martha graham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
martha graham etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2024 Çarşamba

30 EKİM


1938 orson welles tarafından seslendirilen h. g. wells'in dünyalar savaşı adlı eserinin radyo yayınının kitlesel bir paniğe neden olduğu iddia edilmiş

1944 aaron copland'ın appalachian spring adlı bale eserinin dünya prömiyeri washington, d.c.'de yapılmış; eserde martha graham başrolde dans etmiş

1986 ancak uzun kuyruklar sonucu bilet bulunabilen lüküs hayat müzikalini harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim; yönetmeni haldun dormen'di, başrollerinde suna pekuysal, zihni göktay, alev gürzap ve sezai alptekin oynuyorlardı

1987 george michael'in ilk albümü faith yayınlandı

1987 kent oyuncuları'ndan athol fugard'ın bir çift kanat oyununu yıldız kenter rejisiyle seyrettim; yıldız kenter, şükran güngör ve mübeccel vardar oynuyorlardı

2007 tim'de pink martini konserine gittim

2010 garajistanbul'da özen yula'nın yala ama yutma! adlı oyununu melis tezkan & okan urun & ayça damgacı rejisiyle seyrettim

2012 crystal pite'ın the tempest replica aslı gösterisini münih gasteig'da seyrettim

2021 sekiz yıl sonra, yenilenmiş istanbul atatürk kültür merkezi'nde kamuya açık ilk gösteriyi seyrettim: istanbul devlet opera ve balesi yapımı, vincenzo grisostomi travaglini'nin sahnelediği hasan uçansu'nun sinan operası'nın bir akşam önce protokole sunulan dünya prömiyeri ardından ikinci gösterisi



9 Temmuz 2024 Salı

09 TEMMUZ


1985 aya irini müzesi'nde vladimir spivakov'u dinledim

1988 aya irini müzesi'nde viyana çocuk korosu'nu dinledim

1990 bu ve ertesi akşam istanbul atatürk kültür merkezi büyük salonda martha graham dance topluluğu'nu seyrettim; üçer yapıt sahnelenen her akşamda son yapıt sonrasında 100 yaşına yaklaşmış olan martha graham'ın tekerlekli sandalyeyle bizzat selama çıktığı gösterilerde graham'ın le sacre du printemps, phaedra, temptations of the moon, acts of light, errend into the maze, night journey ve steps in the street adlı yapıtları sahnelendi

1992 aya irini müzesi'nde efsanevi flüt sanatçısı jean-pierre rampal ile harpist marielle nordmann'ı dinledim

1993 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da american ballet theatre'ı seyrettim; george balanchine, james kudelka ve paul taylor yapıtlarını sahnelediler

1993 aynı akşam harbiye açıkhava tiyatrosu'nda laurie anderson konserine gittim

1996 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da mehmet sander dance company'i seyrettim

1996 aynı akşam harbiye açıkhava tiyatrosu'nda paco de lucia -  al di meola - john mclaughlin konserine gittim  

1997 cemal reşit rey konser salonu'nda radio tarifa'yı dinledim

1998 harbiye açıkhava tiyatrosu'nda kodo davulları gösterisine gittim

2001 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda nick cave & the bad seeds konserine gittim

2008 istanbul sepetçiler kasrı'nda omara portuondo'yu dinledim

2010 yıllardır bir gösterisini seyretmek istediğim dave st.-pierre'in başyapıtı une peu de tendresse bordel de merde!'i julidans kapsamında amsterdam'da stadsschouwburg'da deneyimledim

2012 dünyanın yaşayan en iyi şeflerinden biri olan herbert blomstedt ve dünyanın yaşayan en iyi piyanistlerinden biri olan rudolf buchbinder'i ilk defa canlı dinledim; dünyanın en iyi orkestralarından biri olan viyana filarmoni orkestrası'nın eşlik konser lütfi kırdar kongre ve sergi sarayı'ndaydı

2012 oradan da açıkhava tiyatrosu'na inip, filarmonia istanbul eşliğindeki antony & the johnsons'ı dinledim 

2015 robert wilson berliner ensemble yapımı olarak sahneye koyduğu, müziklerini herbert grönmeyer'in bestelediği goethe'nin faust 1 & 2 uyarlamasını berlin'de theater am schiffbauerdamm'da seyrettim

2023 arkadaşlarım ayşe, özlem ve aylin ile avignon yakınlarındaki pijaut ormanında stefan kaegi'nin tasarladığı paysages partages adlı altı saatlik işi deneyimledik




7 Kasım 2023 Salı

on soruluk sohbetler 96: sofia dias & vitor roriz

© Joana Linda

Performansın özü sizce nedir?
Öncelikle belirtmek lazım ki, hem genel hem de aynı zamanda derin olan sorulara cevap verme konusunda özel bir yeteneğimiz yok. Üstelik bu kadar kısa bir sürede bu daha da zor. Bu tür sorulara verdiğimiz cevapların çoğu genellikle basmakalıp. Söyleyecek bir şeylerimizin olduğu yer (herkesten biraz farklı olabilir) performatif çalışmalarımızın içinde mevcut. Hatta orada bile tam nedir bilmiyoruz. Şimdi bunları aradan çıkardığımıza göre artık başlayabiliriz. Geçmişte, görevimizin bir gerçekliği değiştirmek veya sürdürmek değil, belli hisler, duygular veya fikirler için henüz bulunmamış 'imgeleri' bulmak anlamında, o gerçekliği ortaya çıkarmak olduğunu söylerdik. Bir metin veya şiir okurken, “ah, tam olarak hissettiğim şey buydu ama henüz kelimelerini bulamamıştım” dediğiniz anı düşünün. İşte, çalışmalarımızda sadece hissettiğimiz ama henüz her biri için kelimelerimiz, jestlerimiz veya imgelerimizin olmadığı şeylere biçimler bulmaya çalışıyoruz, ama her biri için hala kelimelerimiz veya jestlerimiz veya imgelerimiz yok. Bunu söyledikten sonra bu da kulağa çok basmakalıp geliyor. Klişelerden kaçınmak çok zor. Şiir, yazılı dilde bu sorunu harika bir şekilde ele alıyor. Klişelerden uzaklaşmak, otantiklik olarak tanımladığımız şey için gerekli bir arayış. Belki de performanslarımızda aradığımız şey ve diğer sanatçıların performanslarını izlerken bizi harekete geçiren şey de bu. Biraz saf ve romantik, öyle değil mi? O halde, sadece oyunu oynamak için sorunuzu basit ve cesur bir fikirle cevaplamak gerekirse: bizim için performansın özü otantiklik. Ama “öz” kelimesi o kadar rahatsız edici bir kelime ki, çünkü özünde bizler birçok yüzeysellikten oluşuyoruz. Neyse, hadi bir sonraki soruya geçelim. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Eğer “sanatın dönüştürücü gücüne” inanmıyor olsaydık, yaptığımız şeyi yapıyor olmazdık. Öncelikle sanat tarafından dönüştürüldük ve hâlâ dönüştürülüyoruz. Performatif çalışmalarımızdan bahsetmiyoruz, yıllardır kendimizi içinde bulma ayrıcalığına sahip olduğumuz sanattan bahsediyoruz. Ona erişimimiz olmasaydı, tamamen farklı insanlar olurduk. Sanat zihnimizi değiştirir, ifade edilemeyen veya henüz ifade edilmemiş olanı ifade etme yeteneğine sahip olduğu için güçlü ve tehlikeli bir araçtır. Bizim varlığımızın bilinmeyen ve gizemli taraflarıyla bağlantı kurmamızı sağlar. Rüyalarımızın ve kim olduğumuzun bir yansımasıdır -ki bazen bu yansıma dayanılmaz olabilir. Geleneklere meydan okur, ama onları sürdürmek için de kullanılabilir. Sanat o kadar güçlü bir araçtır ki, tüm siyasi sistemler onu kontrol etmeye çalışır. Kapitalizm, onu piyasa kurallarına tabi kılmaya çalışır. Otoriter sistemler, onu ulusal geleneklere indirgemeye veya propaganda aracı olarak kullanmaya çalışırlar. Görüyorsunuz, ilk soruda klişelerden bahsediyorduk ve ikinci sorunun cevabına başlarken de böyle bir klişeyle başlıyoruz: eğer sanatın dönüştürücü gücü için olmasa, yaptığımız şeyi yapıyor olmazdık. Belki de, yaptığımızın nedenleri çok daha sıradan ve kahramanlıkla uzak.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 
İlham kaynaklarımız… Hangi unsurlar, sıradanlığın arasından farklı bir şeyler görmemize olanak sağlayacak çatlaklar açıyor? Yaptıklarımızı sürdürmemizi, inancımızı devam ettirmemizi sağlayan şey nedir? Ümitsizlikle dolu (bugünü tanımlamak için kullanabileceğimiz bütün diğer klişeleri de düşünün) bir dünyada nefes almamızı sağlayan şey nedir? Birçok insan gibi, delirmeden yaşamaya devam etmemizi sağlayan ilham kaynağı, aynı zamanda işlerimizi etkileyen ve yönlendiren şey. Ve bu Sanat ve diğer sanatçılar. Ancak daha spesifik olmamız gerektiğini biliyoruz. Bir süredir birlikte çalıştığımız için, her proje, önceki bir projenin devamı veya ondan kopuş gibi bir şey. Her yaratıcı sürecin başında, neyin devam edeceği, duracağı, yeniden icat edileceği ve şimdiye kadar yapmadığımız ama yapmak istediğimiz şeyin ne olduğu hakkında konuşuyoruz. Kendi çalışmamız etrafında yürüttüğümüz bu otofajik diyalogun yanı sıra, dünyada bu anda neyin söylenmesi gerektiğini anlamaya çalışırız. Bu oldukça geniş bir soru teşkil eder. Dünyanın daha fazla soyutlama, öznelcilik, empatiye ihtiyacı var gibi basit cevaplara ulaşabiliriz. Aynı zamanda, bir film sahnesi, bir resim, bir kişinin konuşma veya yürüme tarzı, felsefi bir metin veya bir psikoloji makalesi gibi birçok referans veya ilhâm kaynağı toplarız ki yapıtın zihinsel haritasını oluşturmaya yardımcı olan birçok unsuru bir araya getirelim. Bu ilhâm kaynakları ağını oluşturduktan sonra stüdyoya gideriz ve bir süre sonra her şeyi unuturuz. Sadece birlikte olmanın keyfini çıkarmak üzere doğaçlamalar yaparız ve ardından başka malzemeler türeten ve daha önce düşünmediğimiz diğer referansları ve ilhâm kaynaklarını hatırlamamıza yol açan performatif malzemeler bulmaya başlarız. Süreç boyunca, bir tür gizem için savaş veren bir aile veya topluluğun bir parçası gibi hissetmek için diğer sanat eserleriyle örtük bir diyalog sürdürmeye çalışıyoruz. Sanki yatıp rüya görüyormuşuz gibi savaşıyoruz. Metaforik olarak söyleyecek olursak, rüya görmek çok önemli. Pratik olarak da süreçlerimizde bir rol oynuyor. Uzun süredir bilinçli zihnimizden nasıl kaçabileceğimizle ilgileniyoruz. Rüyalar, "Ben" in bir parantezi gibidir. Ayakta rüya görmek de bir tür varoluş hali veya performatif durum olabilir. Yaratıcı akış olarak bilinen bir kapsayıcı psikososyal durum içindeyken de, birçok farklı ve beklenmedik bağlantının ortaya çıkmasına izin veren bir tür ayakta rüya görmektesinizdir. İşte bu nedenle birlikte çalışmayı seviyoruz. Doğaçlama yaparken ve bahsi geçen yaratıcı akışa ulaştığımızda, yaptığımızın hiçbirimize ait olmadığını ama aramızda ortaya çıktığını hissediyoruz. Bu gerçekleştiğinde, önceden ilhâm kaynağı olarak topladığımız tüm malzemeler, beklenmedik şekillerde birleşmeye başlıyor ve merkezi şeyler periferiye ait şeylere, periferiye ait şeyler merkezi şeylere dönüşüyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? 
Bir isim bulmak bizim için kolay değil. Bazen bir süreç başlamadan önce bir isim oluyor elimizde ve bu, performans için bazı fikirleri yoğunlaştıran bir tür leitmotif veya bir motto olarak işlev görüyor. Diğer zamanlarda ise ismi süreç sırasında buluyoruz ve yaptığımız şey için aşikar bir isim olarak ortaya çıkabiliyor. 
Bir yapıta bir isim vermenin en iyi zamanı, ilk veya ikinci seyircili gösterimden sonra olurdu. Bir yapıtın ne olduğunu, izleyiciyle paylaştığımızda anlıyoruz sadece. Yapıtın ismi, seyircinin performansla bağlantı kurması için ona verdiğiniz ilk anahtar gibi. Birçok kişi, etkilenmek istemedikleri için sadece gösteriden sonra özeti okur, ancak yapıt ile temasa geçmeden önce kesinlikle ismi okurlar. Bu nedenle, yapıta dair farklı perspektiflere izin veren ve aynı zamanda sadece öylesine olmayan, yeterince spesifik isimler bulmaya çalışıyoruz. 
Bazı yapıtlarımızın isimlerinden memnun değiliz ve eğer mümkün olsaydı, o yapıtı her oynadığımızda ismini değiştirirdik. Aslında, bu bir proje için güzel bir konsept olurdu. Bir yapıtın ismini oynadığımız yerlere ve bağlamlara göre, o anda yapıt hakkındaki hislerimize göre değiştirdiğimizi hayal edin. Never Odd Or Even’ın İstanbul'da ne olacağını hayal edin? Ayrıca, seyircilerin izledikten sonra hangi ismi verdiklerini bilmek de ilginç olurdu.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
Bunu söyleyemeyiz! Saklanması gereken sırlar vardır. Bizi etkileyenler, ışığa çıktıklarında, aslında hiç var olmamış gibi kaybolma riski taşıyan gece yaratıkları gibi. Ama peki... bizi etkileyen birçok sanatçı ve insan var, düşünme şeklimizi değiştiren, çalışmamızda güçlü eğilimlere neden olanlar. Üzerimizdeki etkilerini saygıyla anmak üzere bazılarının adını verebilirdik ancak hava atarmışçasına isim vermenin adil olmadığını düşünüyoruz çünkü uzun uzun bizi neden ve nasıl etkilediklerini açıklamak gerekir. Ve sonunda sadece en aşikar olanları veya tanımlaması daha kolay olanları konuşurduk. Aslında bazen bir sanatçıdan veya bir kişiden ne kadar etkilendiğimizi ancak uzun bir süre sonra fark ediyoruz. "Etkilerin" işleyişi çizgisel veya ardışık değil. Garip bir şekilde, gerçekten bizi etkileyen şeylerin arkeolojisini yaptığımızda, birçok çocukluk referansı buluyoruz. Diğer yandan, kesinlikle birini unutacağımızı (muhtemelen daha önemli olanları) bilerek herkesi aynı seviyede tutmak için bir isim listesi yapabiliriz, işte: Beckett, Cassavetes, Rimbaud, Stuart, Herzog, Kiarostami, Jandek, Bessa-Luís, Saramago, Morizot, Sloterdijk, Klossowski, Rodrigues, Graham, Kelly, Myasaki, Anderson, Smith, Etchells, Burrows, Sebald, Crary, belki yeter... Bu biraz garip geliyor.

Bu güzel ve samimi sohbetin devamını okumak için tıklayın.

7 Eylül 2023 Perşembe

isamu noguchi'nin tiyatral dünyası

william butler yeats'in at the hawk's well adlı oyununu sahneleyen japon koreograf michio ito için maske, 1926 
(fotoğraf: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)

geçtiğimiz sezon yurtdışında rastladığım sergilerden beni etkileyenlerden biri, LaM (lille metropolü modern sanat, çağdaş sanat ve art brut müzesi)'ndeki isamu noguchi sergisiydi. retrospektif nitelikli sergi öncesinde adını ve yapıtlarını genel olarak bilsem de, yakından tanımadığım noguchi'nin dünyasına aşina olmamı sağladı. 

sergiden çektiğim bütün fotoğrafları paylaşamayacağım, sadece noguchi'nin gösteri sanatları alanında verdiği ürünlere odaklanan salondan izlenimlerimi aktaracağım.

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)

noguchi'nin yapıtlarıyla ilk tanışmam, modern dansın kraliçelerinden martha graham'ın yapıtlarıyla tanışmamla eşzamanlı olmuştu. 1990 yılında 18. uluslararası istanbul festivali'ne martha graham dans topluluğu gelmişti. o zaman 96 yaşındaki graham da bizzat istanbul'a gelmiş, selama çıkmıştı. programdaki üç yapıtta (ilk akşamda phaedra, ikinci akşamda errend into the maze ve night journey'de) noguchi'nin sahne tasarımı vardı. graham'ın koreografisinin içimde garip, tanımsız ama büyüleyici duygular yaratmasındaki önemli unsurlardan biri de hiç kuşkusuz noguchi'nin insanlığın ilk medeniyetlerinden kalma gibi duran heykelleri idi.

sergideki noguchi'nin koreograflar ile yaptığı işbirliklerinden örnekler sunan odada da başrol martha graham'daydı. nasıl olmaz; noguchi 30 yılı aşkın bir süre graham'ın 20 küsur yapıtının sahne tasarımlarını hazırlamış. 
graham'ın "without isamu noguchi, i could have done nothing. he gave me a sense of inhabited space... always her has given me something that lived on stage as another character, another dancer" sözleri  noguchi'nin graham'ın dünyasında ne kadar önemli bir yeri olduğunu birinci ağızdan kanıtlıyor.

noguchi'nin martha graham'ın herodiade isimli yapıtı için tasarladığı üç sahne öğesi: ayna, sandalye, portmanto, 1944.
noguchi bu yapıtla ilgili olarak şöyle yazmış: “bu dansın konusu güzelliğin bozulması, geçen zamanın farkındalığı. dekor üç nesne gerektiriyordu: bir ayna, bir sandalye ve bir portmanto. sahnenin bir kadının özel ortamını oluşturması, onun samimi alanı hissini uyandırması gerekiyordu. gösteride salome aynanın önünde dans eder; kendi kemiklerini, kendi bedeninin iskeletini görür. sandalye kadının omurlarının bir uzantısı gibi davranır. portmanto ise derisinin asıldığı farklı kemikleri çağrıştırır."
(fotoğraf: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)

noguchi 1935'te ilk defa graham'la çalışmaya başlamadan çok önceden itibaren gösteri sanatları alanından sanatçılarla işbirliği içindeymiş. 1926'da japon koreograf michio ito ile, 1932'de ruth page ile çalışmış. noguchi sonraki yıllarda erick hawkins, george balanchine ve merce cunningham gibi modern ve çağdaş dansın diğer öncüleriyle de çalışma fırsatı bulmuş.









ruth page'in edgar allan poe'nun bir şiirinden esinlendiği, darius milhaud'nun müziklerini kullandığı the bells adlı yapıtı için  nohuchi'nin karton üzerine guaş ve kalemle yaptığı kostüm çizimleri, 1944.
yapıt 1950 yılında paris'te théâtre des champs-élysées'de sahnelendiğinde noguchi'nin kostümlerinin ve senografisinin fransız basınında ilgi görmemesi üzerine ruth page şunları söylemiş: "new york'ta neredeyse bütün gazeteler muhteşem kilise iskeleti tasarımından söz ediyordu. ancak tek bir paris gazetesi bile benim görüşüme göre dans alanında sahip olduğumuz en büyük tasarımcı olan noguchi'den bahsetmedi."
(fotoğraflar: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)




noguchi'nin erick hawkins'in stephen acrobat isimli yapıtı için tasarladığı sahne öğesi: jungle gym (1947) ve gösteriden fotoğraflar. heykelin dansçı bedenleri için yarattığı mekânsal olanaklar bana oskar schlemmer'in mekânsal bedeni'ni hatırlattı.
(fotoğraflar: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)

noguchi sahne mekânı ile öyle bir ilişki geliştirmiş ki, heykeli nesne olma statüsünden kurtararak, dansçıların ve seyircinin bedenleri ve düşünceleriyle harekete geçen duygularla keşfettikleri, dolayısıyla "dekor olmayan" bir ortama dönüştürmüş. gösteri sanatlarıyla yaptığı işbirliği noguchi'yi yeni bir mekan şiiri icat etmeye yönlendirdi; heykel, dekor değil, duyularla keşfedilebilen, beden ve beden tarafından harekete geçirilen bir ortam haline gelecek nesne statüsünden kurtuldu. dansçıların ve izleyicilerin düşünceleri.




noguchi'nin sahne dekoru kolajları, 1946.
(fotoğraflar: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)

yazımı noguchi'nin kendi sözleriyle bitiriyorum: 
"i never subscribed to the idea that sculptures are just sculptures and not something that is a tool. these are symbolic or gestural tools Martha was using. they were an extension of her body."


noguchi'nin martha graham'ın yunan mitolojisindeki medea'ya adadığı cave of the heart isimli yapıtı için tasarladığı örümcek kıyafeti ve yılan, 1946/1983.
alt kısımdaki bronzdan yapılma yılan, dansçının bir ifadesine gönderme yapmaktaymış: sahiplenici ve yıkıcı aşk, yılanın kalbi gibi kendi kendisinden beslenir. bir efsaneye göre aç yılanlar kendi kalplerini yer. 
üstteki pirinçten yapılma elbise ise gösterişli ve koruyucu bir zırhı temsil ediyormuş ve medea'nın jason'a söylediği bir cümleye gönderme yapıyormuş: "bana asla elini sürmeyeceksin, çünkü babamın babası olan güneş beni düşmanlardan korumak için bu arabayı vermiştir." 
(fotoğraflar: mehmet kerem özel, 7 nisan 2023, lille)

13 Ocak 2013 Pazar

bahar ayini 100 / 1


2013, stravinski'nin "le sacre du printemps" (bahar ayini) yapıtının prömiyerinin 100. yılı.
klasik müzik repertuarında beni en çok etkileyen, dinlemekten bıkmadığım bir kaç yapıttan biri "bahar ayini". yapıtı ilk olarak ve uzun süre boyunca bir müzik yapıtı olarak bildim, neden sonra aslında bir bale müziği olarak bestelendiğini öğrendim.

zaman içerisinde, özellikle iksv-istanbul festivali sayesinde; "bahar ayini"ni, bu yapıtı en iyi yorumlayan müzik adamlarından pierre boulez yönetimindeki orkestradan dinleme şansına erdiğim gibi, martha graham, maurice bejart gibi çağımızın en önemli koreograflarından sahne yorumlarını da izleme fırsatım oldu. çocukluğumda seyrettiğim walt disney'in "fantasia" filmindeki dinazorlu bölümde kullanılan müziğin "bahar ayini" olduğunun ayırdına çok sonraları vardım.
pina bausch'a olan hayranlığım ise, onun "bahar ayini"ni sadece nemli toprak bir zeminden ibaret bir sahnede yorumladığını öğrenmemle bin kat daha arttı. kendime yarattığım fırsatlardan beni en memnun edenlerinden biri hiç kuşkusuz bausch'un "bahar ayini"ni bir kere canlı orkestra eşliğinde düsseldorf'da, iki kere bant kaydı müzik eşliğinde wuppertal'de izlemiş olmak.

bu yıla özel beni çok heyecanlandıran, ancak hayal etmenin ve "ne güzel olurdu" demenin ötesine geçmeyi denemediğim bir seyahat programı, dostlarımın heyecanı sayesinde gerçekleşecek; hesapta olmayan aksilikler çıkmazsa.
bunu vesile edip, vaktim müsait oldukça, bu yıl boyu "bahar ayini"ne yoğunlaşmak istiyorum. el verdiğince; müziği dinlemenin, koreografileri izlemenin ötesine geçmeye niyetliyim. zaten yabancı basında çoktandır "bahar ayini"ni konu alan yazılar çıkmakta; onlardan ve başka kaynaklardan yararlanarak bu benzersiz yapıta ve belli başlı koreografik yorumlarına derinleşmek istiyorum. okuduklarımdan bende yer edecekleri buraya aktarmak da planlarım arasında; yeter ki vakit olsun..

29 Ekim 2011 Cumartesi

martha graham dans topluluğu istanbul'daydı!


geçtiğimiz günlerde martha graham dans topluluğu 21 yıl aradan sonra ikinci defa istanbul'daydı. martha graham 1990 temmuz'unda, ölümünden bir yıl önce, 96 yaşında istanbul'a geldiğinde, tekerlekli sandalyeyle de olsa topluluğunun başındaydı, turnedeydi; son selamda sahnedeydi; atatürk kültür merkezi büyük salonunun tarihi günlerinden, alkıştan "yıkıldığı" anlardan biriydi.



topluluk bu seferki işsanat gösterileri gibi iki akşam üstüste dans etmiş, graham'ın yedi yapıtını sunmuş, istanbulluları çarpmıştı. 1988'deki jorge donne'lu bejart ballet laussanne gösterilerinden sonra bir kez daha 20. yüzyılın dans tarihini yazmış önemli koreograflardan biriyle karşılaşmış olmaktan memnunduk; nefesimiz kesilmiş, büyülenmiştik. bejart'ın "le sacre du printemps" (bahar ayini)ninden sonra graham'ınki bir başka etkileyiciydi. her şeyden öte; iksv sayesinde, istanbullular olarak bu birbirinden etkili iki yapıtı canlı seyretme şansına ve karşılaştırma imkanına sahip olmuştuk. umarım ileride bir gün gelir, pina bausch'un "le sacre"sı da istanbul'a uğrar; kısmet!



martha graham dans topluluğu'nun bu seferki istanbul seferinde sunduğu yedi yapıt içinde beni en çok etkileyen, iki akşamlık programı sonlandıran "maple leaf rag" oldu. bu yapıt graham'ın son koreografisiymiş. prömiyer tarihi 2 ekim 1990.
"maple leaf rag" neredeyse bütün bir 20. yüzyılı acısıyla, tatlısıyla, ama ağırlıklı olarak "acısıyla" kefesinde taşımış, sayısız "gergin" koreografiye imza atmış, 100 yaşına merdiven dayamış bir bilge kadının kendi kendisiyle, kendi hareket diliyle, kendi estetiğiyle, kendi klişeleriyle dalga geçtiği, müthiş eğlenceli bir yapıttı.

programın geri kalanından edindiğim kişisel izlenim, martha graham'ın yapıtlarının 21 yıl önce bende yarattığı etkiyi tazeleyememiş olmasıydı. yeni bir şeyler bulamadım, içim kıpırdamadı.
oedipus mitini kraliçe jocasta odaklı anlatan "night journey" (gece yolculuğu) ile medea mitini koro odaklı anlatan "cave of the heart" (kalbin mağarası) adlı yapıtlar koreografileri, kostümleri, -isamu nogushi imzalı da olsa- sahne tasarımıyla biraz "fazla" geldi bana. sahnede çok hareket, çok çizgi, çok malzeme vardı. bu çokluk bende eskimişlik duygusu uyandırdı.

iki akşamlık programda antik yunan miti esinli üçüncü yapıt, ilk akşamı başlatan "errand into the maze" (labirentte koşturmaca) idi. "night journey" ile birlikte 1990'daki gösterilerde de izlemiş olduğumuz "labirette koşturmaca", bu seferki toplamda "maple leaf rag"dan sonra en beğendiğim yapıt oldu.
kadın kahraman (blakeley white-mcguire) ile minatour'un (ben schultz) düeti kısa süresine rağmen etkisini seyircide uzun süre devam ettirecek yoğunluktaydı. neredeyse hiç fazlası olmayan, her anı yaratıcı bir koreografik veya tiyatral fikirle zenginleştirilmiş küçük bir başyapıttı.



bunların yanında; duygulara, durumlara daha "soyut" yaklaşan "chronicle" (tarihçe) ve "diversion of angels" (meleklerin eğlencesi) bir noktaya kadar caziptiler.
"chronicle" (tarihçe)'nin "hayal-1914" adlı ilk bölümü, graham'ın kendi tasarladığı içi kırmızı dışı siyah, uzun etekli kostümün de etkisiyle, kuvvetli bir soloydu. ancak devamındaki iki bölüm, avrupa'da o dönemde (1936'larda) iyice rengini belli etmiş faşizan rejimleri eleştirme amacını güderken, koreografisi fazlaca faşizan bir hareket diline sahip olduğu için zamanla biteviye, mekanik, birörnek ve itici olmaktan kurtulamadı benim için.
kadınların aşka dair üç evresini veya tek bir kadının hayatında aşka dair üç evreyi anlattığı varsayılan "diversion of angels" ise içeriğinden çok biçimiyle, topluluk danslarından çok beyaz, kırmızı ve sarıyla tanımlanmış üç evreyi canlandıran üç kadın dansçının hareketleriyle anlam kazandı.



iki akşamın en yeni yapıtıysa 2007 yılında 11 eylül olaylarını anmak amacıyla, martha graham'ın 1930'lardaki solo dans filmi "lamentation" (ağıt)'tan esinlenilerek hazırlanmış "lamentation variations" (ağıt varyasyonları) idi. sırasıyla bulareyaung pagarlava, richard move ve larry keigwin adlı koreografların yaklaşık beşer dakikalık yapıtları günümüz seyircisinin gözüne daha tanıdık gelen yumuşak hareketleri, kulağına daha melodik gelen chopin ve mahler müzikleriyle belli bir kalitenin üzerindeydiler.
koreograflar, 11 eylül gibi hepimizi dehşete düşüren, içimize işleyen bir olayla ilgili olarak, kolaycılığa kaçmadan etkili olabilmeyi başarmışlardı. özellikle keigwin'in, yapıtı sonlandıran koreografisi oldukça etkileyiciydi: sahnedeki herkesin yere yığılmasından sonra, ayakta kalan çiftten biri diğerinin kollarından sıyrılarak yere yığıldı, ayakta kalanın kolları boş kaldı. bir terör olayıyla ilgili olarak sadece hayatını kaybedenleri değil, arkada (hayatta) kalanları da hikayeye dahil etmek keigwin'in koreografisini farklı kıldı.



martha graham'ın yapıtlarından 21 yıl öncesi kadar etkilenmemiş olsam da, 21 kişilik dans grubunun her bir üyesinin teknik ve artistik kalitesinden ve hepsinin tek bir nefesle dans edişinden (bir zamanlar rus klasik bale topluluklarının, özellikle de bolşoy balesi'nin övgüyle bahsedilen üç özelliği) çok etkilendiğimi; dansçıların tümüne (ama özellikle "errand into maze"de ve "hayal-1914"de dans eden blakeley white-mcguire'a) ve her akşam öncesinde sahneye çıkıp yapıtları kısaca tanıtan martha graham dans topluluğu'nun zarif sanat yönetmeni janet eilber'a hayran kaldığımı söylemeliyim.