on soruluk sohbetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
on soruluk sohbetler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2026 Pazar

on soruluk sohbetler 129: Anestis Azas

Fotoğraf: Giannis Papaioannou

Sizce tiyatronun özü nedir?
Romanyalı yönetmen Radu Jude'un bir filminde, sinemaya atıfta bulunan ama bence her sanat formuna da uygulanabilecek bir benzetme var; tiyatroya mükemmel bir şekilde oturuyor ve Perseus ile Medusa efsanesine gönderme yapıyor: Perseus Medusa'ya doğrudan bakamaz çünkü bakarsa Medusa’nın bakışları onu taşa çevirir. Medusa’yla yüzleşmek için bir kalkan kullanır; Medusa kalkanın yüzeyinde yansır ve böylece Perseus onunla savaşabilir. Perseus'un kalkanı sanatın işlevidir: Dünyanın dehşetine doğrudan bakamayız; ancak yansıması aracılığıyla onunla yüzleşebiliriz. Sanat, bizim durumumuzda tiyatro, bize bu yansımayı sunar.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Kesinlikle. Ancak aynı zamanda, bir eserin yaratım sürecinin, onu tüketenlerden önce değil öncelikle onu yaratanlar için dönüştürücü olabileceğine inanıyorum. Birçok kez farklı yapımlarda profesyonel olmayan oyuncularla çalıştım ve prova sürecinde insanların davranışlarında hemen değişiklikler fark ettik; prova süreci esnasında belirli konulara ilişkin algılarının ve yaklaşımlarının değiştiğini görüyorsunuz. Kalabalık bir grupla gerçekleştirdiğimiz bir projeyi hatırlıyorum; birkaç günlük provadan sonra yabancı bir kadınla çok yakın arkadaş olan çok muhafazakar, sağcı bir adam vardı, hatta ona ırkçı bile diyebiliriz. Nefret ettiği şeyin aslında o kadar da nefret edilecek bir şey olmadığını fark etmişti. Ama hayat bizi her halükarda değiştiriyor; deneyimlerimiz ve yaptığımız işe olan bağlılığımız bizi değiştiriyor. Savaşı yaşamış insanları düşünün. Sanatın iyileştirici işlevine inanıyorum. Belki de sanatla olan etkileşimimiz bizi iyileştirebilir ve hayatımıza anlam katabilir, çünkü duyularımıza ve duygularımıza ifade verme fırsatımız olur.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Her şeyin bir rolü var; günlük karşılaşmalar, şarkılar, filmler, rüyalar. Ancak, ilhamdan ziyade disipline, çalışmaya ve yaptığınız her şeyde azim göstermeye çok inandığımı söyleyebilirim. Temelde, bir proje üzerinde çalışırken, kendimi tamamen sürece kaptırmayı ve fikirlerin, imgelerin ve argümanların labirentine, sanki bir tünel kazıyormuş gibi, değerli, anlamlı bir şey ortaya çıkana kadar dalmayı seviyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bazen kendiliğinden geliyor; bazen, tıpkı Paribu'da sahneleyeceğimiz oyunlardan biri olan The Republic of Baklava’da olduğu gibi, önce başlık geliyor ve ardından her şey takip edebiliyor. Bazen de birçok deneme ve ince ayar gerekiyor; hangi başlığın ilgilerini çektiğini görmek için arkadaşlarınıza danışmanız, hatta anket yapmanız gerekebiliyor, ama sonuçta başlık o kadar da önemli değil. Önemli olan oyunun kendisi.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Aklıma ilk gelenler arasında Jarmusch'un filmleri, Francis Bacon'ın resimleri ve rebetiko müziği var. Gerçekte ise hayran olduğum sayısız sanatçı var ve her yerden unsurlar “ödünç almayı” seviyorum.

Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?

Bu soruyu, bir huzursuzluk ve gariplik hissine kapılmadan cevaplamak çok zor. Bu soruya verilecek herhangi bir cevap klişe ve basmakalıp kalıyor. Ancak beni rahatsız eden şey, demokratik uygulamaların ve değerlerin yavaş ama istikrarlı bir şekilde çöküşü. Dünyada hüküm süren adaletsizlik, servetin çok küçük bir grup insanın, teknoloji baronlarının elinde yoğunlaşması ve istediklerini yapabilmeleri, sonuç olarak küresel bir oligarşiye doğru ilerlememiz... Aynı zamanda toplumdaki öfke de var, bu öfke sosyal medyadan birilerine yöneltiliyor gibi görünüyor ve hiçbir şey insanları anlamlı bir siyasi değişime doğru yönlendiremiyor.

Günümüzde, Gazze'deki soykırımı görmezden gelemeyiz. Bu, 21. yüzyılda bir Batı devleti tarafından gerçekleştirilen ilk koordineli etnik temizlik girişimi; bu, büyük bir üzüntüye, şaşkınlığa, ama aynı zamanda öfkeye de neden oluyor. Özellikle de tüm Batı devletlerinin bunu alaycı bir şekilde kabul ettiğini gördüğünüzde. Barış anlaşmasına varmak ve bu insanlara kendi ülkelerine sahip olabilmeleri için bir parça toprak vermek neden bu kadar zor? Bu dehşet bir noktada sona ermeli değil mi? 

Öte yandan, dünyanın büyük sorunlarının ötesinde, sanatçıların her zaman içsel bir kriz halinde olduğuna inanıyorum. Benim durumumda, kendi yaşam deneyimime dayanan kişisel öfkem, büyük ölçüde küçük burjuvaziye, ırkçılığa, Hristiyan dar görüşlülüğüne, yani yaşadığım ülke Yunanistan'daki baskın ortama yönelik.


Bu söyleşinin tamamı unlimited'de yayınlanmıştır.

20 Şubat 2026 Cuma

on soruluk sohbetler 128: Rune Antonio Bro




Sizce performansın özü nedir?
To BE performansının özü, tüm insanların eşit değere sahip olduğu. Hepimizin onurlu bir yaşam hakkı var. Dünyada pek çok insanın bunu asla elde edemeyeceğini/deneyimleyemeyeceğini hepimiz biliyoruz. Bu çok ciddi sorunla başa çıkmalıyız. Sizin için, bizim için, insanlık ve barış için.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet. Sanat; temiz gerçekler, zaman çizelgeleri, para gibi unsurlarla dolu günlük hayattan daha farklı kanallardan iletişim kurar, başka bir “dil”e sahiptir. Sanat, duyularımıza, içsel zekamıza ve dünyayı anlama ve yönlendirme biçimimizin en derinlerine hitap eder. Bedeninizin ve ruhunuzun bu katmanlarına temas edilmesi, bu katmanlarda görülmek ve duyulmak, zihninizi gerçekten değiştirebilir. Bu kadim bir bilgidir; hem politikada hem bireysel terapilerde hem korkutucu hem de güzel etkilerle kullanılmıştır. Elbette, sanat her karşılaştığınızda sizi etkilemez. Ve mesele, bir müzik eserinin, bir heykelin veya bir performansın ne kadar büyük veya renkli olduğu değil, en derin katmanlarınıza hitap edip etmediğidir.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Eserlerim araştırma, gözlem ve kişisel deneyimlerden kaynaklanıyor. İlham kaynağı olarak müzik, filmler ve hareketten yararlanmayı seviyorum. Rüyalar ise çalışmanın görsel ve duygusal yönünü etkileyerek daha dolaylı bir rol oynuyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Sürece bağlı. Bazen başlık ilham noktası oluyor bazen de çalışma ilerledikçe ortaya çıkıyor.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Sanatım zaman içinde çeşitli oyuncular, tiyatro yönetmenleri ve deneyimler tarafından şekillendi. Ancak yönetmen ve oyunculuk koçu Nikolaj PapaDuke üzerimde önemli bir etki bıraktı ve bir oyuncu olarak çalışmalarımın çoğunun üzerine kurulduğu temeli büyük ölçüde o oluşturdu.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

17 Şubat 2026 Salı

on soruluk sohbetler 127: Loïse Manuel ve Hugo Marchand


Sizce performansın özü nedir?
Özgürlük

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Evet. Belki de her birimizin içindeki sanatçıyı uyandırarak ve çocuklara güvenerek.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 
İnsan doğası. Bilinçaltı günlerimizi şekillendirir, beden bizi ortaya çıkarır, açıklanamaz olan bizi yüceltir. 

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bir anda bir şey oluyor, ne yaptığımızı anlamaya başlıyoruz. Başlık, performansa açılan kapı ve onu bulmak o kadar kolay değil.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
Çok fazla var. Buster Keaton hala favorimiz.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

8 Şubat 2026 Pazar

on soruluk sohbetler 126: piero issa & ole petter knarvik



Yukarıda: Piero Issa, Aşağıda: Ole Petter Knarvik 


Sizce performansın özü nedir?
Bizim için performansın özü, mevcudiyet ve bağlantıda yatıyor. Performans, performansçıların ve seyircilerin eşit zeminde buluştuğu, paylaşılan bir an. SANS'ta bu mevcudiyet; dinleme, yanıt verme ve o anda olanlara tümüyle dikkat etme yoluyla yaratılıyor. Performans, mükemmellik değil, özgünlük ve insani bağla ilgili.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet, sanatın dönüştürücü gücüne derinden inanıyoruz. Sanat, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkimizi değiştirebilir. SANS'ta dönüşüm, çocukların gözlemden katılıma, çekingenlikten meraka geçişlerinde olduğu gibi, fark edilmeden gerçekleşiyor. Bu küçük etkileşim anları, özgüven, açıklık ve aidiyet duygusu yaratıyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Başlıca ilham kaynaklarımız gerçek karşılaşmalar, yaşanmış deneyimler ve insani durumlar. SANS, Kabil'deki çocuklarla yaşanan spontane bir anın sonucunda doğdu; burada kısıtlar yaratıcı özgürlüğe dönüştü. Oyun, ritim ve çocukların doğal hareketlerinden ilham alıyoruz. Rüyalar doğrudan bir kaynak olmasa da, hayal gücü, sezgi ve beklenmedik olana açıklık sürecimizi güçlü bir şekilde yönlendiriyor. 

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bir başlık genellikle eserin özü netleştiğinde ortaya çıkıyor. SANS için başlık, elektrik, teknoloji ve kelimelerin yokluğunu yansıtıyor ve geriye kalanlara işaret ediyor: mevcudiyet, beden ve insani bağ. Başlık, eserin ne olmaya çalıştığından ziyade, gerçekten ne olduğunu anladığımızda ortaya çıkıyor.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Belirli bir sanatçıdan ziyade, en çok, özellikle çocuklar olmak üzere, tanıştığımız insanlardan etkileniyoruz. Dürüstlükleri, merakları ve tamamen mevcut olabilme yetileri, sanatsal yaklaşımımızı şekillendirdi. Farklı kültürel ve sosyal bağlamlarda çalışmak da performans ve katılım hakkında nasıl düşündüğümüzü önemli ölçüde etkiledi.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

5 Şubat 2026 Perşembe

on soruluk sohbetler 125: mónica muñoz




Sizce performansın özü nedir?
 
Bence performansın özü, seyircinin eserle bağ kurmasını sağlayarak derin duygular uyandırmak için hakiki insan deneyimini, duygularını ve ilişkilerini açığa çıkarmak. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Evet, sanat özellikle çocuklar için son derece dönüştürücü olabilir; sosyal bağlar, empati, dayanıklılık gibi temel yaşam becerilerini geliştirmelerine yardımcı olabilir ve nihayetinde kendilerini, başkalarını ve dünyayı daha derinden ve anlamlı bir şekilde kavramalarını sağlayabilir. Özellikle de giderek daha fazla ekranlarda yaşayan bir toplumda, canlı performans sanatı bir direniş eylemi… 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu? 
Ben her zaman bir saksağan sanatçı oldum. Bu, farklı bir alanda ilginç bir kavram bulup onu kendi alanınıza geri getirmekle ilgili. Kendinizi tek bir medyuma hapsetmemeniz, bir kitap okumanız, bir film izlemeniz gerektiği anlamına geliyor. Yaptığınız işten tamamen farklı bir şey yapın ve o alanda ortaya çıkan bir şeyin sizin alanınızı nasıl aydınlatabileceğini sorun. Şeyler arasındaki çapraz etkileşim; işte ilginç şeylerin ortaya çıktığı yer burası. Ve evet, bazen bir rüya olabilir bu, sanatta sürrealizme çok ilgi duyuyorum. 

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? 
Bazen bir esere sürecin oldukça erken bir aşamasında, hatta bazen başlamadan önce bile bir başlık vermeniz gerekiyor. Çoğu zaman bu başlık nihai başlık olmuyor. Bir eser yaratma sürecinde, birçok şey planladığınızdan farklı bir yönde gelişiyor. Sonra sanki eser, doğru başlıkla birlikte, gözlerinizin önünde beliriyor… 

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Pina Bausch. 18 yaşındayken onun okulunda okumak için Almanya'ya gittim. Çağdaş dansın ne olabileceğinin sınırlarını, çağdaş dansın manzarasını değiştirdi; her zaman kışkırtıcı ve asla geleneksel değil. Pina'nın çalışmaları nadir, büyülü bir şey. Sanatı sınırları aşıyor, insan deneyiminin evrensel doğası hakkında bizimle dürüst ve doğrudan konuşuyor.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

20 Eylül 2025 Cumartesi

on soruluk sohbetler 124: Max Diakok



Bu yıl yedinci yaşını kutlayan İstanbul Fringe Festival, Uluslararası Performans Sanatları Festivali eski edisyonlarında olduğu gibi yine dans, performans ve tiyatro gösterilerinin yanı sıra atölye çalışmaları, söyleşiler ve partilere ev sahipliği yapacak. 19-27 Eylül tarihleri arasında İstanbul’un iki yakasındaki 15 farklı mekanda 10 yerli ve 10 uluslararası gösteriye ev sahipliği yapacak olan festival, katılımcılarına disiplinlerarası ve çok kültürlü bir program sunacak. Yurtdışından İspanya, Kanada, İsviçre, Filistin, Slovenya, İtalya, Kıbrıs ve Belçika’dan gösteriler ağırlayacak olan festivalin uluslararası gösterilerinden ikisinin yaratıcılarını On Soruluk Sohbetler dizimize dahil ettik.

Fransa’dan Masonn adlı gösterisiyle festivalde yer alacak koreograf Max Diakok. Guadeloupe asıllı dansçı ve koreograf Diakok, 1978'de ileri seviyede judo çalışırken, geleneksel bir dans biçimi olan Gwoka’yı keşfetti. Diakok ilerleyen yıllarda Fransa - Toulon’da modern caz, modern ka, klasik ve çağdaş dans eğitimleri aldı ve Paolo Campos, Germaine Acogny, Jean François Durouré, Pierre N'Doumbé, Christian Bourigault ve Norma Claire gibi koreograflarla, Théâtre de l'Air Nouveau'dan Luc Saint-Éloy ve Jean Michel Martial gibi tiyatro yönetmenleriyle çalıştı. Diakok 1996 yılında Paris’in banliyölerinden Saint-Denis’de kendi dans topluluğu Compagnie Boukouso’yu kurdu. Yeni hareket biçimleri arayışını aklında tutarak ve diğer teknik araçları edinmeye istekle, yapıtlarında Gwoka hareket dağarcığını kullanmaya devam ederken, öncelikle çağdaş dans, Afrika dansı ve yoga, buto ve kontakt gibi beden tekniklerine odaklanan Max Diakok 2015 yılında Fransa’da Sanat ve Edebiyat Şövalyesi ünvanına layık görüldü. Diakok’un topluluğu Compagnie Boukouso festival kapsamında 25 Eylül 2025’te Zorlu PSM %100 Stüdyo’da Masonn adlı gösteriyi sahneleyecek. 

1. Performansın özü sizce nedir?
Hem bir doluluk hem de bir boşluk halidir. Doluluk çünkü sanatçının içsel varlığı; beden farkındalığı ve çeşitli deneyimlerin hafızası gibi temel yükleri taşımalıdır. Boşluk ise uyum sağlama, önyargısız bir şekilde şimdi ve burada olma yeteneğidir.
Bu, kişinin kendisiyle, mekanla, müzikle/zamanla ve potansiyel partnerleriyle bütünsel bir bağ kurmasını gerektirir.
Bu varoluş, bizi Enerji’ye bağlayan nefes ve Dünya'ya bağlayan topraklanma yoluyla elde edilir.

2. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bana göre sanat, dönüşüm için önemli bir araçtır. Bu, gittikçe artan öz-bilgiden; düşünceler ve duygular da dahil olmak üzere, somut bedenden onu hayata geçiren ince enerjiye, kişinin varlığının tüm bileşenlerinin bilgisinden ayrılamaz.
Dahası, sanatsal yaratım iki zihnin iş birliğini gerektirir.
Bu öz-bilgi, öz saygının temelidir. Sanatsal bir şekilde konuşmaya cesaret etmek, ister ailevi ister toplumsal olsun, kişinin kendini bağlarından kurtarma yolunda attığı ilk adımdır.

3. Bir yapıt üzerinde çalışırken size hangi kaynaklar ilham veriyor? Rüyalar yapıtlarınızda rol oynuyor mu?
Bir yapıt için ilk fikir; insanların hareketlerini, yürüyerek veya koşarak yarattıkları ritmi, hareketlerinin geometrisini ve bende uyandırdığı duyguları gözlemlemekten gelebilir. Bu ilk taslak, okumalarla beslenebilir. Tıpkı 2014 yılında yarattığım, dünyayı ve zamanla ilişkisini sorgulayan ve bizi yavaşlamaya ve içsel bir yolculuğa çıkmaya davet eden Depwofondis (De profundis mezmurundan esinlenen bir kelime) adlı yapıtımda olduğu gibi. Metroda veya sokakta ortaya çıkan hareket ve ifadelerden ilham aldıktan sonra, Fars şair Feriduddin Attar'ın Kuşların Konferansı'nı ve David Le Breton'un Yürümeye Övgü kitabını okudum. Bu okumalar, yapıtı bir başlangıç yolculuğu tarzında geliştirmemi sağladı. Benzer şekilde, Poulbwa! (Termitlere dikkat!) yapıtımda tüketim toplumu, tüketici bağımlılıkları ve reklamcılıkla ilgili imgelerden esinlenmiştim.
Öte yandan, 1996'da yarattığım ilk oyunum Driv (Yürüyüş)’ün fikri, Fransa’ya yeni taşınmış biri olarak yaşadığım hayal kırıklıklarından doğdu. Guadeloupe'nin tarihini, özellikle de kölelik geçmişini vurguluyor ve dul köleler ile davul virtüözü Vélo gibi karakterleri sunuyordu. Bu yapıtta ikonografik öğelerden ve Etiyopyalı yönetmen Haïle Gerima'nın Sankofa adlı filminden ilham almıştım.
Masonn (Duvarlar)'a gelince, süreci tetikleyen şey, göçmenler hakkındaki medya tartışmaları ve iki Martinikli yazarın (Patrick Chamoiseau ve Edouard Glissant) "Duvarlar Yıkıldığında" başlıklı çağrısıydı. Bu kitap, Ulusal Kimlik Bakanlığı kurma projesine bir yanıttı.
Son olarak, ilham kaynağı ne olursa olsun, her zaman şiirsel bir filtreden geçer. Bu, alegorik bir dil hayal etmek için birinci derecenin ötesine geçtiğim bir mesafelenme aşamasıdır. Dolayısıyla rüyalar benim ilham kaynaklarımdan biri değil, ama hayal kurmak bana bu şiirsel dili görme fırsatı veriyor.

4. Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlık genellikle en son akla gelen şeydir. Genellikle provalar sırasında ilk başlık ortaya çıkar, ancak oyun gelişir ve o kadar belirginleşir ki, başka bir başlığı dayatır. Asıl sorun, prodüksiyon ekibinin çeşitli kurumlara veya mekanlara sponsorluk veya gösterim tarihi almak amacıyla başvurabilmesi mümkün olduğunca fazla veriye ihtiyaç duymasıdır. Başvurular çoğu zaman, oyun tamamlanmadan, hatta provalar başlamadan önce gönderilir. Böyle durumlarda, bunun geçici bir başlık olduğunu belirtiriz.

5. Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz sanatçı veya kişiler var mı? Eğer varsa, kimler?
Sanatımı en çok etkileyen belirli bir sanatçı olduğunu söyleyemem. Ancak en başından beri, benden yaşça büyük diğer sanatçı örnekleri aracılığıyla, nasıl bir yol izlemem gerektiğine dair bir fikrim oldu. Ve bu yol, Batı standartlarından bir kopuştu. Bu, mütevazı koşullarda yaşayan insanlardan ve özellikle kırsal kesimden gelen insanlardan ilham alan bir teatrallik ve jestler keşfeden Théâtre du Cyclone adlı bir tiyatro topluluğu aracılığıyla gerçekleşti.
Ayrıca, modern Gwoka'nın kurucu babası olan, kölelerin sürgününden bu yana müzik tarihimizden miras kalan bu atonal ve modal gamla kendini ifade etmeyi seçen ve eşit mizaçlı gamlara dayanmayan bir müzisyen olan Gérard Lockel da var. Her iki durumda da dolaylı bir etki olsa da, bu örnekler, herkes için geçerli tek bir norm olarak algılanan bir evrenselliğe takılıp kalmamak için estetik melezliğin gerekliliğini anlamama yardımcı oldu. Kariyerinizin başlangıcında, kendinizi eğitmeniz ve kanıtlamanız gerektiğinde bu kolay değildir. Çok daha sonra, Butoh dansı, özellikle de koreograf Ushio Amagatsu'nun Sankaï Juku topluluğu sayesinde bir aydınlanma yaşadım. Yere serilmiş bedenlerini, içe dönük bacaklarını görünce, bazı Gwoka danslarıyla hemen bir paralellik hissettim.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

18 Eylül 2025 Perşembe

on soruluk sohbetler 123: Patrick Blenkarn & Milton Lim (asses.masses)

Fotoğraf: Frank Sperling

Bu yıl yedinci yaşını kutlayan İstanbul Fringe Festival, Uluslararası Performans Sanatları Festivali eski edisyonlarında olduğu gibi yine dans, performans ve tiyatro gösterilerinin yanı sıra atölye çalışmaları, söyleşiler ve partilere ev sahipliği yapacak. 19-27 Eylül tarihleri arasında İstanbul’un iki yakasındaki 15 farklı mekanda 10 yerli ve 10 uluslararası gösteriye ev sahipliği yapacak olan festival, katılımcılarına disiplinlerarası ve çok kültürlü bir program sunacak. Yurtdışından İspanya, Kanada, İsviçre, Filistin, Slovenya, İtalya, Kıbrıs ve Belçika’dan gösteriler ağırlayacak olan festivalin uluslararası gösterilerinden ikisinin yaratıcılarını On Soruluk Sohbetler dizimize dahil ettik.

Festival kapsamında 20 Eylül 2025, Cumartesi ve 21 Eylül 2025, Pazar günlerinde İstanbul’un en taze gösteri sanatları mekanı Paribu Art’ta deneyimlenecek sekiz saatlik bir “baştan sona canlı seyirci kitlesi tarafından, tek tek oynanmak üzere tasarlanmış özel video oyunu” olan asses.masses’in yaratıcıları Patrick Blenkarn ve Milton Lim; sanatın toplumsal değeri, dijital emek ve oyunların politik potansiyeli gibi öncelikli soruları araştıran kavramsal bir sanatçı ikilisi. Performans, felsefe, psikoloji ve dijital medya alanlarındaki geçmişlerini harmanlayan ikili; video oyunları, katılımcı yerleştirmeler, dijital arşivler ve kart oyunları tasarlıyorlar. Bunlardan bazıları: videocan, Kanada ulusal performans video arşivi ve culturecapital, performans sanatları ekonomisine dair bir kart oyunu. İşsiz bir eşek sürüsünün, işlerini geri almaya çalışırken, işten çıkarıldıkları endüstri sonrası toplumunun tehlikeleriyle mücadele etmelerinin yaklaşık sekiz saatlik destansı hikayesini konu alan asses.masses İstanbul Fringe Festival’deki Türkçe versiyonundan önce A.B.D., Kanada, Arjantin, Meksika, Birleşik Krallık ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerindeki önemli festivallerde İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Flamanca ve Katalanca dillerinde oynandı. asses.masses’in önümüzdeki aylardaki yeni prömiyerleri arasında Güney Kore’de Korece ve Porto’da Portekizce versiyonlarını sayabiliriz. Şimdi sözü, tıpkı bir video oyunu gibi paslaşmalı cevaplarıyla, sorularımızı yaratıcı ve eğlenceli bir şekilde yanıtlamış olan Patrick Blenkarn ve Milton Lim’e bırakıyoruz.

1. Performansın özü sizce nedir?
Milton: Özü muhtemelen insanların neden bir araya geldiği fikri ile buluşmanın samimiyeti arasında bir yerde.
Patrick: Katılıyorum. Ama çok farklı performans biçimleri ve onları gerçekleştiren farklı insanlar var. İlk zamanlarında asses.masses, birçok insanın performansın video oyunlarını içermemesi gerektiğini düşündüğünü defalarca kanıtladı.
Milton: Açıkçası, bu insanlarla aynı fikirde değiliz.
Patrick: Katılıyorum.

2. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Patrick: Evet. Sanatçılar üzerinde nasıl yapıldığına ve seyirciler üzerinde nasıl deneyimlendiğine bağlı olarak.
Milton: Ve sanatsal ve politik olarak neyin mümkün olduğuna dair daha geniş kültürel tahayyülde. Patrick: Sanatın beni değiştirdiğini hissediyorum.
Milton: Aynı, aynı.
Patrick: Ama her zaman değil elbette.
Milton: Hayır, her zaman değil, çok doğru... Peki ya şu an?
Patrick: Bir nevi?

3. Bir yapıt üzerinde çalışırken size hangi kaynaklar ilham veriyor? Rüyalar yapıtlarınızda rol oynuyor mu?
Milton: Maalesef rüyalarımı hatırlamıyorum.
Patrick: Ben de rüyalarımı hatırlamıyorum. Bu yüzden hayalperestlerden daha çok çalışmamız gerekiyor; daha çok kitap okumalı, daha çok film izlemeli, daha çok oyun oynamalıyız.
Milton: Yine de bir proje yaparken mümkün olduğunca çok kaynak materyali özümsemeye çalışıyoruz. asses.masses'te sinema, edebiyat, performans ve tabii ki video oyunlarında sayısız referans göreceksiniz; George Orwell'in Hayvan Çiftliği'nden Final Fantasy'ye, masallara ve dünyanın dört bir yanından kadim metinlere kadar her şey. Proje üzerinde beş yıl çalıştık, yani... İlham listesi uzun.

4. Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Milton: Çok erken. Biz başlıklara önem veririz.
Patrick: Evet. asses.masses'ı Theodor Lessing'in "Asses and Masses" adlı makalesinden uyarlayarak aldık ve bir daha bırakmadık.
Milton: Sanırım bir arka taraf, kaba et veya popo ile ilgili bir şaka var. Ama bunu okuyucuların hayal gücüne bırakıyorum. #katılımcı

5. Sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz sanatçı veya kişiler var mı? Eğer varsa, kimler?
Patrick: asses.masses gibi büyük ve çok yönlü bir çalışmada, sizi etkileyen bir çok şeyden yararlanma fırsatı bulduk.
Milton: Evet, ama "en" demek benim için gerçekten zor. Aynı, "en iyi arkadaş" seçmekte nasıl zorlanıyorsam.
Patrick:
Milton: Patrick, bunu konuşmuştuk. Sen de onlardansın.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

12 Eylül 2025 Cuma

on soruluk sohbetler 122: fernando melo

Fotoğraf: Maryam Barari

Sizce performansın özü nedir?
Benim için performansın özü, en temelde neden tiyatro ve dans toplulukları için yapıtlar tasarladığımla yakından bağlantılı. Aynı zamanda, sanatın toplumda bu kadar önemli bir rol oynadığına inanmamın nedeni de bu.
Çağdaş dans alanında uzun yıllar performans ve koreografi yaptıktan sonra (dans eğitimime sekiz yaşında başladım), sanatçı olarak potansiyelimizin, kendimizden daha büyük bir şeye katkıda bulunduğumuzda gerçekleştiğini anladım.
Tiyatroya gitmenin ve başka bir insanı seyretmenin, özünde toplumda anlamlı ve ciddi bir işlevi var. Çünkü sahnede başka birini seyrettiğimizde bir şeyler olur. Bir an için onların yerine geçeriz.
Bir başkasının bakış açısına adım atma eylemi, başlı başına bir empati eylemidir. Ve inanıyorum ki sahne, bu tür bir ortak insan deneyiminin hala gerçek zamanlı olarak yaşanabildiği az sayıdaki alandan biri.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet, inanıyorum. Bir sanat eserini, özellikle de canlı bir ortamda deneyimlemenin içimizdeki bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorum. Bazen ince, neredeyse fark edilmeyen bir şekilde. Eğer bir performans seyretmek bir kişinin başka bir kişinin bakış açısına adım atmasını sağlıyorsa, o kişi aktif olarak empati kuruyor demektir. Ve empatinin, etiğin temeli olduğuna inanıyorum. Eğer çalışmalarım bu tür bir düşünmeyi teşvik etmeye küçük de olsa katkıda bulunabiliyorsa, amacına ulaşmış demektir.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Rüyalar yapıtlarınızda rol oynuyor mu? Bir anlamda, deneyimlediğim her şeyden ilham alıyorum: sanat eserleri, edebiyat, müzik, kişisel karşılaşmalar. Rüyalar belirli bir rol oynamıyor, ancak yaşadığım her şey çalışmalarıma sızıyor. Ancak, ilhamım daha temelde, “neden”imden, yani yaratma nedenimden geliyor. Biz koreografların bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum. Bize bir alan, bir platform ve bir seyirci veriliyor. Yüzlerce (bazen binlerce) insan karanlıkta oturup söyleyeceklerimizi dinlemeyi seçiyor. Bu çok güçlü bir şey. Ve bu güç ile birlikte sorumluluk da geliyor.
Daha önce de söylediğim gibi, performansın empati için gerekli koşulları yaratmakla ilgili olduğuna inanıyorum. Seçimlerimi yönlendiren şey de bu: hangi fikirleri keşfedeceğim, hangi malzemeleri kullanacağım ve iş nasıl şekillenecek. Kararlarım her zaman bu amaca hizmet ediyor.

Üzerinde çalıştığınız bir yapıta, eğer zaten bir başlığı yoksa, ne zaman bir başlık vermeye karar veriyorsunuz?
Benim sürecimde başlık genellikle oldukça geç gelir. İdeal olarak, yapıtı tanıdıktan ve ne anlatmak istediğini anladıktan sonra ortaya çıkar.
Başlıklar önemli olabilir çünkü genellikle seyircinin yapıtla ilk karşılaşmasıdır. Başlığı; seyirciyi, görmek üzere olduğu şeyi nasıl deneyimleyebileceği veya yorumlayabileceği konusunda nazikçe yönlendirmek için kullanmayı seviyorum.
Bununla birlikte; pazarlama tarihleri, abonmanlıklar ve benzeri nedenler gibi pratik gerçekler genellikle yapıt hazır olmadan çok önce bir başlık vermemi gerektiriyor. Bu zor olabiliyor ama esnek kalmaya çalışıyorum.

Sanatınızı en çok etkilediğini düşündüğünüz bir sanatçı ya da kişi var mı? Ve eğer böyle bir sanatçı ya da kişi varsa, kim? O kadar çok var ki sadece birkaçını saymak imkansız. Etkilendiğim kişiler farklı alanlardan geliyor; Pina Bausch gibi koreograflar, Marcel Duchamp gibi görsel sanatçılar, Rick Rubin gibi müzik yapımcıları, Arvo Pärt gibi besteciler ve Samuel Beckett gibi yazarlar. Liste uzayıp gidiyor. 
Karmaşık fikirleri özlü ve dokunaklı bir şeye dönüştürebilen sanatçılardan ilham alıyorum. İnsani ve zamansız bir şeyi benzersiz bir şekilde iletenler.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

16 Haziran 2025 Pazartesi

on soruluk sohbetler 121: malou airaudo

Au Boeuf Couronné, Paris (27 eylül 2022)
© Mustafa Emre Gügen

Esintili ama güneşli bir mayıs cumartesisinde Boğazkesen’in kalabalık ve kaotik sokaklarından, ilerledikçe genişleyen, huni şeklinde küçük bir avluya giriyorum. Burası çakSTÜDYO; Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nın Çukurcuma’daki stüdyosu. Topluluğun 2007’de eski bir oto tamirhanesinden dönüştürdüğü bu mekân ve önündeki avlu, oturma bankları ve bitkileriyle bir vaha adeta. Gölgelik bir yer bulup oturuyorum. Stüdyonun açık kapısından Billie Holiday’in I’ll be seeing you şarkısı sızıyor dışarıya. Az sonra alkış seslerinin yükselmesiyle atölyenin bittiğini anlıyorum. Saçları gür ve dağınık bir kadın başını dışarı uzatıyor, selamlaşıyoruz. O, birazdan söyleşeceğim kişi: Malou Airaudo. Atölyeye katılmış öğrenciler birer birer dışarı çıkıyor. Malou da çıkıyor dışarı. Avluyu gürültülü bulunca stüdyoya geri giriyoruz. Bir saat sonra başlayacak başka bir atölyenin katılımcıları bizi rahatsız etmesinler diye Mihran (Tomasyan) bizi stüdyoya bitişik, fotoğraf sanatçısı Atalay Yeni’nin atölyesine alıyor. 

Malou Airaudo, Banu Açıkdeniz’in organizasyonuyla 2024 yılının Ekim ayının ardından, ikinci kez ve bu defa daha uzun bir süreye ve coğrafyaya yayılan şekilde Türkiye’deydi; 20 Mayıs - 13 Haziran 2025 tarihleri arasında İstanbul ve İzmir’de çeşitli atölyeler verdi. Ben de yıllar önce Malou’nun bir atölyesine katılmıştım; 2014’te, Tanztheater Wuppertal (Wuppertal Dans Tiyatrosu)’nun 40. yıl etkinlikleri kapsamında Wuppertal’de düzenlenen, dans formasyonuna sahip olmayanlara açık bir atölyeydi, diğer bir Pina Bausch dansçısı Pascal Merighi ile birlikte vermişlerdi. Malou’ya bunu söylüyorum, doğal olarak hatırlamıyor; kim bilir kaç sayısız atölye çalışması ve öğrenci geçti önünden yıllar boyunca… Sonra ona cep telefonumdan, beraber bir fotoğrafımızı gösteriyorum; 2022’de Paris’te, Germaine Acogny ile birlikte sahneledikleri ve bizzat dans ettikleri common ground(s)’u La Villette’te seyrettikten sonra arkadaşımla gittiğimiz lokantanın kapısından yaklaşık 45 dakika sonra, tesadüf bu ya, Malou, yanında Paris Opera Balesi eski direktörü Brigitte Lefèvre ve arkadaşlarıyla girmişti. Arkadaşımın ısrarıyla yanına gitmiş, onunla fotoğraf çektirmiştim. Tabii ki, bu anı da hatırlamıyor. Nasıl hatırlasın; gösteriden yeni çıktığı, heyecanının yeni dindiği birçok Paris akşamından biriydi… 

Kendimce ısınma faslı olarak kurguladığım bu girişin ardından Malou ile yavaş yavaş söyleşmeye başlıyoruz. Ama, sorularıma ve onun cevaplarına geçmeden önce, size onu kısaca tanıtmak isterim. Malou Airaudo 1948’de, sekiz yaşındayken Marsilya Operası’nın bale okulunda başladığı dans derslerinin ardından, 1963 yılında Opera’nın Joseph Lazzini'nin yönettiği bale topluluğuna katılmış, 1965'te Léonide Massine yönetiminde yeni kurulan Monte Carlo Balesi’ne geçmiş ve burada Massine'in iki koreografisinde dans etmiş. Bu arada dans eğitimine Marika Besobrasova, Solange Golovine, Rosella Hightower, Alexandre Kalioujny, Madame Nora, Raymond Franchetti ve Nina Vyroubova gibi öğretmenlerle devam eden Airaudo 1969 yılında Amiens’de Paul Sanasardo Dans Topluluğu'nun dansçısı ve koreografı Manuel Alum ile tanışmış ve 1970'te onun peşinden New York'a gitmiş. Alum ve Sanasardo ile modern dans, Maggie Black ile bale dersleri alan Airaudo ile Pina Bausch’un yolları 1971 yılında Sanasardo Dans Stüdyosu’nda kesişmiş ve Pina onu 1973 yılında Wupperal Balesi’nden dönüştürülen Tanztheater Wuppertal'a katılmaya davet etmiş. Tanztheater Wuppertal'in erken döneminin kilit figürlerinden biri olan Airaudo; Fritz, Iphigenie auf Tauris, Kindertotenlieder, Orpheus und Eurydike, Café Müller, Bandoneon ve Walzer gibi çok sayıda Bausch yapıtında önemli roller üstlendi, Bausch’un başyapıtlarından Das Frühlingsopfer (Bahar Ayini)’nde Marlis Alt’ın yarattığı soloyu ondan devraldı. Airaudo ayrıca, Carolyn Carlson ile birlikte çalışmasının yanı sıra Jacques Patarozzi, Dominique Mercy, Helena Pikon ve Dana Sapiro ile birlikte Paris'te La Main adlı dans topluluğunu kurdu. Folkwang Tanzstudio, Ballet de Lorraine ve Grand Théâtre de Genève gibi topluluklarla koreograf olarak çalışan Airaudo breakdance ve hip-hop dans kolektifi Renegade için sahneye koyduğu Irgendwo adlı yapımla 2012 yılında Alman Dans Platformu'na davet edildi, 2019'dan bu yana da Zekai Fenerci ile birlikte Renegade'in sanat yönetmenliğini yapmakta. Airaudo Pina Bausch Vakfı’nın yapımcılığında Germaine Acogny ile birlikte sahneye koyduğu common ground(s) ile 2020’den beridir turnede; iki dansçı, bizzat dans ettikleri bu yapıtta ortak miraslarını keşfetmekte ve deneyimlerini paylaşmaktalar. Airaudo, Pina Bausch’un davetiyle 1984'ten 2018’deki emekliliğine kadar Essen'deki Folkwang Sanat Üniversitesi'nde modern dans profesörlüğü ve 2012-2018 arasında aynı üniversitedeki Çağdaş Dans Enstitüsü'nün başkanlığı yaptı. Airaudo 2023 yılında, Bausch'un diğer üç ilk dönem dansçısı (Josephine Ann Endicott, Lutz Förster ve Dominique Mercy) ile birlikte Alman Dans Ödülü'nü aldı. Kısaca dedim, ama Malou Airaudo’nun özgeçmişi o kadar görkemli ki, neresinden kısaltacağımı bilemedim. Şimdi artık Malou ile olan sohbetimize geçiyorum.

Söyleşiyi okumak için tıklayın.

27 Mayıs 2025 Salı

on soruluk sohbetler 120: konstantinos rigos

Golden Age'i beklerken (Stavros Niarchos Salonu - Stavros Niarchos Vakfı Kültür Merkezi, Atina - 17 Mayıs 2025) 
© Mehmet Kerem Özel

12 Nisan 2025'te Yunanistan Ulusal Opera (GNO) Balesi ile Belgrad Dans Festivali ortak yapımı olarak Novi Sad'daki Sırbistan Ulusal Tiyatrosu'nda dünya prömiyeri gerçekleşen, Yunan koreograf-görsel sanatçı Konstantinos Rigos’un Golden Age adlı son yapıtı, 9-17 Mayıs tarihleri arasında beş gösterim ile GNO’nun kullandığı Stavros Niarchos Vakfı Kültür Merkezi’nin ana sahnesi Stavros Niarchos Salonu'nda Atina seyircisinin karşısına çıktı. Bütün gösterimleri kapalı gişe sahnelenen Golden Age seyirciden tam puan aldı, coşkuyla ayakta alkışlandı.

Rigos Golden Age'de; dansçı, koreograf, bağımsız bir dans topluluğu olan OKTANA’nın kurucusu, tiyatro gösterilerine hareket tasarımcısı, tiyatro/opera yönetmeni, sahne tasarımcısı, görsel sanatçı, ödenekli bir tiyatro kurumu olan Kuzey Yunanistan Ulusal Tiyatrosu’nun (NGNT) dans bölümünün sanat yönetmeni ve ödenekli bir opera kurumu olan GNO’nun 2018’den beridir bale direktörü olarak geçirdiği 35 yıllık artistik ve idari kariyerinde biriktirdiklerine ve hayat deneyimine geri dönüp bakarak; sürekli dinlediği çeşitli müzik parçaları eşliğinde ve yıllar boyunca oluşturduğu dans kelimelerini kullanarak, onu etkileyen referansları ve imgeleri tekrar ele almış. Rigos bunu kendi geçmişine ne nostaljiyle, ne kolaj mantığında, ne de bir retrospektif mesafeliliğinde yaklaşarak, aksine, geçmiş ile şimdiyi, Her Şey Her Yerde Aynı Anda filminin anlatısı gibi sürekli bir akışta ve amorf bir şekilde birbirinin içine geçirerek yapmış. Seyirci, adeta bir kaleydoskobun rengarenk iç mekanına bakar gibi, Rigos’un bütün samimiyeti ve teklifsizliğiyle seyirciye sunduğu iç dünyasına dair birçok farklı duyguyu bir arada deneyimliyor. Golden Age huzursuz, kışkırtıcı ve coşkulu olduğu kadar minimal, duygulu ve hüzünlü de.

Sahnenin üç bir tarafını kaplayan altın şeritlerin arka planını oluşturduğu mekanda vahşi ama parıltılı da olan ve hiç bitmeyen çılgın bir parti gerçekleşmektedir; arkada hareket eden devasa cep telefonu ekranında kah sahneden naklen kah arşiv görüntüleri, metinler ve sloganlar akmakta, gösterinin son çeyreğinde ise Petros Touloudis imzalı devasa bir heykel, mezbahada kesilmiş büyükbaş bir hayvan kadavrası gibi, ama altın yaldızlı, yukarıda asılı olarak mekanı domine etmektedir.

Yaklaşık 80 dakikalık bir “roller coaster” yolculuğu gibi olan Golden Age, çoğunluğu Yunan bale sanatçılarından oluşan 16 kişilik kadronun tamamı tarafından müthiş bir adanmışlık, özveri ve -de belli ki- keyifle icra ediliyor; Rigos’un alter egosunu temsil eden GNO Balesi baş baleti Vaggelis Bikos, aurası ve performansıyla diğerlerinden bir adım önde. Bizet ve Verdi’nin hüzünlü aryalarından, Yunan şarkılarına, “Hotel California”dan “Sound of Silence”a uzanan çeşitlilikteki playlist’in Ted Regklis’in bestelediği orijinal notalarla birleştiği, kostümleri Daglara tarafından tasarlanan, ışık tasarımı Christos Tziogkas'a, video görüntüleri Vasilis Kehagias'a ait Golden Age, tam da Hotel California’nın “Some dance to remember, some dance to forget” (Bazıları hatırlamak için dans eder, bazıları unutmak için) sözlerinin duygusunu geçiriyor seyirciye. Şimdi sıra Golden Age’in tasarımcısı Konstantinos Rigos’un sorularımıza verdiği yanıtlarda.


Golden Age'i alkışlarken (Stavros Niarchos Salonu - Stavros Niarchos Vakfı Kültür Merkezi, Atina - 17 Mayıs 2025) 
© Mehmet Kerem Özel


Şimdi sıra Golden Age’in tasarımcısı Konstantinos Rigos’un sorularımıza verdiği yanıtlarda.

Sizce performansın özü nedir?
Seyircide farklı bir gerilim yaratmak, bir tekniğin veya türün dar sınırlarından sıyrılmak ve belirli bir sanat formunun sınırlarının ötesindeki bir hedefe ulaşmak için farklı araçları bir araya getirebilmek.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? İnanıyorsanız, nasıl olduğunu düşünüyorsunuz? 
Sanat sanatçıyı, dansçıyı, oyuncuyu değiştirir; kişiyi değiştirir ve onun aracılığıyla toplumlar değişir. Gördüğümüz her şey içimize "gizli" bir şekilde kaydedilir ve hayatımız boyunca bizi takip eder. Sabit diskimiz görüntüler, bilgiler ve duygularla dolar. Kişisel hayatlarımızla hiçbir ilgisi olmayan anılar yaratılır, ancak bunlar kamusal yapıtlar yoluyla ortak mülk haline gelir.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Yapıtlarınızda rüyalar rol oynuyor mu?
Etrafımda olup bitenlerden, gördüklerimden, duyduklarımdan ve hissettiklerimden ilham alıyorum; rüyalar düşüncelerimi tamamlıyor. Bir gösteri yaratırken geceleri uyanıyorum ve boşlukları dolduruyorum; yapıyı değiştiriyorum. Bunlara rüya demiyorum; daha çok düşüncelerin uyanışı gibiler. 

Üzerinde çalıştığınız bir yapıta, eğer zaten bir ismi yoksa, ne zaman bir isim vermeye karar veriyorsunuz?
Çoğu zaman, üzerinde çalıştığım bir yapıtın başlığı yoksa, ilk aklıma gelen; düşüncelerimi, bahsetmek istediğim konuları ve dahil etmek istediğim içeriği yansıtan bir başlık oluyor. Ve tüm bunlar bir başlıkta özetlendiğinde, genellikle uzun zaman alan yaratım süreci başlıyor.

Soruların devamını okumak için tıklayın: unlimited

11 Mart 2025 Salı

on soruluk sohbetler 119: christos papadopoulos

mycelium'u alkışlarken
tanz im august, berliner festspiele, 29.08.2024 
(fotoğraf: mehmet kerem özel)

Yunanistan çağdaş dans alanında son 20 yılda önemli yaratıcılar çıkardı ve çıkarmaya devam ediyor. 80’lerin ikinci yarısından itibaren Atina’da bir squad’da sergilediği işlerle tanınıp, 2004 Atina Olimpiyat Oyunları açılış ve kapanış törenlerindeki olağanüstü tasarımcılığıyla zirve yapan, ardından gelen sahne yapıtlarıyla da niteliğini düşürmeden seyircileri büyülemeye devam eden Dimitris Papaioannou bu isimlerin başında geliyor. Papaionanou’nun yanısıra, dans eğitimi alan ve 2004 yılından itibaren koreografiler yapmaya başlayan Ioannis Mandafounis geçtiğimiz sezondan beridir, William Forysthe’ın olgunlaştırdığı Dresden Frankfurt Dans Topluluğu’nun başında; iki yıl önce İstanbul’da da bir yapıtını seyretme şansına erdiğimiz Euripides Laskaridis grotesk ile pop olanı kendine has üslubuyla harmanladığı, ses ve malzeme kullanımının öne çıktığı işleriyle Şili’den Finlandinya’ya, Uzakdoğu’dan Londra’ya dünyayı dolaşmakta; yine dansçı-koreograf Andonis Foniadakis bir yandan 2003 yılında Lyon’da kurduğu kendi topluluğu Apotosoma ile gösteriler sahnelerken, bir yandan da Ballett Theater Basel’den MaggioDanza’ya, Hannover Ballet’ten Sydney Dance Company’ye, Bale da Cidade of Sao Paulo Brazil’den Cedar Lake Contemporary Ballet’e birçok uluslararası topluluğun kendisine ısmarladığı yapıtları üretmekte.

Christos Papadopoulos da son on yıldır yaptığı üretimlerle, adından söz ettiren Yunan koreograflar arasına girdi. Amsterdam'da SNDO'da (School for New Dance Development) dans ve koreografi, Yunanistan Ulusal Tiyatrosu Drama Okulu'nda tiyatro ve Atina'da Siyasal Bilimler eğitimi alan Papadopoulos, kendi dans topluluğu LEON KAI LYKOS (ASLAN VE KURT) bünyesinde ürettiği ve Yunanistan'da büyük beğeni toplayan ilk çalışmaları Opus ve Elvedon ile Aerowaves 2016 ve 2018 seçkilerinde yer aldı. Onassis Stegi tarafından sipariş edilen ve Théâtre de la Ville, Paris ve Le Lieu Unique, Nantes tarafından ortak yapımcılığı üstlenilen ION (2018) ve yine uluslararası bir ortak yapım olan Larsen C (2021) ile şimdiden Avrupa çapında 25'ten fazla mekân ve festivale çağrılan Papadopoulos, 2023 yılında başka dans toplulukları için de yapıtlar üretmeye başladı. 2023’te Dance On Ensemble için Mellowing ve Lyon Opera Balesi için Mycelium bunların ilk ikisiydi. 2024 Eylül sonunda dünya prömiyerini yapan Ties Unseen ise Papadopoulos’un, dünyanın en prestijli çağdaş dans topluluklarından biri sayılan NDT 1 için hazırladığı bir yapıt.

Papadopoulos’un Mayıs 2025'te Onassis Stegi’nin ortak yapımcılığında sahneleyeceği yeni yapıtının dünya prömiyeri heyecanla beklenirken, müjdeli bir haber geldi; 9 Şubat 2025’te Londra’da Sadler's Wells’te gerçekleşen gala akşamında Rose Uluslararası Dans Ödülü’nün ilkini almaya hak kazandığı açıklandı. Herhangi bir tarzdaki yeni dans yapıtları için iki yılda bir verilmeye başlanan ve adı için Rose ismini seçen anonim bir kişinin, dünyada dansın Kabe’lerinden biri sayılan Sadler's Wells'e yaptığı cömert bir bağışla mümkün olan bu ödülün verilme süreci oldukça uzun: Dünyanın yedi kıtasından direktör, sanatçı, yapımcı ve yazarlardan oluşan 14 aday göstericinin Ekim 2021 ile Şubat 2023 tarihleri arasında prömiyer yapan dans yapıtları arasından değerlendirmeye alınmak üzere belirlediği uzun liste, altı seçiciden oluşan uluslararası bir jüri tarafından elendi ve bu yapıtlar Şubat 2025’in ilk günlerinde Sadler’s Wells’te canlı olarak icra edildi. An Untitled Love (Kyle Abraham), Carcaça (Marco da Silva Ferreira), Larsen C (Christos Papadopoulos) ve Encantado (Lia Rodrigues) adlı yapıtların finalist olduğu süreçte, kazananı Birleşik Krallık merkezli beş jüri üyesi belirledi.

Papadopoulos’un yapıtlarına geri dönersek; Mycelium’u geçtiğimiz yaz sonunda Berlin’de, uluslararası dans festivali Tanz im August kapsamında, Ties Unseen’i ise, NDT 1’in Jiri Kylian ve Hofesh Schechter’in birer yapıtını da içeren Architecture of the Invisible başlıklı 2024-2025 sezonunun ilk programının Lahey’deki gösteriminin çevrimiçi naklen yayınında seyrettim. Papadopoulos ile söyleşimize geçmeden önce bu yapıtlar hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Papadopoulos gerek Mycelium’da gerekse de Ties Unseen’de, birlikte çalıştığı dans topluluklarının geniş kadrolarından yararlanmış; ilkini 20, ikincisini 16 dansçı için tasarlamış. İki yapıt da karanlık sahnede müziğin ritmik vuruşlarının derinden gelişiyle başlıyor. Mycelium’da önce bir dansçıyı fark ediyoruz; dansçı bize bakarak ve bedenini ve kollarını yavaşça hareket ettirerek ilerliyor, geriye, yana gidiyor; ama çok yavaş bir şekilde. Bir zaman sonra ona yandan bir dansçı ekleniyor, sonra diğer yandan ikinci bir dansçı, derken ikisi üçü aynı anda yanlardan arka arkaya sahneye giriyorlar ve sahnede bir kalabalık oluşuyor. Ties Unseen’de ise sahne yavaş yavaş aydınlandıkça 16 dansçının hepsini dağınık bir şekilde karşımızda görüyoruz.
İki yapıtın kostümleri (ilkininkinin tasarımı Angelos Mentis’e, ikincisininki Marie Gerstenberger’e ait) aynı mantığa göre tasarlanmışlar; bütün dansçılar çok küçük farklılıklarla bir örnek giydirilmişler, kıyafetler koyu renkte, üst kısımları boyun seviyesine kadar geliyor ve sadece kolları açıkta bırakıyor. Dolayısıyla bedenlerde yüzler/başlar, kollar ve eller ön plana çıkartılmış. Papadopoulos’un koreografilerinde de zaten bu üç öğe; başlar, kollar ve eller ön planda.
Dansçıların bedenleri, sanki içlerinde küçük bir top bedenin sınırlarına çarpıp yön değiştirerek ilerliyormuşcasına, kırılarak hareket ediyorlar ama esas vurgu baş ve kollarda. Kollar suyun altında sakin bir akıntıya kapılmış uzun yosunlar gibi veya rüzgara, sakin bir melteme maruz kalmış sazlar gibi kıvrılıyor, sallanıyorlar. Sahnede bu şekilde; yani benzer kıyafetler içinde, benzer hareketleri, benzer vurgu ve hızda, ama unison olarak yapmayan 16-20 figür özellikle kollara odaklanmış bir koreografiyle hareket edince müthiş bir etki ortaya çıkarıyor. Bu figürler bazen toplanıp bir araya geliyorlar, sıkışıp geriye doğru açılan bir üçgen oluşturan bir küme olarak hareket ediyorlar; aralarından çoğu, fark edilmesi çok zor manevralarla teker teker üçgenin en önüne geçiyor, bazen dörtlü beşli alt gruplar bütünden ayrılıyor, bazen bütün alt gruplar bir anda başka yönlere savruluyorlar, aralarından bazıları birleşiyor, bazıları iyice uzaklaşıyor, sonra tekrar bir araya geliyorlar. Karşımızda büzülen, genişleyen, sıkılaşan, şekil değiştiren, dağılan, parçalara ayrılan, yeniden birleşen bir organizma var.
Mycelium’da Eliza Alexandropoulou imzalı ışık tasarımının özellikle dansçıların ayaklarını karanlıkta bırakması, hafifçe havada süzülüyorlarmış gibi olma efekti yaratıyor. Bu halleriyle, güneş batarken şehir semalarında dans eden sığırcık sürülerini ya da okyanusun karanlık derinliğinde ilerleyen denizanalarını andırıyorlar. Alexandropoulou Ties Unseen’de ise sahne boyu kadar uzun, farklı canlılıkta ışık çizgilerini sahne derinliğince ileri geri hareket ettirerek bu çizgilerin dansçıların bedenlerini yalamasını sağlamış, bu sayede yine farklı, garip, oryantasyonu belirsizleştiren bir etki yaratmış.
Papadopoulos’un koreografilerinin seyirciyi büyüleyen, giderek de hipnotize eden bir etkileri var. Yalın, minimal hareket dizilerine sahipler, ama bunlar az farklılıklarla büyük bir kalabalık tarafından icra edildiğinde seyredeni huşu içinde bırakıyorlar; en azından ben böyle bir hissi deneyimledim.

Şimdi sözü, hem kendisini daha yakından tanımak için hem de NDT ve Lyon Opera Balesi ile yaptığı çalışmalar hakkında bilgi almak için Papadopoulos’a bırakıyoruz.

Sizce performansın özü nedir?
Benim için performans tamamen hayali bir peyzaj yaratmakla ilgili. Bir performansta en önemli şey onu kişiselleştirebilmek. Benim için güzellik, sahne tasarımı, estetik, gerilim vb. gibi şeyler hiç önemli değil. Performansta önemli olan, onu, derinlemesine kişisel bir şeyi ortaya çıkarmak için kullanmak. Dolayısıyla bana göre kişisel sanat en değerli ve iletişimsel olan. Hâlâ bazen performanslarımı seyreden biri bana kendi düşündüğüm bir şeyi söylediğinde şaşırıyor ve mutlu oluyorum. Bu, kişisel bir şeyi aktarmayı başardığım anlamına geliyor. Yani benim için performans bir pencere. Birinin ruhunun ve hayal gücünün içini görmenin bir yolu.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? İnanıyorsanız, nasıl olduğunu düşünüyorsunuz? 
Sanatın uzun vadede bir şeyleri dönüştürme, eğitme ve değiştirme gücüne sahip olduğuna inanıyorum. Ve şu anda oldukça ciddi siyasi ve küresel zorluklarla karşı karşıyayız. Bazen sanatın daha fazlasını yapabileceğini düşünüyorum. Örneğin Filistin ve Rusya'daki savaşı ele alalım. Şu anda dünyada devam eden pek çok zor durum var. Ve bazen sanatın üzerine düşeni yaptığını söyleyebiliriz, ancak bazen elinizde daha fazlası varken bunun yeterli olmadığını hissediyorum. Bence bu duruma daha sert ve daha fazla müdahil olmamız gerekiyor. Genel olarak sanatın en etkili silahımız olduğuna inanıyorum. Ancak, politik olarak daha fazlasını yapmamız gerektiğini hissediyorum.

Bir yapıt üzerinde çalışırken, hangi kaynaklar size ilham veriyor? Yapıtlarınızda rüyalar rol oynuyor mu?
Yaratmaya başladığımda, genellikle çok belirsiz bir fikrim, geçici bir hissim veya anlaşılması zor bir konseptim oluyor, ancak henüz tam olarak şekillenmemiş oluyor. İlham kaynağımın genellikle doğadan geldiğini görüyorum. Küçük bir köyde büyüdüm, bu yüzden çocukluğumun çoğunu dağlarda, bitkileri, ormanı ve kuşların gökyüzünde nasıl uçtuğunu izleyerek geçirdim. Doğanın benim için önemli bir ilham kaynağı olduğuna inanıyorum. Ama asıl ilginç bulduğum şey aslında kuşların hareketleri değil, bu sistemler içinde birbirleriyle nasıl iletişim kurdukları ve etkileşime girdikleri. Devasa kuş sürülerinin nasıl bu kadar hassas bir şekilde iletişim kurabildiğine hayret ediyorum. Benim daha çok ilgilendiğim; bireylerin sosyal bir yapıya nasıl uyum sağlayabildiği ve bu yapı içinde nasıl iletişim kurabildiği, anlaşabildiği ve işlev görebildiği. Yani bireylerin bir yandan sosyal bir grubun parçası olurken bir yandan da kimliklerini nasıl koruyabildikleri. Bu, genel olarak çalışmalarımın kilit parçası; her zaman üzerinde çalıştığım bir şey. Uyum içinde olmak ne anlama geliyor? Senkronize olmak ne anlama geliyor? Senkronize olmak bir ordunun parçası olduğumuz anlamına mı gelir yoksa kişiliğimizi ve itiraz etme ya da evet veya hayır deme hakkımızı koruyabileceğimiz anlamına mı gelir? Rüyaların ilham kaynağımda gerçekten büyük bir rol oynayıp oynamadığını bilmiyorum. Rüyalar evrimin bir parçası ve çocukluk yıllarımız pek çok rüyayı tetikliyor. Yani bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama doğrudan bir bağlantı olup olmadığından emin değilim. Hiçbir zaman bir rüya görüp, o rüyadan bir performans için fikir edinmedim.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz sanatçı ya da kişi var mı? Ve eğer böyle bir sanatçı ya da kişi varsa, kim?
Müzikte Steve Reich ve Philip Glass gibi bestecilerin yer aldığı minimalizm akımına ilgi duyuyorum ve bu akımdan etkilendim. Sinema açısından Tarkovsky, zamanın geçişine duyduğu güven ve seyircinin filme gerçekten bakmasına, gözlemlemesine ve onunla etkileşime geçmesine izin verme yeteneği nedeniyle benim için büyük bir etki ve ilham kaynağı. Béla Tarr'ın sinema alanındaki çalışmalarından da bahsetmek isterim. Béla Tarr'ın The Turin Horse (Torino Atı) filminden gerçekten ilham aldım çünkü anlatıyı geliştirmek için zamanı kullanması çok ilginç. Bir başka örnek de Virginia Woolf'un Dalgalar romanı. Neredeyse hiç bölüm ya da paragraf içermeyecek şekilde yapılandırılmış. Büyük bir beyin fırtınası. Dolayısıyla, zaman kavramıyla oynayan sanatçılardan ve bir fikrin tekrar ve yineleme yoluyla nasıl geliştirilip evrimleştirilebileceğinden ilham alıyorum. Bu tür yapıtları gerçekten faydalı ve ilham verici buluyorum. Ayrıca klasik halk müziğinin işleyiş şekillerini de gerçekten ilham verici buluyorum.

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın.

5 Mart 2025 Çarşamba

on soruluk sohbetler 118: julien favreau

Julien Faveau, BBL Boléro, Fotoğraf: Clarissa Lapolla Bari

20. yüzyılın en önemli koreograflarından biri olan Maurice Béjart'ın topluluğu Béjart Ballet Lausanne (Béjart Balesi Lozan) ilk konuk olduğu 1988'den 37, son konuk olduğu 2007'den 18 yıl sonra İstanbul’a tekrar geliyor. Topluluk İstanbul'da bu defa Béjart'ın, efsane rock grubu Queen'in şarkılarının yanı sıra Wolfgang Amadeus Mozart'ın bestelerini kullandığı ve kostümlerini Gianni Versace'nin hazırladığı 1996 tarihli yapıtı Ballet for Life (Fransızca özgün adıyla Le Presbytère n'a rien perdu de son charme, ni le jardin de son éclat) ile seyircilerin karşısına çıkacak. "Gençlik ve umut hakkında bir bale, onlar kadar iflah olmaz ve iyimser. Her şeye rağmen, Queen'in dediği gibi, 'gösterinin devam etmesi gerektiğine' (the show must go on) inanıyorum" diyerek tarif ettiği gösteride Béjart, Queen grubuna duyduğu aşkı, onların şarkılarından ilham alarak dansın diline tercüme etmiş.

Béjart Ballet Lausanne'ın İstanbul turnesi vesilesiyle, 2024 yılının Eylül ayında topluluğun artistik direktörlüğüne getirilen Julien Faveau ile söyleştik. 30 yıl önce Bejart Balesi'ne katılan Favreau, kariyeri boyunca Maurice Béjart ve Gil Roman'ın balelerinde solist olarak çok sayıda ikonik rolde görev almış. Favreau, Colette Milner yönetimindeki École Nationale de Musique et de Danse de La Rochelle'de klasik ve çağdaş dans eğitimi aldıktan sonra, 1994'te Béjart'ın kurduğu bale okulu olan École-Atelier Rudra'ya katılmış. Ertesi yıl Béjart tarafından fark edilerek topluluğa dahil edilen Favreau, Béjart'ın onun için özel olarak yarattığı rollerde sahneye çıkmış.

Şimdi sözü; kendisini daha yakından tanımak, Béjart Ballet Lausanne'da başladığı yeni görevinde planladıklarını öğrenmek ve İstanbul'da sahnelenecek Ballet for Life hakkında bilgilenmek için Favreau'ya bırakıyoruz.

Sizce dansın özü nedir?
Dansın özü hareketin hakikatinde saklı: Duyguları, hisleri ifade etme ve nihayetinde kendini ortaya koyabilme yeteneği. Dansçılar, otantik hareketler aracılığıyla iç dünyalarını açığa çıkarabilir, en derin duygularını paylaşabilir ve başkalarıyla kelimelerin çoğu zaman yapamayacağı bir şekilde bağ kurabilirler. Dans hem bir kendini keşfetme biçimi hem de sınırları aşan evrensel bir dildir.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle. Sanat, hem sanatçıyı hem de seyirciyi dönüştürme konusunda eşsiz bir yeteneğe sahip. 20 yaşında oynadığınız bir rol, kariyerinizin ilerleyen dönemlerinde yeniden ele aldığınızda tamamen farklı bir anlam kazanır. Büyüdükçe, rol sizinle birlikte gelişir ve karşılığında siz de kendi deneyimlerinizle rolü şekillendirirsiniz. Sanat, son derece kişisel bir şey sunar, ancak tam olarak benimsendiğinde bir değiş-tokuşa dönüşür: Performansçı ile yapıt arasında, yapıt ile seyirci arasında. Bakış açılarını zorlayabilir, duygular uyandırabilir ve kalıcı bir etki bırakan bağlantılar yaratabilir.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Maurice Béjart, şüphesiz. Bir sanatçı, yaratıcı ve vizyon sahibi olarak, dünyası ve etrafını sardığı insanlar bende derin bir etki bıraktı. Onun yanında 15 yıl geçirme ayrıcalığına sahip oldum, bu deneyim sadece sanatsal kimliğimi değil aynı zamanda dansı bir hikaye anlatma ve ifade aracı olarak anlamamı da şekillendirdi. Bana emanet ettiği rollerin çeşitliliği, yaratıcı yaklaşımımı önemli ölçüde zenginleştirdi. 

Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?
Sanatı ayakta tutmak. Dans, müzik, resim, edebiyat - sanatsal ifadenin tüm biçimleri korunmalı ve beslenmeli. Sanatsal mirası onurlandırmak çok önemli olsa da, bu alanlarda yeni yaratımları teşvik etmek de aynı derecede önemli. Opera binaları ve tarihi tiyatrolar gibi tarihi mirasları korumak da aynı derecede önemli elbette. Sanat, bizi insan olarak tanımlayan ve birleştiren şey; ilham olmaya ve gelişmeye devam etmeli.

Bejart'ın sayısız yapıtı var. Bunlardan bazıları iyi bilinen yapıtlar, bazıları daha az bilinen ve daha az sahnelenen yapıtlar. Bejart Ballet Lausanne bu mirastan seçkileri yeniden sahneleyerek dünyayı dolaşıyor. 2024'ten beri Bejart Ballet Laussane'ın sanat yönetmenliğini yapıyorsunuz. Bejart'ın sanatsal mirasını nasıl ele alıyorsunuz, dans akşamları için programları nasıl oluşturuyorsunuz? Örneğin, Bejart'ın nadiren sahnelenen yapıtlarından oluşan Bejart, 3 Regards adlı programın sizin tarafınızdan oluşturulduğunu biliyoruz. Bu yapıtları bir araya getirmeyi ve bu programı oluşturmayı nasıl seçtiniz?
Sanatsal tercihlerimi seyirci talebi, turne takvimleri, topluluğun ihtiyaçları ve benimle çalışan dansçılar etkiliyor. Amacım her zaman hem dansçıları hem de koreografileri öne çıkarmak. Béjart, 3 Regards ile Béjart'ın mirasının zenginliğini ve çeşitliliğini sergilemek üzere her biri farklı bir müzik stili, dönem ve koreografik dili temsil eden üç Béjart yapıtını karşılaştırmak istedim. Bu üç bale benim için özellikle anlamlı çünkü bu yapıtları kendim de icra ettim. Bazıları 20 yıldan uzun süredir sahnelenmemişti, bu da onları hayata döndürmeyi daha da önemli bir hale getirdi.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

1 Ekim 2024 Salı

on soruluk sohbetler 116: sanne van dijk


Performansın özü sizce nedir?
Benim için performans, topluma ve yaşadığımız dünyaya ayna olmak ve günlük gerçekliğin dışına bir kaçış sunmak arasında denge kurmakla alakalı. Gerçek bir bağlantı kurmak benim için çok önemli. Flood ile bir mağduru manipüle etmenin nasıl işlediğini; özel hissetmek, sevilmek ve kabul edilemez davranışlar arasında ne kadar ince bir çizgi olduğunu ve bunlar hakkında konuşmanın ne kadar zor olabildiğini göstermeye çalışıyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle. Bu eseri yaratmak, başıma gelenleri anlamama ve bunca yıldır kendime anlattığım hikayeyi değiştirmeme yardımcı oldu. O zamanlar içinde bulunduğum güçsüz durumla karşılaştırıldığında Flood, şimdi kendimi güçlü hissetmemi sağlıyor. Umarım başkalarına ilham verir ve belki de bakış açılarını genişletir.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
İlhamın birçok farklı yerden gelebileceğini fark ettim. Mesela bu eseri küvette icra ediyorum. İlk başta küveti kullanmaya karar verdiğimde görsel bir seçimdi ama kullandıktan sonra bazı nesne oyunlarına ilham verdi. Müzik bir ilham kaynağı. Eski hikayeler ve günlük yaşam ilham kaynakları. Sanırım gittiğim her yere işimi de yanımda götürüyorum ve bu yüzden her yerde ilhama açığım. Rüyalar bazen bir eserin başlangıcı olabiliyor. Son çalışmam 12 Kisses Before Midnight’da her şey, günümüz dünyasında insanların birbirine giderek daha fazla karşı çıktığı fikriyle başladı. Bunun yerine, insanları birbirine bağlayan ve neşe getiren bir gösteri yapmayı umuyorduk.

Eğer halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Her zaman bir başlık taslağıyla başlarım. Çoğu zaman da gösterinin başlığı bu olur. Flood için karar vermek biraz zaman aldı. Suyla bağlantıya ihtiyacı olduğunu hissettim ve hangi hikayenin itici güç olacağını biliyordum, ancak yine de eserin hangi başlığın uyacağını görecek kadar tamamlandığını hissetmem biraz zaman aldı. Tabii bu hikayenin benim için çok kişisel olduğundan da kaynaklanıyor. 

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim? 
 Flood'dan önce Cat Smits Company ile Nouveau Fuck adlı gösteride birlikte çalışmıştım. Bu gösteri kadınları ve “diğerlerini” daha fazla yer işgal etmeye çağırıyor. Bu kalbime yakın bir tema. Gösterinin içinde ve çevresinde birbirimizi desteklemenin gücünü gerçekten hissettim ve bu durum da sonunda kendi gösterimi yazmaya karar vermemi sağladı; uzun zamandır var olan bir istekti. Çalışmalarımda kullandığım köpük kuklacılığı, Cat'in köpük kuklaları kullanımından esinlendi.

[Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.]

28 Eylül 2024 Cumartesi

on soruluk sohbetler 115: thibaut eiferman




Performansın özü sizce nedir?
Benim için performans bir hakîkat hâli. Bir duyguyu ya da bir mesajı taşıyan, muhafaza eden bir şey gibi geliyor bana ve neyin gerçek neyin gerçek olmadığı arasında ne kadar kaybolursam, hakîkat o kadar çok ortaya çıkabiliyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın öğretici olması anlamında dönüştürücü olduğunu düşünüyorum. Yaptığım şeylere geri dönüp bakmak korkularımı anlamamı sağlıyor. Seyirci için sanat zihinle değil kalple öğretme gücüne sahip.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Süreçlerimde en çok müzikten ilham alıyorum. Ses ve beden arasındaki bağlantı beni en çok heyecanlandıran şey. Bu bir metin de olabilir. İnsanların seslerini ilginç buluyorum. Birisi konuştuğunda çok fazla hareket gerçekleşiyor. Bu hareket derin bir yerden geliyor ve dans ettiğimde o yerle bağ kurmayı seviyorum.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlığın bana belirmesini sağlamaya çalışıyorum. Onun her zaman orada olduğunu düşünüyorum, benim görevim başlığı ortaya çıkarmak. Tıpkı eserin yapımı gibi, bir yerlerde önceden var olduğunu ve onu bulmam gerektiğini düşünüyorum. HHH, Patti Smith ile yapılan bir röportajın kaydından sonra bana belirdi.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Bu eser özelinde Patti Smith beni çok etkiledi. Sanatın kendi kendine gerçekleşen bir süreç ve neredeyse asil bir eylem olduğu, halktan ve şöhretten uzak olduğu yönündeki tutumu benim için bugün eskide kalmış bir geleneğin izi. Punklar ve beatnikler, insanların Instagram şöhreti için değil aciliyet duygusuyla sanat yaptığı 60'lar ve 70'ler hareketi. Smith’in sanatına, isyana ve özgürlüğe olan inancı.

[söyleşinin tamamını okumak için tıklayın.]