6 Temmuz 2026 Pazartesi

Mario Banushi'den öykü tadında ve kısalığında bir gösteri: "Ragada"

"Ragada"yı beklerken 

La Biennale di Venezia kurumunun bünyesindeki festivallerden Biennale Teatro – Uluslararası Tiyatro Festivali bu yıl 7-21 Haziran tarihleri arasında 54.kere gerçekleştirildi. Festivalde her yıl dağıtılan Altın Aslan Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün provokatif ve feminist çalışmalarıyla yıllardır sadece kendi ülkesi İtalya’da değil, dünya tiyatrosunda haklı bir yer edinen Emma Dante’ye, Gümüş Aslan Ödülü’nün ise 1998 doğumlu çok genç bir yeteneğe, Arnavut asıllı Yunan tiyatro insanı Mario Banushi’ye verileceği Ocak ayında duyurulmuştu. Dante ile Banushi festivale, ödül almanın yanı sıra, işleriyle de konuk oldular. İlk üç gününü takip ettiğim Biennale Teatro’nun ilk hafta programında Dante’nin gösterisi olmadığı için Banushi’nin “Ragada” ve “Goodbye Lindita” adlı işlerini seyretme imkanı buldum.

Mario Banushi 2022-2023 yılları arasında sahneye koyduğu üç yapıttan oluşan “Romance Familiare” (Ailevi Romans) adlı üçlemesini ilk defa Biennale Teatro’da bir arada sundu. Festivalin ilk on günü boyunca üç ayrı mekanda sahnelenen bu projenin ortak yapımcılığını La Biennale di Venezia ile Fondation Cartier pour l’art contemporain üstlendi.
Üçlemenin, sırasıyla 2023 yılının Mart ve Temmuz aylarında Atina’da dünya prömiyerleri yapılmış olan ikinci ve üçüncü ayakları “Goodbye Lindita” ve “Taverna Miresia. Mario, Bella, Anastasia” o zamandan beridir dünyayı dolaşıyorlar zaten, ancak 2022 yılının Şubat-Mayıs aylarında pandemi karantinası devam ederken Atina’da bir apartman dairesinde sahnelenen “Ragada” bu proje sayesinde o zamandan beri ilk defa seyirci karşısına çıkmış oldu. Hatta “Ragada” Biennale Teatro’da bir “dünya prömiyeri” olarak lanse edildi, çünkü katalogda belirtildiği üzere gösterinin Atina’da sahnelenen versiyonu fragmanlar biçimindeymiş, Venedik’te sunulan versiyonu ise yeniden bir araya getirilerek tasarlanmış haliymiş.

Aile, anne, kayıp ve yas temalarına odaklanan, bütün bunların Banushi’nin kişisel geçmişi ve anılarıyla ilişkili olduğu “Romance Familiare” dizisinin başlangıcı olan “Ragada”, üçlemenin diğer iki yapıtının yanı sıra, Banushi’nin üçleme ile akraba olduğunu belirttiği dördüncü yapıtı “Mami”nin de atmosferinin, ruhunun ve duygusunun temelini atan ve inşa eden bir yapıt. Diğerlerinde olduğu gibi “Ragada”da da anne figürü ön planda; ev kadını, kutsal kadın, hamur kadın, doğurgan kadın, hayatını evine ve ailesine adaması için baskılanmış, o kadar ki bir örümcek gibi evin bütün köşelerine gelinliğinden ağlar gerilmiş olan kadın. Mekan olarak da “Ragada” evde en çok annenin olan, annenin sahiplendiği, anneyle özdeşleşen mekanda geçiyor; mutfakta. Üçlemenin diğer ayaklarından “Goodbye Lindita” benzer yoksunluk ve yoksulluktaki bir evin oturma odasında, “Taverna Miresia” banyosunda geçiyor. “Mami”de ise olaylar artık evin dışına taşınıyor, ama ev figürü -bu sefer dış kütlesiyle- yine yapıtın odağında. Değil mi ki geleneksel ailenin tipik meskeni konut, böylece üçlemeyi oluşturan yapıtlar tema ve biçimlerindeki sürekliliğin yanı sıra, mekanlarıyla da “ailevi” tabirini içeren bir başlık altına alınmaları açısından bütünsellik içindeler.
Bu ev mekanları görünüm olarak ne kadar sıradan, yoksul ve çıplak da olsa, içlerinde barındırdıkları yaşanmışlıklar ve kayıplarla katmanlara sahipler. Dolayısıyla, Banushi’nin diğer işlerinde olduğu gibi “Ragada”da beklenmedik şekilde açılan kapılar, kayan duvarlar, eşyalardan çıkan figürler ve bütün bunların arkasından gün yüzüne çıkan gizli katmanlar var. Banushi’nin tiyatrosunda hiçbir duvar sadece bir yüzey değil, hiçbir eşya sadece görünen işlevine hizmet etmiyor. Ailenin kayıpları, özlemleri, tutkuları evin mekanlarına, yüzeylerine, köşelerine sızmış, sinmiş halde, hele de anne “Ragada”da varlığı ve bütün duygularıyla mutfağın her köşesinden, her yüzeyinden, her eşyasından belirebiliyor, ve ardından bunlarda kaybolabiliyor.
“Ragada”da huzursuzluk ve hüzün diz boyu; zaten o yüzden anne daha henüz gelinliği üzerindeyken bir yandan gözleri yaşlı, kaçmak, terk etmek istiyor gibi sanki evi; pencereden çıkıp diğer tarafa geçmesi ama hala içeriye bakmaya devam etmesi bu yüzden mi acaba... Belki de bu, hayal olarak kalıyor sadece, çünkü onu yapıt boyunca farklı zamanlarda gecelik içinde yaşlanmış ve siyahlar içinde yaslı halleriyle görüyoruz; gelinlikli genç halinin sanki biraz da mecburen pişirdiği omleti yerken, kafası ve yüzünü kaplayan hamur onu neredeyse nefessiz bırakacak kadar sarmışken.

Banushi’nin tiyatrosunun alamet-i farikalarından biri gösterinin bir anında kendisinin de sahneye çıkması; yapıtlarının hepsi otobiyografik öğelerden beslendiği için bu tercih bana tutarlı ve anlamlı geliyor. Banushi “Ragada”da ise, sonraki üç işinde olduğu gibi gösterinin tek bir anında değil, baştan itibaren sahnede, alanda, mekanda; gerçekleşen bütün olayların içinde, onların ve etrafın düzenleyicisi. Mekana girdiğimizde bir masanın başında, gecelik giymiş yaşlı bir kadına, belki annesine, belki anneannesine kaşık kaşık çorba içirirken buluyoruz onu. Sonra yaşlı kadını soyuyor, siliyor, kafasını kadife bir örtüyle kapatıp başına yuvarlak bir neon halkası yerleştiriyor, sonra masaya yatırıyor, üzerine un serpiyor. O sırada cep telefonundan annesini arıyor, mikrofonu telefona tutuyor bizler de duyalım diye ve soruyor: “Anne, Anastasia’yı nasıl doğurmuştun, tekrar anlatsana.” Annesi doğumun ne kadar zorlu, sancılı geçtiğini, acı duyduğunu, hastanede bir kadın ona “Bunu peydahlarken hiç de acı duymamıştın, tersine zevk almıştın” dediğinde utandığını anlatıyor. Banushi sonra eski model elektrik süpürgesiyle yere dökülmüş unları temizliyor. Sona doğru arkadaki büfenin üzerinde duran, eski usül siyah beyaz bir kadın fotoğrafının bulunduğu çerçeveyi ters çevirip sandalyeye dayıyor, arkasında büyük harflerle “Lindita I miss you” yazdığını görüyoruz. Lindita belki Banushi’nin sonraki işi “Goodbye Lindita”da arkasından yas tutulan, kaybıyla baş etmeye çalışılan aile ferdi, belki az önce annesine doğumunu anlattırdığı Anastasia adındaki kardeşi…

Gösterileri seyrettikten günler sonra dönüp de program kitapçığındaki notlara bakınca; “Lindita” kelimesinin bir kişi ismi olmasının yanı sıra, ki Banushi’nin yakın zamanda vefat etmiş olan üvey annesinin adıymış, Arnavutça “Doğulan gün” anlamına geldiğini okuyorum. Kelime anlamı Yunanca’da, vücutta örneğin hamilelik sırasında kilo alımıyla oluşan ve zamanla silikleşse de asla tamamen kaybolmayan “Çatlak” anlamına gelen “Ragada”nın ortaya çıkmasında ise Banushi’yi harekete geçiren iki imaj kendi doğum anı ve annesinin rahmine geri dönme isteği olduğunu öğreniyorum. Bu ve bunlar gibi başka bilgilerle bakınca Banushi’nin işleri bambaşka şekillerde okunabilir, yorumlanabilir, ama bence onun yapıtlarını esas değerli kılan niteliklerden biri, sözsüz olmalarının da yardımıyla, her seyircide farklı okumalara imkan sağlayacak açıklığa sahip olmaları. Bu açıdan, seyircinin alımlamasını kısıtlamamak adına Banushi’nin kendi yapıtları hakkında pek de konuşmak istememesini çok iyi anlıyorum.





"Ragada"yı alkışlarken

"Ragada” Atina’da bir apartman dairesinin oturma odasına benzer şekilde, Venedik’te de Venedik özelinde sıradan sayılabilecek, iki katlı küçük bir evin giriş katındaki genişçe bir odada sahnelendi. Sekiz kere gerçekleşen gösterimlerin her birine alınan seyirci sayısı 20 kişi kadardı; seyir ile oyun alanları iç içeydi. Bu mesafesizlik, Banushi’nin daha sonraki işlerinde göreceğimiz, sahne geçişlerinin veya illüzyonların seyircinin dikkatini başka şeylere çekerek yapılmasına imkan vermiyordu, ama buna karşılık samimi ve dingin bir atmosferin yaratılmasını sağlıyordu. Banushi bizi evinde; en tanıdığı, kendinin olan bir yerde misafir olarak ağırlıyormuş gibiydi. Aslında onun bütün işlerinde bu duygu geçiyor seyirciye. İşleriyle dünyanın çok çeşitli yerlerindeki seyirciye ulaşabilmesi ve festival direktörleri tarafından paylaşılamamasını sağlayan da bu sanırım; kendi kişisel hikayelerinden yola çıkarak kurduğu anlatısının seyircide karşılığını bulması, evrensel duygulara tercüme olabilmesi.

Banushi’nin, Biennale Teatro’nun ödül töreninde yaptığı uzun teşekkür konuşmasında dediği gibi; bütün zorlukları göze alarak 90’ların başında Arnavutluk’tan ayrılan ve kendilerine yeni bir hayat kurma hayaliyle binbir güçlüğü aşarak Yunanistan’a varan anne ile babası eğer ona bir şey öğrettilerse o da hayal kurmak, kendinden daha büyük bir şeye inanmak: 
 “… O zamandan beri yaptığım şey bu. Hayal kurmaya devam ediyorum ve umarım asla durmam. Zor günlerde de hayal kurdum. Okuldaki öğretmenlerimin bana, göçmen bir çocuk olarak, büyüdüğümde en iyi ihtimalle ev temizliği yapabileceğimi söyledikleri günlerde de.
Diğer çocukların beni sırf yabancı olduğum için alay etmek amacıyla çöp kutusuna attıkları günlerde de hayal kurdum.
Herkes gibi ben de zaman zaman korkuya yenik düştüm. Soyadımı sakladım. Utandığım için kökenlerimi ve ailemin hikayesini sakladım.
O zamanlar bilmediğim şey, utandığım şey olan kendimin beni bir gün buraya getirip bu kadar önemli bir ödül alacağıydı.
Çünkü bu ödülü sadece yönetmenliğim için değil, her şeyden önce kendim olduğum için aldığımı hissediyorum.” 

Mario Banushi’den ilerleyen yıllarda da kendisinden çıkan anlatıları seyretmeye devam etmek dileğimle…

"Goodbye Lindita"yı beklerken



"Goodbye Lindita"yı alkışlarken

Bütün fotoğraflar ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (7-8 Haziran 2026, Venedik)

Bu yazının, gösterinin yayın haklı fotoğraflarının kullanıldığı versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder