğu'da ihanet / özen yula / biriken

gece daha yeni başlamışken soğuk ıslak ıssız sokaklardan geçerek kulaklarım üşümüş evime mekanıma yuvama vardığımda beni avutacak biraz da alıp götürecek yakındoğu’dan ama öyle fazla da uzaklara soğuklara bambaşka coğrafyalara kültürlere değil elimden sımsıkı tutup tanıdık yerlerde gezdirecek bir müzik aradım kütüphanemde. içinde kaybolup gitmek istedim. beni benden alsın biraz. bu coğrafyadan da yalnızlığımdan da alsın. çoğaltmasın duygularımı azaltsın söndürsün istedim. zaten 60 dakika boyunca ayna tutulmuş gibi geçmişime seyrettiğim tek kişilik isyan yeterince köpürttü içimi. o 60 dakika yaklaşık 40 yıldır yaşadığım aşkın bile ihanetle öğretildiği bu yakındoğu coğrafyasının bazen göstere göstere bağıra çığıra yüzüme haykırdığı bazen de sinsice kulağıma fısıldadığı bütün sev veya terk et’lerini yaşatmışken bana nasıl da aramam şefkatli bir kucak sıcak terli kocaman bir el. bir kadın sesiyle başladım avunmaya. natacha atlas’a “mon amie la rose”u söylettim önce. sonra da “bahlam”ı. “bahlam”ı birkaç kere tekrarlattım. ardından koyu bir erkek sesi iyi gelir düşüncesiyle abed azrie’yi koydum. yaralarımı sarabildiler mi yoksa benim için de yakındoğu’dan tek ve son çıkış köprüden mi!...





özen yula’nın “yakındoğu’da ihanet” adlı oyununu melis tezkan ile okan urun’dan kurulu biriken topluluğu sahneye taşıyor.

bilinç akışı mantığında yazılmış metni okan urun oynuyor; oynamanın da ötesine geçiyor; bizleri de peşinden sürüklüyor. urun’un taktığı telsiz mikrofonun görüntüsü ve hoparlörlerden gelen metalik sesi bile beni yabancılaştıramıyor; metnin derdi o kadar “bu topraklara ait” ki ve metin ile oyunculuk o kadar örtüşüyor ki, istemeseniz direnseniz de kapılıyorsunuz.

din, iktidar, üstü örtülü totaliterlik, tek seslilik, hainlik, güvensizlik, baskı, korku… ve bir de “dil” meselesi: kelimeleri ve dili ustaca kullanan özen yula’nın karakterine sadece 300 kelimelik bir dilin bu coğrafyadaki insanların birbirleriyle doğru düzgün anlaşması için yeterli olacağını söyletmesi yakındoğu’daki toplumsal fakirleşmenin en bariz “gösterge”lerinden biri olsa gerek.

yakındoğu’nun gerçekleriyle örülmüş kabuslarında okan urun’a, bütün bir yüzeyi kaplayan video görüntüleri eşlik ediyor. kah 70’lerden bir film parçası, kah orman görüntüleri, kah soyut anlamda kullanılan kuru dallar, sıçrayan sular, sayılar, kelimeler metnin hissiyatını kuvvetlendiriyor, urun’a arkaplan sağlıyorlar.

“yakındoğu’da ihanet” 20 ocak’ta da, istanbul’un kadim kimliğini hala koruyan ender dokularından birinde bir apartmanın birinci katındaki galataperform’da.

30 Ekim 2010 Cumartesi

yala ama yutma / özen yula / biriken & ayça damgacı


[bu yazımı, dün gece 23.19’da dünyaya gözlerini açmış, yani daha bu dünyada 24 saatini doldurmamış, çocukluk arkadaşım natali ve eşi ruhi'nin oğulları, bir anlamda “yeğenim”, arte gün için yazıyorum.
şimdiden etrafa cin gibi gözlerle bakan arte gün'ün umarım annesi ve babası gibi sanatla iç içe, mutlu, sağlıklı ve şanslı bir hayatı olur.]

idans04 kapsamında bugün sahnelenen “yala ama yutma” çok katmanlı bir oyundu. sonunu ele vermemek için bazı katmanlarını bu yazıda es geçeceğim.

her ne kadar broşürdeki metinde; rejiyi birlikte yapan biriken ekibi ile ayça damgacı "yala ama yutma"da, çağımız dünyasındaki siyasal ve sosyal gelişmelere dair hissett(irild)iğimiz "boşluk" ile pornonun her şeyi zevkle çözen "yalancı dünyası" arasında kurulan paralellik üzerinden günümüzde yaşadığımız yegane gerçeklik olan "içi boşaltılmışlık"ı öne çıkarttıklarını belirtmiş olsalar da; bence oyunda porno ile "sorunlu dünya" arasında kurulan paralellik "boşluk" veya "içi boşaltılmışlık" hissinden daha anlamlı bir seviyede örtüşüyorlardı birbirleriyle:
insanlık varolduğundan beridir her türlü kültürün ve günümüz dünyasının vazgeçilmez bir parçası olan porno kültürünün sevişme/s…şme pozisyonları ile, çağımız dünyasının gelişmiş ülkeleri ile gelişmemiş ülkeleri arasındaki politik-sosyal-ekonomik-toplumsal pozisyonlar arasındaki paralellik.
eşitsizlik (kadın-erkek, haklı-haksız), güçlünün güçsüzü ezmesi, “gelişmiş”in (gelişmiş ülkeler/vücut geliştirmiş serdar) zayıf olanı (3.dünya ülkeleri/leyla) kullanması/harcaması.

bu pozisyonlar analojisi bence oyunun en zeki, en yaratıcı, en usta tarafıydı. yoksa ne leyla/melek’in dünya hali hakkında söyledikleri bilmediğimiz şeylerdi, ne dile getiriş şekli, ne de pornonun yalancı dünyası.
ancak oyunun (ve dolayısıyla özen yula'nın) bunları, kadim bir kültürün (cinsellik kültürünün) ilişki pozisyonları bağlamında okuyor, ortaya koyuyor ve yorumluyor olması oldukça yeni, cesaretli ve yaratıcı bir yaklaşımdı kanımca. öncelikle yazar olarak özen yula’yı kutlamak lazım.

ardındansa; her ne kadar “oyuncu” olmak üzere eğitim almış olsalar da ve her ne kadar çıplaklık oyunda grafik bir anlatımla ele alınmış olsa da; serdar’da hakan ummak’ı ve özellikle de oyunu baştan sona sırtlayan leyla/melek’te ayça damgacı’yı cesaretleri ve oyunculuk kaliteleri için candan tebrik etmek lazım.

...

iksv'ye dokundurmazsam olmaz:
bu kentin/ülkenin uluslararası standartlarda çalışan kurumlarından biri olduğu iddiasındaki anlı şanlı istanbul kültür ve sanat vakfı'nın; duyarlılık veya incelik (hangisini seçerseniz) gösteremeyerek; tenezzül, cesaret veya akıl (hangisini seçerseniz) edemediği hamleyi mütevazi idans ekibi yaptı ve geçen sene düşünce özgürlüğünü açık açık ihlal eden dayatmacı ve faşist bir tavırla tepkiler alan ve -beyoğlu'nda onlarca mekanın acil çıkış kapısı yokken veya kilitliyken- kumbaracı50'nin aba altından sopa gösterme yöntemiyle kapatılmasına neden olan "yala ama yutma" adlı oyunu festival programına alarak özgür bir ortamda sahnelenmesini sağladı. buradan bir kere daha idansçılara teşekkürler.

[kendilerine son zamanlarda durmadan teşekkür edince zannedilmesin ki idans ekibi eş, dost, akrabam; evet, içlerinden bazılarıyla tanışıklığım var ama neyse ki herhangi bir çıkar ilişkim yok; o yüzden bu kadar rahatça teşekkür ediyorum.
uzun zamandır çoğu şeyin çıkar, yalakalık veya ahbab-çavuş ilişkisi seviyesinde/sayesinde yürü(tül)düğü ülkemizde bu tavrım belki birilerine garip geliyordur diye açıklama gereği duydum.]