özen yula etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özen yula etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2024 Çarşamba

30 EKİM


1938 orson welles tarafından seslendirilen h. g. wells'in dünyalar savaşı adlı eserinin radyo yayınının kitlesel bir paniğe neden olduğu iddia edilmiş

1944 aaron copland'ın appalachian spring adlı bale eserinin dünya prömiyeri washington, d.c.'de yapılmış; eserde martha graham başrolde dans etmiş

1986 ancak uzun kuyruklar sonucu bilet bulunabilen lüküs hayat müzikalini harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde seyrettim; yönetmeni haldun dormen'di, başrollerinde suna pekuysal, zihni göktay, alev gürzap ve sezai alptekin oynuyorlardı

1987 george michael'in ilk albümü faith yayınlandı

1987 kent oyuncuları'ndan athol fugard'ın bir çift kanat oyununu yıldız kenter rejisiyle seyrettim; yıldız kenter, şükran güngör ve mübeccel vardar oynuyorlardı

2007 tim'de pink martini konserine gittim

2010 garajistanbul'da özen yula'nın yala ama yutma! adlı oyununu melis tezkan & okan urun & ayça damgacı rejisiyle seyrettim

2012 crystal pite'ın the tempest replica aslı gösterisini münih gasteig'da seyrettim

2021 sekiz yıl sonra, yenilenmiş istanbul atatürk kültür merkezi'nde kamuya açık ilk gösteriyi seyrettim: istanbul devlet opera ve balesi yapımı, vincenzo grisostomi travaglini'nin sahnelediği hasan uçansu'nun sinan operası'nın bir akşam önce protokole sunulan dünya prömiyeri ardından ikinci gösterisi



22 Mayıs 2024 Çarşamba

22 MAYIS



1983 istanbul'daki çeşitli müze ve tarihi binalarda anadolu medeniyetleri sergisi açıldı

1993 istanbul belediyesi şehir tiyatroları tiyatro araştırmaları laboratuvarı'nın beklan algan - ayla algan ve erol keskin yönetiminde sahneledikleri troya I - troya içinde vurdular beni adlı gösterisini istanbul harbiye'de askeri müze'de seyrettim

1995 katalan sokak tiyatrosu topluluğu els comediants'tan rumelihisarı'nda bir zamanlar hayat adlı gösteriyi seyrettim; üç akşam sonra da ortaköy meydanı'nda tiyatro gemisi'ni

1997 royal national theatre'ın richard eyre rejisiyle sahnelediği ve başrolde ian holm'ün oynadığı kral lear oyununu aya irini kilisesi'nde seyrettim

2002 heiner goebbels'in hashirigaki adlı gösterisini istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da seyrettim

2004 wim vandekeybus'un koreografisini yaptığı ultima vez'in blush adlı dinamik ve heyecan verici gösteriyi istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da seyrettim

2006 peter brook'un sizwe banzi is dead adlı gösterisini ses tiyatrosu'nda seyrettim

2012 anouk van dijk ile falk richter'in düsseldorfer schauspielhaus yapımı olarak sahneledikleri rausch adlı gösteriyi düsseldorf'da seyrettim

2015 işsanat'ta çağdaş flamenko ustalarından eva yerbabuena'yı seyrettim

2016 türkiye'deki ilk sarmalayıcı/çevreleyen tiyatro gösterisi olan özen yula'nın an adlı oyununu yeldeğirmeni sanat merkezi'nde deneyimledim



1 Nisan 2024 Pazartesi

01 NİSAN

fotoğraf: mehmet kerem özel, 18 eylül 2015


1748 pompei harabeleri ispanyol rocque joaquin de alcubierre tarafından keşfedilmiş; ben pompei'yi ilk defa 1992'de, ikinci defa 2015'te ziyaret ettim

1778 new orleans'lı işadamı oliver pollock "$" sembolünü yaratmış


1814 ilk gas lambaları londra sokaklarında yanmaya başlamış


1929 luis buñuel'in 24 dakikalık un chien andalou filmi vizyona girmiş




1932

1957 bbc televizyon programı panorama, isviçre'nin ticino kentindeki spagetti hasadı hakkında 1 nisan şakası olarak sahte bir belgesel yayınlamış


1999 porto'da rivoli tiyatrosu'unda burcu'yla misia'yı dinledik


2005 özen yula'nın yazdığı ayşenil şamlıoğlu'nun yönettiği gayri resmi hürrem'i istanbul şehir tiyatroları fatih reşat nuri sahnesi'nde seyrettim

2016 bu ve ertesi akşam simon mcburney'i ilk defa sahnede seyrettim; atina'da onassis stegi'de complicite yapımı, kendi uyarladığı, yönettiği ve tek başıma oynadığı the encounter'da



14 Mayıs 2019 Salı

36. Heidelberger Stückemarkt Tiyatro Festivali’ndeki “Konuk Ülke: Türkiye” programına dair bir değerlendirme

bu metnin yayınlandığı ilk kaynak için tıklayın.



26 Nisan-05 Mayıs 2019 tarihlerinde gerçekleşen Heidelberger Stückemarkt(Oyun Pazarı) Tiyatro Festivali konuk ülke olarak bu yıl Türkiye’yi belirledi. Festival tarihinde ilk kez bir ülke Heidelberg’e ikinci kere konuk oldu. Türkiye’nin ilk misafirliği 2011 yılındaydı.

Festivalin Almanya ve Türkiye programını hazırlayan küratörler, bu yıl davet ettikleri oyunların ağırlıklı olarak demokratik strüktürleri ve bireysel özgürlükleri konu edindiğini ve tartıştığını belirtiyorlardı. Konuk ülke olarak Türkiye’nin seçilmesinin nedeni ise, "ülkedeki politik ve ekonomik kriz ortamına ve kültür üreticilerine uygulanan baskıya rağmen İstanbul’da yaşanan canlı ve üretken tiyatro patlamasının yansımasını Almanya’da birinci elden deneyimleme isteği" olarak açıklanmıştı. Tam da bu nedenle, festivalin “Konuk Ülke” programları genellikle üç yapımdan oluşurken, bu yılki Türkiye programı geniş tutulmuş ve beş yapıma yer verilmiş; hem İstanbul’daki çeşitliliği gözler önüne sermek, hem de tartışma ortamını geniş bir çerçeveye yayabilmek için. 
Konularıyla günümüz Türkiye toplumunun hissiyatına içerden bakan ancak biçimleriyle evrensel estetikleri yakalayan iki yapım “Seni Seviyorum Türkiye” (Ceren Ercan) ve “Işık Teorisi” (Onur Karaoğlu), Türkiye tiyatrosunun son yıllarda gittikçe güçlenen bir damarı olan hikaye anlatıcılığına yetkin bir örnek “Dirmit” (Latife Tekin-Hakan Emre Ünal-Nezaket Erden), biçimsel olarak geleneksel Ortaoyunu ile Batı’nın bulvar komedisini harmanlayan “Meçhul Paşa” (Ahmet Sami Özbudak) ve ele aldığı varoluşsal tema ve özgün estetiğiyle “İki” (Semih Fırıncıoğlu) günümüz Türkiye tiyatrosunun geniş ve renkli yelpazesinden seçilmiş yapımlardı.
Konuk ülke yazarları arasında düzenlenen Uluslararası Yazar/Metin Yarışması’nın üç adayı da yine farklı konuları farklı biçimlerle ele alışlarıyla Türkiye yelpazesinin bir parçası oldular. Üç metin de olgun, yapısal olarak güçlü ve sadece günümüz Türkiye toplumunun değil, genel olarak günümüz toplumlarının yaşadığı duygulara ve durumlara dair fikir verici ve zihin açıcı idi.

“İçimdeki Yangın” adlı oyun metninde Halil Babür, apokaliptik bir atmosferde varolmaya çalışan protagonistlerin yaşadıklarını zamanda ve mekanda parçalayarak ama bunları bomba leitmotifiyle birbirine bağlayarak anlatır. Babür’ün metni birçok şeyi parmakla işaret etmeyip belirsiz bırakarak ve daha çok imalar kullanarak distopyaya hakim olan koyu ve kesif güvensizlik ve kaybolmuşluk duygusunu ustaca okuyucuya geçirir. Heidelberg’de metnin zaman sınırlamasından dolayı (40 dakikalık okuma tiyatrosu için) kısaltılmış olması ne yazık ki Babür’ün yaratmayı ve dinleyiciye geçirmeyi amaçladığı atmosferi ve duyguyu sekteye uğrattı.  
“İsli Yaprak Sarması”da Fatma Onat, bir evde yaşayan üç kadının hikayesini metaforları güçlü bir anlatımla ortaya serer. Örneğin, protagonistlerden birinin adı Yaprak’tır. Oyun metninin okuyucuya/dinleyiciye geçirdiği daha da kuvvetli bir duygu; yaprak sarmasında yaprağın, içindeki harcı sıkıştırıp sarması gibi kadınların da içinde yaşadıkları toplum tarafından sıkıştırılmış, dar bir alana hapsedilmiş olmalarıdır. Onat’ın oyun metni yapısal olarak monolog ile diyalog arasında gidip gelen bir belirsizlikte; kadına karşı şiddeti ve günümüz gündüz kuşağı programlarının mütecavizliğini kadınlar arası dayanışma ekseninde tartışır. Heidelberg’deki okuma tiyatrosu versiyonunda bana göre yanlış kast seçimi yapılmış olması metnin derdinin dinleyiciye geçmesini zorlaştırdı.
Ömer Kaçar’ın “Misafir” adlı oyun metni Heidelberg’e, GalataPerform’un Ekim 2018’de düzenlediği 7. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’nde “Yılın Metni” ödülünü almış olarak geldi. Kaçar’ın metni evrensel bir bakışla günümüz Dünya’sına hakim olan yabancı/öteki düşmanlığını, yükselen faşizmi ve medyanın asılsız haber üretimini absürd bir mizahla ele alıyor. Kaçar’ın metninin bana göre vurucu özelliği bütün bunları çekirdek aileyi ve aile içinde yaşanan, sıradan faşizm benzeri bir sıradan şiddeti merkeze alarak anlatması. Heidelberg’de çok başarılı bir kastla gerçekleşen okuma tiyatrosunda metnin dinamik temposu ve canlı ritmi bütün nüanslarıyla ve mizahıyla dinleyiciye geçti.

Türkiyeli yapımlar üzerinden Türkiye tiyatrosunu, günümüz Türkiye’sinde tiyatro yapabilmeyi, Türkiye tiyatrosunda farklı tiyatral ve estetik yaklaşımları tartışmak için heyecanla bekleyen sadece Heidelberger Stückemarkt küratörleri değildi. Heidelberg’e Türkiye’den davet edilen neredeyse bütün yapımların üreticilerine sorduğumda ilk söyledikleri, oyunlarının Almanya seyircisi tarafından nasıl karşılanacağına dair merak ve ardından gerçekleşecek soru-cevap seanslarındaki tartışmalara dair heyecandı. Almanya seyircisi Türkiyeli tiyatrocuların beklentilerini boşa çıkarmadı. Her yapım sonrasında gerçekleşen soru-cevap seansları en az birer saat sürdü. Seyircinin büyük kısmı tiyatro seyretmeyi ve tartışmayı hayatlarının vazgeçilmez bir parçası haline getirmiş orta yaşlı ve yaşlı Almanlardan oluşuyordu. Ancak salonları onların yanı sıra, genç Almanlar ile birlikte Türkiyeli ve Türk asıllı seyirciler de doldurdu. Soru-cevap seanslarında her yaştan, her kökenden seyirci söz alarak kah polemik kokan, kah provoke eden, kah samimi, kah coşkulu görüşlerini bildirdi, merakla ve anlamaya çalışarak sorularını sordu. Sadece Türkiye programında değil, festivalin genelinde her gösteri ve her metin okuması ardından gerçekleşen soru-cevap seansları oldukça hararetli ve verimli tartışmalara sahne oldu, heyecanlı ve neşeli geçti.

Bakırköy Belediye Tiyatrosu yapımı, Ceren Ercan’ın yazdığı Yelda Baskın’ın yönettiği “Seni Seviyorum Türkiye” Türkiye programı çerçevesinde gösterilen ilk yapımdı; vurucu metni ve dinamik mizanseniyle festivale damgasını vurdu, sonraki yapılan her tartışmada, her ayaküstü sohbette nirengi noktası oldu. Ercan’ın metni, son yıllarda gelişen siyasi olaylar neticesinde günümüz Türkiye toplumundaki yarılmaların açığa çıkardığı “kalmak”, “gitmek” ve “saklanmak” tercihlerine yoğunlaşan bir üçlemenin “kalmak” temalı ilk halkasını oluşturuyor. Baskın’ın rejisi ise dinamikliği, performatifliği ve enerjisiyle seyircinin dikkatini her daim diri tutuyor. Bu nedenle ki, oyun sonrasında birçok Alman seyirci; metin ağırlıklı olmasına (yani mütemadiyen üstyazı okumak zorunda kalmalarına) rağmen oyunun hissinin ve anlattıklarının bütünüyle kendilerine geçtiğini, benzer durumların eski Doğu Almanya’da da yaşanmış olduğunu, oyunda konu edilenlerin onlara çok tanıdık geldiğini ve bütün bu nedenlerden dolayı da çok etkilendiklerini ve Türkiye halkı ile dayanışma hissi içinde olduklarını söylediler. Alman seyircilerin bu yorumları ile Ceren Ercan’ın bu yapımın İstanbul’da sahnelenmesinin esas motivasyonu olarak açıkladığı; Türkiye’de gittikçe yalnızlaşan, kamusal alanda sessizleşmeye itilen ve umutsuzluğa kapılmaya hazır belli bir kesime “Yalnız değilsiniz!” duygusunu hissettirmenin birebir örtüşmesi, kanımca “Seni Seviyorum Türkiye”nin seyirci tarafından evrensel olarak doğru bir noktadan alımlandığını kanıtlıyordu ve bu açıdan umut vericiydi.
Gerek gösteri sonrasındaki soru-cevap seansında gerekse ertesi sabah Türkiye tiyatrosunun tartışıldığı Theaterlunchetkinliğinde gelen soru ve yorumlardan Almanya seyircisinin ve tiyatrocularının en çok şaşırdıkları noktanın; "oyunların yasaklandığı, tiyatrocuların ve kültür-sanat insanlarının hapse atıldığı bir Türkiye’de bu yapımın nasıl oynanabildiği, nasıl yasaklanmadığı" idi. Yönetmen Yelda Baskın bütün baskı ve yıldırmalara rağmen kendini ifade etmenin böyle zamanlarda insanın ayakta kalabilmesi için gerekli olduğunu belirtti ve bu yapım için “Politika yapmayan, politik tiyatro olmayan ama politik olan bir oyun” tarifini yaptı. BBT Genel Sanat Yönetmeni Alican Yücesoy ise, bu ve kurumun başka yapımları hakkında soruşturmaların olduğundan bahsetse de, Yücesoy’un Almanyalı seyirci ve eleştirmenlerin şaşkınlıklarına dair dikkat çektiği esas nokta; onların bu sorularla, Batı ile Doğu arasında politikacı ve medyanın beslediği önyargılarla yaratılmış uzaklık tuzağına düşüyor olmaları idi. 
Ercan, Baskın ve Yücesoy’un yanı sıra, sanırım Heidelberg’deki karşılaşmalarda üreten ve seyreden herkesin ortak görüşü; halklar olarak ancak siyasetçilerin ve medyanın Batı ile Doğu arasındaki ilişkileri kısıtlayan ve belli klişelere indirgeyen bakış açılarından kurtulduğumuzda, birbirimizi tanımaya ve anlamaya başlayabileceğimiz idi. 

Neyse ki oyun sonrası topluluklara gelen sorular sadece politik konularla sınırlı değildi. Örneğin “Işık Teorisi” ve “İki” adlı oyunlarda seyirci daha çok oyunların nasıl ortaya çıktıklarıyla, yazar-yönetmenlerin çalışma şekilleriyle, oyunculuk yöntemleriyle ve estetik biçimleriyle ilgilendiler. Bu da aslında Almanya seyircisinin tiyatro sanatına bakışındaki perspektifin genişliğini kanıtlıyordu. “Işık Teorisi” güncel, şiirsel ve yakıcı metninin yanı sıra, oyun alanında yarattığı mekansallık, zamansallık ve çok katmanlılıkla da seyirciler tarafından övgüyle karşılandı. “İki” sadece ortaya serdiği durumların evrenselliğiyle değil, Robert Wilson ve Pina Bausch estetikleriyle ilişkilendirilerek şiirsel görselliği ve ışık oyunlarıyla da seyircinin dikkatini çekti.

İstanbul’u -ve Suriye’yi- terk etmek zorunda kalanların anlatıldığı “Işık Teorisi”ni seyredenler arasında vatanlarını terk etmek zorunda kalmış insanların olması, “Seni Seviyorum Türkiye”nin karakterlerinin oyunun bir sahnesinde, Yakın Doğulu mültecilerin ve iltica edenlerin en çok tercih ettikleri ülke olan Almanya’nın vatandaşlarının bizzat burunlarının dibine giderek “Beni alın!” “Beni alın!” diye yalvarmaları; Türkiye’den gelen yapımların belli bir coğrafyanın ötesinde, ne kadar zamanın ruhunu yakaladığının, aktardığının, günümüzün nabzını tuttuğunun ve evrensel olarak “şimdi ve burada”yı anlattığının kanıtı gibiydi; bu örtüşmeler/çakışmalar Türkiyeli bir seyirci/blogger/eleştirmen olarak benim açımdan çok etkileyiciydi. Belki de esas bu çakışmalar sayesinde son yıllarda politikacıların ve medyanın ördüğü duvarlara küçük de olsa, festivalin Türkiye programı küratörü Gülhan Kadim’in deyişiyle, delikler açılabildi; Türkiyeli tiyatrocular ile Almanyalı seyirciler duvarlara açılan bu deliklerden birbirlerine fısıldama ve dokunma imkanı bulabildiler.

10 Mayıs 2019 Cuma

36. Heidelberger Stückemarkt Tiyatro Festivali’nde Türkiye Programının İkinci Günü

heidelberg stückemarkt tiyatro festivali konuk ülke: türkiye programının ikinci gün izlenimleri de bunlar. yazının orijinal kaynağı için tıklayın. ilki hariç bütün fotoğraflar bana aittir.



Heidelberger Stückemarkt Tiyatro Festivali’nin bu haftasonu gerçekleşen Konuk Ülke: Türkiye kısmının ikinci gün programı da dopdoluydu. Seyirciler 11:00’den akşam 21:00 kadar Eski Tiyatro ile Zwinger binaları arasında mekik dokuyarak üç oyun seyrettiler, oyunlar sonrasında birer saate varan soru-cevap seanslarına ve Theaterlunch’a katıldılar. 
Genellikle üç oyunla davet edilen misafir ülkelerden farklı olarak, kuratör Gülhan Kadim’in önerisi ve ısrarıyla Türkiye programında beş oyun yer alıyordu. Bu sayede güncel Türkiye tiyatrosu Almanya seyircisine olabildiğince geniş bir perspektifle sunulmuş oldu.
Dün sabah 11:00’de Eski Tiyatro’da Nezaket Erden ile Hakan Emre Ünal’ın Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” adlı romanından uyarladıkları, Ünal’ın yönetip Erden’in oynadığı “Dirmit” ile açıldı. Güneşli bir pazar sabahı olmasına rağmen salon doluydu. “Dirmit” Almanyalıların çoğunlukta olduğu seyirci tarafından müthiş beğenildi ve çoşkuyla alkışlandı.
“Dirmit” sonrasında soru-cevap seansı devam ederken, Theaterlunch da başlamıştı. Yazar Özen Yula, Kumbaracı50 direktörü, Heidelberger Stückemarkt kuratörü ve oyuncu Gülhan Kadim, dramaturg ve oyuncu Ayşe Draz, Bakırköy Belediye Tiyatrosu Genel Sanat yönetmeni ve oyuncu Alican Yücesoy ve akademisyen Mehmet Kerem Özel’in konuşmacı olarak katıldığı Theaterlunch’ta Türkiye tiyatrosu konuşuldu.
Yula güncel Türkiye tiyatrosunun biçimsel, yapısal ve içeriğe dair sorunlarını kısaca özetledi. Kadim festivaldeki Türkiye seçkisine odaklanarak, bu seçki sayesinde Almanya seyircisinin, basınının ve tiyatro insanlarının zihinlerinde Türkiye’ye dair medya ve politikacılar tarafından oluşturulmuş bir takım imajları soru işaretlerine çevirmenin önemli olduğu belirtti.
Yücesoy ise ödenekli tiyatroların bir nevi laboratuvar gibi çalışarak Türkiye tiyatrosunun yenilenmesinde, kabuk değiştirmesinde rol oynaması gerektiğinin altını çizdi. Draz Türkiye tiyatrosunda kolektif bellek oluşturamama eksikliğinin, biçimsel denemelerin sürekliliğini sekteye uğrattığı saptamasını yaptı. Özel ise İstanbul’daki tiyatro binalarında seyircilere oyun öncesi ve/veya sonrasında karşılaşma ve sosyalleşme imkanı sağlamayan mekansal olanaksızlıkların eleştiri pratiğini de körelttiği tespitinde bulundu. Theaterlunch konuşmacıların sözlerinin ardından, dinleyicilerle yapılan hararetli bir soru-cevap seansıyla devam etti.
Öğleden sonranın ilk oyunu Zwinger 1’de Onur Karaoğlu’nun yazıp yönettiği “Işık Teorisi” idi. Bomontiada/A Corner in the World yapımı olan oyunun oyuncuları Okan Urun ve Zinnure Türe idi. Urun Türkiye’nin sekiz yıl önce Heidelberger Stückemarkt Misafir Ülke programına ilk konuk olduğu zaman da Heidelberg’e misafir olmuş ve Melis Tezkan’la birlikte biriken olarak Özen Yula’nın “Yala Ama Yutma” metnini sahnelemişti.
“Işık Teorisi”nin yaklaşık bir saat süren soru-cevap seansı, tam da oyunun yaratıcı ekibinin beklentileri doğrultusunda bir ülkeyi/şehri terk etmek, bırakmak zorunda kalmak teması üzerine yoğunlaştı. Söz alan Almanyalı seyirciler oyunda, farklı zamanlarda İstanbul’da yaşamış Bizanslı Anna, Suriyeli Feraye ve İstanbullu Kaan karakterlerinin zamansallık ve mekansallık bağlamındaki ortaklıklarının duygusunun kendilerine geçtiğini belirterek, ekibi kutladılar.
Günün son oyunu, yazar olarak Heidelberger Stückemarkt’a ikinci kere konuk olan Ahmet Sami Özbudak’ın, Emrah Erentarafından sahnelenen Tiyatro Adam yapımı  “Meçhul Paşa”sıydı. Marguerre Salonu’nu dolduran ve çoğunluğu Türk asıllı Almanyalılardan oluşan seyirci oyunu ayakta alkışladı. Soru-cevap seansında da çoğunlukla Türk asıllı seyirciler söz alarak bu dönemde böyle bıçaksırtı bir konuyu sahneye taşıdıkları için yazar ve oyuncuların cesaretine ve oyunun ele aldığı konunun güncelliğine vurgu yaptılar.
Festivalin ve aynı zamanda Konuk Ülke: Türkiye programının son etkinliği ise ödül töreniydi.
Konuk ülkeden seçilen üç metin arasında, profesyonellerden oluşan bir jüri tarafından belirlenen Uluslararası Metin Yarışması ödülünü Ömer Kaçar’ın “Misafir” adlı oyunu aldı. “Misafir”de öteki kavramını absürd bir tarzla ele alan Kaçar teşekkür konuşmasında ödülü Kürtlere, siyahilere, mültecilere, iltica edenlere, sığınmacılara ve göçmenlere adadığını söyledi. Ödül gecesinin ilerleyen dakikalarında Ömer Kaçar “Misafir” ile bir ödül daha aldı: Heidelberg Tiyatrosu Dostları’nın verdiği ve festivale katılan bütün ulusal ve uluslararası metinleri kapsayan Seyirci Ödülü.
Son iki günü Konuk Ülke: Türkiye programına ayrılan 10 günlük Heidelberger Stückemarkt Tiyatro Festivali ödül töreninin ardından gerçekleşen kokteylle sonlandı.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

36. Heidelberger Stückemarkt Tiyatro Festivali’nde Türkiye Programının İlk Günü

geçen haftasonu (4-5 mayıs 2019) heidelberg’de heidelberger stückemarkt (oyun pazarı) tiyatro festivali’nde konuk ülke: türkiye programını takip ettim ve izlenimlerimi tiyatrolar.com.tr sitesinde günlük  ve sosyal medya hesaplarından anlık olarak paylaştım.  sitede yayınlanan günlük yazılarımı burada da paylaşıyorum. bütün görseller bana aittir.
yazının aslı şurada.



Dün akşam gerçekleşen Kolektif İstanbul konseri 10 gün süren Heidelberger Stückemarkt Tiyatro Festivali’nin 8 günlük Almanya kısmını sonlandırıp, haftasonu gerçekleşen bu yılın konuk ülkesi Türkiye kısmını başlattı.
Bugünün dopdolu programı saat 13:00’de, festivali düzenleyen Heidelberg Tiyatrosu’nun yerleşik binası Eski Tiyatro’da gerçekleşen açılış konuşmalarıyla başladı. Festivalin kuratörleri Jürgen Popig ile Katrina Maentele Türkiye’nin 2001 yılından beridir düzenlenen konuk ülke programına ikinci defa davet edilen ilk ülke olduğunu söyleyerek, kısaca festivalin hazırlık aşamasında yani Aralık 2017’de İstanbul ve Ankara’ya yaptıkları seyahati anlattılar. Popig ile Maentele Uluslararası Oyun Metni Yarışması için Türkçe metinleri Almanca’ya çeviren Recai Hallaç’a özel bir teşekkür sunarak, Türkiye programı kuratörü Gülhan Kadim’i sahneye çağırdılar. Kadim 40 kişilik Türkiye ekibini ağırlayan Heidelberg Tiyatrosu’nun bütün çalışanlarına teşekkür etti, Almanya seyircisine de “Türkiye’nin renkli, güçlü, ironik ve güncel oyunlarıyla güzel bir tanışma” diledi. 
Kadim daha sonra Türkiye Programı Açılış Konuşması’nı yapmak üzere yazar-yönetmen Özen Yula’yı sahneye davet etti. Yula konuşmasına Türkiye ile Almanya arasındaki ilişkilerin bazen sevgi dolu, bazen kardeşin kardeşe kırılıp darılması, bazense çok farklı karakterde iki acemi sevgilinin flört etme çabası gibi olduğunu söylerek başladı, iki ülkenin tiyatro işbirliklerinin tarihselliğine vurgu yaparak devam etti. Yula, bir ülkenin tiyatrosundaki çağdaş arayışlara odaklanılmasının nedenini o toplumun yapısını ve bugününü daha yakından tanıma arzusu olarak tarif ettikten sonra konuşmasını 21. yüzyılda iki ülkenin ilişkilerini siyasetçilerden ve politik trendlerden çok sanatçıların ve sanatın kendisinin düzenlemesi dileğiyle noktaladı.
Bugünün en önemli etkinliği Eski Tiyatro’da gerçekleşen Uluslararası Oyun Metni Yarışması idi. Sırasıyla Halil Babür’ün “İçimdeki Yangın”, Fatma Onat’ın “İsli Yaprak Sarması” ve Ömer Kaçar’ın “Misafir” adlı yeni oyun metinlerinin 40’ar dakikalık düzenlemeleri Almanca olarak Heidelberg Tiyatrosu sanatçıları tarafından okundu. Her okuma ardından Heidelberg Tiyatrosu’ndan bir dramaturg yazarlar ile 20’şer dakikalık soru-cevap seansları gerçekleştirdi. Bu seanslarda seyircilerden de sorular alındı. Salon kalabalıktı. Özellikle ortayaşlı ve yaşlı Heidelberg seyircisi okumalara ilgi gösterdi, koltuk değnekleriyle gelen bile vardı. Yaklaşık üç saatlik maraton ardından fuayedeki kutu seyircilerin kullandıkları oy kağıtlarıyla doldu. Kazanan metin yarın akşamki kapanış töreninde açıklanacak.
Festival takipçileri okumalar ardından Eski Tiyatro’dan ayrılıp, Heidelberg Tiyatrosu Gençlik Bölümü’nün kullandığı, kara kutu tipinde iki sahneye sahip Zwinger’in yolunu tuttular, çünkü Türkiye programının ilk iki oyunu 18:30 ve 20:30 seanslarında orada sahnelendi. İki oyunun da biletleri günler önceden tükenmişti.
18:30’da Zwinger 1’de Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun 2017 İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyer yapan oyunu “Seni Seviyorum Türkiye” sahnelendi. Oyun sonrasında yazar Ceren Ercan, yönetmen Yelda Baskın ve bütün oyuncu ekibinin katıldığı soru-cevap seansı bir saatten uzun sürdü. Ercan ile Baskın oyunun Almanya seyircisi tarafından nasıl alımlanacağını çok merak ediyorlardı. Eski Doğu Almanya’da yaşamış olduğunu söyleyen yaşlı bir bey oyunun içeriğine, enerjisine ve evrenselliğine dikkat çekti ve bütün ekibi tebrik etti. Bunun üzerine diğer seyircilerin alkışları arasında BBT genel sanat yönetmeni ve bu yapımın oyuncusu Alican Yücesoy da yaşlı seyircinin yanında giderek onunla kucaklaştı. Soru-cevap sırasında festival kuratörü Katrina Maentele oyun metninin önümüzdeki tiyatro sezonunda sahnelenmek üzere Almanya’daki bir ödenekli tiyatro tarafından satın alındığı müjdesini verdi.
“Seni Seviyorum Türkiye”nin soru-cevap seansı devam ederken Zwinger 3’te Semih Fırıncıoğlu’nun “İki” adlı işi başladı. Yere-özgü bir çalışma olan “İki” ilk defa kara kutu bir sahnede ve yine ilk defa Türkiye dışında bir seyirciye sahnelendi. “İki”nin soru-cevap seansı da bir saate yakın sürdü. Seyirciler özellikle oyunun görselliğini ve şiirselliğini övdüler.
Türkiye programının ilk günü Hakan Dursun’un ödüllü belgeseli “Perdesiz Sahneler”in gösterimi ile sonlandı.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

özen yula'dan "ân"



özen yula'nın 20. istanbul tiyatro bienali'nde sergilenen "ân" adlı işi hakkında internette bir sürü çok güzel, duygusal, içli izlenim/eleştiri yazısı okudum. çoğuna içtenlikle katılıyorum, ve onlardan daha fazlasını söyleyemiyorum. insankızının/oğlunun bu kadar özel, mahrem ve kritik bir "ân"ını bu kadar emekle, ihtimamla ve incelikle ortaya koyan/seren bir iş hakkında duygusal olmamak imkansız zaten. ben yine de bir-iki adım geri gidip, uzaktan bakmaya çalışacağım; bunu yaparken, işin hemen sonrasında arkadaşımla yaptığımız tartışmadan da yararlanacağım.

"immersive"
"ân"la ilgili olarak öncelikle şunu söylemem lazım: "ve 'immersive' tiyatro ülke sınırlarından içeri girdi."
peki, nedir "immersive" tiyatro? 2015 mayıs ayında düzenlenen "mekânsallık" sempozyumunda verdiğim ancak daha yayınlanmamış olan "tiyatral yerde mekânsallığın yaratılmasında seyirci öğesi ve mimari karşılıkları" adlı bildirimden aynen aktarıyorum:
"İlk olarak 90’lı yılların sonlarına doğru İngiltere’de ortaya çıkan, 2000’lerin ikinci yarısından sonra örnekleri gittikçe artan ve adı konan Çevreleyen Tiyatro (1) yapımlarının temel fikri seyircinin, işin deneyimsel özünü bütünleyen ve olayın şekli ve estetiğinin merkezinde olan öğe olmasıdır (2). Mekân da işin yaratımı sırasında uygulayıcı tarafından ve o dünyayı deneyimlerken seyirci tarafından keşfedilmeye açık duyarlılığın ortamını sağlar (3). Çevreleyen Tiyatro örnekleri tiyatro ile ilişkisi olmayan mevcut mimarileri ya da kara kutu/stüdyo olarak tanımlanan tiyatro binalarını kullanabildiği gibi, kentsel ve kırsal alanlarda da gerçekleşir. Yöntemleri birbirinden farklı bir çok topluluğun altında toplandığı Çevreleyen Tiyatro şemsiyesi içinde Punchdrunk, işlerinde seyircilere birbirinin aynı maskeleri taktırarak, seyircinin “izleyen olma” konumunun altını çizer. Topluluğun en tanınmış yapımı, Macbeth uyarlaması “Sleep no more” için terk edilmiş bir yapının tümü tiyatral yere dönüştürülür. Yapının her katında mekân düzenlemeleri yaratılır; oyuncular rollerini bazen tek bir oyun alanında sabit kalarak bazen de alanlar arasında hareket ederek icra eder; seyirciler ise istedikleri gibi serbestçe bu alanları, belli bir sıra veya düzen olmadan dolaşır."
(1)“Immersive theater” tanımındaki “immersive” kelimesi için tiyatro konulu çeşitli Türkçe kaynaklarda çevreleyen, sarmalayan, kavrayan, katılımcı, etkileşimli gibi çevirilere rastlanır. Bu bildirinin yazarı bu tarz tiyatronun anafikrini en doğru yansıttığını düşündüğü “çevreleyen” kelimesini tercih eder. (2)Josephine Machon, Immersive Theater: Intimacy and Immediacy in Contemporary Performance, Palgrave Macmillan, Hampshire, 2013, s. 72. (3)Josephine Machon, s. 93.

bir mekânın/atmosferin yaratılıp, seyircinin o mekânın/atmosferin içine alınması/dahil edilmesi çevreleyen tiyatronun en önemli özelliği. bunu yaparken seyircinin seyretmekte olduğunun altı da kalınca çiziliyor. nasıl "sleep no more"da veya benzerlerinde seyircilere aynı tip maskeler taktırılarak hem seyircilerin oyunculardan ayırt edilmesi hem de seyretme eyleminin vurgulanması sağlanıyorsa, "ân"da da seyircilere yoğun bakım ünitesine girmeden önce önlük giydirilmesi, aynı işlevleri görmesinin ötesinde seyircinin daha mekâna girmeden atmosfere dahil olmasını sağladı.

eşzamanlılık
alan olarak tek bir mekânla sınırlı kalmış olması, ve bu nedenle seyircinin mekânlar arası hareket etmiyor oluşu "ân"ın çevreleyen tiyatro örneği olmamasına neden değil kanımca. çünkü "ân" tek mekânda gerçekleşiyor da olsa seyirci mekânın içinde yaratılan alt mekânlara (olaylara/durumlara) odaklanabilme imkânına sahip. bu açıdan da; "ân"ın içinde gerçekleşen olayların/durumların kurgu olarak eşzamanlılığının daha fazla olmasını isterdim doğrusu. çünkü maalesef "ân"da yönetmenin gözü (bu bir film olsaydı: "kamera"), arkadaşımın da vurguladığı gibi, belirli/belirgin bir çizgisel anlatıyı takip ediyordu, bu da seyircilerin çoğunun genel olarak aynı noktaya odaklanmasına neden oluyordu.
"ân"ın anlatı çizgisi özen yula tarafından ustaca planlanmıştı; seyirciyi mekana alıştırma/ısındırma, gerçekçiliğin dozunun giderek arttırılması, seyircinin belli aralıklarla "şok" (çıplaklık, beden temizliği, kan alma) ile yüz yüze getirilmesi, gerilimler (kardeş-abla tartışması, doktorun eşiyle tartışması, kadın hemşire ile erkek hemşirenin tartışması, içeriye hasta yakını soktuğu için hastabakıcının azarlanması gibi), arada nefes aldıran "görece" dingin sahneler, zirve noktası (ölüm) ve ardından gelen yüksek seviyede bir sakinlik (tango ile kur'ân), ve hemen ardından tekrar yaratılan gerilim sayesinde seyircilerin mekândan dışarı çıkarılmasının ustaca formüle edilmiş olması ve işin sonlanması.
bu çok bariz şekilde kurgulanmış çizgisel anlatıdan çıkıp, mekânda eşzamanlı neler oluyor, baskın anlatı çizgisinin dışında kalanlar o anlarda ne durumdalar diye etrafı gözlemlerken; örneğin seyircilerin büyük bir çoğunluğu ölünün örtülmesini seyrederken, kendimi erkek hastabakıcının tolga isimli hastaya bacak masajı yapmasını fark eder buldum. o zaman da; bu "ân"ların daha fazla olmasını ve yukarda anlattığım baskın anlatı çizgisini oluşturan durumların/olayların hepsinin arka arkaya değil de, bazılarının eşzamanlı kurgulanmasını diledim.

mimesis
kapıdaki ambülans, binanın dış merdiveninde sigara içen adam, iç merdiveninde oturmuş neredeyse ağlayacak gibi altüst olmuş kadın; bunlar daha oyun bileti kesilmeden seyirciyi oyunun "gerçeklik" atmosferine hazırlayan öğelerdi; iyi düşünülmüş ve uygulanmışlardı. belli ki yeldeğirmeni kültür merkezi'nin bodrum katındaki büyük salonda yaratılan yoğun bakım ünitesinin de olabildiğince gerçeğe yakın olmasına çalışmıştı. bence, imkanlar dahilinde, hele de türkiye koşullarında, büyük ölçüde başarılı olunmuştu.
bu izlenimlerimden hareketle işin amacının, gerçeğin gerçeğe en yakın bir kopyasını yaratmak olduğu çıkarsamasını yapıyorum.
ancak; özellikle "hareket eden" oyunculardan çoğu maalesef "gerçek olabilecek"e çok uzak, ve oldukça abartılı bir oyunculuk sergiliyorlardı. bu da doğrusu, beni içine girmeye davet edildiğim mekânsal atmosferden bayağı uzaklaştırdı. bir türlü, gerçeğin kopyalandığı mekânın gerçekliğine inanamadım/giremedim. hareketli oyunculardan erkek hemşire ve hastabakıcı kemal bana göre en doğal oyunculukları sergilediler.
kendi açımdan ilginç olansa; ne zamanki tango, kur'ân-ı kerim'in okunması ve ölü yatağının bir sonraki hasta için hazırlanması "ân"ları eşzamanlı olarak üst üste bindi, tüylerim ürperdi; yani, garip bir şekilde, işin en tiyatral sahnesi, beni en etkileyen "ân"ı oldu.
arkadaşım böyle "ân"ların daha fazla olmasını dilediğini söyledi; bense 70 dakikalık bir işte bunun tekil kalmasının etkiyi daha arttırdığını belirttim. aslında belki ikimizin de dileği, gerçeğe çok yaklaşmayı amaçlamış bir işte "tasarlanmış tiyatrallik"lerle daha fazla karşılaşmaktı sanırım.

her şey bir yana, "ân" bence türkiye'de tiyatro yapanlar ve seyredenler için bir dönüm noktası. arkadaşımın dediği gibi; özen yula bu işiyle her anlamda çıtayı yükseltti. emeği geçen herkese, bizlere böyle bir deneyim yaşattıkları için teşekkürler..

5 Mart 2016 Cumartesi

20. istanbul tiyatro festivali programına bir bakış



ilkinden itibaren, hatta haziran-temmuz aylarındaki ana festivalden kopmadan önceki zamanlardan beridir iksv'nin istanbul'a getirdiği sahne sanatları gösterilerini kaçırmayan bir "istanbul tiyatro festivali takipçisi" olarak festivalin bu yıl mayıs ayında düzenlenecek 20. edisyonuna kendi penceremden bakmak istedim; "bu kadar oyundan hangisine gitsek, hangisini kaçırmasak" programı yapacaklara biletler satışa çıkmadan belki bir faydam dokunur, ve belki bazı konuları tartışmaya açabilirim ümidiyle..
buyrun festival programına:

yabancı yapımlar
bu yılki festival programına ve paralel etkinliklere baktığımda gözüme ilk çarpan şu dört isim oldu: robert wilson, robert lepage, guy cassiers, milo rau. 80'ine merdiven dayamışından, daha 40'ına gelmemişine günümüz tiyatro sanatının farklı çehrelerini temsil eden dört muhteşem isim.
wilson'ın uzun yıllar sonra (en son 2000'de festivale konuk oldu) tekrar bir işini, bu sefer berliner ensemble topluluğundan, hem de brecht'in "üç kuruşluk operası"yla izlemek büyük bir şans ve imkan. 16 yıl az bir süre değil; yeni nesillerin de wilson ile tanışması lazım.
cassiers'in ise bu, istanbul'a ikinci gelişi. 2010'da "damıtılmış kırmızı" ile beni derinden etkilemişti. bu sefer de 190 dakika uzunluğundaki yeni işi "merhametliler"den boğazımda düğümlerle çıkacağım kesin gibi.
galiba kendisi bizzat gelemeyecek olsa da, günümüz tiyatrosunun büyücülerinden lepage ise çok gecikmeli de olsa nihayet bir işiyle konuk ediliyor festivale; geliyor olsa eminim festivalin onur ödüllerinden biri de ona verilirdi. merak edenler, lepage hakkında detaylı bilgiyi blogumun eski tarihli yazılarından edinebilirler; "needles and opium" kaçırılmamalı.
rau ise daha yeni yeni parlayan, berlin schaubühne'deki işleriyle adını duyduğum genç bir isim; hiç bir işini izlemedim, "nefret radyosu"nu merakla bekliyorum.

bu dörtlü dışında iran, ingiltere, portekiz ve fransa'dan da topluluklar konuk olacak festivale; hatta bunlardan birinin dünya prömiyeri festival çerçevesinde gerçekleşecek. umarım yaratıcılarını tanımadığım bu oyunlardan kendim için yeni isimler keşfetmiş, yeni rotalar çizmiş, çoğalmış olarak çıkarım.
bu vesileyle önemsediğim bir konuda da festival yönetimini kutlamak isterim: uluslararası sanatçı ve topluluklarla ortaklıkları çoğaltmış olmaları. yabancı yapımlardan dördü "istanbul festivali ortak yapımı" ibaresi taşıyor ki, bu gerçekten çok çok önemli.

yerli yapımlar
yerli yapımlara baktığımda; üretim ritmini uzun zamandır, iki yılda bir düzenlenen festivale göre ayarlayan türkiye tiyatrosu'nun en önemli isimlerinden şahika tekand'ın ve yine festivale iki yılda bir belçika'lı topluluğuyla katılan mesut arslan'ın merakla beklediğim, ilkinin "godot'yu beklerken" ikincisinin "gizli yüz" isimli yeni projelerinin yanısıra; istanbul sahnelerinin alternatif tiyatro toplulukları arasından, istikrarlı şekilde nitelikli üretimleriyle son yıllarda isim yapmış, çoğu ülkemizi yurtdışında da önemli festivallerde temsil eden ekip, hayal perdesi, altıdan sonra, ikincikat, destar, biriken, galataperform, pera, talimhane gibi toplulukların en yeni işlerinin prömiyerlerinin festival programına alındığını görüyorum.

herhalde kendileri yeni bir projeyle başvurmayı seçmediler ama şehrin tek uluslararası tiyatro festivalinde moda sahnesi, semaver kumpanya, seyyar sahne ve tiyatrotem'in de yeni işleriyle yer almalarını gözüm aramadı değil.

tiyatroda yeni olmayan ama yazar ve yönetmen olarak bir önceki festivaldeki işleriyle adlarından söz ettiren ceren ercan ve gülce uğurlu bu sefer ayrı projelerle festivale katılıyorlar.
yine, adını ilk defa bir önceki festivalle duyduğum, bence bir anlamda festivalin keşfi olan sarı sandalye ekibini festival yönetimi takip etmeye devam ederek, yeni işlerini de bu yılki festivale dahil etmiş; çok iyi!

bu yapımların çoğunu, eğer bir aksilik olmazsa önümüzdeki sezonda izleyeceğiz. bu nedenle bu yapımların hepsi her ne kadar severek takip ettiğim topluluklara ve isimlere ait olsa da, beni festival bağlamında çok heyecanlandırdıklarını söyleyemeyeceğim.

bir yapımı sadece ve sadece festival kapsamında izlemek, bir yapımın sadece festivale özgü olması ayrı bir heyecan ve ivme kaynağı bana göre; örneğin eski yıllardan turgut-ümit denizer'in boğazköylerinin iskelelerine uğrayan bir vapurda geçen "perdeci", mahir günşıray'ın lorca projesi aklıma geliyor, ya da naz erayda'nın cihangir'deki, emre koyuncuoğlu'nun narmalı han'daki, hasköy iplik fabrikası'ndaki işleri gibi..
bu anlamda beni bu seneki programda en çok heyecanlandıran yerli yapımın özen yula'nın "ân" adlı işi olduğunu söylemeliyim. yeldeğirmeni sanat merkezi'nin mekanlarında dolaşarak izlenecek olan "ân"ı mutlaka izlemek istiyorum.

yeni dalga
iki yıl önceki festivalin "yeni dalga" bölümündeki isimlerden günümüze bir tek sarı sandalye'nin kalmış olması, festival ekibini yeni ve genç isimleri/toplulukları programa dahil etme konusunda ürkekleştirmiş olabilir, ancak bu bölümün devam ettirilmesinin sahne sanatlarımıza uzun vadede taze kan getireceğine inanıyorum.
belki "yeni dalga" yerli yapımlara uygulanan başvuru usulüyle değil, festival ekibinin samanlıkta iğne arar misali araştırarak, deşerek ortaya çıkarıp, hatta teşvik edip davet edeceği isimlerle/topluluklarla oluşturulmalı. festival en azından gençler söz konusu olunca risk almalı; biz seyirciler de yeni isimleri ilk veya ikinci işleriyle keşfetme heyecanıyla bu yapımlara koşmalıyız.

bu sene "yeni dalga" adı altında sadece iki iş var. bunlardan birinin yeni dalga altında olmasını biraz garipsedim; sanırım oyuncu ekip gençlerden oluştuğu için bu tercih yapılmış ancak tiyatro her şeyin ötesinde aslında bir yönetmenlik sanatı değil mi..

dans
dansa gelince bu yılki festival maalesef çok çok zayıf.
geçmiş yıllarda pina bausch, sacha waltz, ultima vez, cherkaoui, keersmaeker, papaioannou, forstyhe, cullberg ballet, monnier gibi dans alanında önemli isimlerin ve toplulukların bir kaçının bir arada konuk olduğu bir tarihe sahip festivalin bu yıl sadece bir yabancı, iki yerli dans işiyle karşımıza çıkması üzücü.
bu tercihin arkasında mesela "tiyatro festivalinin aksak yıllarını küçük çaplı bir dans festivaliyle dengelemeyi düşünüyoruz, o yüzden dansı bu sefer hafif geçtik" gibi bir haber yatsa, sesim çıkmazdı; ama iki yıl önce iksv'nin yönetim kurulu başkanı bülent eczacıbaşı tarafından bizzat telafuz edilen "tiyatro festivalini artık her yıl düzenleyeceğiz" vaadi bile hayata geçecekmiş gibi görünmezken, iksv'den bir de dans festivali ummak ancak güzel bir hayalden öteye geçmiyor sanırım.
bir yandan da; hayıflanmadan edemiyorum: şu aralar papaionannou'nun "still life", peeping tom'un "vader", akram khan'ın "untill the lions", akram khan ile israel galvan'ın "torobaka" gibi hem popüler olan hem de sanat niteliği yüksek işler ve şu anda aklıma gelmeyen, ama eminim festival yönetiminin haberdar olduğu küçük-büyük çaplı bir çok diğer dans yapımı dünya sahnelerini turlamakta. bunlardan bir-ikisinin bile olsa yolu istanbul'a düşürülemez miydi!

peki, bu yılki festivalde dans'ta kimler var?
yabancı olarak; topluluktaki türkiyeli dansçı kerem gelebek etkisiyle olsa gerek, son iki işiyle türk kültürüne göz kırpan christian rizzo dünyayı türkçe ismiyle turlayan bir önceki işi "sakınan göze çöp batar" ile değil, ondan daha iyi olduğunu arte-concert'te yayınlanmış olan kayıtlardan izleyerek bizzat gözlemlediğim son işi "d’après une histoire vraie (gerçek hayattan alınmıştır)" ile konuk olacak festivale. bu yapımı hararetle öneririm; ben de bu sefer canlı izleyecek olmaktan dolayı heyecanlıyım.

herhangi bir işiyle değil ama ustalık sınıfıyla festivale konuk olacak olivier dubois'yı atlamamak lazım tabii..

yerli olaraksa; sadece aslı bostancı ve tuğçe tuna'nın adını görüyorum programda.
yıllardır her festivale hazırladığı, bayrampaşa cezaevi, hasköy iplik fabrikası gibi dans söz konusu olunca sıradışı mekanlardaki tek defalık (yani sadece festival kapsamında sergilenebilen, devamı olmayan) yere-özgü işleriyle beni ve sanırım bütün dansseverleri heyecanlandıran tuğçe tuna bu sefer bizleri evinde, msgsü modern dans ana sanat dalı'nın mekanında (msgsü bomonti yerleşkesi, 2. kat) ağarlayacak.

mekan
festivalin mekanları arasında msgsü modern dans ana sanat dalı sahnesini görünce, ilk düşüncem "hah, nihayet dans için yaratılmış o güzel mekan festival için açıldı" oldu, ancak programda o mekanda gösteri olarak sadece mekanın evsahibinin işinin olması biraz hayal kırıklığına uğrattı beni.

bu noktayla bağlantılı başka bir durum da herhalde hepimizin gözlerinden kaçmamıştır: yıllardır festivalin mekan anlamında amiral gemisi olan harbiye muhsin ertuğrul sahnesi bu yıl sadece istanbul şehir tiyatrosu'nun kendi oyunu için perdesini açacak festivalde. bu durumda bir gariplik yok mu! herhalde festival yönetiminin kendi tercihi değildir şehrin merkezi noktasındaki bu mekanı bırakıp, festivalin en önemli ayağını oluşturan yabancı yapımları şehrin çeperinde zor ulaşılan bir mekana yerleştirmek. belki uniq hall, aynı atina festivali'nin kent çeperi mekanı peiraios 260 gibi bir çekim merkezi olacak; olursa ne mutlu; ama o zaman da insan her ikisi de, yani hem uniq hall hem de harbiye muhsin ertuğrul kullanılıyor olsaydı diye geçiriyor içinden.

yan etkinlikler
yan etkinlikler festivalin son yıllarında gittikçe artarak programın önemli bir ayağı olmaya başladı. şahika tekand'ın bu yıl festivalin onur ödülünü alırken "insansız yapılması mümkün olmayan tek iş" olarak tanımladığı tiyatroya adanmış bir festival de işte tam da bu nedenle sadece sahneyle sınırlı kalmamalı, sahne dışındaki etkinliklerle de beslenmeli, insan ile insan arasındaki ilişki bu yolla da güçlendirilmeli. festival ekibi de bunun farkında olmalı ki profesyonellerden seyircilere, bütün tiyatroseverler için sempozyumdan okuma tiyatrosuna, ustalık sınıflarından söyleşilere, sergilerden atölye çalışmalarına, performanslara "festival içinde festival" gibi bir yan etkinlik programı hazırlamış. kaçırmamak lazım.

yan etkinliklerden bağımsız olarak, festivalin neredeyse bütün yabancı topluluklarının oyunlarının bir akşamına oyun sonrası yönetmen söyleşileri konmuş. keşke bu uygulama yerli yapımlar için de düşünülseymiş..

teşekkür
her şey bir yana; yerel ve merkezi yönetimlerin ciddi desteği olmadan yerli-yabancı yapımlarıyla, yan etkinlikleriyle, ve ayrıca basın bülteninden öğrendiğim kadarıyla yurtdışından gelecek tiyatro insanlarına yönelik türkiye tiyatrosunun showcase'i ve dans platformu gibi aslında resmi kültür-sanat politikasıyla merkezi yönetimin üstlenmesi gereken etkinlikleriyle bu kadar kapsamlı bir festivali kurguladığı için festival direktörü leman yılmaz ve ekibine bir seyirci-takipçi olarak içten teşekkürlerimi sunarım.

bizi mayıs'ta, bir nebze de olsa yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerinden sanat yoluyla koparacak ve bazen de onlarla daha da sıkı bağlayacak çok güzel akşamlar bekliyor..

5 Şubat 2014 Çarşamba

42. müzik festivali: albenisiz ama sağlam bir program!



geçtiğimiz günlerde istanbul müzik festivali'nin 42.sinin programı açıklandı; cumartesi günü de bilet satışları başlayacak.
haddim olmayarak, bu seneki program hakkındaki görüşlerimi ve ilgilenenlere önerilerimi paylaşmak isterim.

dünya üzerindeki her festivalin olmazsa olmaz yıldız sanatçılardan, tabir-i caizse pastanın üzerindeki kremadan, bu seneki festivalimiz biraz mahrum gibi. program hazırlayıcıları da sanki biraz çekingen davranmışlar; küçülmekten yanalar sanki.. zorlu salonunun dahil edildiği, kentin yarı-kamusal alanlarında ücretsiz konserlerin düzenlendiği bir festival nasıl küçülmüş ki dendiğini duyar gibiyim. bakın açıklıyım: son yılların en gözde şancılarından, avrupanın bütün festivallerini ve opera evlerini birer birer fetheden diana damrau'yu büyük-küçük herhangi bir orkestra eşliğinde değil de, bir arpist eşliğinde misafir ederseniz, bir de üstüne, konseri şehrin en zor ulaşılan mekanlarından albert long salonuna koyarsanız; bunun adı küçülme değil de nedir!

ayrıca; sanki bu yıl, hiç olmadığı kadar oda müziği konserleri hakim festivale; benim itirazım olmaz, hatta pek memnun olduğumu söyleyebilirim; ancak 42 yıllık bir festival, hele de istanbul'da düzenleniyorsa;
insan bir kere şöyle büyük bir-iki yabancı orkestra dinlemek istiyor; ama öyle gençlik orkestrası falan değil, ciddi büyük orkestralar;
sonra, en azından bir tane parıltılı bir opera sanatçısı, artık jonas kaufmann mı olurdu bu, anna netrebko mu, rollando villazon'a bile razıydık, sahi, onun sözü yok muydu istanbul'a, iki-üç yıl önce rahatsızlık dolayısıyla iptal etmemiş miydi konserini; christian gerhaher'den veya matthias goerne'den bir lied akşamı bile olurdu;
sonra, rene jacobs, william christie, john eliot gardiner, thomas hengelbrock gibilerinden bir dönem müziği ustası da, orkestrasıyla birlikte konuk olsa fena olmazdı hani;
bu sene hiç resital de yok, fark ettiniz mi; nerede andras schiff, maurizio pollini, igor levit, mitsuko uchida mesela;
ve, bir zamanlar müzik festivali'nde mutlaka bir bale-dans topluluğu da olurdu; şehrimizde sezon içinde zaten mumla aradığımız yabancı dans topluluklarından birini en azından müzik festivali kapsamında izlemek hiç olmazsa bir kazanç oluyordu!

....

bu yılki konserlerin programlarına bakınca; maalesef barok, klasik ve romantik dönem arasına sıkışılmış olduğunu görmek üzüyor; tabii ne yaparsın, klasik müziğin en çok satan dönemleri bunlar; iksv elini sağlam tutmaya çalışıyor.

lehler de olmasa; ya da başka bir deyişle, polonya-türkiye diplomatik ilişkilerinin 600. yılı olmasa, çağdaş müziği mumla arayacaktık.

iki muhteşem piyanistin, nelson freire ile piotr anderszewski'nin orkestra eşliğindeki konserlerinin aya irini'de olması ise büyük yazık; oranın akustiğine en uymayan kombinasyon: piyano+orkestra!

....

nacizane önerilerim:

.diana damrau & xavier de maistre

.yıldızlarla oda müziği konserleri 1 & 2:
ilki albert long salonunda; 150 dakikalık süresiyle brahms'ın bütün piyanolu dörtlülerini kapsıyor..
ikincisi, ilk defa geçen sene festival mekanlarına dahil edilen kumkapı'daki surp vortvots vorodman kilisesi'nde; beethoven ve brahms'ın piyanolu üçlüleri..

.festival buluşmaları 2:
bu festivale özel olarak biraraya gelen troussov, capuçon ve wang albert long salonu'nda brahms, mendelssohn-bartholdy ve dvorak (dumky) çalacaklar..

.sinfonia varsovia'nın birinci ve üçüncü konserleri:
birincisinde varşova filarmoni korosunun da katılımıyla alexander raskatov'un istanbul festivali siparişi yapıtının dünya prömiyeri gerçekleşecek, konsere ayrıca yuri bashmet solist olarak katılacak..
üçüncüsünü efsanevi şef & besteci krzysztof penderecki yönetecek, leh requiem'inden chaconne ve 2. senfonisi çalınacak, ayrıca kemancı julian rachlin mendelssohn-bartholdy'nin konçertosunda solist olacak..

.sait faik'i hatırlamak
sait faik, fazıl say, özen yula!
bitmedi: borusan quartet, derya türkan, birsen tezer, serenad bağcan!
bitmedi: demet evgar, songül öden, esra bezen bilgin, aykut köselerli!
veee burgazada meydanı!
beklentiyi yüksek tutmamak lazım, ama bu kombinasyon da müthiş hani!

16 Temmuz 2013 Salı

TEB oyun yaz 2013 / 18. sayı



Şiirsiz Bir Tiyatro Düşünülemez Özdemir Nutku
Türkiye'de Tiyatro Eleştirisi Metin Boran
Orhan Kemal'in Tiyatrosu Yaşar İlksavaş 
Özgürlüğün Bedeli Beki Haleva 
Dansta Modernizmi Başlatan Yapıt: Bahar Âyini Kerem Özel 
Ortaçağ Dekorlu, Kadın Eksenli bir kara komedi: Sessizlik Üstün Akmen 
Belgesel Tiyatro ve Sivas '93 Zehra İpşiroğlu-Genco Erkal 
Altıdan Sonra Tiyatro Ve Dönüşken Tiyatroları: "Kumbaracı 50" Hasan Kuruyazıcı 
Kostüm Üzerine Düşünceler Canan Göknil

DOSYA: Yeni Dönem Oyun Yazarlığı
Yeni Dönem Oyun Yazarlığı Selen Korad Birkiye 
Her Zaman 'Sanat' Olmaya Mahkum Edilmiş Bir Yarı-Tanrı Behiç Ak 
Düşmeden Çamura Bulanmadan Düz Yıla Çıkılmıyor Ayşe Bayramoğlu 
Oyun Yazarlığı Teşvik Bekler Civan Canova 
Dünya Tiyatrosuna Uzanan Bir Dili Araştırmanın Zamanı Yeşim Özsoy Gülan 
Tiyatrolar Yeni Oyun Yazarlarını Sahiplenmeli Sami Berat Marçalı  
''Oyun, Belirsiz Bir Zaman ve Belirsiz Bir Mekanda Geçmektedir.'' Cihan Sağlam 
Sabırla ve Özenle Büyütülmesi Gereken Bir Ergen Yiğit Sertdemir 
Nasıl Anlatıldığı Kadar Ne Anlatıldığı da Önemlidir Özen Yula 

ANMA: Metin Serezli Göksel Kortay / Haldun Dormen 
Büyük Dil Kardeşliğimiz Nalân Özübek 
Dünya Tiyatro Günü Bildirileri
Tiyatro Ödülleri

7 Ocak 2011 Cuma

yakındoğu'da ihanet / özen yula / biriken

gece daha yeni başlamışken soğuk ıslak ıssız sokaklardan geçerek kulaklarım üşümüş evime mekanıma yuvama vardığımda beni avutacak biraz da alıp götürecek yakındoğu’dan ama öyle fazla da uzaklara soğuklara bambaşka coğrafyalara kültürlere değil elimden sımsıkı tutup tanıdık yerlerde gezdirecek bir müzik aradım kütüphanemde. içinde kaybolup gitmek istedim. beni benden alsın biraz. bu coğrafyadan da yalnızlığımdan da alsın. çoğaltmasın duygularımı azaltsın söndürsün istedim. zaten 60 dakika boyunca ayna tutulmuş gibi geçmişime seyrettiğim tek kişilik isyan yeterince köpürttü içimi. o 60 dakika yaklaşık 40 yıldır yaşadığım aşkın bile ihanetle öğretildiği bu yakındoğu coğrafyasının bazen göstere göstere bağıra çığıra yüzüme haykırdığı bazen de sinsice kulağıma fısıldadığı bütün sev veya terk et’lerini yaşatmışken bana nasıl da aramam şefkatli bir kucak sıcak terli kocaman bir el. bir kadın sesiyle başladım avunmaya. natacha atlas’a “mon amie la rose”u söylettim önce. sonra da “bahlam”ı. “bahlam”ı birkaç kere tekrarlattım. ardından koyu bir erkek sesi iyi gelir düşüncesiyle abed azrie’yi koydum. yaralarımı sarabildiler mi yoksa benim için de yakındoğu’dan tek ve son çıkış köprüden mi!...





özen yula’nın “yakındoğu’da ihanet” adlı oyununu melis tezkan ile okan urun’dan kurulu biriken topluluğu sahneye taşıyor.

bilinç akışı mantığında yazılmış metni okan urun oynuyor; oynamanın da ötesine geçiyor; bizleri de peşinden sürüklüyor. urun’un taktığı telsiz mikrofonun görüntüsü ve hoparlörlerden gelen metalik sesi bile beni yabancılaştıramıyor; metnin derdi o kadar “bu topraklara ait” ki ve metin ile oyunculuk o kadar örtüşüyor ki, istemeseniz direnseniz de kapılıyorsunuz.

din, iktidar, üstü örtülü totaliterlik, tek seslilik, hainlik, güvensizlik, baskı, korku… ve bir de “dil” meselesi: kelimeleri ve dili ustaca kullanan özen yula’nın karakterine sadece 300 kelimelik bir dilin bu coğrafyadaki insanların birbirleriyle doğru düzgün anlaşması için yeterli olacağını söyletmesi yakındoğu’daki toplumsal fakirleşmenin en bariz “gösterge”lerinden biri olsa gerek.

yakındoğu’nun gerçekleriyle örülmüş kabuslarında okan urun’a, bütün bir yüzeyi kaplayan video görüntüleri eşlik ediyor. kah 70’lerden bir film parçası, kah orman görüntüleri, kah soyut anlamda kullanılan kuru dallar, sıçrayan sular, sayılar, kelimeler metnin hissiyatını kuvvetlendiriyor, urun’a arkaplan sağlıyorlar.

“yakındoğu’da ihanet” 20 ocak’ta da, istanbul’un kadim kimliğini hala koruyan ender dokularından birinde bir apartmanın birinci katındaki galataperform’da.

30 Ekim 2010 Cumartesi

yala ama yutma / özen yula / biriken & ayça damgacı


[bu yazımı, dün gece 23.19’da dünyaya gözlerini açmış, yani daha bu dünyada 24 saatini doldurmamış, çocukluk arkadaşım natali ve eşi ruhi'nin oğulları, bir anlamda “yeğenim”, arte gün için yazıyorum.
şimdiden etrafa cin gibi gözlerle bakan arte gün'ün umarım annesi ve babası gibi sanatla iç içe, mutlu, sağlıklı ve şanslı bir hayatı olur.]

idans04 kapsamında bugün sahnelenen “yala ama yutma” çok katmanlı bir oyundu. sonunu ele vermemek için bazı katmanlarını bu yazıda es geçeceğim.

her ne kadar broşürdeki metinde; rejiyi birlikte yapan biriken ekibi ile ayça damgacı "yala ama yutma"da, çağımız dünyasındaki siyasal ve sosyal gelişmelere dair hissett(irild)iğimiz "boşluk" ile pornonun her şeyi zevkle çözen "yalancı dünyası" arasında kurulan paralellik üzerinden günümüzde yaşadığımız yegane gerçeklik olan "içi boşaltılmışlık"ı öne çıkarttıklarını belirtmiş olsalar da; bence oyunda porno ile "sorunlu dünya" arasında kurulan paralellik "boşluk" veya "içi boşaltılmışlık" hissinden daha anlamlı bir seviyede örtüşüyorlardı birbirleriyle:
insanlık varolduğundan beridir her türlü kültürün ve günümüz dünyasının vazgeçilmez bir parçası olan porno kültürünün sevişme/s…şme pozisyonları ile, çağımız dünyasının gelişmiş ülkeleri ile gelişmemiş ülkeleri arasındaki politik-sosyal-ekonomik-toplumsal pozisyonlar arasındaki paralellik.
eşitsizlik (kadın-erkek, haklı-haksız), güçlünün güçsüzü ezmesi, “gelişmiş”in (gelişmiş ülkeler/vücut geliştirmiş serdar) zayıf olanı (3.dünya ülkeleri/leyla) kullanması/harcaması.

bu pozisyonlar analojisi bence oyunun en zeki, en yaratıcı, en usta tarafıydı. yoksa ne leyla/melek’in dünya hali hakkında söyledikleri bilmediğimiz şeylerdi, ne dile getiriş şekli, ne de pornonun yalancı dünyası.
ancak oyunun (ve dolayısıyla özen yula'nın) bunları, kadim bir kültürün (cinsellik kültürünün) ilişki pozisyonları bağlamında okuyor, ortaya koyuyor ve yorumluyor olması oldukça yeni, cesaretli ve yaratıcı bir yaklaşımdı kanımca. öncelikle yazar olarak özen yula’yı kutlamak lazım.

ardındansa; her ne kadar “oyuncu” olmak üzere eğitim almış olsalar da ve her ne kadar çıplaklık oyunda grafik bir anlatımla ele alınmış olsa da; serdar’da hakan ummak’ı ve özellikle de oyunu baştan sona sırtlayan leyla/melek’te ayça damgacı’yı cesaretleri ve oyunculuk kaliteleri için candan tebrik etmek lazım.

...

iksv'ye dokundurmazsam olmaz:
bu kentin/ülkenin uluslararası standartlarda çalışan kurumlarından biri olduğu iddiasındaki anlı şanlı istanbul kültür ve sanat vakfı'nın; duyarlılık veya incelik (hangisini seçerseniz) gösteremeyerek; tenezzül, cesaret veya akıl (hangisini seçerseniz) edemediği hamleyi mütevazi idans ekibi yaptı ve geçen sene düşünce özgürlüğünü açık açık ihlal eden dayatmacı ve faşist bir tavırla tepkiler alan ve -beyoğlu'nda onlarca mekanın acil çıkış kapısı yokken veya kilitliyken- kumbaracı50'nin aba altından sopa gösterme yöntemiyle kapatılmasına neden olan "yala ama yutma" adlı oyunu festival programına alarak özgür bir ortamda sahnelenmesini sağladı. buradan bir kere daha idansçılara teşekkürler.

[kendilerine son zamanlarda durmadan teşekkür edince zannedilmesin ki idans ekibi eş, dost, akrabam; evet, içlerinden bazılarıyla tanışıklığım var ama neyse ki herhangi bir çıkar ilişkim yok; o yüzden bu kadar rahatça teşekkür ediyorum.
uzun zamandır çoğu şeyin çıkar, yalakalık veya ahbab-çavuş ilişkisi seviyesinde/sayesinde yürü(tül)düğü ülkemizde bu tavrım belki birilerine garip geliyordur diye açıklama gereği duydum.]