Marco Goecke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marco Goecke etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2024 Cuma

21 HAZİRAN



1941 aram haçaturyan'ın mikhail lermontov'un masquerade adlı oyunu için bestelediği müzik oyunun moskova vakhtangov tiyatrosu'ndaki dünya prömiyerinde çalımın; haçaturyan bu müziklerden 1944'te beş bölümlü bir orkestra süiti düzenlemiş

1978 andrew lloyd webber'in bestelediği, sözlerini tim rice'ın yazdığı, başrolünde elaine page'in oynadığı evita müzikalinin dünya prömiyeri londra'da prince edward theatre'da gerçekleştirildi

1982 fransa kültür bakanı jack lang'in inisiyatifiyle hayata geçirilen dünya müzik günü (fête de la musique) ilk defa kutlandı

1988 efsanevi gitaristlerden paco de lucia'yı ilk defa dinledim; harbiye açıkhava tiyatrosu'ndaki konserde topluluğu ile birlikte çaldı

1991 ilk defa william forstyhe yapıtlarını seyrettim; harbiye açıkhava tiyatrosu'nda ballet de l'opera de lyon'un programında

2011 antalya aspendos antik tiyatrosu'nda gittiğim konserde viyana filarmoni orkestrası'nı zubin mehta yönetiyordu, solist daniel barenboim idi

2018 bir marco goecke yapıtını ilk defa canlı seyrettim; izmir adnan saygun sanat merkezi'nde NDT 2 programının bir parçası olarak wir sagen uns dunkles






14 Nisan 2021 Çarşamba

Ayrıksı duyguları bedenlerde görünür kılan koreograf Marco Goecke

[Bu yazı 13.04.2021 tarihinde unlimited dergisinde yayınlanmıştır.]

THE BIG CRYING ©Rahi Rezvani

Sahnenin önünde ve merkez aksında, seyirciye arkası dönük, üstü çıplak bir erkek duruyor. Sahnenin arka karanlığında, erkek ile aynı eksende, ucundan titrek ama güçlü bir ateş çıkan ince uzun bir boru konumlanmış. Borunun iki yanından hızlıca sahnenin önüne gelip giden, üstlerinde siyah kıyafetler olan erkek ve kadınlar ile üstü çıplak erkek karşılıklı sert, kesik ve hızlı tekrarlanan hareketler alıp veriyorlar; adeta istişare ediyorlar. Bu bir veda ritüeli sanki; her gelen üstü çıplak erkekle vedalaşıyor, onun bir parçasını, onunla bir anısını alıp gidiyor. Ama, bu bir başlangıç ya da ergileme töreni de olabilir; diğerleri doğmak, yaşamak, yaşamaya devam etmek ya da yetişkin olarak kabul görmek için üstü çıplak erkekten el alıyorlar belki de. O ise hem ileriki bir sahnede hem de yapıtın sonunda yerde dizlerinin üstündeyken, sonuna kadar açtığı ama ses çıkmayan ağzıyla, yüzü yere doğru eğiliyor. Ekrandan bile olsa, sözler ile tarif edilmesi zor bir acının duygusu geçiyor bana. O cehenneme açılıyormuş gibi olan ağızdan o sahnede çıkmayan ses, başka bir sahnede 18 dansçının tüyler ürpertici çığlıklarına dönüştüğünde ise acının ve dehşetin immateryal duygusu adeta maddeleşip bütün bedenimi kaplıyor. Ekran karşısında izlerken bile tüyleri diken diken eden, yüreğe oturan bu sahneyi, kimbilir o çığlıkların atıldığı mekanı fiziksel olarak paylaşıyor olsaydım nasıl deneyimleyecektim. Son bir yılda çevrimiçi olarak ekrandan izlediğim onca gösteri arasında beni en çok etkileyen an, ve bütün olarak yapıt bu olsa gerek.

THE BIG CRYING ©Rahi Rezvani

Yapıtın dramaturgu, 2020’in sonbaharında Goecke’nin babasının ölümünün ardından yaratım süreci başlayan The Big Crying (Büyük Çığlık) için koreografın en kişisel yapıtı nitelemesini yapmış. Her olağanüstü yaratım gibi bu da sadece yaratıcısının çıkış noktası ve kişiselliğiyle sınırlı kalmayıp, onu seyredenlerle genişliyor, evrenselleşiyor; hele de bir yılı aşan bir süredir dünyanın pandemi dolayısıyla yaşadığı bütün ek acıları, kayıpları, sıkışmışlıkları ve çaresizlikleri düşündüğümde The Big Crying’de çığlığa dönüşen sadece Goecke veya babasınınki değil bütün bunlar sanki.
Farklı tonlarda ve yüksekliklerde bağırış seslerinin tüyler ürperttiği sahnenin yanısıra, yapıttaki müzik seçimi de sıradışı. Ses peyzajının, bu yapıt için özel olarak endüstriyel seslerden üretildiğini zannettiğim kulak tırmalayıcı ve huzursuzluk verici kısımlarının, gösteri sonrasında program kitapçığına bakınca 1997 tarihli Extreme Music from Africa adlı albümden Rorogwela’nın Death Lullaby ile Electricity’nin Indlela Yababi isimli parçaları olduğunu öğreniyorum. Bu arafvari ve gürültülü ses peyzajının arasına giren şarkılar ise, Goecke’nin koreografi yoluyla dansçıların bedenlerinde yarattığı vahşi olduğu kadar kırılgan ayrıksılığın bir benzerini -bana göre- sesiyle ve şarkılarının sözleriyle üreten Tori Amos’a ait.


THE BIG CRYING ©Rahi Rezvani

The Big Crying, yıllarca Hollanda Dans Tiyatrosu (Nederlands Dans Theater) NDT’nin sanat yönetmeni olan efsanevi koreograf Jiří Kylián’ın 2002 tarihli 27’52” yapıtıyla birlikte, Souls made apparent başlıklı akşamda sahnelendi. 2013’ten beri konuk koreografı olduğu bu topluluğunun genç dansçılardan oluşan iki numaralı ekibi NDT 2’nin rol aldığı yapıt Marco Goecke’nin geçtiğimiz mart ayında imza attığı ve sahneden naklen olarak yayınlanan iki dünya prömiyeriden ilkiydi. Goecke’nin bu olağanüstü yapıtını kaçırmak istemeyenler NDT 2’nin ekstra olarak programına aldığı 20-21-22 Nisan 2021 tarihlerindeki We haven’t said enough başlıklı naklen yayını kaçırmasınlar. Goecke’nin yapıtına Johan Inger’in topluluk için 2020 mart’ında tasarladığı IMPASSE adlı işi eşlik edecek.

1972 Wuppertal doğumlu Goecke; Wuppertal denince akla ilk gelen, dünyaca ünlü koreograf Pina Bausch'un tedrisatından hiç geçmemiş, hatta kendisi hakkında yapılan 2016 tarihli Thin Skin isimli belgeselde 14 yaşında ilk defa okulca operaya gittiklerinden bahsedip, Bausch hakkında tek bir kelime etmeyen, Münih'te aldığı bale eğitimini Wuppertal'den kaçmak için fırsat olarak gördüğünü söyleyen, içinde veya kapağı açık olarak yerde duran siyah çantasındaki sosis cinsi köpeği Gustav’ı prova, turne veya televizyon çekimi olsun yanından hiç eksik etmeyen, hatta Paris Opera Balesi için 2019’da gerçekleştirdiği ilk yapıt Dogs sleep için ondan esinlenen, kendine has, ilginç bir kişilik.
Özellikle son 10 yılda Avrupa'nın yükselen koreograflarından biri haline gelen Goecke; kariyerine Scapino Ballet Rotterdam'a yapıt üreterek başlamış, o yapıtlarıyla ününü kazanmış. Goecke bir çok diğer ödülün yanısıra 2006'da prestijli Prix Nijinsky'i almış, NDT'ye yaptığı işlerle iki kere Hollanda'nın dans ödülü Zwaan'a aday olmuş, bir keresinde kazanmış, dans alanında ünlü Alman dergisi TANZ tarafından 2015 yılında geçtiğimiz on yıldaki sanatsal gelişiminin değerlendirildiği bir kararla Yılın Koreografı seçilmiş. Goecke günümüzde NDT’nin yanısıra Ballets de Monte Carlo, São Paulo Companhia de Dança, Ballett Zürich ve Pacific Northwest Ballet (Seattle) gibi dünyanın önemli dans topluluklarıyla düzenli olarak çalışıyor.

60’tan fazla yapıta imza atmış olan Goecke bana göre günümüz çağdaş dans dünyasında kendine özgü hareket tasarımı, kalitesi ve vokabüleri yaratmış az sayıdaki koreograftan biri. Onun bir yapıtını seyrettiğinizde tanımamanız mümkün değil; çok kendine has bir dünya yaratıyor sahnede ve bunu neredeyse sadece hareket tasarımıyla yapıyor. Goecke’nin koreografik estetiği; çoğunlukla gündelik jestlerin küçük parçalara ayrılıp sonra tekrar, takıntılı, sinirli veya anksiyeteye kapılmış gibi ve hızlı hızlı tekrarlanarak bir araya getirilmesinden oluşuyor. Goecke mimikleri ve sesleri de ustalıkla kullanarak insan bedenine bütünüyle yeni bir gözle bakışı sağlayan, ayrıksı ve özgün bir hareket dili yaratıyor. Yapıtlarının genel estetiği ise; briyantinle yapıştırılarak bıçak gibi yandan ayrılmış saçları, koyu renk pantolonlu kostümleri ve genellikle erkeklerin üstü çıplak bırakılmış dansçı figürlerinden ve bütün bunlara eşlik eden sıradışı müzik seçimlerinden oluşuyor. Goecke yapıtlarında ne komplike ışık tasarımlarına, ne video görüntülerine, ne de devasa, dönen, kalkan inen, dökülen, fışkıran sahne tasarımlarına ihtiyaç duyuyor. Goecke sahne mekanını genellikle bir boşluk olarak ele alıp, onu bedenlerin ayrıksı hareketleriyle yarattığı duygu dünyaları ile dolduruyor.

DER LIEBHABER ©Ralf Mohr

Goecke’nin geçtiğimiz günlerde dünya prömiyeri yapan ikinci yapıtı, 2019/20 sezonundan beri genel sanat yönetmeni olduğu Hannover Devlet Balesi (Staatsballett Hannover) ile Der Liebhaber (Sevgili) idi. Goecke’nin bu toplulukla sahnelediği ilk yeni ve bütün akşamı kaplayan yapıt olan Der Liebhaber bir yıl önce ilkbaharda prömiyer yapacakken, tahmin edileceği üzere, pandemiden dolayı bu sezona ertelendi. Pandeminin yeni dalgasından dolayı Almanya’daki tiyatrolar bu kış da açılamayınca, yapıt Goecke’nin talebiyle bütün topluluğa ve çalışanlara haftada üç kere yapılan kovid testleriyle kontrol altında tutulan yoğun bir prova süreci sonrasında sahneden naklen yayın olarak 27 Şubat 2021’de dünya prömiyerini yaptı. Der Liebhaber, Goecke’nin gençliğinden beridir başucundan düşürmediğini ve defalarca okuduğunu söylediği, gençken gittiği psikologun hakkında “Sarhoş, patolojik yaratık” demesiyle daha da ilgisini çekerek bağlandığı Marguerite Duras’ın otobiyografik öğeler de içerdiği bilinen, 1984 tarihli aynı adlı ünlü romanının bir uyarlaması.

DER LIEBHABER ©Ralf Mohr

Goecke Duras’ın romanını koreografik anlatıya dönüştürürken hikayeyi birebir aktarmıyor, hikayenin içerdiği duygularla, durumlarla ve figürlerle ilgileniyor. 70 dakikalık yapıtın ilk on dakikasında, 1930’ların Hindiçin’inin (günümüzün Vietnam’ının) sokaklarından sesler ve sanki sokakta çalınmakta olan geleneksel müzikler eşliğindeki sololar, duolar ve topluluk dansları bizleri hikayenin protagonistlerinden bağımsız ama hikayenin geçtiği yerin ve zamanın duygusuna hazırlıyor, atmosferine sokuyor. Bu 10 dakikanın sonrasında, hikayenin protagonistini, yani başındaki erkek şapkasıyla 15 yaşındaki yoksul Fransız kızı sahnede ilk gördüğümüzde Debussy’nin La Mer (Deniz) başlıklı ünlü yapıtını da duymaya başlıyoruz. Goecke’nin müzik seçimi yine benzersiz. Su öğesinin, nehir ve denizin metindeki önemi bir yana, Debussy’nin içinde Uzakdoğu esinleri de barındıran La Mer’i; önce kızın cinselliğinin içinde dalga dalga belirmesini, sonra kendisinden yaşça büyük zengin Çinli sevgili ile karşılaşma sahnesinde yanyana aynı yönde hareket etmeleriyle ikilinin arasında gelişmeye başlayan tutkunun dalga dalga artmasını ustaca aktaran koreografiye eşlik ediyor. Çok sonra, Goecke’nin yapıtın ikinci yarısına yerleştirdiği, bence dans tarihine geçecek güzellikte ve sıradışılıktaki pas de deux’de ise ikilinin ruhlarını dalga dalga kaplayan şehvetli sevişmeyi oldukça soyut bir yorumla seyrediyoruz. Bu sahneye ilginç, pek bilinmeyen bir müzik, Lili Boulanger’in D’un soir triste (Hüzünlü bir akşam hakkında) bestesi eşlik ediyor. Goecke ikili arasındaki cinsel ilişkiyi yapıtın genelinde sadece bu tek yoğun sahnede konu ederek sanki Jean-Jacques Annaud’nun romandaki şehvete odaklanmış 1992 tarihli film uyarlamasını Duras’ın beğenmemiş olmasına da saygısını göstermiş oluyor. Goecke Annaud’ninkinden farklı olarak romandaki bütün kişilerin arasındaki, bazen tutkuyla, bazen öfkeyle, bazen özlemle, bazen korkuyla örülü duygusal gerilimleri detaylı olarak ele almış. Dolayısıyla sadece kız ve Çinli sevgilisi arasındaki değil, kızın psikolojik olarak dengesiz annesi, öfkeli abisi, melankolik erkek kardeşi, Çinli sevgilinin otoriter babası ve kızın kaldığı yurttaki kız arkadaşı da yapıtın ağırlıklı figürleri olarak çıkıyor karşımıza. Goecke bunu yaparken, aynı romanın düz bir çizgi takip etmeyen, parçalı anlatısı gibi olayları düz bir çizgide anlatmıyor, hatta seyircinin bir dans gösterisi formatı için girift sayılabilecek çok kişili hikayeyi takipte sorun yaşaması bakımından risk de alarak, olaylardan ziyade kişilere ve onların duygularına odaklanıyor.


DER LIEBHABER ©Ralf Mohr

Yakın tarihli bir söyleşide; Duras’ın edebiyatını gizemli bulduğunu “Okursunuz ama bulanık kalır, çok az olay vardır…” sözleriyle, Duras’ın Yazmak isimli kitabında yazmaya dair söyledikleri ile kendisinin koreografiye bakışı arasında paralelliği ise “Hiçlik ilgimi çekiyor. Herhangi bir koreografi yapar yapmaz, onun hemen tekrar yitmesini istiyorum” sözleriyle dile getiren Goecke’nin Duras uyarlaması yitip gitmeyecek ama. Tiyatrolar tekrar açılıp, topluluklar turne yapmaya başladığında, bana göre dünyanın her yerinden teklif alacak kadar güçlü bir uyarlama olan Der Liebhaber‘i, o zamana kadar beklemek istemeyenler, cüzi bir bilet fiyatına çevrimiçi naklen yayın olarak seyretmek için 13 veya 18 Nisan 2021 tarihlerinde Hannover Devlet Balesi’nin internet sitesinden izleyebilirler.

 

10 Şubat 2019 Pazar

"tiyatronun bahtı eski olanda yatıyor"

fotoğraf: roman novitzky

wuppertal'li koreograf marco goecke'nin bir yapıtını istanbul'da ilk defa geçtiğimiz kasım ayında tiyatro festivali'ndeki ndt1 gösterileri kapsamında seyrettik: "woke up blind". akşamın, crystal pite'ın "the statement"inden sonraki en iyi işiydi. goecke hakkında, ndt2'nin haziran'daki izmir turnesi dolayısıyla da yazmıştım.
goecke 2019'da koreograf olarak geçmişinin 20. yılını kutluyor. önümüzdeki sezon hannover balesi'nin başına geçecek. geçtiğimiz günlerde paris opera balesi'ne yeni bir yapıt üretti.
meraklılarına, alexandra karabelas'ın 4 şubat 2019 tarihinde goecke ile yaptığı söyleşiyi almancadan çevirdim.

koreografik çalışmalarınız; kapsamı ve gördüğü uluslararası ilgi bakımından etkileyici. bir çok topluluk sizin yapıtlarınızı sahnelemek istiyor. bunu nasıl organize ediyorsunuz?
her yerde olamayacağım için, yapıtlarımı topluluklarda çalıştıran insanlar var. ben bazen bir veya iki toplulukla aynı anda çalışıyorum, ama eski yapıtlarımın her yeni sahnelemesi için, ne kadar istesem de yerine gidip yoğun bir şekilde onları tekrar ele alamam. genel olarak eski bir yapıtın yeniden sahnelemesi yeni bir yapıt kadar zorlayıcı ama o durumda sorumluluk bende değil güvendiğim bale öğretmenlerinde oluyor.

bütün yapıtlarınız sizin kendinize ve dünyaya dair duygularınızdan besleniyor. her yeni yapıt tasarlama sürecini kendinizle derin bir karşılaşma olarak yaşıyor musunuz?
evet ama başka bir düzeyde. kendimle karşılaşma, özelde gündelik yaşantılardan ve kaygılardan besleniyor. ve başka bir dünya daha var, hepimizde olan ve her zaman akılda tuttuğumuz saklı bir dünya. benim yapıtlarım buradan besleniyor.

o dünyayı nasıl deneyimliyorsunuz?
bazen, akşamları, tam da bir yaratım sürecinin ortasında iken, büyük bir "özlem" duyarım - almanca'da çok güzel bir kelime. o anda neredeyse dağılırım, çok fazla duygulandığım ve bunu göstermek istediğim için. çünkü had safhada romantiğimdir. bütün bunlar somut değil, çoğunlukla da bilinmezlik barındırır. korkmama neden olur. her gün yapıtlarım için bu duygularımı aşındırmam gerektiğinde de o korku oradadır. kendimden bir yapıt dışarı çıkarmak, özde benim için her zaman kaygı vericidir. bu nedenle de bir koreografi yapmak benim için her zaman kolay değildir.

başka yollar bulmayı denediniz mi?
bazen, bir konsept veya bir hikaye anlatan yapıtlar üretmek isterim. ancak bunu çok derinden hissetmem. hikayesi belli dramatik bir bale çalışmak daha rahattır.

paris opera balesi için ilk defa bir dünya prömiyeri yapıt tasarladınız. nasıl hissettiniz?
tasarım süreci anlamında o ya da bu kurum için bir yapıt üretmek benim için farklı değil. paris'te de olsa plauen'de de, korku her zaman baki. hollanda dans tiyatrosu (ndt) için tasarladığım ilk yapıt olan "nichts" (2008) sürecinde, insanların nasıl bulacağını düşündüğüm için gergindim. artık sadece ürettiğim yapıt ve kendi açımdan gerginim.

paris opera balesindeki tasarımınız için sadece iki haftalık zamanınız vardı. yeni bir yapıtı bu kadar kısa bir sürede ortaya çıkarmak için içsel olarak farklı şekilde kendinizi ayarlamış olduğunuzdan bahsetmiştiniz bana bir-iki hafta önce.
evet, onu hayal ettim. ama işledi mi emin değilim. hazırlık aşamasında bir kaç kişi-düzenlemeleri tasarlamıştım. ama son durumda gerçekleşen ve dans edilen, o bana her gün farklı şekilde geliyor ve onu planlayamıyorum. duyduğuma göre başka koreograflar yapıtlarını en ince adım tekniğine kadar bütünüyle önceden düşünebiliyorlarmış. kulağa çok hoş geliyor ama sanırım bu benin tarzım değil. o zaman ben olmam.

teknolojik ve dijital gelişmeler nasıl olabileceğimize ve yaşayabileceğimize dair yeni fikirler ortaya koyuyorlar. elimizde akıllı telefonlarla yaşıyoruz. dünyada iktidar ve iktidarsızlığın dağılımı bir çok alanda açıkça öne çıkıyor ve, toplumu ve onu nasıl algıladığımızı belirliyor. yapıtlarınızın bu bağlamda durduğu yer sizi ilgilendiriyor mu?
bugün bize sayısız imkanlar sağlayan bütün bu tekniklerin basit bir "perde yukarı perde aşağı" sisteminde çalışacağını düşünmüyorum. tiyatro bana göre bayağı antika olan bir şey, ama bu haliyle de derinden insani. tiyatronun belki de zamanımızın ve onun zahiri durumlarıyla hiç işi olmamalı.

çoğu tiyatro insanı farklı düşünüyor.
ama tiyatro özünde duygusal bir baraka değil mi? yani aslında çok hassas bir şey? orada, o barakada, tavandan asılı bir kaç ışık vardır, bir parça kumaş havaya kaldırılır ve bir tarafta birileri vardır ve bizler de diğer taraftayızdır, bir şeyleri gösteren tarafta, ya da bize bizim hakkımında bir şeyler anlatırız. dolayısıyla orada bizim ve çıplak olan ve zamansız olan dışında bir şey yoktur. ve en iyi ihtimalle birilerinin gösterdiği diğerlerinin ve hepimizin hislerine dayanır ve tercüman olur. ve bu hayatta her zaman aynıdır, her zaman aynı çaresizlik - ortaçağ'da da, akıllı telefonların çağında da. tiyatroda bana heyecan veren şey budur. ve beni zorlayan. dolayısıyla tiyatronun bahtı benim için eskide olandadır.

topluluğunuzun dansçılarını seçerken gözönüne aldığınız şeyler nedir?
şimdiye kadar hep, uzun zamandır tanıdığım insanlarla çalışmayı tercih ettim. çünkü bu sayede onlara güvenebildim, kendimi bırakabildim. ayrıca, yeni dansçılar bulmak için hannover'de yakın zamanda seçmeler yapacağım.

bir goecke-dansçısını nasıl tanımlarsınız?
kadın ya da erkek, her türlü kibirin ötesinde büyük bir açıklığa sahiptir. çirkinliği de barındıran güzellik için açıklık. ve eğer harekette bir parça çocukça naiflik fark ediyorsam. önceden hesaplanmamışlık biraz. koreografide herşeyin önceden belirlenmiş olduğunu bilse de insan, sanki hareket/dans tam da dans ederken ortaya çıkmış gibi. ve cesaretli insanları arıyorum. benim için gurur da bunun bir parçası.

koreografik sistemizin için yıllar boyunca bedenin her bir parçasını teker teker çalıştınız. çıplak üst beden, port de bras, yüz ve ses, bacak ve ayak çalışması. sırada hangi beden alanı var?
şimdilerde doğru yakınlığı arıyorum. samimiyeti ve bunu balenin öğeleriyle nasıl gerçekliğe dönüştüreceğimi. örneğin kendini gerçekten öpmek, şu aralar bu konuda acz içindeyim. tabii kimin bunu yapmaya istekli olduğuna da bakmalıyım.

dans benim için oyun ile gerçeklik arasındaki eşik atlandığında güzelleşiyor. dansçıların o anda sahnede yaşadıklarıyla aynı şeyi hissettiğimi zannettiğimde.
evet bu, ideal bir durum. gençken wuppertal'de pina bausch'un bir çok yapıtını seyrettim. sahnede gösterilenleri bir türlü idrak edemediğimi hatırlıyorum. bu şimdi gerçek mi yoksa oyun mu diye hep merak ettim. çok gerçek gibiydi ama tiyatrodaydım. pina bausch benim için sınırı açtı. bunu çok büyüleyici buldum.

30 Kasım 2018 Cuma

ndt 1'in istanbul tiyatro festivali gösterimleri



ndt tartışmasız dünyanın, belli bir koreografla anılmayan en iyi çağdaş dans topluluğu, aynı zamanda da en popüler; yani hem eleştirmenleri, hem seyircileri, hem de alanındaki meslektaşlarını tatmin edebiliyor. bir ndt gösterisi seyrettiğinizde, program farklı koreografların yapıtlarından oluştuğu için, dünyadaki çağdaş dansın gidişatına, güncelliğine dair bir fikriniz oluyor.

ndt1'nin istanbul seyircisine sunduğu dört yapıtlık, iki aralı, yaklaşık üç saat süren program genel olarak tatmin ediciydi.
topluluğun genel sanat yönetmenliğinden 2020 yazında ayrılacağını geçenlerde açıklamış olan, sekiz yıldır bu görevi sürdüren paul lightfoot'un, hem bütün yapıtlarında hem de hayat ortağı sol leon'la tasarladıkları birer iş akşamı açtı ve kapattı ("shut eye" ve "shot the moon") . iki leon&lightfoot yapıtı arasında, topluluğun iki yerleşik koreografının, marco goecke ile crystal pite'ın birer işi vardı.
programın en çarpıcı, en etkili, en farklı yapıtı pite'ın "the statement"ı idi. "the statement"ın benim açımdan öyle olacağı kağıt üzerinde belliydi, şaşırmadım; 28 kasım akşamki seyircinin de en çok, en güçlü, en çılgınca ve ayakta alkışladığı, en sevdiği yapıtın o olmasına ise sevindim.

.

crystal pite

eski william forsythe dansçısı, kanadalı crystal pite son yılların en üretken, en aranan ve çok yönlü koreograflarından biri. pite'ın işleri kabaca iki damardan ilerliyor. bir, kendi topluluğu kidd pivot ile dans tiyatrosuna göz kırpan, edebi tadı olan işler üretiyor; dört yıl önce münih turnesinde seyrettiğim shakespeare uyarlaması "the tempest replica" ve topluluğun sükse yapan, ses getiren, ödül alan son yapımı "betroffenheit" bunlardan ikisi.
pite'ın diğer damarı ise, büyük opera kurumlarının kalabalık bale/dans topluluklarına yaptığı, unison (bütün dansçıların aynı hareketleri yaptığı) ağırlıklı koreografilerin baskın olduğu işler; bunlardan paris opera balesi'ne yaptığı "the season's canon"a, kayıttan seyrederken bile ağzım açık, hayran kalmıştım.
pite uzun yıllardır ndt1'in de yerleşik koreografı; yani bu topluluğa düzenli olarak işler üretiyor.

pite "betroffenheit"da jonathon young ile yaptığı işbirliğini ndt1 için tasarladığı "the statement"ta da sürdürmüş. ikili şubat sonunda prömiyer yapacak olan yeni kidd pivot işi "revisor"da da beraber çalışıyorlar.
"the statement"ın "betroffenheit" ve kidd pivot'un sitesindeki açıklamadan anladığım kadarıyla "revisor" ile ortak özelliği koreografinin söz ile hareket arasında kurulan ilişki üzerine inşa edilmiş olması; kayıt edilmiş diyalogların beden yoluyla vücuda gelmesi. beden hareketi deyince bundan sadece jestler anlaşılmasın; dansçılar sadece jestler icra etmiyor, bedenlerinin bütünüyle adeta konuşuyorlar, edilen sözlerin içeriklerini bedenlerinden geçirerek dışarıya vuruyorlar.

the statement, crystal pite

"betroffenheit"tan bu koreografik tasarımı bildiğim için, "the statement"ta beni en çok etkileyen yapıtın bu özelliği olmadı.
20 dakikalık orta metraj bir yapıt olmasına rağmen "the statement"ın etkisinin bende uzun süre devam etmesine esas sebep olan, yapıtın kurgusuydu. ilk 10 dakikada gerçekleşen dört kişilik tartışmanın, sonraki 10 dakikada geriye sarılıp, parçalara bölünerek, bu sefer sözlerin birebir dışavurumunun değil, tartışmanın kişiler üzerinde yaptığı/yarattığı psikolojik etkilerin bedensel karşılıklarının dışavurulması bence yapıtın en can alıcı, en ilginç ve beni heyecanlandıran -kurgusal- özelliğiydi.
tartışmanın; detayları verilmeden, ama sezdirilerek günümüzün devletlerinin veya gizli servislerinin pis işlerine göndermelerde bulunan içeriği etkili, tek bir büyük bir masa etrafında, altında, üstünde dönüyor olması etkileyiciydi.
"the statement"ın kurgusal tasarımından sonraki en nefes kesici ve olağanüstü özelliği ise, sahne mekanının genelini ve masa nesnesinin (altını, yanını ve özellikle de farklı mesafelerde üstünü) kullanan, tom visser'e ait atmosferik ve dinamik ışık tasarımı idi.

.

woke up blind, marco goecke

programın diğer ara-yapıtı "woke up blind"; müzik seçimiyle (iki jeff buckley şarkısı), sadece sade bir ışık tasarımının hakim olduğu boş sahnesiyle ve hızlı jest, mimik ve el-kol hareketlerinden oluşan ayrıksı hareket tasarımıyla tipik bir marco goecke işiydi.
goecke günümüz çağdaş dans dünyasında kendine özgü hareket kalitesi ve vokabüleri yaratmış az sayıda koreograftan biri. onun bir yapıtını seyrettiğinizde tanımamanız mümkün değil; çok kendine has bir dünya yaratıyor sahnede ve bunu sadece ve sadece hareket tasarımıyla, beden kullanımıyla (nefesle, sesle, hareketin tasarımının yanısıra hızıyla oynayarak) yapıyor. goecke ne belli bir anlatıya ihtiyaç duyuyor, ne komplike ışık tasarımlarına, ne video görüntülerine, ne de devasa, dönen, kalkan inen, dökülen, fışkıran sahne tasarımlarına. belki ona özgü hareket tasarımının yanına bir de müzik seçimini eklemek lazım, çünkü müzikler hareketlerin ayrıksılığıyla aynı frekanstalar. bütün bu saydığım özelliklerinden dolayı goecke'yi önemsiyorum ve seviyorum. (daha önce onun hakkında uzunca yazdım, merak eden tıklayabilir)

.

istanbul seyircisi ndt'yi yakından tanıyor; en azından benim takip ettiğim kadarıyla şehrimize daha önce dört defa geldiler: bir kere ndt1 (2004), üç kere ndt2 (1994, 2010, 2012).
ndt1'in istanbul'a tekrar bir turne yapması şahane bir olay. 28-29 kasım'daki istanbul tiyatro festivali kapsamındaki iki gösterinin kapalı gişe olmasından, istanbul seyircisinin tanımak dışında ndt'yi sevdiği de anlaşılıyor. dolayısıyla keşke istanbul'a üç-dört yılda bir gelseler. onları kim getirirse; ister iksv ister zorlu, bilet satma konusunda pek zorluk yaşamayacağı kesin.

ancak; her ne kadar, kalitesi tartışmasız ndt'nin bir kere daha istanbul'a konuk olmasından memnun ve seyrettiğim gösteriden genel olarak tatmin olsam da, iksv onları özel program olarak getirebilecekken neden tiyatro festivaline dahil edilmiş olduklarını anlamış değilim.

tiyatro festivali'nin programına dans alanında, popülerlikten ziyade kilometretaşı olmuş veya yeni  şeyler deneyen koreografları ve toplulukları almak daha doğru bir tercih olmaz mı.
iki sene önceki festivalde christian rizzo adeta nefes kesiciydi, ama maalesef ndt gibi salonu dolduramamıştı, ki zorlu'nun küçüğündeydi. dolayısıyla festival direktörü leman yılmaz risk almakta çekiniyor olabilir haklı olarak.

dans alanında çok çok önemli isimlerden maguy marin'in hala istanbul'a davet edilmemiş olması büyük bir ayıp değil mi. müthiş üretken anne teresa de keersmaeker istanbul'a tekrar tekrar gelmeyi hak etmiyor mu. yenilerden; pite'ı kendi topluluğu kidd pivot ile seyretmek, böyle ekmek arası döner misali seyretmekten daha doyurucu olmaz mı. hadi, büyük ihtimalle yapıtlarının içerdiği çıplaklıktan dolayı dimitris papaioannou veya alain platel getirilemiyor istanbul'a, yapıtlarının neredeyse hiçbiri çıplaklık barındırmayan wayne mcgregor'u veya peeping tom'u bir an önce istanbullu dans severlerin ve öğrencilerinin karşısına çıkarmak isabetli olmaz mı.

velhasıl; ndt1 istanbul tiyatro festivali'nde enerjiyi ve heyecanı yükseltti, belli bir kalitesi de olduğu yadsınamaz, ancak pite bir kenarda tutulursa dansa yeni bir bakış açısı sundu mu, görüşümüzü genişletti, nefesimizi kesti mi, sanmıyorum. estetik açıdan güçlü, hareket eden tablolar seyrettik, o kadar!

15 Kasım 2018 Perşembe

ndt 1'in 28-29 kasım istanbul turnesi

marco goecke bedeni kullanış şekliyle günümüzün en ilginç koreograflarından biri.

ndt 2'nin haziran'daki izmir turnesindeki "wir sagen uns dunkles" ayrıksı, şahane bir şeydi; ilk defa bir goecke yapıtı seyretmiş ve afallamıştım. o yapıtıyla hem goecke hem yapıtın başrolünde dans eden erkek dansçı hollanda'da zwan ödüllerine aday oldular. goecke ve bu işi hakkında bir yazı yazmıştım; merak ederseniz tıklayın.

şimdi, bir goecke yapıtını daha canlı seyretme şansımız var: ndt 1'in 28-29 kasım'daki istanbul turnesinde goecke'den "woke up blind". programda bir de cyrstal pite'tan "the statement". bu ikisi için o gösteri kaçmaz; benden söylemesi!

goecke tarzı nasıl? diye merak ediyorsanız, fikir versin diye:

ancaakkk;
ndt 1'in tiyatro festivali kapsamındaki istanbul turnesi biletleri çok pahalı diyorsanız, ya da o akşamlarda başka işiniz varsa, işte benden size bir teselli: turne programının tartışmasız en iyi işi, crystal pite'ın "the statement"ının tamamını aşağıdaki linkten ücretsiz seyredebilirsiniz:

https://culturebox.francetvinfo.fr/danse/danse-contemporaine/nederlands-dans-theater-1-stop-motion-the-statement-280151?fbclid=IwAR2L58lT7r7hJ0wQ6faoZcdcGtidjvPLhRWqQrorhWpuvi31-tb6hx4GIQ8 keyfini çıkarın! ;)

1 Temmuz 2018 Pazar

nederlands dans theater 2'nin izmir turnesi

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 21 haziran 2018, izmir ahmed adnan saygun sanat merkezi)

dünyanın -tek bir koreografa bağlı olmayan veya tek bir koreografla anılmayan- en iyi çağdaş dans kurumu NDT/nederland dans theater (hollanda dans tiyatrosu)'nun 2 numaralı topluluğu, 32. uluslararası izmir festivali kapsamında 21 haziran akşamı ahmed adnan saygun sanat merkezi'ndeydi.

1959'da kurulan NDT'nin başında, uzun dönemler boyunca -aynı zamanda koreograf da olan- genel sanat yönetmenleri bulunmuş. bunlar arasında efsaneleşen hans van manen ve jiri kylian NDT'yi günümüzdeki kalitesine yükseltmiş olan iki isim. 2011'den beridir ise paul lightfoot topluluğun artistik rotasını çiziyor.

NDT'nin iki topluluğu var: NDT1 ve NDT2. tahmin edileceği gibi NDT1 kurumun esas ve prestije sahip topluluğu. NDT2'nin 1'den tek farkı, aslında sadece kadronun daha genç dansçılardan kurulu olması (kylian döneminde bir de yaşlı dansçılardan kurulu NDT3 vardı). bunun dışında; NDT 2'nin repertuvarında da dünyaca ünlü koreografların yapıtları ve dünya prömiyerleri var, NDT2 de yılda en az NDT1 kadar gösteri yapıyor, dünyada isteniyor, bolca turneye çıkıyor.
NDT2'in en önemli özelliği ise, NDT1'e dansçı yetiştiriyor olması. 2017 aralık'ında Heerlen'deki NDT1 gösterisi öncesi fuayedeki söyleşiye konuk olan -o akşamın dansçılarından- chloé albaret söylemişti; NDT2'de dans etmeden NDT1 dansçısı olunamadığını, kendisinin de bir yıl öncesine kadar NDT2 dansçısı olduğunu.

dolayısıyla bu kadar önemli bir topluluğun izmir'e geleceğini duyunca kaçırmak olmazdı. ben istanbullu bir seyirci olarak sadece bu gösteri için kalkıp izmir'e gittim.
salon bayağı doluydu, ama istanbul'dan kaç çağdaş dans öğrencisi zahmet edip izmir'e geldi, merak ediyorum.

gösteri başlamadan önce
(fotoğraf: mehmet kerem özel, 21 haziran 2018, izmir ahmed adnan saygun sanat merkezi)

NDT2'nin NDT olması dışında, izmir turne programı kağıt üzerinde bile heyecan vericiydi; dört koreografın birer orta metraj yapıtından oluşan üç yapıtlık bir akşam.
koreograflar arasında benim için özellikle johan inger ve marco goecke isimleri heyecanlanmam için yeterliydi. aynı zamanda kurumun genel sanat yönetmeni olan paul lightfoot ile partneri sol leon'un işlerinden bir türlü keyif alamadığım için -akşamı kapatacak- üçüncü yapıta biraz mesafeliydim. maalesef bu sefer de öyle oldu; leon & lightfoot'un sad case'ini pek beğenmedim ve onların işlerinden haz etmeme halim bu seferden sonra da değişmedi.



akşamın açılışını yapan out of breath (nefessiz) adlı güçlü işin sahibi johan inger'in adını, yıllar önce istanbul'da hayran hayran seyrettiğim walking mad (NDT 1, 2004) ve as if (cullberg ballet, 2006) adlı iki işten dolayı kenara not etmiştim. bir daha ne yurtdışında ne istanbul'da bir işini canlı seyretme imkanım olmamıştı.
out of breath inger'e duyduğum ilgiyi canlı tutan kalitedeydi. inger yine; karanlık ve huzursuz bir atmosferi olan, sert ve asimetrik bir yapıt ortaya koymuş. sahnenin tam ortasında kıvrık ve eğik bir duvar var; duvarın bir tarafı yüksek, ucuna doğru alçalıp zeminde kayboluyor; batmakta olan bir gemi gibi; ya da bir yerden burnunu uzatmış çıkmaya çalışan bir kütle sanki. sahne ortasında bir duvar olur da dansçılar onu kullanmaz mı, tabii ki de; ona yaslanıyorlar, çarpıyorlar, onun üzerine çıkıyorlar, ama en önemlisi, kıvrımın içinde kayboluyorlar, içine düşüyorlar, çıkmaya çalışıp tekrar gömülüyorlar.
duvarın kullanılma şekli ve çağrıştırdığı hisler ile; hareketlerdeki tereddütler, çırpınışlar, ileriye doğru hamle yapıp yarım kalışlar, kadınların hareketlerinin ve bedenlerinin erkekler tarafından manipülasyonu gibi koreografik tercihler birebir örtüşüyor; solo, duo, trio ve unison dansların asimetrik kurgusuyla da out of breath'in tekinsiz ve güvensiz atmosfer pekişiyordu.

inger'in adrenali yükselten işi, akşamın devamı için beklentimi daha da arttırdı. ikinci yapıtın koroegrafı marco goecke'nin adını çok duymuş, hakkında 2016'da yapılmış 52 dakikalık thin skin adlı belgeseli izlemiş, ancak hiç bir yapıtını canlı seyretmemiştim; dolayısıyla izmir programının merakla beklediğim bölümüydü goecke'ninki.

bu arada belirtmeden geçmek istemem: bu seneki istanbul tiyatro festivali'nde bu sefer NDT'nin amiral gemisi 1'i seyredeceğiz ve programda bir de goecke yapıtı var.
istanbul programında ayrıca crystal pite'ın da bir yapıtı var ki; pite da son yılların en aranan, ödüllere boğulan, kendi topluluğu kidd pivot ile yaptığı daha sanatsal ve underground işlerin yanısıra paris opera, londra kraliyet ve kanada ulusal baleleriyle devasa kadrolu işler üreten, ünlü bir koreograf. NDT1'in programındaki the statement işi istanbul seyircisinin pite'ı tanıması açısından ancak bir prolog olabilirse de, hiç yoktan iyidir.
dolayısıyla 28-29 kasım 2018'deki NDT1 gösterilerini kaçırmamak lazım!

marco goecke

goecke'ye ve izmir'de hayranlıkla seyrettiğim wir sagen uns dunkles (karanlık sözler ediyoruz birbirimize)'ye dönersem;
goecke; 1972 wuppertal doğumlu, wuppertal denince akla ilk gelen pina bausch'un tedrisatından hiç geçmemiş, hatta kendisi hakkında yapılan belgeselde 14 yaşında ilk defa okulca operaya gittiklerinden bahsedip, pina hakkında tek bir kelime etmeyen, münih'te aldığı bale eğitimini wuppertal'den kaçmak için fırsat olarak gördüğünü söyleyen, belgeselde william forsthye'a da "giydiren", kendine has, ilginç bir kişilik.
özellikle son 10 yılda avrupa'nın yükselen koreograflarından biri haline gelen goecke; kariyerine scapino ballet rotterdam'a yapıt üreterek başlamış, o işlerle ününü kazanmış, günümüzde de stuttgart ballet, le ballets de monte carlo, NDT gibi avrupa'nın önemli topluluklarıyla düzenli olarak çalışıyor. goecke bir çok diğer ödülün yanısıra 2006'da prestijli prix nijinsky'i almış, NDT'ye yaptığı işlerle iki kere hollanda'nın dans ödülü zwaan'a aday olmuş, bir keresinde kazanmış.



wir sagen uns dunkles (karanlık sözler ediyoruz birbirimize) program kitapçığında belirtilmese de paul celan'ın corona isimli şiirinden bir dize. celan bu şiiri, yaşadıkları yıllarda aşk ilişkileri gizli kalmış ingeborg bachmann'a yazmış.
goecke 2017 tarihli yapıtında hiç bir şekilde birebir bu iki edebiyatçının ilişkisini anlatmıyor, ama iki insan arasındaki zor, ayrılıklar ve kavuşamamalarla dolu, meşakkatli herhangi bir ilişkinin ruh halini; hızlı, anksiyeteye kapılmış gibi çırpınan, takıntılı gibi aynı hareketi tekrarlayan, ayrıksı jestlerle birbirine sarılan, birbirini öpen veya partnerinin gözündeki yaşı silen koreografide algılamak mümkün. koyu renk sahne, dansçıları takip eden geniş ışık huzmeleri ve arkası püsküllü pantolonların yarattığı huzursuzluk hissi kadar; schubert ve schnittke'nin yapıtları ile placebo'nun üç şarkısının karşılıklı paslaşmasından oluşan sıradışı müzik peyzajı da wir sagen uns dunkles'in ayrıksı atmosferini tamamlıyor.

guido dutilh

yapıt bittiğinde salonda herkes ayakta alkışladı 11 kişilik kadroyu; akşamın doruk noktasının wir sagen uns dunkles olduğu kesindi.
akşamın sonunda ise; NDT2'nin genç dansçılarının üç yapıtta da harikalar yarattıklarını söyleyebilirim. belli ki NDT iyi ellerde ve 1'e geçecek nesil oldukça sağlam. benim gözlemim dışında, bunun diğer bir kanıtı da, geçtiğimiz hafta açıklanan 2018 zwaan ödülü en iyi erkek dansçı adayları arasında bir NDT2 dansçısının olması: guido dutilh.
izmirli -ve sırf bu gösteri için izmir'e gitmiş- seyirciler olarak ne mutlu ve şanslıydık ki guido'yu, hem aday olduğu yapıttaki, yani wir sagen uns dunkles'deki rolüyle, hem de o akşamki diğer bütün yapıtlarda doyasıya seyretme imkanına eriştik.

şimdi gözler NDT1'in kasım ayındaki istanbul turnesinde..