stüdyo oyuncuları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stüdyo oyuncuları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2019 Perşembe

şahika tekand'ın "io"su


istanbul tiyatro festivali'nin 23.sü dün akşam, tabiri caisze "bomba" gibi bir gösteriyle, şahika tekand'ın, kendi tiyatro topluluğu studio oyuncuları ile sahnelediği "io" ile açıldı.
yıllar yıllar önce oedipus üçlemesinin prömiyerlerini iki yılda bir düzenlenen festivalde yapan ve bu gösterileriyle her seferinde beni nefessiz bırakan tekand, geri döndüğü antik yunan mitlerinden beslendiği bu işiyle beni yine yüreğimden vurdu. "io" ile sadece yüreğime değil; ruhuma da, gözüme de, aklıma da hitap etti tekand.

"io" öncelikle müthiş bir metin! sevgili dramaturg dostum özlem hemiş'in herhangi bir gösteri için sorduğu, çok temel bir soru var: "neden bugün?" ben bu soruya bir de "neden burada?"yı ekleyebilirim. tekand'ın metni bu iki soruyu da hakkından fazlasıyla cevaplıyor! bir metin yüzyıllar öncesinden esinlenen mitlerden yola çıkıp çağımıza, günümüze, güncelliğimize bu kadar mı söz söyler, hitap eder, dokunur. dün prömiyer yaptı ve biz seyirciler tekand'ın metnini dün ilk defa duyduk. kanımca o metin bugün bir klasik oldu bile; sadece içeriğiyle değil, inanılmaz derecedeki akıcılığı, müzikselliği, ritmi ve edebi kalitesiyle.
ne anlatıyor "io"? zeus'la yattığı için hera tarafından sürülen io'nun insanlığa gerçekleri söylemek için geri dönüşünü, ikinci bölümde onun geri dönüşünün ve gerçekleri söylemedeki dobranlığının önüne set çekmeye çalışan tanrılar kratos-bia ve hermes ile mücadelesini, ve son bölümde prometeus'la hesaplaşmasını.
metnin bence en önemli ve can alıcı tarafı ise; io, kratos, hermes ve prometeus fikirlerini çarpıştırırken insanlığı temsil eden koronun; yavaş yavaş gerçeklerin farkına varması, unutkanlığından, suskunluğundan uyanmasıyla birlikte, biat eden bir kalabalıktan sorgulayan, isyan eden bireylere dönüşmesini anlatıyor olması.
"io"nun aklımı çelen özelliği işte metnin bu özelliğiydi.

işte tam da bu konuda tekand'ın, yazarlık ustalığının yanı sıra yönetmenlik dehasına tanık oluyoruz. çünkü tekand insanlığın uyanışını enfes -ve bir o kadar da yalın- bir mizansenle görselleştiriyor. oyun başladığında ve nerdeyse ilk yarısı boyunca hareketsiz duran koro, io'nun fikirleriyle önce kratos'u sonra hermes'i alt etmesiyle birlikte yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyor. önce korodan biri, sonra bir kaçı ve oyunun sonuna doğru artık koronun bütün üyeleri farklı jestlerle hareket ediyorlar, üzerlerine çökmüş atıllıklarından kurtuluyorlar.
fark ettiğim kadarıyla; koronun kullandığı/yaptığı bu jestler, baştan itibaren organik bir şekilde hareket etmekte olan io'nun jest repertuvarından alınma. yani, insanlığı temsil eden koro zamanla io'nun düşünselliğine onun bedenselliği yoluyla kavuşuyor. dönüşüme dair kağıt üzerindeki edebi bir fikir bu kadar mı yalın ama bir o kadar da etkili bir şekilde bedenselleşir, görselleşir. tekand'ın yine kendi imzasını taşıyan ışık tasarımı yoluyla sahnede yarattığı koro plastiği müthiş!
"io"nun gözüme hitap eden özelliği koronun bu heykelsi etkisiydi.

kratos'ta deniz karaoğlu ve hermes'te gökhan küçük çok iyiler. farklı ses tonu ve vurgu ile io'ya meydan okurken; ilki saldırgan, fütursuz ve kontrolsüz, diğeri ise kontrollü, yatıştırıcı ve uzlaştırıcı.
oyunun iki yıldızı ise io'da şahika tekand ile prometeus'ta yiğit özşener. tekand oyunu başlattığı ilk jestten, sonlandırdığı son jeste kadar hiç dinlemeyen bir başkaldırı enerjisiyle bizi ikna ediyor, elimizden tutup sürüklüyor; açıkcası ondan gözümü alamadığımı söylemeliyim. özşener ise oyunun son bölümünün lokomotifi. insanlık adına sonsuza dek acı çekmeyi göze almış ölümsüz bir tanrıyı kararlı ama bir o kadar da kırılgan (adeta bir insan gibi kırılgan) bir yorumla karşımıza çıkartan özşener'in son tiradıyla çoşkudan tüylerimin diken diken olduğunu, gözlerimin yaşardığını söylemeliyim.
"io"nun yüreğimi vuran özelliği özşener'in prometeus'uydu.

"io" benim için dört dörtlük bir yapım, ancak "bu da nazarı olsun bari" diyerek gözümü kapamayı seçtiğim olumsuz bir tarafı da yok değil.
tekand, söz yazmayıp sadece hareketler ile var etmeyi tercih ettiği kratos'un kardeşi bia rolü için koreograf-dansçı gizem bilgen ile çalışmış. bilgen bana göre türkiye dans sahnesinde hem bir kadın dansçı olarak bedenini en etkili ve vurgulu şekilde kullananlardan biri, hem de koreograf olarak gerek kendi dans işlerinde gerekse de tiyatro oyunlarındaki hareket tasarımlarında nitelikli ürünler veren bir sanatçı. tam da bu noktada bilgen'in koreografik işlerinde gündelik jestlere yaptığı vurgunun ve bunları kullanmadaki ustalığının altını çizmekte fayda var. dolayısıyla, bir yandan bu haliyle (yani bu kadar geri çektirilmiş haliyle) bia rolünün altından ancak gizem bilgen kalkabilir, bedeninin içselleştirdiği nüanslarla bu role hakkıyla ancak o bürünebilirdi diye düşünüyorum, ki bürünmüş de zaten, ama bir yandan da, çerçevesi sadece hareketlerle çizilmiş bu rolde ona alan açılsaydı bilgen daha neler neler yapabilirdi, bu role neler katabilirdi diye de düşünmeden, ve hayıflanmadan edemiyorum.

"io" festivali dün akşam açtığı gibi, 30 kasım'daki gösterimiyle de kapatacak. hala bilet varken bence hızlı davranın ve kaçırmayın!

2 Mayıs 2009 Cumartesi

oyunu tiyatroya dönüştüren çalışmalar


bu sene stüdyo oyuncuları'nın tezgahında şahika tekand yapıtı olmayan ancak herşeyleriyle onun tarzını devam ettiren iki heyecan verici oyunla karşılaşmak mümkün.

mayıs sonuna kadar tekand'ın "karanlık korkusu" ve "evridike'nin çığlığı" ile beraber bu iki oyun, "apartman" ve "üç... iki.. 1000" nişantaşı'nın ucundaki o apartman bodrumundan ustaca dönüştürülmüş oyun mekanında sahneleniyorlar. "apartman" pazartesi'leri, "üç... iki.. 1000" cumartesileri...

ridade tuncel'in "apartman"ı ile umut kırcalı'nın "üç... iki.. 1000"i oyun oynama fikrini tiyatroya taşıyan şahika tekand'ın izinden giden iki çalışma.
tekrarlar, ışığın vazgeçilmez kurucu öğelerden biri olması, hız ve dakiklik, oyuncunun fiziksel olarak zorlanması gibi şahika tekand tiyatrosunu oluşturan tipik özellikleri bu oyunlarda bulmak mümkün.

sanki, "apartman" çıkış noktasından daha da ileri gidebilirmiş, biraz tutuk kalmış gibi geldi bana.

"üç... iki.. 1000"i oluşturan iki kısa oyundan ikincisi ("1000") ilkinden ("üç... iki..") çok daha sağlam, çok daha derinlikli, oyuncuyu olduğu kadar seyirciyi de son sınırına kadar zorlayan etkileyici bir çalışma. hatta, "1000"i seyredince, "üç... iki.." keşke hiç olmasaymış diye bile düşündüm.

2 Nisan 2009 Perşembe

çağdaş kentli bireyin "karanlık korkusu"

yıllar önceki bir tiyatro festivali kapsamında ilk kez gitmiştim nişantaşı'ndaki o apartman bodrumundan bozma oyun mekanına. yanımda hayat-boyu-dostum burcu da vardı. oyun "gergedanlaşma"ydı. müthiş etkilenmiştik.
"gergedanlaşma"dan sonra, şahika tekand oyunlarını hep başka mekanlarda sahneledi; enka'da, akm'de, tarlabaşı'ndaki istanbul sanat merkezi'nde [orada "gergedanlaşma"yı ilk seyredişimden beş sene sonra bir kere daha izledim] ve son yıllarda garajistanbul'da.
bu sezon (nisan'la birlikte) stüdyo oyuncuları oyunlarını tekrar o eski mekanlarında sahnelemeye başladılar, hem de ikisi yeni dört oyun birden!

ben önceliği mayıs 2008'de tiyaro festivali'nde prömiyer yapmış "karanlık korkusu"na verdim. hele de cherkaoui'nin "myth"ini seyretmek için antwerp'e gittiğimde, tarihi tiyatro binası bourla'nın fuayesinde "karanlık korkusu"nun el ilanlarına rastlayınca; "karanlık korkusu" 0090 türkiye sanat festivali kapsamında antwerp'te 5 şubat'ta sahnelendi.
[yabancılar yaşar kemal okumuş, yılmaz güney seyretmişlerdir, ve sen bir türkiyeli olarak yeterince vakıf değilsindir ya kendi değerlerine, onun gibi bir şey hissettim; kıskandım yani belçikalıları, şahika tekand'ın en yeni oyununu benden önce seyredecekler diye.
gerçi şahika tekand'ın değerini bilmez de değilim; 1996'dan beri sahnelediği bütün oyunları hayranlıkla seyretmiş bir izleyiciyim. zaten insan şahika tekand'a nasıl hayran olmaz; bu topraklardan hangi tiyatro yönetmeni çıkmış ta, kültür ve tarihleriyle had safhada övünen (ve tam da bu yüzden bizlere hala hafiften düşman olan) yunanlılara, başkalarına kolay kolay yar ettirmedikleri antik klasiklerini yenilikçi, taptaze bir yorumla sunmayı bilmiş! hem de; gözleri gibi baktıkları, çoğunlukla kendi tiyatro gruplarına açtıkları, kolay kolay misafir topluluk davet etmedikleri ünlü epidavrus antik tiyatrosu'nda!]

şahika tekand, burcu ile benim gibi bir çok seyirciyi "gergedanlaşma" ile büyülemişti, ama ileriki yıllarda sahnelediği "oidipus nerede?", "oidipus sürgünde" ve "evridike'nin çığlığı" üçlemesi ile değil türk tiyatrosu'nda, abartısız, dünya tiyatrosu'nda tartışılmaz bir yere sahip oldu; yorumlama tekniği, sahneleme yöntemi olarak kendine has bir "oyun oynama sanatı" geliştirdi.
"karanlık korkusu" da bu zincirin başka bir halkası; oyun oynama yollarına dair yeni bir çeşitleme. yine ışık ön planda, yine hız önemli, yine konuşma tekniği üst düzeyde, yine olasılıklara açık/spontan/o ana ait olma hali oyunun vazgeçilmez kuralı.
"karanlık korkusu" keyifli, diken üstünde ve had safhada antenleri açık tutmayı gerektiren dipdiri bir 50 dakika talep ediyor seyirciden!