claude debussy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
claude debussy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2024 Pazar

22 ARALIK


1808 ludwig van beethoven'ın 5. senfoni, 6. senfoni "pastorale", piyano, koro ve orkestra için fantasia ve 4. piyano konçertosu'nun dünya prömiyerleri viyana yakınlarındaki theater an der wien'de dört saat süren bir konserle gerçekleştirilmiş; bestecinin piyanonun başında oturduğu performans, orkestradaki müzisyenlerin yeterince prova yapmamış olması ve tiyatronun ısıtılmaması nedeniyle tatsız geçmiş

1894 empresyonizmin müzik alanındaki ilk önemli eseri olan claude debussy'nin prélude à l'après-midi d'un faune adlı orkestra eserinin dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş

1965 boris pasternak'ın romanından uyarlanan, david lean'in yönettiği ve ömer şerif ile julie christie'nin başrollerinde oynadıkları doktor jivago filmi gösterime girmiş

1967 mike nichols'un yönettiği, başrollerinde dustin hoffman ve anne bancroft'un oynadıkları the graduate gösterime girmiş

1984 madonna'nın like a virgin single'ı altı hafta boyunca bir numarada kaldı

2013 hamburg'da thalia theater hamburg yapımı, luc perceval'in yönettiği ve hans fallada'nın kitabından uyarladığı jeder stribt für sich allein'i seyrettim



15 Ekim 2024 Salı

15 EKİM


1581 ilk bale, catherine de' medici tarafından sipariş edilen ballet comique de la reine paris'te sahnelenmiş

1886 modest mussorgsky'nin müzikal fantezisi çıplak dağda bir gece'nin dünya prömiyeri rusya'nın st. petersburg kentindeki kononov salonu'nda gerçekleştirilmiş

1888 friedrich nietzsche 44. doğum gününde otobiyografisi ecce homo'yu yazmaya karar vermiş

1905 claude debussy'nin la mer adlı senfonik eskizinin dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş

1924 andre breton sürrealist manifesto'yu paris'te yayınlamış 

1940 charlie chaplin'in yönettiği ve başrolünde oynadığı the great dictator gösterime girmiş 

1991 jean genet'nin hizmetçiler oyununu ilk defa seyrettim; istanbul devlet tiyatrosu yapımını reha erdem yönetiyordu, başrollerde nurinisa yıldırım ve gönen bozbey oynuyorlardı

2005 tord gustavsen'i trio'suyla ilk defa konserde dinledim; cemal reşit rey konser salonu'ndaydı

2009 aya irini müzesi'nde vassilis tsabropoulos konserine gittim

2015 tiger lilies'in martin tulinius rejisiyle sahnelediği tiger lilies performs hamlet'i istanbul zorlu psm'de seyrettim


 

14 Nisan 2021 Çarşamba

Ayrıksı duyguları bedenlerde görünür kılan koreograf Marco Goecke

[Bu yazı 13.04.2021 tarihinde unlimited dergisinde yayınlanmıştır.]

THE BIG CRYING ©Rahi Rezvani

Sahnenin önünde ve merkez aksında, seyirciye arkası dönük, üstü çıplak bir erkek duruyor. Sahnenin arka karanlığında, erkek ile aynı eksende, ucundan titrek ama güçlü bir ateş çıkan ince uzun bir boru konumlanmış. Borunun iki yanından hızlıca sahnenin önüne gelip giden, üstlerinde siyah kıyafetler olan erkek ve kadınlar ile üstü çıplak erkek karşılıklı sert, kesik ve hızlı tekrarlanan hareketler alıp veriyorlar; adeta istişare ediyorlar. Bu bir veda ritüeli sanki; her gelen üstü çıplak erkekle vedalaşıyor, onun bir parçasını, onunla bir anısını alıp gidiyor. Ama, bu bir başlangıç ya da ergileme töreni de olabilir; diğerleri doğmak, yaşamak, yaşamaya devam etmek ya da yetişkin olarak kabul görmek için üstü çıplak erkekten el alıyorlar belki de. O ise hem ileriki bir sahnede hem de yapıtın sonunda yerde dizlerinin üstündeyken, sonuna kadar açtığı ama ses çıkmayan ağzıyla, yüzü yere doğru eğiliyor. Ekrandan bile olsa, sözler ile tarif edilmesi zor bir acının duygusu geçiyor bana. O cehenneme açılıyormuş gibi olan ağızdan o sahnede çıkmayan ses, başka bir sahnede 18 dansçının tüyler ürpertici çığlıklarına dönüştüğünde ise acının ve dehşetin immateryal duygusu adeta maddeleşip bütün bedenimi kaplıyor. Ekran karşısında izlerken bile tüyleri diken diken eden, yüreğe oturan bu sahneyi, kimbilir o çığlıkların atıldığı mekanı fiziksel olarak paylaşıyor olsaydım nasıl deneyimleyecektim. Son bir yılda çevrimiçi olarak ekrandan izlediğim onca gösteri arasında beni en çok etkileyen an, ve bütün olarak yapıt bu olsa gerek.

THE BIG CRYING ©Rahi Rezvani

Yapıtın dramaturgu, 2020’in sonbaharında Goecke’nin babasının ölümünün ardından yaratım süreci başlayan The Big Crying (Büyük Çığlık) için koreografın en kişisel yapıtı nitelemesini yapmış. Her olağanüstü yaratım gibi bu da sadece yaratıcısının çıkış noktası ve kişiselliğiyle sınırlı kalmayıp, onu seyredenlerle genişliyor, evrenselleşiyor; hele de bir yılı aşan bir süredir dünyanın pandemi dolayısıyla yaşadığı bütün ek acıları, kayıpları, sıkışmışlıkları ve çaresizlikleri düşündüğümde The Big Crying’de çığlığa dönüşen sadece Goecke veya babasınınki değil bütün bunlar sanki.
Farklı tonlarda ve yüksekliklerde bağırış seslerinin tüyler ürperttiği sahnenin yanısıra, yapıttaki müzik seçimi de sıradışı. Ses peyzajının, bu yapıt için özel olarak endüstriyel seslerden üretildiğini zannettiğim kulak tırmalayıcı ve huzursuzluk verici kısımlarının, gösteri sonrasında program kitapçığına bakınca 1997 tarihli Extreme Music from Africa adlı albümden Rorogwela’nın Death Lullaby ile Electricity’nin Indlela Yababi isimli parçaları olduğunu öğreniyorum. Bu arafvari ve gürültülü ses peyzajının arasına giren şarkılar ise, Goecke’nin koreografi yoluyla dansçıların bedenlerinde yarattığı vahşi olduğu kadar kırılgan ayrıksılığın bir benzerini -bana göre- sesiyle ve şarkılarının sözleriyle üreten Tori Amos’a ait.


THE BIG CRYING ©Rahi Rezvani

The Big Crying, yıllarca Hollanda Dans Tiyatrosu (Nederlands Dans Theater) NDT’nin sanat yönetmeni olan efsanevi koreograf Jiří Kylián’ın 2002 tarihli 27’52” yapıtıyla birlikte, Souls made apparent başlıklı akşamda sahnelendi. 2013’ten beri konuk koreografı olduğu bu topluluğunun genç dansçılardan oluşan iki numaralı ekibi NDT 2’nin rol aldığı yapıt Marco Goecke’nin geçtiğimiz mart ayında imza attığı ve sahneden naklen olarak yayınlanan iki dünya prömiyeriden ilkiydi. Goecke’nin bu olağanüstü yapıtını kaçırmak istemeyenler NDT 2’nin ekstra olarak programına aldığı 20-21-22 Nisan 2021 tarihlerindeki We haven’t said enough başlıklı naklen yayını kaçırmasınlar. Goecke’nin yapıtına Johan Inger’in topluluk için 2020 mart’ında tasarladığı IMPASSE adlı işi eşlik edecek.

1972 Wuppertal doğumlu Goecke; Wuppertal denince akla ilk gelen, dünyaca ünlü koreograf Pina Bausch'un tedrisatından hiç geçmemiş, hatta kendisi hakkında yapılan 2016 tarihli Thin Skin isimli belgeselde 14 yaşında ilk defa okulca operaya gittiklerinden bahsedip, Bausch hakkında tek bir kelime etmeyen, Münih'te aldığı bale eğitimini Wuppertal'den kaçmak için fırsat olarak gördüğünü söyleyen, içinde veya kapağı açık olarak yerde duran siyah çantasındaki sosis cinsi köpeği Gustav’ı prova, turne veya televizyon çekimi olsun yanından hiç eksik etmeyen, hatta Paris Opera Balesi için 2019’da gerçekleştirdiği ilk yapıt Dogs sleep için ondan esinlenen, kendine has, ilginç bir kişilik.
Özellikle son 10 yılda Avrupa'nın yükselen koreograflarından biri haline gelen Goecke; kariyerine Scapino Ballet Rotterdam'a yapıt üreterek başlamış, o yapıtlarıyla ününü kazanmış. Goecke bir çok diğer ödülün yanısıra 2006'da prestijli Prix Nijinsky'i almış, NDT'ye yaptığı işlerle iki kere Hollanda'nın dans ödülü Zwaan'a aday olmuş, bir keresinde kazanmış, dans alanında ünlü Alman dergisi TANZ tarafından 2015 yılında geçtiğimiz on yıldaki sanatsal gelişiminin değerlendirildiği bir kararla Yılın Koreografı seçilmiş. Goecke günümüzde NDT’nin yanısıra Ballets de Monte Carlo, São Paulo Companhia de Dança, Ballett Zürich ve Pacific Northwest Ballet (Seattle) gibi dünyanın önemli dans topluluklarıyla düzenli olarak çalışıyor.

60’tan fazla yapıta imza atmış olan Goecke bana göre günümüz çağdaş dans dünyasında kendine özgü hareket tasarımı, kalitesi ve vokabüleri yaratmış az sayıdaki koreograftan biri. Onun bir yapıtını seyrettiğinizde tanımamanız mümkün değil; çok kendine has bir dünya yaratıyor sahnede ve bunu neredeyse sadece hareket tasarımıyla yapıyor. Goecke’nin koreografik estetiği; çoğunlukla gündelik jestlerin küçük parçalara ayrılıp sonra tekrar, takıntılı, sinirli veya anksiyeteye kapılmış gibi ve hızlı hızlı tekrarlanarak bir araya getirilmesinden oluşuyor. Goecke mimikleri ve sesleri de ustalıkla kullanarak insan bedenine bütünüyle yeni bir gözle bakışı sağlayan, ayrıksı ve özgün bir hareket dili yaratıyor. Yapıtlarının genel estetiği ise; briyantinle yapıştırılarak bıçak gibi yandan ayrılmış saçları, koyu renk pantolonlu kostümleri ve genellikle erkeklerin üstü çıplak bırakılmış dansçı figürlerinden ve bütün bunlara eşlik eden sıradışı müzik seçimlerinden oluşuyor. Goecke yapıtlarında ne komplike ışık tasarımlarına, ne video görüntülerine, ne de devasa, dönen, kalkan inen, dökülen, fışkıran sahne tasarımlarına ihtiyaç duyuyor. Goecke sahne mekanını genellikle bir boşluk olarak ele alıp, onu bedenlerin ayrıksı hareketleriyle yarattığı duygu dünyaları ile dolduruyor.

DER LIEBHABER ©Ralf Mohr

Goecke’nin geçtiğimiz günlerde dünya prömiyeri yapan ikinci yapıtı, 2019/20 sezonundan beri genel sanat yönetmeni olduğu Hannover Devlet Balesi (Staatsballett Hannover) ile Der Liebhaber (Sevgili) idi. Goecke’nin bu toplulukla sahnelediği ilk yeni ve bütün akşamı kaplayan yapıt olan Der Liebhaber bir yıl önce ilkbaharda prömiyer yapacakken, tahmin edileceği üzere, pandemiden dolayı bu sezona ertelendi. Pandeminin yeni dalgasından dolayı Almanya’daki tiyatrolar bu kış da açılamayınca, yapıt Goecke’nin talebiyle bütün topluluğa ve çalışanlara haftada üç kere yapılan kovid testleriyle kontrol altında tutulan yoğun bir prova süreci sonrasında sahneden naklen yayın olarak 27 Şubat 2021’de dünya prömiyerini yaptı. Der Liebhaber, Goecke’nin gençliğinden beridir başucundan düşürmediğini ve defalarca okuduğunu söylediği, gençken gittiği psikologun hakkında “Sarhoş, patolojik yaratık” demesiyle daha da ilgisini çekerek bağlandığı Marguerite Duras’ın otobiyografik öğeler de içerdiği bilinen, 1984 tarihli aynı adlı ünlü romanının bir uyarlaması.

DER LIEBHABER ©Ralf Mohr

Goecke Duras’ın romanını koreografik anlatıya dönüştürürken hikayeyi birebir aktarmıyor, hikayenin içerdiği duygularla, durumlarla ve figürlerle ilgileniyor. 70 dakikalık yapıtın ilk on dakikasında, 1930’ların Hindiçin’inin (günümüzün Vietnam’ının) sokaklarından sesler ve sanki sokakta çalınmakta olan geleneksel müzikler eşliğindeki sololar, duolar ve topluluk dansları bizleri hikayenin protagonistlerinden bağımsız ama hikayenin geçtiği yerin ve zamanın duygusuna hazırlıyor, atmosferine sokuyor. Bu 10 dakikanın sonrasında, hikayenin protagonistini, yani başındaki erkek şapkasıyla 15 yaşındaki yoksul Fransız kızı sahnede ilk gördüğümüzde Debussy’nin La Mer (Deniz) başlıklı ünlü yapıtını da duymaya başlıyoruz. Goecke’nin müzik seçimi yine benzersiz. Su öğesinin, nehir ve denizin metindeki önemi bir yana, Debussy’nin içinde Uzakdoğu esinleri de barındıran La Mer’i; önce kızın cinselliğinin içinde dalga dalga belirmesini, sonra kendisinden yaşça büyük zengin Çinli sevgili ile karşılaşma sahnesinde yanyana aynı yönde hareket etmeleriyle ikilinin arasında gelişmeye başlayan tutkunun dalga dalga artmasını ustaca aktaran koreografiye eşlik ediyor. Çok sonra, Goecke’nin yapıtın ikinci yarısına yerleştirdiği, bence dans tarihine geçecek güzellikte ve sıradışılıktaki pas de deux’de ise ikilinin ruhlarını dalga dalga kaplayan şehvetli sevişmeyi oldukça soyut bir yorumla seyrediyoruz. Bu sahneye ilginç, pek bilinmeyen bir müzik, Lili Boulanger’in D’un soir triste (Hüzünlü bir akşam hakkında) bestesi eşlik ediyor. Goecke ikili arasındaki cinsel ilişkiyi yapıtın genelinde sadece bu tek yoğun sahnede konu ederek sanki Jean-Jacques Annaud’nun romandaki şehvete odaklanmış 1992 tarihli film uyarlamasını Duras’ın beğenmemiş olmasına da saygısını göstermiş oluyor. Goecke Annaud’ninkinden farklı olarak romandaki bütün kişilerin arasındaki, bazen tutkuyla, bazen öfkeyle, bazen özlemle, bazen korkuyla örülü duygusal gerilimleri detaylı olarak ele almış. Dolayısıyla sadece kız ve Çinli sevgilisi arasındaki değil, kızın psikolojik olarak dengesiz annesi, öfkeli abisi, melankolik erkek kardeşi, Çinli sevgilinin otoriter babası ve kızın kaldığı yurttaki kız arkadaşı da yapıtın ağırlıklı figürleri olarak çıkıyor karşımıza. Goecke bunu yaparken, aynı romanın düz bir çizgi takip etmeyen, parçalı anlatısı gibi olayları düz bir çizgide anlatmıyor, hatta seyircinin bir dans gösterisi formatı için girift sayılabilecek çok kişili hikayeyi takipte sorun yaşaması bakımından risk de alarak, olaylardan ziyade kişilere ve onların duygularına odaklanıyor.


DER LIEBHABER ©Ralf Mohr

Yakın tarihli bir söyleşide; Duras’ın edebiyatını gizemli bulduğunu “Okursunuz ama bulanık kalır, çok az olay vardır…” sözleriyle, Duras’ın Yazmak isimli kitabında yazmaya dair söyledikleri ile kendisinin koreografiye bakışı arasında paralelliği ise “Hiçlik ilgimi çekiyor. Herhangi bir koreografi yapar yapmaz, onun hemen tekrar yitmesini istiyorum” sözleriyle dile getiren Goecke’nin Duras uyarlaması yitip gitmeyecek ama. Tiyatrolar tekrar açılıp, topluluklar turne yapmaya başladığında, bana göre dünyanın her yerinden teklif alacak kadar güçlü bir uyarlama olan Der Liebhaber‘i, o zamana kadar beklemek istemeyenler, cüzi bir bilet fiyatına çevrimiçi naklen yayın olarak seyretmek için 13 veya 18 Nisan 2021 tarihlerinde Hannover Devlet Balesi’nin internet sitesinden izleyebilirler.

 

24 Haziran 2017 Cumartesi

ravel'den debussy'ye..



koreograflar sidi larbi cherkaoui ile damien jalet dört yıl önce paris opera balesi için ravel'in "bolero"sunu yorumlarken, yanlarına performans sanatının tartışmasız kraliçesi (artık iyi kraliçe mi kötü kraliçe mi bilinmez ama kraliçe mertebesine ulaştığı kesin) marina abramovic'i almışlardı.

2013 mayıs'ındaki prömiyer gösterilerini seyretme şansını yakalamıştık bir kaç arkadaşla birlikte.
opera garnier'in altın yaldızlı, kırmızı koltuklu, bol süslü, "ışıklı" salonuyla tam karşıtlık içerisinde "karanlık", dikkate değer ancak çok da nefes kesen bir yorum değildi üçlününki.
"bolero"nun ritmik yapısıyla eşzamanlı ilerleyen tek melodik temasının her tekrarda eklenen çalgılarla çeşitlenerek çoğalması üzerine kurulu döngüsel müziğini cherkaoui - jalet ikilisi ustaca çözümlemişlerdi. abramovic ise sahnenin arkasına yerleştirdiği devasa ayna ile siyah zeminde dans eden figürleri havaya da kaldırarak çoğaltmış; bu sayede sahneyi bütünüyle karanlık bir evrende hareket eden ruhlarla doldurmuştu.

cherkaoui-jalet-abramovic üçlüsünün "bolero"su geçtiğimiz mayıs ayında paris opera balesi'nin programına tekrar alındı ve gösterildi.


aynı üçlü yaratıcı güçlerini önümüzdeki sezon başka bir proje için de biraraya getiriyor.
iki yıl önce cherkaoui'nin sanat yönetmenliğine getirildiği opera ballet vlaanderen'in 2017-2018 sezonu kapsamında 2018'in şubat ve mart aylarında claude debussy'nin ünlü izlenimci operası "pelléas et mélisande" bu üçlünün hayalgücüyle antwerp ve gent'te sahneye taşınacak.

merak etmemek imkansız!

10 Aralık 2013 Salı

NRW061 müzik ile dolu bir pazar günü



alman hızlı treni ICE’ye laf ettim ya; dün beni utandırdı. iyi ki de utandırdı, yoksa 17:00’de essen’de ivan fischer ve budapeşte festival orkestrası’ndan mahler’in 9.senfonisi’ni dinleyip, 20:00’de köln’e, fazıl say’ı kristjan järvi ve gstaad festival orkestrası eşliğinde son piyano konçertosu “water”ı çalarken dinlemeye yetişemezdim.
konser 18:40’da bitti; ICE, essen tren istasyonundan tam 19:00 kalktı; sadece üç dakika rötarla 19:52’de köln’deydi; neyse ki philharmonie istasyona beş dakika mesafede; hele de kısayolu keşfetmişseniz, daha da yakın.

ilk önce “mahler 9”:
mahler’in, yarım kalmış 10.sunu saymazsak bu dokuzuncu son senfonisi. 1909’da bestelemiş, 1911 vefat etmiş, senfoni ilk defa 1912’de seslendirilmiş; yani mahler bu yapıtının ilk icrasına tanık olamamış.
malum, mahler’in senfonilerinde çoğunlukla koyun-inek çanları, klezmer-yahudi melodileri, ölüm marşları, mütemadi bir mücadele mevcuttur. visconti’nin “venedik’te ölümü” filmiyle daha da ünlenmiş beşinci senfonisinin adagio bölümü gibi aşkın nitelik barındıran senfonileri veya bölümleri de yok değildir.
mahler’in 9.senfonisini ilk defa dinledim; daha önce kayıttan da dinlememiştim hiç. çok şanslıyım ki, ivan fischer gibi özel bir şef ve budapeşte festival orkestrası gibi özel bir orkestraya denk geldi bu tecrübem.
80 dakikadan uzun süren, 1. ve 4. bölümleri yavaş, ortadaki 2. ve 3. bölümleri hızlı, ancak hızlı bölümlere dahi genel olarak bir ağırlığın hakim olduğu, yapıtın tümünde aşkın bir halin hüküm sürdüğü bir senfoni.
şef dostu bruno walter ile bir gün alplerde geziyorlarmış, walter mahler’e “bak, alpler ne kadar ihtişamlı” demiş, mahler “hiç bakma, ben bunların hepsini senfonilerimde sildim süpürdüm” diye cevap vermiş. eğer diğer senfonileri alplerin ayak basılan topraklarını betimliyor ise, 9. senfoni gökle buluştuğu dorukları ve özellikle de o dorukların etrafındaki bulutların atmosferini taşıyor.

şimdi de “su”:
yaş ortalaması ortanın üstü olan, şarap gibi yıllanmış bir orkestradan ve filozof ve ağırkanlı bir şeften mahler’in 9. senfonisini dinledikten sonra; yaş ortalaması ortanın altı, hatta bir gençlik orkestrası gibi, gstaad festival orkestrası ve genç şefleri kristjan järvi’den “su” temalı dinamik bir konser, dün müzikle iyice arınmamı sağladı.
program: smetana’nın “moldau”, say’ın “water”, britten’in “four sea interludes” ve debussy’nni “la mer”; sadece böyle bir program hazırlamak bile bir sanat.

gstaad festival orkestrası’nın siparişi olan ve fazıl say’ın geçtiğimiz ağustos’ta bu orkestrayla ilk seslendirilişini gerçekleştirdiği “water” piyano konçertosu, say’ın “mezopotamya” senfonisi tadında; ne çok bariz “ilüstratif” ne de bütünüyle soyut.

konçertonun üç bölümü var. başlıkları: “mavi su”, “kara su” ve “yeşil su”.
“mavi su” bana engin denizleri, devasa dalgaları, uzak diyarları ve keşifleri çağrıştırdı. piyanonun klarinet ile atışması hoştu.
“kara su” gizemli, koyu, karanlık ve derin bir atmosfer çiziyordu. say’ın bu bölümde ağırlıklı olarak kuviyolonsel, viola ve kontrabasların koyu tonları, piyano ile tubanın atışması, ilerleyen dakikalarında egzotik seslerin katılması, bana sanki bir kanoyla amazonun derinliklerine dalıp kaybolmuşum hissini uyandırdı.
“yeşil su” ise kıyısında insanların yaşadığı, şehirlerin olduğu denizleri anlatıyor gibiydi; say’ın “mezopotamya”da olduğu gibi yaylı çalgıların içlerine yerleştirdiği “river waves” and “vibratones” da bölümün atmosferini kuran önemli öğelerdi. yapıtın son dakikalarında piyanonun sessiz kalıp, sadece orkestra elemanlarının seslerinin ve “river waves”lerin kullanılması ise çok şiirseldi.

fazıl say, türkiye kökenli seyircilerin de olduğu salondan bayağı alkış aldı, ama bis parçası çalmadı.
gstaad festival orkestrası ve kirstjen järvi fazıl say’a mükemmel bir eşlik sundukları gibi diğer üç yapıtta da başarılıydılar. smetana’nın “moldau” ve debussy’nin “la mer”ini canlı dinlemeyeli bayağı bir zaman olmuş; bu yapıtları ne kadar özlediğimi fark ettim. ayrıca; järvi’nin yorumunda bu yapıtlarda daha önce dikkatimi çekmemiş olan detaylar keşfettim ki bu da benim için bu konseri unutulmaz yapan özelliklerden bir diğeriydi. 

17 Ekim 2013 Perşembe

NRW011 martin schläpfer'den b.16


 (fotoğraflar: gert weigelt)

bir neoklasik baleyi bu kadar sevebileceğimi düşünmezdim. isviçreli koreograf martin schläpfer’in bach’ın, mozart’ın müziklerine yaptığı, içlerinde çok da bir fevkaladelik bulmadığım ballettmainz dönemi işlerini kayıtlardan biliyordum; tabii bu işler onun eski dönemine aitler.

schläpfer dört sezondur ballet am rhein düsseldorf duisburg’un (tam çevirisi: ren kıyısındaki bale düseldorf duisburg’un) genel sanat yönetmenliğini yapıyor. hazırladığı programlara ve topluluğun performansına (2012 mayısında topluluktan b.11 numaralı programı da izlemiştim) bakınca, ballett am rhein’ın almanya’nın opera kurumu bünyesindeki en iyi bale topluluğu olduğu rahatlıkla söylenebilir.
berlin staatsoper unter den linden rus balet malakhov’un yönetmenliğinde iyice neoklasik bir hal aldı; münih bavyera operası’nın balesi ise zaten öyleydi; hamburg balesi de sadece genel sanat yönetmeni john neumeier’in aşırı derecede nazik ve narin işlerini sergiliyor. almanya’nın bu üç büyük kültür kentinin dışında kalan ikincillerde ise ya ağırlıklı olarak genel sanat yönetmeninin veya kurum koreografının işleri sergileniyor, ya da topluluk topluluk gezen “gezici” koreografların işleri. işte bu toplam içinde schläpfer’in yönetimindeki ballett am rhein bir yandan schläpfer’in gittikçe daha da ilginçleşen kendi işlerinin dünya prömiyerlerini gerçekleştirirken, diğer yandan da hans von manen’den, jiri kylian’a, nils christie’den, merce cunningham’a, balanchine’den robbins’e geniş bir yelpazede dünya modern dans/bale tarihine mal olmuş koreografileri ve yeni/genç koreografların dünya prömiyeri işlerini sergiliyor.
tevekkeli değil, 2013 eylülünde hem schläpfer hem de topluluk önemli ödüller aldılar: tanz dergisinin uluslararası eleştirmenler tarafından belirlenen “2013 yılın dans topluluğu” ödülü ve schläpfer’e isviçre dans ödülü.

topluluğun şu sıralar gösterimdeki b.16 numaralı programı jerome robbins, hans von manen ve martin schläpfer’in birer işinden oluşuyor.
bu arada, schläpfer’in hoşuma giden bir uygulamasından da bahsetmek isterim: topluluğun başına geldiğinden beri, her bir farklı programa ballett’in b.’si kısaltmasını ve bir numara vermiş. farklı koreografların işlerinden oluşan bir akşama her işin adının yanyana yazıldığı uzun bir isim değil, kısaca bir numara vererek hem pratik davranmış hem de genel sanat yönetmeni olduğundan beri kaç farklı program hazırlamış ilk anda görülebiliyor.

b.16’ya gelirsem:
doğrusu ilk iki yapıt hakkında yazarak çok da vakit kaybetmek istemem. ikisi de bilinen işler. kısaca:
robbins’inki, geçmişinde nijinski’nin skandal yaratan 1912 koreografisine sahip, debussy’in ünlü müziği üzerine neoklasik bir deneme: “afternoon of a faun” (bir orman perisinin öğleden sonrası).
van manen’in “without words” (sözsüz’ü) ise, 160 koreografisi bulunan sanatçının şimdilik sondan ikinci işiymiş; yani çok yeni, 2010 tarihli. van manen hugo wolf'ün dört şarkısının sözsüz versiyonunu kullanmış.
bu iki yapıtın ilki iki, ikincisi dört kişilikti; bir nevi “oda balesi” olarak da adlandırılabilirler.
eli yüzü düzgün sahneye koyulmuşlardı; ama bana kalırsa ikisinin de çarpıcı bir özellikleri yoktu.

esas bahsetmek istediğim schläpfer’in muhteşem işi ise;..

ama ona geçmeden bir parantez daha açmak isterim: b.16 tam 2.5 saat süren müthiş cömert bir program. robbins ve van manen’inkiler yaklaşık 40 dakika sürüyor, 20 dakikalık aradan sonra schläpfer’inki ise tam 90 dakika. yani “genel sanat yönetmeni” sadece kendi işini bile sunabilirmiş. bunun yerine, biraz uzaktan akraba da olsa bir temada birleşen üç işi arka arkaya koyarak hoş ve dramaturjik bir bütünlük yaratan bir program hazırlamış. her üç iş de bir ucundan ya uykuyla, ya rüyalarla/kabuslarla ya da geceyle ilişkili; ve tabii ki kadın-erkek ilişkisiyle.

schläpfer’in koreografisinin adı “nacht umstellt” (gecenin kuşattığı).
yapıt müzik olarak schubert’in 16 alman dansı, bitmemiş senfonisi ve “die nacht” (gece) adlı şarkısı ile çağdaş italyan besteci salvatore sciarrino’nun “il suono e il tocere” ve “shadows of sound” (sesin gölgeleri) adlı besteleri içeriyor. hem de ilginç bir şekilde: merkezde bitmemiş senfoni var, onun başında ve sonunda sciarrino’nun yapıtları. yani, schläpfer schubert’in “bitmemiş senfonisi”ni sciarrino’nun ve schubert’in diğer yapıtlarıyla kuşatmış; yapıtın ismi de buradan geliyor.
“bitmemiş” ve sciarrino’nun yapıtları orkestra tarafından canlı çalınıyor; wen-pen chien’in şefliğindeki icra çok çok iyi.
yapıtı başlatan 16 alman dansı ile sonlandıran “nacht” şarkısı ise banttan veriliyor; danslarda alfred brendel’in kaydı kullanılmış.





prolog niteliğindeki 16 alman dansında dansçılar için zorluk derecesi iyice arttırılmış ve yaratıcı fikilerle bezenmiş neoklasik bir koreografi izliyoruz.
sahnenin en gerisinde devasa, simsiyah iki kapı kanadı var, altından ve yanlarından ışık sızıyor; beyaz bir ışık; sanki gündüz gibi.
schubert’in piyanoyla çalınan neşeli, günlük güneşlik alman danslarından sonra ilk şoku sciarrino’nun müziği ile yaşıyoruz; sanki cehennemden çıkıp gelmiş; iç kıyıcı, rahatsız edici ama dinamik bir ses dünyası.
tekinsiz bir atmosfere girdiğimiz kesin. koreografi ve ışık da müziğin izinden gidiyor: neoklasik hareketlerden eser kalmıyor, kapı kanatlarının aralarında sızan ışığın rengi maviye dönüyor; gece ve uyku bütün tekinsizliğiyle üzerimize iniyor.
erkek dansçıların ayaklarında kadın dansçıların giydiği bale pabuçları, zemine sertçe vurarak geçip gidiyorlar. dansçıların kolları, gövdeleri, bacakları kırılıyor, bir kabusun içindeymişlercesine sanki bedenler ters dönüyor. triolar, duolar müthiş bir hızla birbirini takip ediyor; sahnede mekan kullanımı asimetrikleşiyor; tahmin edilmeyen giriş-çıkışlar oluyor.
ardından gelen schubert’in “bitmemiş senfoni”si koreografideki sert ve yırtıcı durumu değiştirmiyor. meğer “bitmemiş senfoni”ye müthiş bir melankoli ve yalnızlık hakimmiş; schubert’in eserini daha önce hiç böyle duyumsamamıştım; koreografi ve ışık etkiliyor olsa gerek, tabii ki icra da.
iki bölümlü senfoninin ilk bölümünde neredeyse sadece tek bir kadın dansçı sahnede. sonradan gösteri kitapçığından öğrendiğime göre schläpfer’in gözde ilham perilerinden yuko kato’ymuş bu dansçı; kırılgan, minion bir beden, ama kararlı, mücadeleci.
senfoninin ikinci bölümünde ise 30 kişilik topluluğu bütün gücüyle ve etkisiyle sahnede hissediyoruz; bir kabus mu içindeyiz, yoksa cehennemde mi; belirsiz, ama ikisi de az çok aynı kapıya çıkıyor zaten. yalnız ve savunmasız olduğumuz kesin. 
ardından gelen tekrar bir sciarrino sekansı gerilimi iyice arttırıyor. ve bir nevi epilog gibi, schubert’in dört erkek sesi için “die nacht” şarkısı yapıtı sonlandırıyor.
“die nacht”ta bütün sahne kararıyor, sadece kapı kanatlarının altından masmavi bir ışık boyuyor sahneyi. prolog’da gördüğümüz iki erkek bir kadından oluşan üçlü tekrar sahnedeler; kabusları onlar görmüşler, yaşamışlar; üçlünün arasındaki çetrefil ilişkiler kabusun kendisi olmuş sanki. şimdiyse, “die nacht”ın dingin etkisiyle durulmuşlar, kabuslar geride kalmış, bulutlar açılmış, berrak ve sakin bir gökyüzünün altındalar sanki; fırtınalar atlatmış ve sonunda huzuru bulmuş gibiler..
90 dakikalık “nacht umstellt”de hiç bir fazlalık, hiç bir tekrar yok; schläpfer hiç bir koreografik kelimesini veya cümlesini yapıt içinde tekrar etmiyor; oldukça dolu bir iş! bu kadar doluluk bana fazla gelmedi, aksine çok yoğun bir duygu bıraktı üzerimde.
 


schläpfer’in becerisi ve başarısı, sadece tasarladığı koreografiyle değil, müzik seçimiyle de kendisini gösteriyor kanımca; koreografi ile müzik bütünleşmiş, etle tırnak olmuşlar.
sciarrino bestelerini “sessizlikte, boşlukta, yoklukta kendimizle karşılaşırız; ve hatta, kaybolup gitmiş rüyalarımız gibi geceleri ortaya çıkan korkularımızla” diye açıklarken; schubert’in “die nacht”ının evangelist teolog friedrich adolf krummacher imzalı dizeleri ise “ne güzelsin/mutlu sessizlik, göksel istirahat!/görüyor musun, parlak yıldızlar nasıl/göğün yaylalarfında dolaşıyorlar/ve aşağıya, bize bakıyorlar/uzak diyarların masmaviliğinden sessizce” diye fısıldamakta bizlere. schläpfer’in koreografisi de; gecenin hüküm sürdüğü kabusların dünyasından geçirerek huzura ulaştırırken bizleri, araç olarak bedenin peyzajını kullanıyor..

26 Ağustos 2013 Pazartesi

geçtiğimiz sezonun en sıradışı gösterisiydi: "l'après-midi d'un foehn"



gezi olaylarının ilk dört günü küçük bir arkadaş grubu ile yurtdışındaydım; kısa bir paris kaçamağıydı, uzun zaman öncesinden planlanmış bir seyahatti.
théâtre des champs-élysée'de "bahar ayini"nin tam 100. doğumgününü nijinski'nin ve sasha waltz'ın "le sacre"larıyla kutlayacak, sidi larbi cherkaoui'nin marina abramovich ile ortaklaşa sahneye koyduğu paris operası siparişi ravel'in "bolero"sunu seyredecek, chaplin'in kızı ve damadı ilüzyon ve sirk ustaları victoria chaplin ile jean-baptiste thierrée'nin gösterisini izleyecektik; izledik de.
son dakika, akşam programlarına ek olarak, gündüzlere de birer gösteri sıkıştırdık.
sahne tanrıları yine yaptı yapacağını ve beklenmeyen gerçekleşti; biz, yukarıda saydığım paris'e esas gidiş motivasyonlarımızdan değil de, gündüzlerden birinde seyrettiğimiz ve "6 yaşından büyüklere" ibareli, aslında daha çok çocuklara hitap etmesi düşünülmüş bir gösteriden büyülenmiş, nefeslerimiz kesilmiş, içimiz kabarmış şekilde çıktık.

paris'teki ikinci günümüzde istanbul'dan haberler gelmeye başlamıştı; aklımızın, kalbimizin bir yanı istanbul'da, endişeli ve biraz da haberleri uzaktan alıyor olmanın getirdiği bilgi karmaşası içerisinde paris'in ve seyrettiklerimizin keyfini ne çıkarabildik ne de sürebildik. dönünce de, doğal olarak, ne seyrettiklerim hakkında yazmak geldi içimden ne de vaktim oldu.
şimdi, gezi olaylarının üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra (ama nedense illa bir olay olması gerekmeden ve sadece verilen demeçler, söylenilen sözler ve icraatler yüzünden içlerimiz hala durulmuyorken ve tetikteyken bile olsa); 2012-2013 sezonunda yurtiçi ve yurtdışında izlediğim gösteriler arasında beni en çok ve derinden etkilemiş dört tiyatro olayından biri olan [diğer üçü hakkındaki izlenimlerime buralardan ulaşılabilir: kristian smeds'in "der imaginaere sibirische zirkus von rodion raskolnikov", pina bausch'un "auf dem gebirge hat man ein geschrei gehört" ve krzysztof warlikowski'nin "kabaret warszawski"] bu "çocuklar için" gösteri hakkındaki izlenimlerimi paylaşmak isterim.
olur da belki birileri bu yazıyı okur, bir yurtdışı seyahatinde bu gösteriye denk gelir; sakın "çocuklar için" diyerek gitmemezlik etmesinler; olur da istanbul'da festival düzenleyen birileri [artık cengiz özek mi olur, aydın silier mi, yoksa leman yılmaz mı] belki bu yazıyı okur; daha önceden bu gösteriden haberleri yoktur ve bu yazı sayesinde haberdar olurlar; belki ne yapıp edip bu benzersiz gösteriyi istanbul'a getirmeye çalışırlar; belli mi olur..

bu upuzun girişten sonra, gelelim gösteriye:
öncelikle bu gösteriyi herhangi bir kategoriye sokmak pek imkanlı değil; illa da bir kategoriye sokmak gerekmiyor zaten. kukla desen kukla değil, mim değil, dans değil, tiyatro da değil. belki, yapılanın koreografi olduğu söylenebilir, sanırım tasarımcısı da yaptığını "koreografi" olarak tanımlıyor; ancak, üzerine koreografi yapılan, insan bedeninin hareketleri değil!

topluluğun adı compagnie non nova. topluluğun artistik yönetmeni olan phia ménard aynı zamanda gösterinin koreografisini ve sahne tasarımını yapmış. gösterinin adı ise "l'après-midi d'un foehn".
bir kere oyunun adı bile yeterince merak uyandırıcı ve davetkar; bestesi debussy'e ait, ilk defa nijinski tarafından koreografisi yapılan ve kendisinin bizzat dans ettiği ünlü "bir pan'ın öğleden sonrası" adlı bale müziğine nazireyle "bir fönün (sıcak rüzgarın) öğleden sonrası".

gösteri, paris'in özellikle akrobasi, hayvansız sirk ve kukla gösterileri konusunda özelleşmiş silvia-monfort tiyatrosu'nda sahneleniyordu.

salona girdiğinizde, normal seyirci koltuklarına oturulmadığını fark ediyorsunuz; koltukların arasından geçip, sahneye çıkıp, etrafı sofitoya kadar yükselen siyah perdelerle çevrilmiş silindirik bir mekanın içine giriyorsunuz. yani, gösteri daha baştan konvansiyonel bazı şeyleri, mesela "verili tiyatro mekanını" kabul etmeyerek, yeniden tanımlayarak, kendi sahnesini, kendi dünyasını kuruyor. izleyeceğiniz gösterinin sıradışı olacağının ipuçlarını böylece yavaş yavaş fark ediyorsunuz..
ortada daire planlı bir sahne, etrafı 270 derece seyirci tribünleriyle çevrili; tribün dediysem de, üç basamaklı, arkalığı olmayan basit bir düzenleme.
sahnenin 360 derece çevresine içeriye ve dışarıya (seyirci tarafına) bakan vantilatörler yerleştirilmiş.
tam sahnenin üzerinde, oldukça yukarda yine kalın siyah perdelerle yaratılmış ve sahnenin izdüşümünü yukarıya taşıyan silindir bir çevreleme var [bu düzenlemenin alameti farikasını sonradan, gösteri başlayınca idrak ediyor insan], silindirin ortası ise sık bir demir ızgara ile kaplanmış, bazı ışık spotları buraya yerleştirilmiş.

ışık sönünce star wars'daki jedi'ın kıyafetini andıran, siyahlar içinde yerlere kadar uzanan, büyük bir kapşonla başı saklanmış biri törensel bir edayla yavaş yavaş sahnenin tam ortasına geliyor; cebinden iki plastik torba, bir seloteyp ve bir makas çıkarıyor. gözlerimizin önünde torbaları katlıyor, kesiyor, seloteypleri yapıştırıyor; işlemi bitirdikten sonra elindekini bütünüyle katlayıp sahnenin tam ortasına bırakıyor ve çıkıyor.
hoparlörlerden debussy'nin müziği gelmeye, sahnenin kenarındaki vantilatörlerden bazıları dönmeye başlıyor; bir-iki dakika geçiyor, plastik torbada küçük küçük hareketlenmeler oluyor, hareketlenmeler gittikçe şiddetleniyor ve sonunda o cansız plasik torba kendini zeminden kurtarıp, kollarını ve gövdesini açarak ve bu sayede içine havayı alarak yükseliyor; oyunumuzun "protagonisti" plastik torba-insan [ya da bazı eleştirmenlerin ifadesiyle "plastik torba-balerin"] böylece "can" bulmuş oluyor..

devamı?..
devamını anlatmıyım, yalnız şunu söylemeden bitirmek istemem: sonrasındaki 50 dakikada başroldeki plastik torba-insana eşlik edecek, bazı sahnelerde rengarenk bazı sahnelerde sadece beyaz renkli 30-40-50 başka plastik torba-insanlar ve çin ejderhalarını andıran bir akordeon canavar ile birlikte ve, debussy'nin müziğinden orman içi ve hayvan seslerine uzanan enfes ve atmosferik bir müzik-ses tasarımı eşliğinde evrenin yaratılışına, doğanın uyanışına ve iyi ile kötünün savaşına tanık oluyorsunuz.
ve bütün bunlar çok basit bir fikrin müthiş bir mühendislik çalışması sonucu hiç bir anı şansa bırakılmamış bir şekilde hayata geçirip "tasarlanmasıyla" yaratılıyor: hava akımının kontrol edilmesi.




12 Şubat 2011 Cumartesi

danser ravel et debussy! / thierry de mey


wim wenders'in üç boyutlu "pina"sı yarın akşam berlinale'de prömiyer yapacak; 21'inde essen, 22'sinde wuppertal prömiyerlerinin ardından 24'ünde almanya genelinde vizyona girecek.
filmin facebook sayfasına üye yüzlerce uluslararası pina hayranı filmin kendi ülkelerinde ne zaman gösterime gireceğini soruyor; şimdilik sadece fransa, avusturya ve isviçre tarihleri belli. darısı istanbullu pinaseverlerin de başına...

wenders'in "pina"sı dünyayı kasıp kavurmadan önce, arte geçenlerde muhteşem bir dans filmi gösterdi.
bu konuda -bence- otoritelerden biri olan thierry de mey'in 2001'den 2010'a üç kısa metraj dans filminin bir araya getirildiği 60 dakikalık bir debussy-ravel seçkisi: "danser ravel et debussy!"


film ravel'in "ma mère l'oye" (kaz ana)'sı ile başlıyor; 2001'de çekilmiş.
yaklaşık 60 belçikalı dansçı-koreograf görev almış 28 dakikalık filmde; herkes kendi partisini hazırlamış ve dans etmiş. anne teresa de keersmaeker, michele anne de mey, jonathan burrows gibi isimlerle, o zamanlar az tanınan sidi larbi cherkaoui, damien jalet, erna omarsdottir bir aradalar.
film bütünüyle ormanda çekilmiş. müthiş güzellikteki doğal gün ışığının eşliğinde; genellikle hayvanların hareketlerine öykünen, ama su perilerini ve orman cinlerini de es geçmeyen enfes bir toplam.
koreograflar gibi, thierry de mey de yönetmenliğini konuşturmuş. ekranı bazen üçe bazen ikiye bölmüş; bazen kamerayı sabit tutmuş, bazen hareketli el kamerası kullanmış; görüntülerin renkleriyle oynamış; kurguyla oynayarak ileri-geri sıçramalar yapmış.
herşeyden önemlisi, bu yönetmenlik oyunlarının hiçbiri koreografileri zedelememiş. tersine, ravel'in ruhuna ve koreografilere cuk oturmuş.


filmin içindeki ikinci kısa film debussy'nin "prélude à l'après-midi d'un faune" (bir faun'un öğleden sonrası)'ndan esinlenen "prélude à la mer". 19 dakikalık bu filmde koreografi anne teresa de keersmaeker'e ait.
genellikle debussy'nin yapıtıyla özdeşleşen orman yerine bu filmde mekan olarak; göz alabildiğine düz, beyaz toprak zeminin ve üzeri bulutlarla bezeli masmavi gökyüzünün fon oluşturduğu bir coğrafya seçilmiş.
film 2009 ekim'inde, aral gölü'nden geriye kalan tuz çölünde çekilmiş.
genellikle sert, kesik hareketleri ve tekrara dayalı koreografileriyle bilinen keersmaeker bu sefer bambaşka bir koreografi hazırlamış; hem yapıtın ilk ve en ünlü yorumcusu nijinsky'nin koreografisine atıflar var hem de bütünüyle keersmaeker'e ait. müthiş şiirsel, ve aynı zamanda vahşi!



filmi ravel'in "la valse" (vals)'i noktalıyor.
orman ve çölden sonra bu sefer bir kent peyzajındayız; brüksel'in en yüksek gökdeleninin çatı terasında ve devasa bir hangarın içinde.
thomas hauert ve ZOO dans topluluğu'nun ortaklaşa koreografisi hazırladıkları "la valse"de dansçılar sanki kent semalarında dans eden sığırcıklar gibi dalgalar halinde dönüp duruyorlar. "la valse"in hipnotik, gittikçe yükselen ve kendi içinde sarmallanan ritmiyle ustaca örtüşen koreografi bir ara -kurgu marifetiyle bile engellenemeyip- biteviyeliğe düşse de, genelinde ravel'in fırtınaya dönüşen valsinin atmosferini yansıtmakta başarılı.





filmi arte'de seyrettikten sonra internette araştırma yapınca öğrendim ki; thierry de mey'in, bu üç dans filmini canlı orkestra eşliğinde her defasında canlı olarak yeniden kurguladığı bir projesi varmış. 2009'da charleroi/danses bienali için hazırladığı "equi voci" adlı bu proje 24-26 şubat 2011'de lyon'da ek müziklerle birlikte son haliyle sergilenecekmiş.
belki lyon'dan bildiren birileri olur...