malou airaudo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
malou airaudo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2025 Pazartesi

on soruluk sohbetler 121: malou airaudo

Au Boeuf Couronné, Paris (27 eylül 2022)
© Mustafa Emre Gügen

Esintili ama güneşli bir mayıs cumartesisinde Boğazkesen’in kalabalık ve kaotik sokaklarından, ilerledikçe genişleyen, huni şeklinde küçük bir avluya giriyorum. Burası çakSTÜDYO; Çıplak Ayaklar Kumpanyası'nın Çukurcuma’daki stüdyosu. Topluluğun 2007’de eski bir oto tamirhanesinden dönüştürdüğü bu mekân ve önündeki avlu, oturma bankları ve bitkileriyle bir vaha adeta. Gölgelik bir yer bulup oturuyorum. Stüdyonun açık kapısından Billie Holiday’in I’ll be seeing you şarkısı sızıyor dışarıya. Az sonra alkış seslerinin yükselmesiyle atölyenin bittiğini anlıyorum. Saçları gür ve dağınık bir kadın başını dışarı uzatıyor, selamlaşıyoruz. O, birazdan söyleşeceğim kişi: Malou Airaudo. Atölyeye katılmış öğrenciler birer birer dışarı çıkıyor. Malou da çıkıyor dışarı. Avluyu gürültülü bulunca stüdyoya geri giriyoruz. Bir saat sonra başlayacak başka bir atölyenin katılımcıları bizi rahatsız etmesinler diye Mihran (Tomasyan) bizi stüdyoya bitişik, fotoğraf sanatçısı Atalay Yeni’nin atölyesine alıyor. 

Malou Airaudo, Banu Açıkdeniz’in organizasyonuyla 2024 yılının Ekim ayının ardından, ikinci kez ve bu defa daha uzun bir süreye ve coğrafyaya yayılan şekilde Türkiye’deydi; 20 Mayıs - 13 Haziran 2025 tarihleri arasında İstanbul ve İzmir’de çeşitli atölyeler verdi. Ben de yıllar önce Malou’nun bir atölyesine katılmıştım; 2014’te, Tanztheater Wuppertal (Wuppertal Dans Tiyatrosu)’nun 40. yıl etkinlikleri kapsamında Wuppertal’de düzenlenen, dans formasyonuna sahip olmayanlara açık bir atölyeydi, diğer bir Pina Bausch dansçısı Pascal Merighi ile birlikte vermişlerdi. Malou’ya bunu söylüyorum, doğal olarak hatırlamıyor; kim bilir kaç sayısız atölye çalışması ve öğrenci geçti önünden yıllar boyunca… Sonra ona cep telefonumdan, beraber bir fotoğrafımızı gösteriyorum; 2022’de Paris’te, Germaine Acogny ile birlikte sahneledikleri ve bizzat dans ettikleri common ground(s)’u La Villette’te seyrettikten sonra arkadaşımla gittiğimiz lokantanın kapısından yaklaşık 45 dakika sonra, tesadüf bu ya, Malou, yanında Paris Opera Balesi eski direktörü Brigitte Lefèvre ve arkadaşlarıyla girmişti. Arkadaşımın ısrarıyla yanına gitmiş, onunla fotoğraf çektirmiştim. Tabii ki, bu anı da hatırlamıyor. Nasıl hatırlasın; gösteriden yeni çıktığı, heyecanının yeni dindiği birçok Paris akşamından biriydi… 

Kendimce ısınma faslı olarak kurguladığım bu girişin ardından Malou ile yavaş yavaş söyleşmeye başlıyoruz. Ama, sorularıma ve onun cevaplarına geçmeden önce, size onu kısaca tanıtmak isterim. Malou Airaudo 1948’de, sekiz yaşındayken Marsilya Operası’nın bale okulunda başladığı dans derslerinin ardından, 1963 yılında Opera’nın Joseph Lazzini'nin yönettiği bale topluluğuna katılmış, 1965'te Léonide Massine yönetiminde yeni kurulan Monte Carlo Balesi’ne geçmiş ve burada Massine'in iki koreografisinde dans etmiş. Bu arada dans eğitimine Marika Besobrasova, Solange Golovine, Rosella Hightower, Alexandre Kalioujny, Madame Nora, Raymond Franchetti ve Nina Vyroubova gibi öğretmenlerle devam eden Airaudo 1969 yılında Amiens’de Paul Sanasardo Dans Topluluğu'nun dansçısı ve koreografı Manuel Alum ile tanışmış ve 1970'te onun peşinden New York'a gitmiş. Alum ve Sanasardo ile modern dans, Maggie Black ile bale dersleri alan Airaudo ile Pina Bausch’un yolları 1971 yılında Sanasardo Dans Stüdyosu’nda kesişmiş ve Pina onu 1973 yılında Wupperal Balesi’nden dönüştürülen Tanztheater Wuppertal'a katılmaya davet etmiş. Tanztheater Wuppertal'in erken döneminin kilit figürlerinden biri olan Airaudo; Fritz, Iphigenie auf Tauris, Kindertotenlieder, Orpheus und Eurydike, Café Müller, Bandoneon ve Walzer gibi çok sayıda Bausch yapıtında önemli roller üstlendi, Bausch’un başyapıtlarından Das Frühlingsopfer (Bahar Ayini)’nde Marlis Alt’ın yarattığı soloyu ondan devraldı. Airaudo ayrıca, Carolyn Carlson ile birlikte çalışmasının yanı sıra Jacques Patarozzi, Dominique Mercy, Helena Pikon ve Dana Sapiro ile birlikte Paris'te La Main adlı dans topluluğunu kurdu. Folkwang Tanzstudio, Ballet de Lorraine ve Grand Théâtre de Genève gibi topluluklarla koreograf olarak çalışan Airaudo breakdance ve hip-hop dans kolektifi Renegade için sahneye koyduğu Irgendwo adlı yapımla 2012 yılında Alman Dans Platformu'na davet edildi, 2019'dan bu yana da Zekai Fenerci ile birlikte Renegade'in sanat yönetmenliğini yapmakta. Airaudo Pina Bausch Vakfı’nın yapımcılığında Germaine Acogny ile birlikte sahneye koyduğu common ground(s) ile 2020’den beridir turnede; iki dansçı, bizzat dans ettikleri bu yapıtta ortak miraslarını keşfetmekte ve deneyimlerini paylaşmaktalar. Airaudo, Pina Bausch’un davetiyle 1984'ten 2018’deki emekliliğine kadar Essen'deki Folkwang Sanat Üniversitesi'nde modern dans profesörlüğü ve 2012-2018 arasında aynı üniversitedeki Çağdaş Dans Enstitüsü'nün başkanlığı yaptı. Airaudo 2023 yılında, Bausch'un diğer üç ilk dönem dansçısı (Josephine Ann Endicott, Lutz Förster ve Dominique Mercy) ile birlikte Alman Dans Ödülü'nü aldı. Kısaca dedim, ama Malou Airaudo’nun özgeçmişi o kadar görkemli ki, neresinden kısaltacağımı bilemedim. Şimdi artık Malou ile olan sohbetimize geçiyorum.

Söyleşiyi okumak için tıklayın.

3 Haziran 2025 Salı

Türkiye dans sahnesinin genç kuşağından umut vaat eden bir koreograf: Şiva Canbazoğlu

How now becomes then'i beklerken (11 ekim 2024, istanbul)
© Mehmet Kerem Özel

A tangible blue'yu beklerken (01 haziran 2025, istanbul)
© Mehmet Kerem Özel

Koreograf-dans sanatçısı arkadaşım Gizem Bilgen’in hararetli tavsiyesiyle Şiva Canbazoğlu’nun, İlayda Evgin ile birlikte tasarladıkları ilk işleri How now becomes then’i sezonun başında, ekim’de karanlık ve dolambaçlı Perşembe Pazarı sokaklarının birinin üzerindeki tek göz bir mekan olan Galata Mekan'da seyretmiştim. Geçtiğimiz Pazar akşamı, sezonun sonunda bu sefer Canbazoğlu’nun tek başına koreografisini yaptığı A tangible blue’nun dünya prömiyeri ardındanki ikinci gösterimini dasdas’ın açık sahnesi’nde seyrettim. Bir nevi, 2024-25 İstanbul dans sezonunu Şiva Canbazoğlu ile açtım ve kapadım.

How now becomes then iki dansçı, bir halı ve bir ayaklı lambayla adeta bir noktürn gibiydi. Atmosfer yaratımı güçlüydü ama koreografik tasarım daha ön plandaydı; yoğun, odaklı ve tutarlıydı. A tangible blue ise yapım olarak ilkine göre daha kapsamlı bir iş; Şiva Canbazoğlu’nun yanısıra Beste Demir, Barış Diker, Diren Ezgi Yıldızkan ve Halil İbrahim Aygün oluşan beş kişilik yaratıcı dansçı kadrosu, her biri 1 x 1 x 1 metrelik 25 ahşap küp, farklı boyutlarda iki demir U-boru, çeşitli proplar… Bu sefer, nitelikli koreografik tasarım ile görsel tablolar yaratma dengesi başbaşaydı. İki yapıt arasında süreklilikler de vardı; özellikle içerik açısından, örneğin tükenmişlik hissinin harekete tercüme edilmesi gibi…


A tangible blue bana; bir yapının bozuma uğratılıp tekrar kurulması açısından Sidi Larbi Cherkaoui’nin, görsel şiirsellik ve ışık kullanımı açısından Dimitris Papaioannou’nun, akrobasiyle ettiği flört açısındansa Yoann Bourgeois’nın işlerini hatırlattı. A tangible blue içinde nefeskesici hareket tasarımları kadar seyretmesi keyif veren tablolar barındıran bir iş. Ve bunlar öyle sadece birkaç tane ve gelişigüzel serpiştirilmiş değiller; tam tersine, arka arkaya seyirciyi bombardımana tutan yoğunluktalar. Daha bir sahneyi, bir hareketi, bir fikri sindiremeden başka biri başlıyor ve bu böyle yaklaşık 80 dakika boyunca sürüyor. Gösteri uzayıp, tablolar, hareketler çoğaldıkça, sanki tutarlık dağıldı, odak silikleşti; en azından ben giderek daha fazla bir şekilde, aralarında bağlantı kurmakta zorlandım. Kanımca, 50-55 dakika sürse daha konsantre olabilecekken, güzelliklerinden dolayı atılmaya/kesilmeye kıyılamayan sahnelerden/hareketlerden dolayı yapıt bir süre sonra, hiç tekrara girmiyor olsa ve her yeni sahnede yeni ve etkileyici bir tiyatral/koreografik fikirle karşımıza çıksa da, biteviyeleşmekten kurtulamadı. Bunu engellemek için, Utku Kara imzalı ışık tasarımındaki çeşitlilik ve yaratıcılık bir noktaya kadar işe yarasa da, maalesef müzik seçiminin yapıtın etkisini azaltmadaki rolü büyüktü.
Gösteriden çıktığımda aklıma ilk gelen, bir gün önce Tanztheater Wuppertal’in kıdemli protagonistlerinden Malou Airaudo ile yaptığım söyleşide, onun söylediği bir şeydi: “Eğer bir iş tasarlıyorsam her gün ona bakıyorum ve bir şeyleri değiştiriyorum, çalışmaya devam ediyorum, ta ki “Evet, şimdi oldu!” diyene kadar. Pina da böyleydi. Nelken, ilk tasarlandığında beş saat kadar sürüyordu, Pina sonra onu üç saate indirdi ve ardından tekrar kesti ve sonunda arasız sahnelenen iki saatlik bir yapıta dönüştürdü. Bir yapıt ortaya koyarken, neyin önemli olduğuna bakmanız gerekir.”

How now becomes then'i alkışlarken (11 ekim 2024, istanbul)
© Mehmet Kerem Özel

A tangible blue'yu alkışlarken (01 haziran 2025, istanbul)
© Mehmet Kerem Özel

Şiva Canbazoğlu bu işiyle uzun zamandır Türkiye dans camiasında eksikliğini duyduğum üç şeyi barındırdığını gösterdi: Tutku, cesaret ve heyecan. 
A tangible blue da, ister tekrar ele alınıp kısaltılsın, ister bu haliyle sahnelenmeye devam etsin, ki önümüzdeki sezon kesinlikle devam etmeli ve daha çok insana ulaşmalı, uzun zamandır Türkiye dans sahnesinde üretilen işlerde eksikliğini duyduğum üç şeyi barındırıyor: Şiirsellik, etkileyicilik ve şaşırtıcılık.

27 Eylül 2024 Cuma

27 EYLÜL

fotoğraf: mustafa emre gügen

1822 jean-françois champollion, rosetta taşı'nı kullanarak mısır hiyerogliflerini çözmüş

1905 fizik dergisi annalen der physik, albert einstein'ın, içinde E=mc² denklemini de ortaya koyduğu bir cismin eylemsizliği enerji içeriğine bağlı mıdır? başlıklı makalesini yayımlamış

1973 barbra streisand the way we were adlı şarkısının bulunduğu single'ı yayınladı

2012 berliner philharmoniker'i ilk defa istanbul'da canlı dinledim; sütlüce haliç kongre merkezi'ndeki konseri sir simon rattle yönetiyordu, solistler efe ile fora baltacıgil kardeşlerdi

2015 milano'nun en güzel tiyatro mekanlarından biri olan teatro franco parenti'de matinede fabio cherstich'in yönettiği brecht oyunu terrore e miseria del terzo reich'ı seyrettim

2015 aynı akşam daniel harding yönetimindeki la scala filarmoni orkestrası'nı teatro alla scala'daki konserde mahler'in 5. senfoni'sini icra ederken dinledim

2022 paris'te la villette'ın içindeki espace chapeau'da l'ecole de sable yapımı, afrikalı genç dansçların rol aldıkları pina bausch'un le sacre du printemps adlı işini emre ve burcu ile seyrettik, öncesinde malou airaudo ile germain acogny'nin ortaklaşa sahneleyip dans ettikleri common ground[s] adlı işi seyrettik. gösteriden sonra emre ile la villette'in karşısındaki bir et lokantasına yemeğe gittik, bir zaman geçtikten sonra malou airaudo, yanında brigitte lefevbre ve arkadaşlarıyla kapıdan içeri girdi; dayanamadım gittim, tebrik ettim, çok ender yaptığım bir şey yaptım birlikte fotoğraf çektirdim

7 Aralık 2022 Çarşamba

Sezon Başında Paris’te Dans

©Mehmet Kerem Özel

Navy Blue
Hope Hunt and the Ascension into Lazarus adlı solosuyla (29 mart 2023 tarihinde kadar buraya tıklanarak izlenebilir) 2015’ten beridir edindiği başarının ardından, 2021 Venedik Dans Bienali’nde Gümüş Aslan Ödülü’nü alan Kuzey İrlandalı koreograf ve dans sanatçısı Oona Doherty (1968) yaz sonunda Hamburg’da ilk gösterimini yaptığı yeni işi Navy Blue ile bu sezon Avrupa sahnelerini dolaşıyor.
Doherty’nin, programda bir saat yazan işi 45 dakika sürdü; sanırım prömiyerdeki süresi zamanla kısaltılmış ve böylelikle yoğunluğu arttırılmıştı. Hepsi neredeyse bir örnek ve bir renk (denizci mavisi) giyinmiş olan figürler yapıtın ilk 20 dakikasında Rahmaninof’un 2. Piyano Konçertosu’nun ilk iki bölümü eşliğinde, bir yandan (topluluktan ayrılarak yapılan kısa sololarla) bireyselliklerini koruyarak, bir yandan da (akıcı unisonlar ile) dayanışma içinde hareket ettiler. Kıyafetlerinden dolayı işçileri ya da sıradan insanları, ya da zaman zaman basit bale hareketlerini tereddütle de olsa yapmalarından dolayı dansçıları simgelediğini düşündüğüm figürler, konçertonun hareketli birinci bölümünün sonundan itibaren müziği hışımla kesen ani tek el silah/patlama seslerinde birer, ikişer, ve ilerleyen anlarda, gelecek atışı bekleyerek, ürkerek yere düştüler.
Beyaz zeminin bütününü, projeksiyonla hazırlanmış (etkileyici video tasarımı: Nadir Bouassria), her birinin bedeninden akan ve giderek çoğalan mavilik kapladı. Topluluk üyeleri teker teker ayağa kalkıp tekrar hareket etmeye devam ettiklerinde artık sahneyi kaplamış olan mavi evrenin bir parçasıydılar.
Klasik müzik yerini Jamie xx imzalı elektronik müziğe bıraktığında ise, yaralı ruhlar bu sefer mekanda öfke ile savrulmaya başladılar, ta ki sahnenin gerisinde helak olana kadar kendini kaybeden bir erkek dansçının solosu diğerlerini mekanın dışına itene kadar. Tam umutsuzluk ve yalnızlık hakim olacakken, mekan dışından önce biri, sonra diğeri, sonra ikişer üçer gelip o tek figüre sarılarak kocaman bir yumak, birbirlerine destek, kuvvet oldular, ve ışıklar söndü.
Navy Blue, pandemi ile kendi kabuklarına çekilmek zorunda kalan insanlara bireysellikten çok birliği, topluluğu ve dayanışmayı öneren, ilk yarısı konvansiyonel, ikinci yarısı çağdaş dans diline sahip, ve yetkin dansçılar tarafından icra edilen etkileyici bir yapıttı.

©Mehmet Kerem Özel

Chapter 3: The Brutal Journey of the Heart
Sharon Eyal (1971) bana göre çağdaş dans dünyasında hikayeden ziyade bedene odaklanan, seyircide anlamdan ziyade etki yaratmak, duygu uyandırmak üzerine kurulu, akıldan çok kalbe hitap eden hareketlere imza atan koreograflardan biri.
Eyal koreografilerinde basit bir-iki fikirle dansçı bedeninin ve hareketin niteliğinin farklılaşmalarını sağlıyor. Bu farklılaşmalar dansçılar için ciddi zorlukları da beraberinde getiriyor. Örneğin; bir yapıtın neredeyse tamamında çıplak ayak parmakları üzerinde hareket etmek, ya da kolu farklı bir açıyla kıvırmak, ya da omuzu bükerek silkmek gibi. Chapter 3: The Brutal Journey of the Heart’ın koreografisine de bu tür fikirler hakimdi. Ve tabii ki bir Eyal yapıtının estetiğini oluşturan diğer başat öğeler de yerli yerindeydi: Ori Lichtik imzalı müzik, Dior Moda Evi’nin yaratıcı direktörü İtalyan modacı Maria Grazia Chiuri tasarımı, dövme gibi bedenlere yapışan üniseks kostümler ve boş bir sahneye hakim olan Alon Cohen imzalı ışık tasarımı.
Eyal bu yapıtında, Hanya Yanagihara’nın edebi dünyasından esinlendiği “kalbin vahşi yolculuğu”nda; erkek-erkek, kadın-kadın, erkek-kadın eşleşmeleriyle aşka dair yaşanan kayıpları telafi etmek için hayatın kendini tekrar ve yeniden nasıl düzenlediğinin ve bunu sağlamak için bedenin her kasında kalbin atmaya nasıl devam ettiğinin izini sürmüş.
Seyirci olarak; özellikle Lichtik’in dinleyeni transa sokan hipnotik müziğine kendinizi kaptırırsanız, geniş sahne mekanında sadece sekiz dansçıyla yaratılan atmosfere rahatlıkla girmemeniz söz konusu bile değil, ancak yapıt biteviyeliğiyle her an sizi dışarı atabilecek potansiyele de sahip. Öyle ki, The Brutal Journey of the Heart’tan alacığınız keyif biraz da o akşamki halet-i ruhiyenize bağlı. Ben o akşam yapıtın atmosferine girenlerdendim; kalp ritimleriyle uyumlu hareketler ve ritmik müzik sadece sahnedeki nitelikli dansçı bedenlerini değil, salondaki birçok seyirci gibi beni de esir almayı başardı.
(22 Temmuz 2023 tarihinde kadar buraya tıklanarak izlenebilir)

©Mehmet Kerem Özel

Cri de Coeur
Alan Lucien Øyen (1978), 2018’de Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğunun Bausch sonrası döneminin ilk bütün-akşamı-kaplayan yapıtı olan Bon Voyage, Bob’a imza atmasıyla dans çevrelerinde daha da tanınır hale gelmişti. Øyen’in Paris Ulusal Operası Balesi için bir dünya prömiyeri olarak sahneye koyduğu Cri de Coeur ise, gerek melankolik atmosfer, gerek parçalı anlatım, gerekse çağdaş dans dili olarak Bon Voyage, Bob’un devamı niteliğinde. İki yapıt arasındaki temel fark Cri de Coeur’ün çok daha geniş bir sahne mekanında ve devasa bir dansçı kadrosuyla yaratılmış olması, en önemli fark ise Øyen’in bu sefer dansçılar ile değil balerin ve baletler ile çalışıyor olması.
Øyen Cri de Coeur’de, aynı Bon Voyage, Bob’ta olduğu gibi farklı zamanlar, mekanlar, durumlar ve olaylarla örülü bir anlatı sahneye koymuş. Her bir sekans kendi içinde anlam ifade ediyor. Aralarında beni derinden etkileyenleri de var, sıradan bulduklarım da. Cri de Coeur’ün temel sorunu ise, aynı Bon Voyage, Bob‘ta olduğu gibi, bu parçaların herhangi bir izlek takip etmiyor ve genel bütüne çok gevşek bağlarla eklemleniyor olmaları. Ortada adeta bir yapboz var; tam bir iki parçasını yan yana getirdim, anlamaya başladım, etkilendim derken, uyduğunu zannettiğiniz parçaların birbirine uymadığını fark ediyorsunuz, yapboz bozuluyor, ve giderek parçalar arasında kayboluyorsunuz.
Øyen dünyanın en ikonik ve çığır açıcı opera binalarından biri olan Palais Garnier’in devasa boyutlardaki sahne mekanını, arka tarafından sahneye açılan bale etüd salonu da dahil olmak üzere; kah boşluğun ve derinliğin kendisiyle, kah sahne teknisyenlerinin sürdükleri yüksek duvarlarla dur durak bilmeden yeniden ve yeniden farklı kombinasyonlarla oluşturduğu mekan parçalarıyla ustaca kullanmış. Øyen, bu her an değişmekte olan hareketli labirentin içinde hareket ettirdiği Paris Ulusal Operası Balesi’nin 33 kişilik kadrosundan ve misafir sanatçı olarak Tanztheater Wuppertal Pina Bausch’un emektar dansçılarından Héléna Pikon’dan da gerek koreografik, gerekse de konuşma ve tiyatral etki açısından çok iyi verim almış. Genellikle kendilerinden sahne üzerinde konuşmaları beklenmeyen genç balerin ve baletlerin çok iyi bir performans sergilediklerini belirtmeliyim.
Sadece mekan ve kast kullanımıyla değil, 20 dakika ara dahil 165 dakikalık süresiyle de devasa bir yapıt olan Cri de Coeur’de unutulmayacak incelikte, hassasiyette ve güzellikte tiyatral ve koreografik fikirler, anlar, sekanslar var. Ancak bu devasa toplamın son kertede anlamlı bir bütüne ulaşamamasının, yapıtın üzerimdeki etkisini oldukça azalttığını söylemeliyim.

©Mehmet Kerem Özel

Room with a view
Gösteri başladıktan sonra bu, mekanından müziğine bütünüyle soğuk ve sert olan atmosferde bir yandan 10 metre yukardaki bir kotta bir yerlerde bir erkek bir kadına vahşice tecavüz ederken, diğer yandan aşağıdaki geniş boş alanda üç eşcinsel çift birbirlerini acıtırcasına yakınlaştılar. Az sonra roller değişti, yukarıda bu sefer kadın erkeği vahşice öldürürken, aşağıda eşcinsel çiftlerin her birinden biri çırılçıplak kalana kadar üzerini çıkardı. Şiddet ile kırılganlık, tutku ile masumiyet kah yan yana, kah karşı karşıyaydı. Ne zaman ara sıra tepeden ince ince akan tozlar bir anda bütün alanı kapladı, adeta bir deprem olmuş gibi üst kottaki platform çöktü, her yeri kesif bir sis bulutu kapladı ve havadan ölü ya da havasızlıktan çırpınan balıklar yağdı. İnsanlık adeta doğadan bir tokat yemişti.
Bu çöküşün ardından, toz ve sis durulduğunda, tabula rasa misali sıfırdan bir hayat yeniden başladı; yavaş yavaş her bireyin kendi kimliğiyle var olduğu, kabul gördüğü, birbirine destek verdiği, birbirini -kelimenin tam anlamıyla- “uçurduğu” bir topluluk oluştu. Öfke yerini zamanla coşku ve dayanışmayla harmanlanmış başkaldırıya bıraktı.
Yapıtın sonlanmasından önceki ilk zirve noktasında; bir kadının etrafında önce üç erkeğin başlattığı, Matisse’in ünlü La Danse tablosunu hatırlatan, Güney Fransa’nın folklorik danslarından farandol benzeri bir halay, birer ikişer diğerlerinin de katılmasıyla 20 kişilik bir halkaya dönüştü. Yapıt dansçıların aynı anda hem birey hem topluluk olmanın verdiği güçle, bu sefer kendi içlerinde bir halka şekilde değil, bedenleri ve enerjileri dışa, seyircilere dönük olarak unison bir koreografiyle ve ardından dini ritüellere benzer bir şekilde hepsinin iki elleriyle sertçe göğüslerine defalarca vurmaları ve en sonunda seslerini de katarak adeta esrimeye ulaşmalarıyla bitti.
Farklı sanat disiplerinde çalışmalar yapan Marine Brutti (1985), Jonathan Debrouwer (1985) ve Arthur Harel’dan (1990) kurulu (LA)HORDE kolektifinin, RONE’nin davetiyle ve onunla birlikte, pandemiden önce yaklaşık 10 günde tasarladıkları ve “Dünyanın çöküşüne karşı dans” olarak lanse ettikleri Room with a view, koreografi olarak özellikle sirk tekniklerinden ödünç alınmış dörtlü, beşli ve altılı gruplar halinde yapılan hareketlerle benzerlerinden farklılaşan, dolayısıyla dansçıların fiziksel sınırlarının da zorlandığı, dinamik ve seyircide adrenalin yükselten bir yapıttı.
(Buraya tıklanarak izlenebilir)

©Mehmet Kerem Özel

Dafne
Aurélien Bory (1972) çoğu koreograf gibi opera dünyasına yabancı bir isim değil, en son 2018’de, benim de Paris’te seyretme şansına erdiğim Gluck’un tanınmış ve çokça da sahnelenen Orfeo ed Euridice operasını, bir Opéra Comique yapımı olarak muazzam bir yorumla sahneye taşımıştı. 
Dafne ise Bory’nin kendi topluluğu Compagnie 111 ile Geoffroy Jourdain’nin müzik direktörlüğünde ağırlıklı olarak 16. yüzyılın başından günümüze kadar olan vokal ve enstrümantal repertuarı yorumlayan Les Cris de Paris topluluğunun ortak projesi.
Dünya prömiyeri 29 Eylül’de Paris’in prestijli tiyatrolarından Athénée Théâtre Louis-Jouvet’de yapılan ve şu sıralar çeşitli Fransız şehirlerinde turnede olan Dafne aslında tarihteki ilk Alman operası, çünkü ilk defa 1642’de Heinrich Schütz’ün müziği ve Martin Opitz'in librettosuyla sahnelenmiş, ancak operanın müziği 1730’da Dresden’deki bir kütüphane yangıyla yok olmuş ve günümüze sadece librettosu ulaşabilmiş. Bory ile Jourdain, deneysel elektronik müzik yapıtlarıyla tanınan Avusturyalı org sanatçısı-besteci Wolfgang Mitterer’e (1958), Schütz’ün ölümünün 350. yılı nedeniyle programlarına aldıkları bu yapım için yeni bir beste sipariş etmişler, ortaya 12 şarkıcı ve elektronik müzik için 70 dakikalık bir opera-madrigal çıkmış. Evet, Bory bu sefer sahnede dansçılar ya da akrobatlar için değil, şancılar, yani Les Cris de Paris’in 12 kişilik korosu için bir koreografi tasarlamış.
Opera, Yunan mitolojisindeki bildik hikayenin Romalı ünlü şair Ovid’in Dönüşümler metninde yorumladığı haliyle, önce Piton’u öldüren, ardından Venüs ile atışan Apollon’un tutkulu aşkına cevap vermemek için sonsuza dek defne ağacına dönüşmeyi göze alan Dafni’yi konu ediniyor. Ancak bu yapımda dönüşüm yaşayan sadece, hikaye gereği Dafni değil, librettonun kelimeleri şarkılara, Schütz’ün kayıp müziği Mitterer’in elektronik seslerine dönüşüyor. Bununla da kalmayıp, Jourdain ile Mitterer protagonistleri ve diğer rolleri belirli sanatçılarla ve seslerle sabitlemeyip, korodaki herkesin her rolü seslendirmesi, kah herkesin tek bir protagonist olup kah farklı protagonistlere bölünmeleri -ve bazen de sahne üzerinde bizzat bazı çalgıları icra etmeleri- yoluyla dönüşüm fikrini bir çok farklı açıdan yapıtın merkezine yerleştirmişler. Bory de, ilk defa 1617'de Fransa’da Tommaso Francini tarafından kullanılan döner sahneye yaptığı zarif bir göndermeyle, zeminde, aynı yere yatırılmış bir okçuluk levhası gibi, eş merkezli, her biri iki yönde ve farklı hızlarda dönebilen halkalardan oluşan dairesel bir zemin yoluyla aynı fikri sahnelemesinin ana öğesi haline getirmiş.
Bu tür bir döner sahne kullanımının getirdiği döngüsellik ve hareket, kendi doğallığında Apollon ile Dafni ilişkisindeki kovalamaca ve mesafeyi yaşanır kıldığı gibi, sahneler arasındaki geçişlerin de akıcı olmasını sağlamış. Dönüşümün doruk noktasını ise, yapıtın sonunda yeşil renkli plastikten büyük bir kumaşın bir kadın sanatçının elinde ve bedeninde dönerek ve yükselerek defne ağacına dönüşmesi oluşturuyor. 
Dönüşüm fikrinin yanı sıra; değil mi ki Apollon’un gözünü kör edercesine aşık olmasına neden olurken Dafni’de aşk duygusunu yok eden, Apollon’un okçuluk kabiliyetiyle alay ettiği Eros’un bu özelliklerle hazırladığı ve ikisinin de kalplerine sapladığı oklardır, Bory’nin sahnelemesinin merkez imgelerinden bir diğeri de ok’tur.Hem metaforik anlamda bazı sahnelerde 12 kişilik koro yerdeki okçuluk levhasında sanki saplanmış oklar gibi dururlar, hareket ederler, hem de ilerleyen bir sahnede Apollo'nun tacını oluşturmak için sofitadan aşağıya mekanik bir düzende ve keskinlikte çelik oklar fırlatılır.
Bory hem döner sahne hem de ok yoluyla hikayenin özüne dair çok yalın ve etkili bir imgesel soyutlama ortaya seriyor. Bir hareketli enstalasyon olarak da yorumlanabilecek bu soyut sahneleme belki hikayeye sembolik ya da çağdaş bir yorum getirmiyor, ama oldukça şiirsel olduğu kesin.

[Bu yazının tamamı tıklanarak okunabilir]

25 Ocak 2014 Cumartesi

bonus PINA40 maceralarım 02

19 ocak 2014, pazar hayatımın en güzel günlerinden biriydi. istanbul'da olsam, kesin hrant dink'i anacak ve binlerle birlikte "buradayız ahparig!" diyecektim. 
o gün istanbul'da değil, wuppertal'deydim. sabahın 10'undan akşamın 10'una kadar bütün bir pina bausch ile geçti; dopdolu; tek bir dakikası bile onsuz olmayan.
sabah 10:00 ile 15:00 arasında hayatımın ilk dans atölyesine katıldım; 15:30'da anna teresa de keersmaeker'in kısa dans gösterisi ve söyleşisi vardı; 18:00'de üç saatlik "für die kinder von gestern, heute und morgen" başladı; 21:15'teki julie ann stanzak söyleşisi ile gün noktalandı. 22:50'de 3sat'ta gösterilen wim wenders'in yönettiği pina bausch'un "frühlingsopfer"ini de sayarsam toplam 12 saati bile aşıyor pina birlikteliğim..

PINA40 etkinlikleri kapsamında düzenlenen dans atölyesinin başlığı "erinnern" (hatırlamak/anımsamak). her iki-üç ayda bir eski pina bausch dansçıları bu beş saatlik dans atölyelerinde bausch'un repertuarını hatırlıyorlar. 30 kişiyle sınırlı atölyeye katılım serbest, herhangi bir dans bilgisi aranmıyor ve yaş sınırı 16. 
bir sonraki atölye mayıs ayında düzenlenecek.

benim şansımı bu seferki atölyenin yürütücüleri malou airaudo ve pascal merighi idi. malou airaudo, ilk günden, yani 1973'ten itibaren pina'nın yanında olan; ilk dönem yapıtlarının en önemli protagonistlerinden biri. airaudo çok erken dans etmeyi bırakmış; halen essen folkwang schule'de hocalık yapıyor, kendi koreografilerini sahneliyor; tanztheater wuppertal ile dirsek teması sürmekte; eski yapıtlaın yeniden sahnelenmesinde mutlaka çalıştırıcı olarak görev alıyor. pascal merighi ise topluluğu 1999'a katılmış; halen konuk dansçı olarak toplulukla sahneye çıkıyor.

30 kişiden sadece iki kişi erkektik. yaşlı iki hanım vardı; genç kızlardan bazıları belli ki tanztheater wuppertal'in önümüzdeki şubatta yapacağı "kadın dansçı seçmesi" öncesinde hem aşina olup hem de kendilerini göstermeye gelmişlerdi.
önce 1.5 saat pascal merighi yerde ısındırdı, sonra 1.5 saat malou airaudo, pina'nın koreografilerinden anımsadığım hareketler yaptırdı; ama bu hareketler çok basittiler.

yarım saat aradan sonra, pascal hepimizin eline birer beyaz kağıt verip, her sabah evden çıktığımızda işe veya nereye gidiyorsak oraya yaptığımız yolu çizmemizi, o yolda nelerle karşılaştığımızı anlatmamızı istedi.
sonra bu kağıtları arka arkaya yere koyarak bir yol yaptık ve baştan itibaren herkes teker teker çizdiği yolu anlattı; herkes birbirini tanımış oldu; pensilvanya'dan londra'ya, bern'den berlin'e, wuppertal'lilerden, istanbul'a, paris'ten münih'e tam bir dünya karmasıydık.
anlatımlarda yarıya gelmiştik ki malou araya girip "pina'yla çalışırken, pina da bizlerle uzun uzun böyle şeyler yapardı, yazardık, çizerdik, uzun uzun anlatırdık; o zamanlar ben çok sıkılırdım, bu bir an önce bitsin dans ediyim isterdim, çünkü çok iyi bir dansçıydım ve bir an önce ve olabildiğinde çok dans etmek istiyordum. sonraları anladım pina'nın bu egzersizlerinin faydasını; onun bizleri tanımasını, bizlerin de kendimizi ve arkadaşlarımızı tanımamızı sağlıyordu bu çalışmalar ve aslında çok önemliydi" dedi.
herkes kendi kağıdını anlattıktan sonra pascal bize beş dakika verdi; çok büyük jestler, el kol, beden hareketleri olmadan, daha pratik ve basit bir şekilde kağıtta anlattıklarımızı hareketlere çevirmemizi, 1-2 dakikalık değil, 20-30 saniyelik bir şeyler yapmamızı istedi.
daha sonra da daire olduk ve herkes teker teker merkeze gelip tasarladığını sundu; ilk koreografimi yapmış oldum!

...

saat 15:15'e gelmiş ve biz hala stüdyoda sohbet ederken, bir kaç kişi izin isteyip keersmaesker söyleşisine yetişmek üzere bir hız giyindik ve kendimizi schwebebahn'la beş dakikada opera'da bulduk.
anna teresa de keersmaeker ayağında botu, üstünde kot-tişört sahnede; yanında gitarıyla carlos garbin; dans ile müzik arasında kurmaya, sorgulamaya, aramaya çalıştığı ilişkileri devam ettiriyordu. 15 sene önce, ilk pina festivali'nde sunduğu "once"un devamı niteliğindeki "twice"in yarattım sürecinden bölümler gösterdi; bizzat şarkı söyledi ve dans etti; şarkı sözleri büyük boyutta arkadaki duvara yansıyor, keersmaeker sözleri ve müziği soyutlaştırarak dans diline tercüme ediyordu.
biraz önce, dans atölyesinde pascal'ın bize yaptırmaya çalıştığı şeyin, üst seviye kalitedeki örneğiydi seyrettiğimiz.





ardından 45 dakikalık bir söyleşi oldu. sadece keersmaeker değil, topluluk dansçılarından alex cucek ve julie shanahan da katıldılar söyleşiye. topluluğa nasıl girdiklerini anlattılar. cucek, en genç dansçı olarak deneyimlerini fazlasıyla "felsefileştirerek" aktardı; robert sturm dahil kimse bir şey anlamadı!

keersmaeker ise müthiş alçakgönüllü, sade, net ve objektif konuştu. robert sturm'un zorla kurmaya çalıştığı bausch-keersmaeker paralleliğine pas vermedi. hikayesini taa en başından anlatmak zorunda kaldı ve şöyle başladı: "bir çiftçi aileden geliyorum..."
maurice bejart'ın 1960'larda brüksel'de nasıl güçlü bir rüzgar estirdiğini; binlerce insanın bejart'ın gösterilerine gittiğini; bunun toplumda dansa olan ilginin artmasını sağladığını, kendisinin de dansla ilk defa bejart koreografileriyle tanıştığını söyledi.
kendisi için, bausch'dan ziyade trisha brown'ın ilk işlerini referans gösterdi.
sturm'un ısrarlı soruları sonucunda kendisini zorlayarak, pina bausch'la olan karşılaşmalarını hatırlamaya çalıştı. iki kere, biri avignon'da diğeri amsterdam'da aynı tarihlerde gösterileri varmış ve ikisinde de keersmaeker'in hatırladığı, pina'nın o zaman bebek olan salomon'un ilkinde kucaktaki, ikincisinde lokanta masalarının altındaki haliymiş.
ortaya çıktı ki, bu iki büyük koreograf hiç bir zaman karşılıklı oturup sohbet etmemişler. ne yazık!

...

"für die kinder von gestern, heute und morgen"dan sonra; operanın küçük fuayesinde julie ann stanzak ile söyleşi oldu. stanzak, müthiş içten olduğu kadar dışadönük ve heyecanlı jestlerle toplulukla ilk nasıl karşılaştığını, 1986'da girdiği toplulukla ilk yıllarını, yaratım sürecinde bulunduğu ilk yapıt "viktor"u, pina'nın soru-cevap çalışmasıyla nasıl başettiğini, pina'nın son yıllarda tasarım şeklini değiştirdiği solo dansların nasıl ortaya çıktığını anlattı.
stanzak het ballet (hollanda ulusal balesi)'ndeyken, pina topluluğuyla amsterdam'a gelmiş ve büyük salonda "walzer"in provalarını yapmaya devam ettiğinde stanzak, bugün barmen operası'nın en gizli yerlerini bildiği gibi, o zamanlarda da amsterdam'daki tiyatronun en üstündeki kediyollarından birinden gizli gizli provaları izlemiş. pina onun orada olduğunu bilmiyormuş, ama o provaları gizli gizli izlemiş. pina ve topluluğun öğle yemekleri yedikleri kantinde o da "brötchen"ini (küçük sandvicini) yermiş.
topluluğa girdikten sonra sıfırdan tasarlanan "viktor"dan önce, daha önce çıkmış olan "auf dem gebirge..."de başka bir dansçı yerine rol aldığında, toplulukla ilk defa amsterdam turnesinde sahneye çıktığında, kulis'te "ben geçen yıl burada het ileydim, şimdi yeni bir toplulukla yeniden buradayım" diye ağlamaklı olunca pina ona sert ve net bir şekilde "güçlü ol!" demiş.
soru-cevap çalışmasında; her soruya mutlaka cevap verirmiş; her yıl tekrar tekrar sorulan sorulardan bezmezmiş; mesela, pina'nın sık sık sorduğu sorulardan biri "sehnsucht"muş. stanzak, ingilizce konuşan biri olarak, almanca'daki "sehnsucht"un ne kadar olağanüstü ve dahice bir kelime olduğunu, ingilizcedeki bir sürü anlamı, örneğin "yearning, longing, searching, wishing, hoping, wanting, reaching.." tek bir kerede, tek bir kelimede toplandığını; bu kelimeyi ve tabii ki pina'nın sehnsucht'lu sorularını çok sevdiğini söyledi...

...

yazacak çok şey var.. zaman az.. belki gerisi daha sonra..





2 Kasım 2013 Cumartesi

NRW028 dominique mercy ile karafiller arasında..

-->


pina40 jübile sezonunun pik yapacağı kasım ayı etkinlikleri 31 ekim'de başladı. önümüzdeki beş hafta boyunca her haftasonu birer yapıt sahnelecek: wuppertal-barmen operası'nda 1982 yılından "nelken" ile başlayıp, budapeşte esinli "wiesenland" ile devam edecek; düsseldorf operası'nda hindistan temalı "sweet mambo" ve "bamboo blues" iki akşam arka arkaya sahnelenecekler; tekrar wuppertal-barmen ve essen aalto theater'da, en son 1979'da birarada sahnelenmiş olan stravinski üçlemesi "frühlingsopfer" ve son olarak wuppertal-barmen'de, 1980 yılından 4 saatlik "1980".

iki akşamdır wuppertal-barmen operası'nda karanfillerle çoğalıyorum; gerçi dokuz yıl önce yine wuppertal'de iki kere izlemiştim "nelken"i, ama "o zamanki ben değilim şimdi"!
bu akşam bir kere daha izleyip "nelken"lere veda edeceğim; izlenimlerim yakında..

ama ondan önce; gösterilere ek olarak düzenlenen geniş yan etkinliklerden "begegnungen" (karşılaşmalar) serisinden dün akşam takip ettiğim judith kuckart - dominique mercy söyleşisi izlenimlerimi aktarmak isterim.

....

aslında bu seri, kadın dergisi emma'nın kurucusu ve yayıncısı, almanya'nın önde gelen feminist gazetecilerinden, (sanırım bizim duygu asena'mız) alice schwarzer ile planlanmış ama schwarzer rahatsızlandığı için dün akşam judith kuckart adında bir hanım yazar gerçekleştirdi söyleşiyi; dans eğitimi almış, bir süre kresnik'in asistanlığın yapmış, kısa bir süre kendi dans topluluğunu kurmuş, şimdilerde romanlar yazan biri kuckart.
önce kendi kitabından küçük bir bölüm okudu. kahraman juli böwe 16 yaşında wuppertal'e bir hanım koreografa audition'a gelmiş, koreograf onu stüdyoya kabul etmiş ama 18 olunca tekrar gel demiş, bu sırada yanında siyah ceketli bir erkek melek de durmaktaymış; kahraman 18 olduktan sonra bir daha wuppertal'e uğramamış.. dinlerken tahmin ettiğimiz gibi, kahraman yazarın kendisi, koreograf pina bausch. bu kadar birebir yaşanmış bir olayı romana koymanın ne kadarı edebiyat tartışılır doğrusu; nerede kaldı bunun hayalgücü; neyse..
kuckart ısrarla "sizce siyah ceketli melek kimdi?" diye sordu mercy'e . meğerse mercy’miş o “melek”..

evet, "biz bize sohbet ediyoruz, aman ne güzeliz, pina bausch da mükemmeldi, biz de onun mirasını en iyi şekilde koruyoruz" tarzında bir sohbet serisinin düşünülmüş olmaması çok güzel, çok yerinde; judith kuckart da bu anlamda üzerine düşen görevi yaptı, ancak "farklı" olabilmek için "zorlama" sorular sormak hiç de akıllıca değildi. zavallı dominique mercy, kuckart'ın ne sormaya çalıştığını bazen anlamadı, bazen çok iyi anladı da anlamlandıramadı, öylece kaldı, tutuldu, -ki, başta bayağı esprili ve hazırcevap bir insan olduğunu gösterdiği halde.

mesela; "sasha waltz veya christopher marthaler "1980"i veya "bahar ayini"ni sergilese nasıl olurdu?" gibisinden bir soru geldi kuckart’dan; mercy anlamayınca "yani, repertuar eseri gibi düşünün, macbeth veya hamlet sahnelemek gibi" diye açıkladı; iyi de ne waltz ne marthaler repertuar yapıtları sahnelemiyorlar ki, ya da çok çok ender. garip bir soruydu, mercy'i de ne diyeceğini bilemedi zaten.

kuckart söyleşiye şöyle başladı: "dün akşamki performans mı daha iyiydi, bu akşamki mi?"
malum "nelken" yıllar sonra tekrar çalışılan ve iki önemli dansçının, dominique mercy ve lutz förster'in artık dans etmedikleri, onların rollerini başkalarının üstlendiği bir yapıt.
mercy bu soru karşısında ne yapacaktı, seyircilerin önünde topluluğu mu çekiştirecekti; "ikisinin de kendi iyi tarafları vardı, ama bu akşamki biraz daha oturmuştu, bazı küçük aksaklıkları bu akşam giderdik" dedi. kuckart üsteledi "peki en beğendiğiniz sahne hangisiydi?"!




neyse, arada, mercy'den hoş anektodlar ve olaylar da öğrendik. 
“nelken”de de onun rolünü üstlenenin söylediği gibi “yuvada bile dans edermiş”. küçüklüğünden itibaren içgüdüsel olarak dans ettiğini fark eden öğretmeni annesine bu çocuğu dans ile ilgili bir okula verin diye öğütlemiş. annesi de bu öğüdü tutmuş.
ama ilginç olan mercy, ilerde başına iş aşmasın diye formaliteden, dışardan okuyarak bitirdiği lise dışında, ne bir formal eğitim ne de bale eğitimi almış. o dönem bordeaux opera balesinde eğitim veren bir hanımın derslerine gitmiş sadece; ve operaya gire çıka, 15’indeyken baleye birisi arandığında ellerinin altındaymış ve o tarihten itibaren dans etmeye başlamış.

pina’yla, eşi malou’yu (malou airaudo’da da pina bausch’un en eski dansçılarından biri, ancak uzun zamandır sahne üzerinde dans etmiyor, eğitimci olarak çalışıyor) görmek için new york’a gittiğinde, gemiden iner inmez tanışmış; onu karşılamaya malou ile gelenlerden biriymiş.
kuckardt burada da garip ve zorlama bir soru sordu: "jo ann endicot kitabınını başında pina için dünyanın en güzel insanı tabirini kullanmıştı, siz de öyle düşünüyor musunuz?" mercy "dünyada bir çok güzel erkek ve kadın var, o yüzden böyle bir tanımlama yapamam ama dünyanın en önemli insanlarından biri olduğu kesin" dedi..

mercy ile airaudo tanztheater wuppertal’in ilk dönemlerinde iki kere topluluğu terk etmişler. ilkinde paris’e gidip, kurslara katılmışlar, mercy aslında şancı olmak istiyormuş, carolyn carlsson ile tanışmış, onunla paris operası’nda ortak bir yapımda çalışmışlar, sonra malou ile kendi küçük topluluklarını kurmuşlar kendi küçük yapıtlarını sahnelemişler, az da olsa seyircileri olmuş (mercy bunlardan bahsederken esprili bir şekilde almanca’daki küçültme ekini kullanarak kelime üretti,: “toplulukcuk”, “yapıtcık”, “seyircicik”).
sonra, tam hatırlamıyor, ya pina onları çağırmış; bir şekilde dönmüşler, ancak “renate wandert aus”, macbeth uyarlaması ve “café müller”i yaptıktan sonra tekrar topluluktan, wuppertal’den ayrılmışlar; kişisel varoluş krizlerimizdi dedi mercy bu ikinci ayrılık için ve çok hoş bir anektodu da ekledi: “pina bizim ayrılacağımızı bildiği, ayrılacağımız kesinleştiği halde bize “café müller”deki roller teklif etti” dedi ve pina’ya teşekkür etti..

ikinci ayrılık sonrasında mercy artık hiç bir şey yapmak istemeyen bir şekilde güney fransa’da bahçede otururken, böyle olmayacak deyip, tekrar paris’e dönmüşler, kurslara kaydolmuşlar; ama olmamış ve bakmışlar ki yine wuppertal yolundalar; wuppertal’siz, pina’sız yapamayacaklar. 
mercy, airaudo, iki dansçı arkadaşları, o zaman bebek olan ve şu anda toplulukta dans eden kızları thusnelda mercy ve thusnelda’nın bakıcısı helena pikon. evet, tanztheater wuppertal’in uzun süreli dansçılarından ve halen topluluğun en ilginç dansçılarından biri olan helena pikon wuppertal’e bebek bakıcısı olarak ayak basmışmış.

kuckart’ın sorduğu sorulardan bence en ilginci ve anlamlısı, “pina’nın sorduğu sorulardan [pina bausch'un yapıtlarını oluştururken kullandığı dansçılara yöneltilen soruları kastediyor] herhangi birine cevap vermek istemediğiniz oldu mu hiç” idi.
mercy, “evet, aşka-sevgiye dair bazı sorular” ve “bazen de yaptığınız şeyin sahne üzerine alınma ihtimali korkutucuydu” dedikten sonra şu anektodu anlattı: 
bir sefer pina’ya “ama bu soruyu daha önce de sormuştun ve ben de cevaplamıştım” dedim, o da “evet, ama o zamanki senle şimdiki sen aynı değilsiniz ki” demişti ve haklıydı da!
...

evet, belki de bu yüzden ben de dokuz yıl önce izlediğim, hatta bir akşam önce izlediğim bir pina bausch yapıtını tekrar, tekrar izliyorum; çünkü o akşam, dokuz yıl önceki veya bir, iki akşam önceki ben değilim…

6 Şubat 2013 Çarşamba

wuppertal'de bir haftasonu






julie'ler (shanahan ve anne stanzak) yoklardı, dominique de, nazareth de, helena da. mechthild zaten seyrek konuk olduğundan o da yoktu. gençlerden eddie ve jorge de yoktular. belki o yüzden "rough cut" o kadar hafifti; ağır toplar olmadığı için. "rough cut"ın yükünü ditta, ruth, fernando, rainer ve pascal yüklenmişlerdi..

...

akşam otelde yapıttan sahneler hatırlamak istedikçe, bir ikisi dışında bariz imgeler belirmedi hafızamda. konsantre olarak izlememişim demek ki diye düşündüm.. ya da yapıt o kadar seyrek dokuluydu ki, etkisiz kaldı; kalmadı aklımda kaydadeğer bir şeyler.. 
ilk defa böyle bir şey başıma geldi; beğenmiş olsam da, içimi hoplatmayan, beni heyecanlandırmayan, uçurmayan, zayıf bir pina bausch yapıtı izledim.

...

pazar akşamı fuayede malou oğluyla sohbet ediyordu. yanına gidip malou'ya, yalnızca "çok güzelsiniz" demek geçti içimden.. 
sonra aklıma yapıttan bir bölüm geldi: nayoung üzgün, somurtuk duruyor; daphnis yanına gidip "çok güzelsin, yüzün çok güzel, ellerin çok güzel, nayoung çok güzelsin" diyor, daphnis tam lafını bitirmiş dönüp gidecekken naoyung "daphnis, lütfen tekrarlar mısın" diyerek ricada bulunuyor, ve durum dört-beş defa tekrarlanıyor..

4 Nisan 2011 Pazartesi

film festivali 30, izlenim 02: pina'nın dünyasında gezinti


pina bausch ve yapıtları hakkında hakkını vererek bir film çekebilmek; ancak wim wenders altından kalkabilirdi, öyle de olmuş.

neden wim wenders? bir: filmografisini düşündüğümde wenders ele aldığı konuyla arasına belli bir mesafe koyabildiği gibi, “duyguları” ve duyarlılığı elden bırakmamayı başarıyor.
iki: 1985’ten beri pina bausch’u tanıyor, takip ediyor ve kafasında o zamandan beri yuvalanmış bir fikir var: pina bausch ile bir film çekmek.

wim wenders, ilk düşüncesinden 26 yıl sonra, 2011’de, maalesef “pina ile” değil, ama iyi ki ve hakkıyla “pina için” bir film çekiyor; hem de sadece wenders’in değil, filmin ilk sahnesindeki yazıdan anladığımız üzere herkesin kendisini adamasıyla.

“pina” bir belgesel değil; bir dans filmi.
kah sahnede sularla dövülen bir kayaya tanık oluyorsunuz, kah bir su birikintisinin yanında sırtında ağaç fidesi taşıyan kırmızılı bir kadına, kah bir balo salonunda kadın ile erkeklerin kendilerini satışa çıkarmalarını seyrediyorsunuz, kah bir yüzme havuzunun kenarında kendi saçını tutup çeken bir dansçıya, kah sandalyeler arasında acı veren bir aşkı yaşamaya mahkum olmuş bir çiftin rutinine dahil oluyorsunuz, kah taşıt yollarının kesişme noktasında birleşen çiftin aşk hikayesine, kah ormanlık bir alanda yerdeki güz yapraklarını rüzgar makinasıyla süpüren bir kadın dansçıyı izliyorsunuz, kah wuppertal’in ünlü asılı tramvayında uzaydan düşmüş gibi duran tavşan kulaklı yabancının ürkekliğine…





wim wenders pina bausch’un dört yapıtını temel alıyor: 1975'li “der frühlingsopfer” (bahar ayini), 1978'li “café müller”, 1978'li “kontakthof” (balo salonu) ve 2006'lı “vollmond” (dolunay).
wenders "kontakhof"un üç ayrı versiyonunu kullanıyor: topluluğun dansçıları için 2009'da yeniden sahneye koyulanını, 2000 tarihli 65 yaş ve üstü hanımefendiler ve beyefendiler için olanını ve 2008 tarihli 14 yaş ergenler için olanını. bu sayede wenders, filmin "kontakthof" sahnelerinde insankızı ve insanoğlunun üç ayrı yaş dönemi arasında serbestçe gidip gelebiliyor; "kontakthof"un özünü mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor.
pina bausch'un vefatına kadar dans ettiği ve başyapıtı olarak kabul edilen "café müller"de ise wenders, bausch yerine helena pikon'un dans ettiği çekimlerle, bausch'lu arşiv görüntüleri arasında gidip geliyor. bausch'un "café müller"i çocukluk anılarından esinle oluşturduğunu hatırlanırsa, wenders'in bu yaklaşımı isabetli olmasının ötesinde anlamlı.

aralara bausch’un başka bir sürü yapıtından solo ve düetler ekleniyor. dört ana yapıt sahne çekimleriyle veriliyor, diğerleri ise kah sahnede kah dış mekanlarda kaydedilmiş görüntüleriyle.







hangi solo ve düetleri dans edeceklerini sanatçıların kendileri seçmişler, wim wenders ise seçilenlerin hangi mekanlarda dans edileceğini belirlemiş. sinemada mimariyi kullanma ve karakterler ile içinde bulundukları doğal-fiziki-mimari mekanı hemhal etme konusunda bence michelangelo antonioni'den sonra en yetkin yönetmen olan wim wenders'in mekan seçimleri her seferinde tüyler ürpertecek kadar etkileyici.
dış mekan olarak; wuppertal sokakları merkez olmak üzere, ruhr bölgesindeki endüstri yapıları, doğal peyzajlar ve çağdaş mimari mekanlar mesken tutulmuş.
ruhr deltasının en önemli endüstriyel kültür mirası zollverein’ın rem koolhaas imzalı kırmızı yürüyen merdivenlerinde andrey berezin’in pina bausch için kollarıyla nasıl dolunaya dönüştüğünü izliyoruz; sonraki bir sahnede ünlü japon mimar ikilisi sanaa’nın aynı bölgede inşa ettikleri bembeyaz tasarım okulunun çatısında bir erkek dansçının yana doğru düşen kadın dansçıya nasıl destek olduğunu; rainer behr’in taşocaklarındaki bir düzlüğü solosuna nasıl nüfuz ettirdiğini; wuppertal yakınlarında ormanın içindeki waldfrieden heykel parkının ve tümüyle camdan sergi salonunun solo ve düetlere nasıl fon oluşturduğunu…

wim wenders çekimlerin sahneden taşıp wuppertal sokaklarına taşınma fikrini, çektiği tek film olan 1990 tarihli “die klage der kaiserin” (imparatoriçenin yakarışı)’nda pina bausch’un mekan olarak wuppertal ve çevresini kullanmış olmasından esinlendiğini söylemiş bir röportajda. ve ne ilginç ki, çoğunlukla bulutlu ve yağmurlu wuppertal, filmin dış çekimleri sırasında hep güneşliymiş.




wim wenders, pina bausch’un vefatından sonra konsepti değişime uğrayan projeye bence çok hoş, duygusal ve pina bausch’a çok yakışan bir ekleme yapmış: pina bausch’un yapıtlarını tasarlarken dansçılarına sorular sorma yönteminden esinlenerek bu sefer wim wenders dansçılara bir soru yöneltmiş: pina bausch’u. wenders’in bu cevapları filme taşıyış şekli de bence tam pina’lık: nasıl ki pina bausch yapıtlarında sahnedeki dördüncü duvarı yıkar, dansçılarına seyircilerle iletişim kurdurur, wenders da dansçıları büst çekimiyle teker teker kameraya, yani biz seyircilere baktırıyor; pina hakkındaki sözlerini de bu sessiz görüntülere üst ses olarak döşüyor. bazı dansçılar hiçbir şey söylemeden sadece bakıyorlar, bazıları gözlerimizin içine bakıyor, bazıları uzakta başka bir noktaya, bazılarınınsa gözleri yerde; arada üst sesle verilen sözlerini mimiklerle destekleyenler de var.
bir de beni etkileyen; anadilleri almanca olmayan bir kaç dansçının cevaplarını almanca vermiş olmaları; pina'nın wuppertal'de yarattığı ortamın, güvenin, sevginin, aşkın, tutkunun hala devam ettiğinin en bariz göstergelerinden biri.

wim wenders, topluluğun en başından itibaren pina’yla birlikte olan iki kişiyi, dominique mercy ve malou airaudo’yu kendilerinin de rol aldıkları ve yaratım sürecine katıldıkları “café müller”in dekor maketinin önünde sohbet ettiriyor; maketin içine yapıtın hareketlerini çekimlerini monte ediyor.
pina’nın birkaç belgesel görüntüsünden alınmış sözlerini saymazsak filmin tek sözlü sahneleri dansçıların pina hakkındaki yorumları ve mercy ile airaudo’nun sohbeti. bu anlatımlar pina bausch’u o kadar güzel betimliyor ki, saatler süren bir belgesel olsa veya sayfalarca bir kitap, bu kadar öze, özele ve derine inemezdi herhalde. dansçıların her söz almasıyla pina çoğalıyor, zenginleşiyor, katmanlanıyor.


pina bausch ve yapıtları her seyirci için o seyirciye özel ve çözmesi çetrefil bir bilmece niteliğindedir, ama wim wenders isabetli yöntemlerle pina bausch'a dair ipuçlarını yakalamayı başarıyor.
“pina”da wim wenders’in detaycı, duyarlı ve kalıplara girmeyen özgür yaklaşımıyla hayat bulmuş öyle sahneler var ki; hem pina bausch’un ve yapıtlarının özüne iniyorlar hem de çok hoş ve ince anlamlar barındırıyorlar.
örneğin; “café müler”in orijinal kastında olan ancak yıllardır rolünü sahnede canlandırmayan malou airandou’nun yapıttaki en canalıcı mizansenini, bedeninin üst kısmı çıplak olarak sandalyede otururken yuvarlak cam masanın üzerine yatma halini, bir dereye, suyun içine taşıyarak, üst açıdan çekimle airando’nun cam masaya abanmış çıplak görüntüsünü, yüzünü, saçlarını, masanın altından akıp giden suyun görüntüsüyle birleştirmek gibi;
andrey berezin’in dansçılara film oynatıcısında pina bausch’un arşiv görünütlerini seyrettirirken bir yandan da sigara yakması gibi (hem pina bausch’un ağzından hiç kaybolmayan sigara sevdasına, hem de berezin’in pina bausch yapıtlarında sıkça yer alan sigaralı sahnelerine gönderme);
“bahar ayini” için, kendisi de adeta bir ayin ve koreografi gibi olan sahnenin hazırlama sürecinin çok kısa da olsa filme dahil edilmesi gibi;
ilkbahar, yaz, sonbahar, kış koreografisinin sahnede başlayıp, wuppertal belediyesinin borçları yüzünden son iki yıldır ve sanırım uzun süre kapalı kalacak wuppertal tiyatrosu binasının teraslarında devam edip, heykelli tepede sonlanması gibi;
pina bausch'un yönetmenliğini yaptığı 35 mm'lik tek sinema filmi olan "die klage der kaiserin" filminin leitmotiflerinden biri olan ormandaki güz yapraklarının rüzgar makinasıyla havalandırma sahnesinin yeniden yaratılması gibi...

"pina"nın üç boyut özelliğine gelirsem; filmin bütünü bu konuda o kadar büyüleyici ki, sanki üç boyutlu film dans için yaratılmış gibi!
teknik olarak, hızlı el kol hareketlerinin perdede parçalı gözükmemesi için, wenders'in teknik ekibinin mevcut 3d teknolojisini geliştirdiğini, yani bu filmde kullanılan tekniğin "avatar"dakinden çok daha ileriye götürülmüş olduğunu belirtmek lazım; zira bütünüyle kanlı canlı ve hızlı hareket eden figürleri üç boyuta taşımak
bilgisayar animasyonu ile digital olarak üç boyutlu çekmekten daha zor bir işmiş.

ayrıca; wim wenders'in kurgu için 14 ay harcadığını, bütününü kaydettiği dört yapıtı günü gününe kurguladığını söylersem, "pina"nın neden bu kadar mükemmel olduğunun ipuçlarından birini de yakalamış oluruz.
bu bilginin içinde, benim gibi pina hayranları için gizli olan mesaj ise, pina bausch'un dört büyük yapıtının wenders gibi bir usta tarafından baştan sona hem iki boyutlu hem üç boyutlu çekilmiş versiyonlarının bulunuyor olması; belli mi olur, bir gün belki bu yapıtlar bütün halleriyle piyasaya sürülürler...

...

nacizane, wim wenders'in "pina"sında bulduğum tek kusur, filmin son sözü ve aynı zamanda afiş sloganı olan pina'nın sarfettiği "tanzt, tanzt, sonst sind wir verloren" cümlesinin, aslında pina bausch'un kendisine ait olmaması, ancak başından geçen bir anekdotla ilgili olması; keşke wim wenders filmi pina bausch'un bu anekdotu anlattığı arşiv görüntüsünü kullanarak bitirseydi, çünkü anekdotun bütününde bu cümle çok daha anlamlı ve etkileyici oluyor:
kendisiyle yapılan bir röportajda pina bausch "dans nedir?" sorusuna aşağıdaki anektodu anlatarak cevap verir:
yıllar önce bir yunanistan seyahati sırasında yunan arkadaşıyla birlikte çingeneleri ziyarete giderler. inanılmaz bir şekilde karşılanırlar, herşey çok güzeldir. bir zaman sonra dans edilmeye başlanır. pina korktuğu, utandığı, çekingen olduğu için dansa kalkmaz; oysa oradaki herkes mükemmel dans etmektedir. pina, kafasının içindeki tedirginlikle, çekincelerle o kadar doludur ki, spontan davranmayı becerememektedir. ama çingeneler herkesin dans etmesini, pina'nın da dans etmesini istemektedirler.
11 yaşlarında küçük bir kız pina'nın yanına gelir ve bir şeyler söyler. yunan arkadaş pina'ya çevirir kızın söylediklerini: "dans et dans et... yoksa yiter gideriz."

3 Şubat 2010 Çarşamba

Pina Bausch çok güzel güler…

[Bu yazı TEB OYUN dergisinin 2 numaralı Yaz-2009 sayısında yayınlanmıştır.]

Pina Bausch çok güzel güler…
Pina Bausch’un hatırlattıkları…



Pina Bausch güldüğü zaman gözlerinin içi güler. Pina Bausch bir çocuk gibi sevinerek, teklifsiz, içten güler; gözlerinden anlaşılır ne kadar mutlu olduğu.

Her gösteri sonrası, topluluğun kendine has bir seyirciyi selamlama ritüeli vardır; dansçılar birbirlerine sarılmış olarak sahnenin iki yanından yavaş yavaş çıkarlar, ortada birleşip, selam verirler, sonra öne gelip tekrar eğilirler. İkinci selamdan sonra dansçıların arasında bir yerde, Pina Bausch da gözükür; ayrıcaklıklı olmadan, dansçılarla aynı hizada… Hep birlikte aynı selamlama ritüeli tekrarlanır.

Seyircinin çoşkulu alkışları Pina Bausch’u memnun eder; mutlu olduğunu gülümsemesinden, alkışların olağanüstü olduğu durumlarda ise (örneğin Wuppertal’de “Vollmond”un prömiyer akşamında) gülüşünden anlarsınız.
Üç kere ziyaret ettiği İstanbul’daki gösterilerinin ardından, ama özellikle İstanbul için tasarladığı “Nefés”in selamındaki çoşkulu alkışlarda da Pina Bausch’un mutluluğunu yüzünden okumak mümkündü.

İstanbul seyircisi, alkıştaki çoşkusu bir yana, Pina Bausch’u belli ki bambaşka bir yerinden, kalbinden vurmuş, etkilemiştir. Yakın tarihli bir televizyon belgeselinde Bausch uzun uzun anlatır: “İstanbul’a ilk defa gitmiştik, “Der Fensterputzer”i sahneliyorduk... Gösterinin bir yerinde dansçılar seyircilere hayatlarında önemli olmuş kişilerin fotoğraflarını gösterip hikayelerini anlatırlar, sonuna doğru ise bütün dansçılar ellerinde fotoğraflarla tekrar sahnenin önüne gelirler. İşte tam bu anda seyircilerden de bazıları cüzdanlarını çıkarıp kendi ailelerinden fotoğrafları dansçılara göstermeye başladılar. Öyle duygulu bir andı ki, insanlar ağladılar, muhteşem müzikle de birleşince olağanüstü bir atmosfer oluştu, tek kelime ile olağanüstüydü…” [1]

Pina Bausch’un İstanbul sevgisinde, İstanbul seyircisinde bulduğu bu gönüldaşlığın da büyük etkisi olsa gerek.
Nitekim, 2007 Mayıs’ında Wuppertal’de “Bamboo Blues” öncesinde, o dönemde Tanztheater Wuppertal’in idareciliğini yapan Koza Tamdoğan ile ayaküstü yaptığımız bir sohbette Koza Hanım, Pina Bausch’un 1998 yılından beridir uluslararası duraklarından biri haline getirdiği İstanbul’u çok sevdiğini ve tekrar gelmeyi çok istediğini söylemişti.
Pina Bausch’un kendisi de, bu yılın Ocak ayında Paris’te görüştüğü İstanbul Tiyatro Festivali Sanat Yönetmeni Dikmen Gürün’e, altı senedir topluluğuyla uğrayamadığı İstanbul ayrılığı için “Altı yıl uzun bir süre” demiş. [2]


Pina Bausch günlük hayat karmaşasının dışındadır…

Pina Bausch’un doğduğu kasaba Solingen’den 20 dakika uzaklıktaki Wuppertal, Almanya’nın sanayi bölgesi Kuzey Ren-Vestfalya’da küçük bir kenttir; coğrafi olarak, Wupper deresinin aktığı vadinin yamaçlarına kurulmuştur. Vadinin tabanındaki dere yatağına, upuzun ve kalın bacaları iki yandaki tepelerin yüksekliğini aşan devasa fabrikalar yerleştirilmiştir. Vadinin yamaçları ise sıra sıra konutlarla kaplıdır. Fabrikalarda çalışmak dışında hiçbir nedenle yolunuzun düşmeyeceği kasvetli bir kenttir Wuppertal. Tek ilginç tarafı 1900 yılında Wupper deresinin üzerine, havada asılı olarak inşa edilmiş ve hala kentin en önemli toplu taşıma aracı olarak kullanılan ünlü Schwebebahn’dır (Asılı Tramvay).
Pina Bausch 35 senedir, sanayi dışında hiç bir şeyin olmadığı bu kentte çalışır, dansçılarıyla birlikte üretir. Dikkati toplamak, yoğunlaşmak, “çalışmak” için ideal bir yerdir Wuppertal. Bir anlamda, çöldeki keşişler gibidir Pina Bausch ve dansçıları; inzivaya çekilip, sadece bildikleri en iyi işi yapan.


Pina Bausch hayatın tam da içindedir…

Ancak Wuppertal’deki bu münzevi hayat, günlük hayat kargaşasıyla içiçedir. Pina Bausch bir belgeselde “Wuppertal iş-günü-kentidir, tatil-günü-kenti değil” der ve devam eder: “Her gün Lichtburg’a giderken önünden geçtiğim durakta otobüs bekleyen insanların yorgun ve bezgin hallerini gördükçe; insanın nasıl zor bir dünyada yaşadığını bilmesi ve sadece herşeyin çok güzel olduğunu düşünerek yaşamaması gerektiğini, kendim ve yaptığım iş için önemsiyorum…” [1]

Eski bir sinema salonundan bozma prova mekânı Lichtburg, Schwebebahn’ın önemli duraklarından biriyle dipdibedir. Pina Bausch’un üst kattaki fuayeden bozma ofisi ile Schwebebahn’ın durağı aynı hizadadır; pencerelerden mütemadiyen gelip geçmekte olan tramvaylar gözükür.
Lichtburg’un altında 80’li yıllarda kafeterya ve barlar, günümüzde ise büyük bir McDonalds şubesi vardır. Eski bir belgeselde dansçıların Lichtburg’un altındaki dönerciden patates kızartması aldıklarını görürüz. [3]

Pina Bausch ve dansçılarını “Walzer”in 45 gün süren prova aşamalarında takip eden bu belgeselde sık sık Pina Bausch’un o zamanlar altı-yedi aylık olan oğlu Rolf’ü de seyrederiz; yerde sürünür, dansçılara tepki verir, annesinin onu tek eliyle kavrayış şeklini dansçılar da birbirlerinin üzerinde denerler. Çoğu görüntüde kendisi gözükmese de bebeğin sesi devamlı arkadan gelir; belli ki bütün prova aşamasında bebek de dansçılarla birliktedir.
Daha yakın tarihli başka bir belgeselde ise [4], bu sefer Paris’te Théatre de la Ville sahnesi’nde “Água”nın provaları yapılırken, arkada, boş seyirci koltuklarının yanında pusetinin içinde başka bir bebek durmaktadır; büyük ihtimalle dansçılardan birinindir.
Provalar, gösteriler hayatla içiçe ve hayatın bütün doğallıyla ve beraberinde getirdikleriyle devam etmektedir; Pina Bausch da onları olduğu gibi yapıtlarına taşır…

Wuppertal Belediyesi’nin, Pina Bausch vefat ettikten sonra internet sitesinde açtığı taziye defterine [5] yapılan katkılardan biri Pina Bausch hakkında ilginç bir anekdot içerir: Topluluk Berlin Volksbühne’de turnededir. Gösteri sonrasında Pina Bausch ve dansçıları için fuayedeki Kırmızı Salon’da bir büfe hazırlanmıştır. Bir kaç da izleyici vardır salonda; dansçılar dinlenmekte, sohbet edilmektedir. Bir an fark edilir ki Pina Bausch yoktur; o sırada, fuayenin diğer ucundaki Yeşil Salon’da gerçekleşen haftalık olağan tango kursunda yaşlı bir beyle tango yapmaktadır.


Pina Bausch hüzünlüdür…

Pina Bausch sadece iki yapıtında bizzat dans eder. İlki 1978 tarihli “Café Müller”, diğeri 1995 tarihli “Danzon”dur. Bausch’un bütün yapıtlarına sinmiş ince bir hüzün vardır, ancak bu iki yapıt diğerlerinden daha içli, daha melankoliktir.

Danzon”da Pina Bausch gösterinin sonlarına doğru, 8-10 dakikalık bir soloyla sahneye çıkar. Solosuna eşlik eden müzik hasret dolu bir fadodur. Bausch arkasındaki devasa perdeye yansıyan rengarenk balıklarla dolu görüntü denizinin içinde, narin uzun kollarını hareket ettirir. Bausch’un kendi gölgesiyle ikiye katlanan, her türlü fırtınaya göğüs germeye hazır, kuvvetli bir solodur bu.
Yeniden kaybolmadan az önce, kolunu bizlere, seyircilere selam verir gibi bir jestle havaya kaldırır ve hafifçe sallar. Bausch’un bu solosu yalnızlık yayar; bir ayrılık haberi verir gibidir.

Café Müller” ise Pina Bausch tiyatrosunun başyapıtıdır. Bir aşk hikayesi anlatır; kalp sızısından, sevdiğini kaybetmekten, ayrılıktan, hasretten ve bekleyişten bahseder. Yapıta, Henry Purcell’in "The Fairy Quenn" ve "Dido and Aeneas" operalarından içkin, hüzünlü aryalar eşlik eder.

Altı kişilik kadrosu ve 45 dakikalık süresiyle alçakgönüllü bir yapıt olmasına karşın, Pina Bausch’un sembollerle yüklü, en zor anlaşılan, en kişisel yapıtıdır.
Bausch bir söyleşide, “Café Müller”in yaratılış aşamasının gerek kendisinin gerekse diğer dansçıların hayatlarının çok önemli ve kişisel bir parçası olduğunu, bu döneme ve bu yapıta dair çok özel anılarının bulunduğunu belirtir. [6]

Café Müller”in belkemiği Pina Bausch’tur; sahneye ilk o adımını atar; karanlıkta, ince askılı beyaz geceliğiyle gözleri kapalı, kolları sarılacak birini arar gibi öne doğru açılmış ve avuçları dışa dönük olarak sahnenin sağındaki kapıdan girer, etraftaki sandalye ve masalara çarparak ilerler.
Yapıt boyunca, diğer dansçılardan bağımsız, yalnız ve en arkada kalır; Purcell’in “Kraliçenin Yakarışı” olarak da bilinen “O let me weep, for ever weep” aryası eşliğindeki koreografisi klasikleşmiştir.
Yaklaşık 45 dakika sonra, Pina Bausch hala gözleri kapalı ve kolları açık, sandalyelere çarpa çarpa kaybolmuş bir şekilde dolaşırken ışıklar yavaş yavaş kararır, yapıt sonlanır…


Pina Bausch tesadüfleri sever…

Yapıtlarının yaratım sürecinde rastlantıları göz ardı etmeyen Pina Bausch, “Café Müller”in ilk halinde kendisi için bir rol düşünmemiştir.
1999 yılında Taormina’da Avrupa Tiyatro Ödülü’nü alırken açıkladığı gibi; Tanztheater Wuppertal’in ilk yıllarından itibaren beraber çalıştığı, yol arkadaşlarından biri olan Malou Airaudo için önceden belirlediği bir müzik eşliğinde bir koreografi hazırlamak istemiş ancak Airaudo hareketleri iyi ezberleyemediği için, prova salonunda onun arkasında durup, onun için hazırladığı hareketleri yaparak Airaudo’nun bunları tekrar etmesini sağlamış, ardından Airaudo eğer o olmazsa kendisinin de dans etmeyeceğini söyleyerek Pina Bausch’u yapıtta yer almaya ikna etmiştir. [7]

Başka ilginç bir tesadüf, 1980 yılında “Bandoneon”un genel provası sırasında yaşanır: Pina Bausch, Wuppertal Operası’nda “Bandoneon”un son genel provasını yapmaktadır. Aynı salonda akşam Wagner’in bir operası sahnelenecektir, dolayısıyla Pina Bausch ve dansçılarının belli bir saatte salondan çıkmaları gerekmektedir. Ancak prova geç başlamıştır ve uzamaktadır. Pina Bausch provaya devam etmekte ısrar edince, sahne amiri çözümü en azından dekorları yavaş yavaş kaldırmakta bulur. Görevliler, “Bandoneon”nun bir bar mekânından oluşan dekorunu sökmeye başlarlar. Önce, büyük çerçeveli boksör fotoğrafları taşınır, sandalye ve masalar çekilir, duvarlar parça parça sökülür. En son, dans gösterileri için özel olarak yere serilen uzun şeritler halindeki halılar da kaldırılır. Dansçılar provaya devam ederken, sahne bütünüyle bomboş kalmıştır.
Pina Bausch bu görüntüyü çok beğenir; belki, tam da “Bandoneon”un sahne düzenlemesi için aradığı fikirdir bu. Bausch, yapıtın birinci perdesiyle ikinci perdesinin yerlerini değiştirir; gösteri bar dekorunda başlar, bir saat kadar sürer ve sonra, sahneye sahne görevlileri girip, aynı prova sırasında yaptıkları gibi sakin sakin sahnedeki her şeyi kaldırmaya, dans halılarına kadar her şeyi söküp götürmeye başlarlar. İkinci perde çıplak, boş sahnede oynanır. [8]
Bandoneon” yaklaşık 30 yıldır bu şekilde sahnelenmektedir.


Pina Bausch bir illüzyon ustasıdır…

Pina Bausch illüzyon olsun diye illüzyon yapmaz ama her yapıtında insanı şaşırtan, hayrete düşüren, giderek nefesini kesen sahneler vardır.

Birçok yapıtında kullandığı masif ve ağır etkisiyle yerinden oynatılamazmış gibi duran yüksek beyaz duvarların “Água”da sanki tüy kadar hafifmişcesine yavaş yavaş havalanarak arkalarındaki Amazon ormanına geçit vermeleri ne kadar beklenmedikse, aynı masif duvarların “Für die Kinder von gestern, heute und morgen”da birbirlerinin içlerine geçerek sahne boyunca kaymaları o kadar şaşırtıcıdır.
Nefés”te zeminde fark ettirilmeden oluşan küçük göl ne kadar büyülüyse, 12 Haziran 2009’da prömiyer yapan son yapıtında beyaz sahne zemininin parçalara ayrılarak çatlakların oluşması o kadar beklenmediktir.
Dansçılarını, “Palermo Palermo”da sahnenin arkasından seyirci yönüne doğru yıkılan devasa beyaz-tuğla duvarın etrafa saçılmış kırık parçaları üstünde/arasında oynatması ne kadar irkilticiyse, “Arien”de ayak bileklerine kadar suyla doldurulmuş sahnede dans ettirmesi de bir o kadar şaşırtıcıdır.

Der Fensterputzer”deki güllerden dağ, “Nelken”deki bütün sahneyi kaplayan sekiz bin karanfil, “Nefés”teki şelale, “Vollmond”daki sağanak yağmur, “O Dido”daki kaya, “Ten Chi”deki balina kuyruğu gibi minimalist ancak büyük boyutlu nefes kesici fikirlerin yanında, kıyafetlerinin bütününü kaplayan küçük ampülleri yakıp söndürerek birbileriyle iletişim kurmaya çalışan kadın ile erkek gibi, mayolarla plaj keyfi yapan erkek ve kadın dansçıların vücudlarını, üzerlerinde gerçek boyutta çıplak kadın çizimleri olan havlularla örtmesi gibi nice sahneler de illüzyon tadı içerirler.
Ve hatta; bir kadın dansçının üzerlerine birer kırmızı nokta boyadığı dizlerinin, oturuş şeklinden dolayı göğüs gibi gözükmesi, veya başka bir kadın dansçının upuzun saçını her tarayışında taraktan beyaz bir tüy dökülmesi gibi ince bir mizah dozu da barındıran nice küçük fikir, seyircileri naif bir hayrete düşürmeye yeterlidir.


Pina Bausch öncüdür…

Pina Bausch ilk defa 1977 yılında, Bela Bartok’un “Herzog Blaubarts Burg” adlı operasından esinlenerek hazırladığı yapıtın oluşması aşamasında “dansçılara soru sorma” yöntemini geliştirmiştir.

Dansçılarının verdikleri cevapları deftere not eden Pina Bausch bu yöntemi ilk kullanmaya başladığında dansçılarına da defterler tutturup verdikleri cevapları yazmalarını istermiş, daha sonraları sadece kendisi defter tutmaya devam etmiştir.

Bausch provalar esnasında dansçılarına sorular sorar veya konu başlıkları verir. Dansçılar cevap olarak istediklerini yapmakta serbesttirler, hatta cevap vermeme hakları da vardır; ister solo olarak isterlerse ikili üçlü gruplar halinde ya bir dans ile cevap verirler, ya teatral bir sunum yaparlar ya da sadece çıkıp bir cümle söyler, şiir veya şarkı okurlar.

Küçük parçalar zamanla birbirlerine bağlanmaya, örgü oluşmaya başlar. İlişkiler kendini gösterir, yönlenmeler belirginleşir. Bazen küçük olan büyür. Bazıları bütünüyle düşer. Bazıları değişir, şeklini dönüştürür. Ya da önceden ayarlanmadığı halde, bir müzik ile eşleşir. Bazıları ise bir dansçıdan diğerine taşınır.
Pina Bausch’un genç dansçılarından Christiana Morganti bir belgeselde tatlı tatlı yakınmaktadır; solosu tamamlanmış, bedeninin bir parçası haline gelmiştir. Eşlik edecek doğru müziği bulmak için Pina Bausch ona solosunu 40 farklı müzikle tekrar tekrar yaptırır. Ne zaman solo ile müzik uyuşur, bu sefer de seçilen müzik, yapıtın genelinde bir önceki veya bir sonraki müzik ile uyuşmaz; soloya yapıtta yeni bir yer aranmaya başlanır; dansçı soloyu defalarca tekrarlar.
Morganti ilk çıktığında bebeği gibi sevdiği, hatta aşık olduğu ve seyircilere göstermek için can attığı solosundan, bir nokta gelir nefret etmeye bile başlar... [4]

Uzun yıllardır toplulukta dans eden Ruth Amarante, Pina Bausch ile dansçıları arasındaki ilişkiyi basit bir iş ilişkisi olarak değil, karşılıklı derin bir aşk ilişkisi olarak tanımlar ve ekler: “Her aşk ilişkisi gibi, bu ilişki de uç noktalarda mutlu ettiği gibi, zaman zaman acı da verir”. [1]

Bu tarz soru-cevaplı ve önün görülmediği bir çalışmada dansçıların Pina Bausch’a mutlak güvenleri ve teslimiyetleri şarttır ve öyledir de; çünkü kendisinin de dediği gibi, Pina Bausch gerçekte ne aradığını dansçılarına asla söylemez.
Sorular, bir konuya çok dikkatlice yaklaşmak için vardır. Bu bütünüyle çok açık ve tabii ki çok itinalı bir çalışma şeklidir. Çünkü ben her zaman tam olarak ne aradığımı bilirim, ama duygularımla bilirim, aklımla değil. Bu yüzden insan hiçbir zaman dosdoğru da soramaz. Bu fazla kaba olur ve cevaplar da fazla bildik. Ne aradığımı bilirim ama anlatamam. Kelimeleri kendi haline bırakmayı ve büyük sabırla ortaya çıkartmayı tercih ederim. En güzel şeyler çoğunlukla en saklı olanlardır. Bunları almak, beslemek ve yavaşça büyümelerini sağlamak gerekir. Bunun için de karşılıklı güvene ihtiyaç vardır. Çünkü her zaman engel oluşturan eşikler vardır aşılması gereken. Bu yüzden, kendilerini kolayca dışarı vurmayan, belli bir ürkekliği ve belli bir mahcubiyeti olan dansçılarla çalışmayı tercih ederim. Çalışırken belli bir sınıra gelindiğinde bu mahcubiyetin ve tereddütün olması müthiş önemlidir. Kendilerini pazarlayan insanların bu çalışmada yeri yoktur. Mahcubiyet şunu garantiler; örneğin birisi çok küçük bir şey gösterdiğinde, bu çok ona mahsus, nadir bir şeydir ve bunu böyle de görmek gerekir. Zorluk işte tam da burada yatar: birisini -lafın gelişi- öyle bir baştan çıkarmak gerekir ki, o bu küçük gizli şeyini bulabilsin.” [9]

Pina Bausch, sorularına dansçıların verdikleri cevaplar konusunda da konuşmaz, arada sırada çok komik bir cevapsa gülümseyebilir ama bu, o cevabı sevdiği veya onayladığı anlamına gelmez. Bausch, bütün bu soru-cevapları kendi kafasındaki kurguya göre tekrar biraraya getirerek yapıtını oluştururken, onların sadece %5’ini kullandığını belirtir. [1] Zaten, istisnasız dansçılarının hepsinin belirttiği gibi, bütün bu süreç sonunda ortaya çıkan yapıtta, her ne kadar prova sırasında verdikleri cevaplardan izler bulsalar da o cevaplar bambaşka bir bağlama oturtulmuş, anlamları değişmiş veya pekiştirilmiştir. [1]
Hiçbir dansçı “kullanıldığını” düşünmemektedir, çünkü hepsi, “bir Pina Bausch yapıtı”nı benzersiz kılan sırrın bu çalışma tarzında gizli olduğunu bilmektedirler.

Dansçılara soru sorarak çalışma yöntemi günümüzde Alain Platel, Jan Lauwers gibi birçok koreograf tarafından da kullanılmaktadır. Ancak Pina Bausch’un çalışma tarzının diğer koreograflardan ayrılan başka önemli bir tarafı daha vardır. Bausch yapıtlarının oluşma ve sunum aşamalarını “work-in-progress” anlayışıyla ele alır; “Eğer bazılarının yaptığı gibi prömiyer tarihini çok ciddiye alıp, herşeyiyle bitmiş bir yapıt ortaya koymaya yeltenseydim, asla bu işi yapamazdım; çünkü ilk aşamalarında keyifli olsa da iş ciddiye binince çok zorlayıcı ve yıpratıcı bir süreç bu. Öyle zamanlar olur ki son genel provada bütün yapıtı yeniden kurgulayabilirim, bazı şeyleri çıkarabilir, yeni şeyler ekleyebilirim…” [1]


Pina Bausch topluma ayna tutar…

Şimdilerde her yeni yapıtının çoşkuyla karşılandığı Wuppertal’e Pina Bausch, 70’li yılların ortalarında, seyirci tarafından sevilen yerleşik klasik bale topluluğunun yerine, tabir yerindeyse bir gecede getirilir.
İlk yıllarda Pina Bausch’un gösterileri tepkiyle karşılanır; yüzüne tükürülür, saçları çekilir, gösteriler yuhalanır. Bausch, o yıllarda kesinlikle seyirciyi provoke etme amacı gütmediğinin altını çizer. [1] Bu şiddetli tepkilerin asıl nedeni, Bausch yapıtlarının topluma ayna tutuyor olmalarıdır.

Pina Bausch’un 70’li yılların sonları ile 80’li yılların başlarında verdiği ürünlere izleyiciyi sarsan, karamsar bir bakış hakimdir. Stravinski’nin, ilkel kurban ritüellerini betimlediği yabansı ve gerilimli müziğinin uyarlaması “Le Sacre du Printemps”, Brecht/Weill ikilisinin çeşitli oyunlarından derlenerek oluşturulan “Die sieben Todsünden”, Shakespeare’in “Macbeth” oyununun uyarlaması “Er nimmt sie an der Hand und führt sie in das Schloss, die anderen folgen”, Bela Bartok’un operasından uyarlanan “Blaubart. Beim Anhören einer Tonbandaufnahme von Béla Bartoks Oper “Herzog Blaubarts Burg””, “Kontakthof”, “Keuschheitslegende”, “Arien” ve “Walzer” bu döneme aittir.
Bausch’un yapıtları, 70’li ve 80’li yıllarda, günlük (şefkatli veya acı dolu, samimi veya riyakâr, acı veya mutlu, kırıcı veya verimli) ilişkilerin doğasını açığa çıkarmaya çalışırken, 90’ların ortasından itibaren daha çok her bir dansçısının yaratıcı potansiyelini teşvik eden ve seyircileri yaşadığımız dünyaya daha güvenerek bakmaya cesaretlendiren aydınlık, neşeli, sıcak ve çoşkulu bir atmosfere bürünürler [9]; bir anlamda, “daha kolay yenilir yutulur” olurlar. Hatta bu değişimden dolayı, temalarını hafifletiyor diye, Pina Bausch çoğu kez eleştirilmiştir de.

Ancak; Pina Bausch’un tek bir büyük yapıtı vardır aslında. İster karamsar, kasvetli ve ironik olsun ister aydınlık ve neşeli, bütün yapıtları bu büyük toplamı oluşturan parçalardır yalnızca.
Pina Bausch’un bu tek büyük yapıtının konusu ise insandır. Bausch, çağımız insanının sevgisizliğine, iletişimsizliğine ve yabancılaşmaına dair eleştirel portresini çizer; tereddütleri, hayalkırıklıkları, korkuları, çocukluk anıları, istekleri, beklentileri, özlemleriyle… tutkusu, acizliği, iktidarsızlığı, şefkat ihtiyacıyla… kaybettikleri, hayalleri ve rüyalarıyla… özgürlük hissiyle, takdir görme ihtiyacıyla, yakınlık ve güven isteğiyle… haşinliği, yılgınlığı ve kibriyle… sessizlikleri, mahrumiyetleri ve kırılganlıklarıyla kadın ve erkeğin portresidir Pina Bausch’un konusu.

Bausch kadına erkekten daha fazla eğilir; kadının doğasını, cinselliğini, erkek ile olan ilişkisini, bastırılmışlığını, çocukluğunu arayışını, özlemini, hiçbir zaman tatmin olamayışını, cilvesini, arzularını, kaprislerini, masumiyetini, korkularını, çaresizliğini, kapana kısılmışlığını sahne sahne önümüzden geçerir...

Pina Bausch, yapıtlarıyla bizi başka bir dünyaya götürür: kendi dünyasına. Onun penceresinden bakarız tekrar kendimize, etrafımıza ve ilişkilerimize…
Pina Bausch bizlere bizi anlatır. Yapıtları ister Macbeth’ten uyarlansın ister bir erken dönem Gluck operası olsun, ister dünyanın çeşitli kentlerinden ilham alsın, isterse de bol yağışlı Wuppertal’de yaratılmış olsun, sahnede anlatılanlar bizlere dairdir; dünyanın neresinde oturursak oturalım, hepimizin az çok, üç aşağı beş yukarı aynı duyguları, aynı üzüntüleri, aynı sevinçleri, aynı iktidar kavgalarını, aynı arzu ve kıskançlıkları, aynı acizlikleri yaşadığımızı, hissettiğimizi anlatır Pina Bausch.

Bütün önemli sanatçılar gibi, tek bir dünyası vardır Bausch’un. Ve bütün yapıtları, o tek bir dünyanın çeşitli yansımalarıdır.
Bazılarımızın, Bausch’un her seferinde kendini tekrar ettiğini zannetmesi de bu yüzdendir; aslında tekrara düşmüyordur Pina Bausch; derdi tektir ve o derdin binbir türlü yüzü vardır anlatılacak. Pina Bausch yıllar boyu önümüze bunları serer sabırla, bıkmadan…


Pina Bausch çok güzel bakar…


Pina Bausch hakkında yapılmış çeşitli tarihlerdeki belgesellerin istinasız hepsinden tanıdığım bir görüntü; Pina Bausch prova salonunda bir masanın arkasında oturmuş, pür dikkat dansçılarını seyrediyor; bir elinde sigara, diğeriyle de bir deftere durmaksızın notlar alıyor.

Pina Bausch çok dikkatli, belli ki mükemmelliyetçi, zor bir insan, ama kesinlikle otoriter, kırıcı, despot veya agresif değil. Ve Pina Bausch’un en önemli özelliklerinden biri, dansçılarını seyrederken onlara çok güzel bakması; anlamlı, düşünceli, içten ve derin bir bakış bu. Zaten o bakış değil mi, Pina Bausch’un yapıtlarını “bir Pina Bausch yapıtı” yapan.

Topluluğun istisnasız her gösterisinde, salonun arka sıralarında seyircilerin arasında bir koltukta oturup bütün yapıtı izleyen bir bakış Pina Bausch’unki.
Yapıt boyunca yanındaki asistanlarına fısıldayarak notlar aldıran, ertesi gün bu kritikleri dansçılarıyla tekrar gözden geçiren bir bakış.

Bir taraftan da, öyle alçakgönüllü bir bakış ki, her bir seyircisini, kendi öznel bakışını edinmesi için özgür bırakan.
Pina Bausch 1998’de İstanbul Tiyatro Festivali’ne ilk defa geldiğinde, AKM Oda Tiyatrosu’nda seyircilerle bir söyleşi yapmıştı. Siyahlar içinde, uzun saçlı, ince, narin, boynu hafif bükük bir kadın çıkmıştı sahneye; inanılmaz nazik, sanki çekingen, had safhada mütevazi bir kadın. Bir kaç soru sorulmuştu bir akşam önce seyrettiğimiz "Der Fensterputzer " ile ilgili; hiç unutmuyorum, "Ben ne anlatmak istediysem dün akşam sahnede seyrettiniz, söyleyecek başka sözüm yok, esas önemli olan sizlerin yorumlarınız" gibi bir cevap vermişti.
Sadece seyircilerine karşı değil, turnelere gittikleri kentlerde gösteri sonrasında sanatçıların, dansçıların ve entellektüellerin katıldığı toplantılarda bile Pina Bausch’un, akla gelebilecek her konudan konuştuğu halde yapıtları hakkında konuşmadığı bilinir.

Yapıtlarını kendi bakışıyla mükemmelleştirmeye çalışan Pina Bausch, yapıtları hakkında konuşmaya gelince, onları seyreden bakışları daha çok önemsiyordu.
Pina Bausch artık hayatta olmasa da, o ve yapıtları, onları seyreden seyircilerinin bakışlarında yaşamaya, soluk almaya devam edecek…





[1] Pina Bausch, yön: Anne Linsel, WDR, 2006.
[2] "Özel bir insan: Pina Bausch", Dikmen Gürün, Cumhuriyet Gazetesi, 10 şubat 2009.
[3] Was tun Pina Bausch und ihre Tänzer in Wuppertal?, yön: Klaus Wildenhahn, NDR/WDR, 1982.
[4] Coffee with Pina, yön: Lee Yanor, Wieseltier Productions, 2005.
[5] http://www.wuppertal.de/
[6] Dominique Mercy tanzt Pina Bausch, yön: Regis Obadia & Lisa Wiergazova, ARTE F, 2003.
[7] Pina Bausch, Guy Delahaye, Edition Braus, 2007.
[8] Pina Bausch “Tanz gegen die Angst”, Jochen Schmidt, List, 2002.
[9] Pina Bausch oder Die Kunst über Nelken zu tanzen, Leonetta Bentivoglio & Francesco Carbone, Suhrkamp, 2007.