hugo wolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hugo wolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2013 Perşembe

NRW011 martin schläpfer'den b.16


 (fotoğraflar: gert weigelt)

bir neoklasik baleyi bu kadar sevebileceğimi düşünmezdim. isviçreli koreograf martin schläpfer’in bach’ın, mozart’ın müziklerine yaptığı, içlerinde çok da bir fevkaladelik bulmadığım ballettmainz dönemi işlerini kayıtlardan biliyordum; tabii bu işler onun eski dönemine aitler.

schläpfer dört sezondur ballet am rhein düsseldorf duisburg’un (tam çevirisi: ren kıyısındaki bale düseldorf duisburg’un) genel sanat yönetmenliğini yapıyor. hazırladığı programlara ve topluluğun performansına (2012 mayısında topluluktan b.11 numaralı programı da izlemiştim) bakınca, ballett am rhein’ın almanya’nın opera kurumu bünyesindeki en iyi bale topluluğu olduğu rahatlıkla söylenebilir.
berlin staatsoper unter den linden rus balet malakhov’un yönetmenliğinde iyice neoklasik bir hal aldı; münih bavyera operası’nın balesi ise zaten öyleydi; hamburg balesi de sadece genel sanat yönetmeni john neumeier’in aşırı derecede nazik ve narin işlerini sergiliyor. almanya’nın bu üç büyük kültür kentinin dışında kalan ikincillerde ise ya ağırlıklı olarak genel sanat yönetmeninin veya kurum koreografının işleri sergileniyor, ya da topluluk topluluk gezen “gezici” koreografların işleri. işte bu toplam içinde schläpfer’in yönetimindeki ballett am rhein bir yandan schläpfer’in gittikçe daha da ilginçleşen kendi işlerinin dünya prömiyerlerini gerçekleştirirken, diğer yandan da hans von manen’den, jiri kylian’a, nils christie’den, merce cunningham’a, balanchine’den robbins’e geniş bir yelpazede dünya modern dans/bale tarihine mal olmuş koreografileri ve yeni/genç koreografların dünya prömiyeri işlerini sergiliyor.
tevekkeli değil, 2013 eylülünde hem schläpfer hem de topluluk önemli ödüller aldılar: tanz dergisinin uluslararası eleştirmenler tarafından belirlenen “2013 yılın dans topluluğu” ödülü ve schläpfer’e isviçre dans ödülü.

topluluğun şu sıralar gösterimdeki b.16 numaralı programı jerome robbins, hans von manen ve martin schläpfer’in birer işinden oluşuyor.
bu arada, schläpfer’in hoşuma giden bir uygulamasından da bahsetmek isterim: topluluğun başına geldiğinden beri, her bir farklı programa ballett’in b.’si kısaltmasını ve bir numara vermiş. farklı koreografların işlerinden oluşan bir akşama her işin adının yanyana yazıldığı uzun bir isim değil, kısaca bir numara vererek hem pratik davranmış hem de genel sanat yönetmeni olduğundan beri kaç farklı program hazırlamış ilk anda görülebiliyor.

b.16’ya gelirsem:
doğrusu ilk iki yapıt hakkında yazarak çok da vakit kaybetmek istemem. ikisi de bilinen işler. kısaca:
robbins’inki, geçmişinde nijinski’nin skandal yaratan 1912 koreografisine sahip, debussy’in ünlü müziği üzerine neoklasik bir deneme: “afternoon of a faun” (bir orman perisinin öğleden sonrası).
van manen’in “without words” (sözsüz’ü) ise, 160 koreografisi bulunan sanatçının şimdilik sondan ikinci işiymiş; yani çok yeni, 2010 tarihli. van manen hugo wolf'ün dört şarkısının sözsüz versiyonunu kullanmış.
bu iki yapıtın ilki iki, ikincisi dört kişilikti; bir nevi “oda balesi” olarak da adlandırılabilirler.
eli yüzü düzgün sahneye koyulmuşlardı; ama bana kalırsa ikisinin de çarpıcı bir özellikleri yoktu.

esas bahsetmek istediğim schläpfer’in muhteşem işi ise;..

ama ona geçmeden bir parantez daha açmak isterim: b.16 tam 2.5 saat süren müthiş cömert bir program. robbins ve van manen’inkiler yaklaşık 40 dakika sürüyor, 20 dakikalık aradan sonra schläpfer’inki ise tam 90 dakika. yani “genel sanat yönetmeni” sadece kendi işini bile sunabilirmiş. bunun yerine, biraz uzaktan akraba da olsa bir temada birleşen üç işi arka arkaya koyarak hoş ve dramaturjik bir bütünlük yaratan bir program hazırlamış. her üç iş de bir ucundan ya uykuyla, ya rüyalarla/kabuslarla ya da geceyle ilişkili; ve tabii ki kadın-erkek ilişkisiyle.

schläpfer’in koreografisinin adı “nacht umstellt” (gecenin kuşattığı).
yapıt müzik olarak schubert’in 16 alman dansı, bitmemiş senfonisi ve “die nacht” (gece) adlı şarkısı ile çağdaş italyan besteci salvatore sciarrino’nun “il suono e il tocere” ve “shadows of sound” (sesin gölgeleri) adlı besteleri içeriyor. hem de ilginç bir şekilde: merkezde bitmemiş senfoni var, onun başında ve sonunda sciarrino’nun yapıtları. yani, schläpfer schubert’in “bitmemiş senfonisi”ni sciarrino’nun ve schubert’in diğer yapıtlarıyla kuşatmış; yapıtın ismi de buradan geliyor.
“bitmemiş” ve sciarrino’nun yapıtları orkestra tarafından canlı çalınıyor; wen-pen chien’in şefliğindeki icra çok çok iyi.
yapıtı başlatan 16 alman dansı ile sonlandıran “nacht” şarkısı ise banttan veriliyor; danslarda alfred brendel’in kaydı kullanılmış.





prolog niteliğindeki 16 alman dansında dansçılar için zorluk derecesi iyice arttırılmış ve yaratıcı fikilerle bezenmiş neoklasik bir koreografi izliyoruz.
sahnenin en gerisinde devasa, simsiyah iki kapı kanadı var, altından ve yanlarından ışık sızıyor; beyaz bir ışık; sanki gündüz gibi.
schubert’in piyanoyla çalınan neşeli, günlük güneşlik alman danslarından sonra ilk şoku sciarrino’nun müziği ile yaşıyoruz; sanki cehennemden çıkıp gelmiş; iç kıyıcı, rahatsız edici ama dinamik bir ses dünyası.
tekinsiz bir atmosfere girdiğimiz kesin. koreografi ve ışık da müziğin izinden gidiyor: neoklasik hareketlerden eser kalmıyor, kapı kanatlarının aralarında sızan ışığın rengi maviye dönüyor; gece ve uyku bütün tekinsizliğiyle üzerimize iniyor.
erkek dansçıların ayaklarında kadın dansçıların giydiği bale pabuçları, zemine sertçe vurarak geçip gidiyorlar. dansçıların kolları, gövdeleri, bacakları kırılıyor, bir kabusun içindeymişlercesine sanki bedenler ters dönüyor. triolar, duolar müthiş bir hızla birbirini takip ediyor; sahnede mekan kullanımı asimetrikleşiyor; tahmin edilmeyen giriş-çıkışlar oluyor.
ardından gelen schubert’in “bitmemiş senfoni”si koreografideki sert ve yırtıcı durumu değiştirmiyor. meğer “bitmemiş senfoni”ye müthiş bir melankoli ve yalnızlık hakimmiş; schubert’in eserini daha önce hiç böyle duyumsamamıştım; koreografi ve ışık etkiliyor olsa gerek, tabii ki icra da.
iki bölümlü senfoninin ilk bölümünde neredeyse sadece tek bir kadın dansçı sahnede. sonradan gösteri kitapçığından öğrendiğime göre schläpfer’in gözde ilham perilerinden yuko kato’ymuş bu dansçı; kırılgan, minion bir beden, ama kararlı, mücadeleci.
senfoninin ikinci bölümünde ise 30 kişilik topluluğu bütün gücüyle ve etkisiyle sahnede hissediyoruz; bir kabus mu içindeyiz, yoksa cehennemde mi; belirsiz, ama ikisi de az çok aynı kapıya çıkıyor zaten. yalnız ve savunmasız olduğumuz kesin. 
ardından gelen tekrar bir sciarrino sekansı gerilimi iyice arttırıyor. ve bir nevi epilog gibi, schubert’in dört erkek sesi için “die nacht” şarkısı yapıtı sonlandırıyor.
“die nacht”ta bütün sahne kararıyor, sadece kapı kanatlarının altından masmavi bir ışık boyuyor sahneyi. prolog’da gördüğümüz iki erkek bir kadından oluşan üçlü tekrar sahnedeler; kabusları onlar görmüşler, yaşamışlar; üçlünün arasındaki çetrefil ilişkiler kabusun kendisi olmuş sanki. şimdiyse, “die nacht”ın dingin etkisiyle durulmuşlar, kabuslar geride kalmış, bulutlar açılmış, berrak ve sakin bir gökyüzünün altındalar sanki; fırtınalar atlatmış ve sonunda huzuru bulmuş gibiler..
90 dakikalık “nacht umstellt”de hiç bir fazlalık, hiç bir tekrar yok; schläpfer hiç bir koreografik kelimesini veya cümlesini yapıt içinde tekrar etmiyor; oldukça dolu bir iş! bu kadar doluluk bana fazla gelmedi, aksine çok yoğun bir duygu bıraktı üzerimde.
 


schläpfer’in becerisi ve başarısı, sadece tasarladığı koreografiyle değil, müzik seçimiyle de kendisini gösteriyor kanımca; koreografi ile müzik bütünleşmiş, etle tırnak olmuşlar.
sciarrino bestelerini “sessizlikte, boşlukta, yoklukta kendimizle karşılaşırız; ve hatta, kaybolup gitmiş rüyalarımız gibi geceleri ortaya çıkan korkularımızla” diye açıklarken; schubert’in “die nacht”ının evangelist teolog friedrich adolf krummacher imzalı dizeleri ise “ne güzelsin/mutlu sessizlik, göksel istirahat!/görüyor musun, parlak yıldızlar nasıl/göğün yaylalarfında dolaşıyorlar/ve aşağıya, bize bakıyorlar/uzak diyarların masmaviliğinden sessizce” diye fısıldamakta bizlere. schläpfer’in koreografisi de; gecenin hüküm sürdüğü kabusların dünyasından geçirerek huzura ulaştırırken bizleri, araç olarak bedenin peyzajını kullanıyor..

4 Haziran 2011 Cumartesi

alacakaranlıkta sigara içen yalnız silüetler; pina bausch’tan ketum bir yapıt: “two cigarettes in the dark”

(fotoğraf: maarten vanden abeele)



pina bausch’un yapıtları her zaman rüya ile gerçek arasında bir yerde salınır dururlar. “two cigarettes in the dark” rüya atmosferinin gerçeklere nazaran daha baskın olduğu bir “dünya”da geçiyor. yapıtta pina bausch’un fetiş temalarından çocukluk, çocukluk anıları, çocukluk oyunları, çocuk masalları geniş bir yer kaplamakta. aynı şekilde; insanlık halleri, insanın korkuları, istekleri ve tatminsizlikleri de her zamanki gibi yapıta sinmiş durumda.
cinslerarası ilişkiler, özellikle de kadınlık halleri ise bu sefer oldukça arka planda kalmış/bırakılmış. ister dişi olsun ister erkek, kişiler genellikle tek başlarına, yalnızlıklarıyla varlar; sanki cinsiyetsizler; cinsiyetlerinden bağımsız olarak, birer “varlık” olarak… (onları “insan” olarak tanımlayamıyorum, çünkü bence alacakaranlıkta içilen sigaraların bitkin, yaralı, yalnız sahipleri sanki “insan” değiller ya da; bir zamanlar insandılar ama artık değiller…)
yapıtın ikinci yarısının hemen başında sahneye kadın elbisesiyle (helena pikon'un birinci yarıda giydiğinin aynısı) gelip, elbiseden bir kozadan çıkar gibi sıyrılıp, ayaklarında ince topuklu ayakkabılar üstünde sadece bir külot sahneyi katedip, akvaryumların olduğu vitrine girip, topukluları paletlerle değiştirip akvaryumlardan birine bütün vucüduyla giren, ardından ıslak şekilde gerisin geriye sahneye dönüp, çok yavaş adımlarla çaprazlamasına sahneyi geçip bu sefer ormanlı vitrine çıkıp "yodel ay eee oooo..." diye çığıran dominique mercy ne kadar bu dünyanın insanlarının dönüşüm, değişim, arınma, yeniden doğma dertlerine dairse bir o kadar da başka bir gezegenden o mekana düşmüş gibi yabancı...






(fotoğraflar: ulli weiss)




çocuk oyunları: duvarda amuda kalkma, duvarda top sektirme, kaydırak, tahterevalli, alman kukla tiyatrosu karakteri kasperle… özellikle dominique mercy’nin hareketlerinin çıkış noktasında kasperle’nin davranış şeklinden ve el kuklası olarak oynatılma tarzından oldukça yararlanılmış.
çocuk masalları: bir doğu halısının üzerinde sahneye taşınan altın rengi elbisesiyle hareketsiz porselen bebek julie shanahan ve yanında pembe çiçek işlemeli ipek kilotuyla hint fakiri franko schmidt; sanki uyuyan güzel masalının kraliçe-cadısını, aynı cümleyi farklı mimik ve jestlerle söyleyerek taklit eden dominique mercy; smokinli adem (eddie martinez) ile gece kıyafetli havva’nın (helena pikon) cennette (ormanlı vitrinde) şeytan (mechtild grossmann) tarafından öldürülmeleri; baltası, ahşap kütüğü ve cüssesiyle masallara layık bir korku figürü olarak michael strecker; üzerine oturduğu siyah kürke elindeki sopayla “hokus pokus” tekerlemeleri söyleyerek uçmaya çalışan aida vainieri…
nedense alpler coğrafyası: kütük ile balta, yodeling (alp dağları tarzında şarkı söylemek “yodel ay eee oooo...”) ve çok kısa bir ara, bir kapıdan sahneye sokulup hemen diğerinden çıkarılan birebir inek maketi...

two cigarettes in the dark”ta bunlar rüyamsı bir atmosferde bir araya getirilmiş. pina bausch absürd ve garip durumları, aralarında ilişki kurulması zor (ve neredeyse imkansız) bir montajla biraraya/arkaarkaya getirmiş.
üç saate yaklaşan yapıtın strüktürünü kuran tek bir omurga-fikirden bahsetmek ise mümkün değil; yapıtı tek bir kelimeyle veya cümleyle anlatmak da imkansız.
yapıtın yaratım sürecinde pina bausch’un dansçılarına yönelttiği yaklaşık 150 soru/kelimeyi program broşüründe okumak da fayda etmiyor. ve hatta; yapıtın dramaturgu raimund hoghe’nin kaleme aldığı prova günlüğünden 4-5 sayfaya varan anekdotlara göz gezdirmek de. gerçi, bunlardan elle tutulur ipuçları yakalamak mümkün; sahnedeki çoğu durumun hangi soruyla/kelimeyle tetiklendiğini keşfetmek de. ama bunlar, yapıtın geneline/omurgasına/ana temasına dair bir şeyleri ifşa etmekten oldukça uzaklar.
ilginçtir ki, pina bausch bir yandan yapıtları hakkında konuşmazken, bir yandan da, özellikle 1980’li yıllardaki yapıtlarının program broşürlerinde, sürece ışık tutan, tasarımı tetikleyen soruları/kelimeleri, belki de seyirci bütünüyle kaybolmasın diye, ipuçları niyetine açıklar; biz seyircilere ekmek kırıntılarıyla yol göstermeye çalışır. şimdiye kadar seyrettiğim pina bausch yapıtları arasında yolumu/çıkışı bulamayacak kadar kaybolduğum “two cigarettes in the dark”da bu ekmek kırıntıları da fayda etmedi.
ancak; yapıtı ikinci akşam izledikten sonra, program broşüründe yazan kelimelerle/sorularla ve hoghe’nin prova günlükleriyle yakından alakası olmayan bir sinopsis oluştu zihnimde; yapıt bende anlam kazandı. şöyle ki; benim için “two cigarettes in the dark” bir şekilde bir mekana düşmüş ve o mekandan kurtulmaya/dışarı çıkmaya çalışan iyi ve kötü meleklere dair bir yapıt. tabii ki, bu melekler insanlarla, insanın çocukluk haliyle ve masallarla yakından ilişkililer, çünkü melekler aslında bir zamanlar masum olan çocuklar olarak kabul edilmezler mi; ve belki de melekler aynı zamanda, masumiyetini kaybetmiş ve kirlenmiş/kirletilmiş insanların tasvirleridirler.

çeşitli havalanma/uçma denemeleri: kolları aşağıya doğru, iki elindeki çakmakları yakarken yukarı sıçrama; başın üstüne ters şekilde konan elbise askılığını pervane niyetine hızla çevirmek; yerden yaklaşık üç metre yükseklikte, yan taraftan sahnenin ortasına kadar uzanan ahşap kalas üzerinde sakince durmak; julie shanahan'ın bazen sadece öylesine huzur içinde durup bizi seyrettiği, bazense çok yumuşak ve yavaş hareketlerle dans ettiği sahnelerde eddie martinez'in ona arkadan elleriyle farklı şekillerde kanatlar yapması; helena pikon'un yapıtı açan solosunda kendi bedeninin içinden çıkmak istercesine ileriye doğru yaptığı sert hamleler;...

two cigarettes in the dark”ın genelinde, kişiler sahnedeki diğerleriyle birkaç karşılaşma-etkileşim-ilişki dışında o kadar yalnızlar, yalnız bırakılmışlar, o kadar izole olmuşlar ki, yapıt boyunca durmadan sahnenin dışındakilerle , yani biz seyircilerle flört ediyorlar; bol bol seyirciye konuşuyor, hitap ediyor, gülümsüyor, bakıyor, göz kırpıyorlar. çünkü bulundukları/sürüldükleri/atıldıkları “mekan”da yalnız, çaresiz ve kaybolmuşlar.










(fotoğraf: ulli weiss)




tabii erkekler her zamanki gibi smokinler içindeler; kendilerinden fazlaca emin(miş gibi), janti ve havalı hallerinden taviz vermeden, öylece durup etrafa bakıyorlar!
kadınlar ise; daha bir yitik, hırpalanmış ve pejmürdeler; yapıtı sırtlanan dansçılardan helena pikon’un elbisesi, akşamın nadir sololarından biri sırasında torsosundan aşağı kayacak, göğüsleri açık kalacak kadar. başka bir sekansta ise pikon bedeninin en korunmasız, en çaresiz kalan tarafını açar seyirciye; öyle bir öne eğilir ki sırtı bütünüyle açıkta kalır.
akşamın tek “güçlü” kadını benzersiz mechthild grossmann’tır!

mechthild grossmann volümlü saçları, delici bakışları, insanı hipnotize eden sesi ve “femme fatale” tavırlarıyla yapıtın bütününe damgasını vurur. bir kere; akşamı o açar: en gerideki kapıdan sahneye girer, kararlı adımlarla ve gülümseyerek sahnenin en önüne gelerek, kollarını bizleri davet edercesine iki yana açıp “çekinmeden içeri girebilirsiniz, kocam savaşta” diyerek başlatır ritüeli.
akşamın son sekansı, bütün dansçıların sahnenin en gerisinden en önüne doğru kollar iki yana açık ve seyircilere gülümseyerek düz bir çizgide ama rastgele bir düzende defalarca yürümelerinden oluşmaktadır; grossmann’ın açtığı parantez kapanır; ritüel sonlanır.

hemen açılışın ardından, yapıtın yaklaşık 10-15. dakikasında mechthild grossmann yine sahnenin en önüne gelip, müthiş bir oyunculuk sergileyerek bizlere brecht’in “über die verführung von engeln” (meleklerin baştan çıkartılması hakkında) adlı -kimilerine göre “erotik”, kimilerine göreyse “pornografik”- şiirini* okur; bir meleği nasıl ev girişinde kıstırıp, dilini ağzına sokup, yüzünü duvara yapıştırarak, (kullanılan tam tabirle) “s…bileceğinizi”, meleğe kalçasını iyice çalkalamasını ve rahatça sizin t…klarınızı elleyebileceğini söyleyebileceğinizi anlatır grossmann; ama bunu yaparken dikkat etmeniz gereken iki şeyden de bahsetmeyi ihmal etmez: meleğin gözlerinin içine bakmamaya ve n’olur, kanatlarını kırmamaya özen göstermelisinizdir!

daha bu noktadan akşamın rengi bellidir; grossmann’ın bizi davet ettiği mekanda tanık olacaklarımız belli ki hoşumuza gitmeyecek, rahatsız edecektir bizleri. örneğin; bir adam bir kadını havaya kaldırarak kucağına oturtur, bir eliyle kadının ayaklarının altını gıdıklarken, diğer eliyle de kadın yere düşmesin diye vücudunu kavrar; ancak hareketin genel görüntüsü ayak altı kaşıma kadar masumane görünmez.






(fotoğraf: delef erler)





yaklaşık üç saatlik yapıtta üçü solo ve üçü topluca olmak üzere toplamda sadece altı dans (hareket) sekansı var.
ve ilginçtir ki, dansın bu kadar azaltıldığı bir yapıtta öyle bir dans sekansı da var ki, herhalde çoktan antolojilere geçmiştir. maurice ravel’in olağandışı “la valse”inin eşliğinde olağandışı bir vals koreografisi: dansçılar ikişerli gruplar halinde elele tutuşmuş olarak yerde oturma pozisyonunda, kalçalarının üzerinde, sadece ayaklarıyla kendilerini öne doğru çekerek ve kalçalarını oynatarak dans ederler.
orijinali yaklaşık 12 dakika olan, ancak sanırım ortasına yapılan eklemeyle 15-18 dakikaya çıkarılmış “la valse” eşliğinde elele tutuşmuş beş çift sağ arkadaki kapıdan sahneye girerler, sahneyi çapraz geçtikten sonra solda bir iki basamakla ulaşılan kapıdan çıkmak için basamakların önüne yığılırlar, birbirlerini ezmeleri an meselesiyken en öndeki dansçı sahnenin ortasına doğru hamle yaparak grubun yönünü değiştirir, grup müziğin tatlı melodisiyle keyiflenmeye başlar, dansa ara vermeden garson kılıklı başka bir dansçının onlara getirdiği içkileri alırlar, bir yandan kollarını iki yana açarak ilerlerken bir yandan da içkilerinden yudumlarlar, garsona kadehleri geri verirler, sağ duvara yaklaşıp, ikili düzenlerinden kopup, tekli, üçlü, ikili sarılmalarla dansı çeşitlendirirler, “la valse”in bitmesine yakınsa transandantal, aşkın çoşkuyla birbirlerinden kopup tek başlarına çılgın bir şekilde sağlarındaki duvara toslaya toslaya duvar boyunca sahnenin arkasına yaklaşıp, sağdaki, girdikleri kapıdan çıkarlar; son “valsçi” de çıktığında “la valse” sonlamış olur.
adımların kullanılmadığı, ayakta yapılmayan, kötürüm bırakılmış, yarım kalmış bedenlerin valsidir pina bausch’un “la valse”i; ravel’in kendi bestesini tarif ettiği şekliyle “ölüme doğru yol alan fantastik bir dönme hareketi” değilse de, çılgınca bir kendini yok ediştir!










(fotoğraf: delef erler)





two cigarettes in the dark”a danstan çok tiyatral durumlar hakim. zamanın cömertçe geniş kullanıldığı yapıtta durumlar çok yavaş ilerliyorlar; bekliyor olmanın, kurtulamıyor olmanın, çıkışsızlığın cansıkıcılığını birebir deneyimliyorsunuz; kendi başlarına -bir dereceye kadar- anlamlı olan tekil durumların yanyana gelme mantığının çözülemiyor/fark-idrak edilemiyor olması, yapıtta çokça bulunan “garip” hallerle de birleşince; “absürdlük”ün hakim olduğu “rüyada olma”nın atmosferini kazanıyor yapıt.
özellikle ikinci bölümün çoğunlukla alacakaranlıkta, ve hatta bazen sanatçıların yüz ifadelerinin bile seçilemediği bir loşlukta geçmesi; yapıtın rüya halini güçlendirdiği gibi, giderek ve kaçınılmaz şekilde dönüştüğü kabus durumunun da altını çiziyor.

bu rüya/kabusta dansçılar kapalı bir mekanın içindeler. sahnenin üç bir tarafını ve üstünü kapatan bembeyaz duvarlarla ve tavanla tanımlanmış bu mekanın farklı boyutlarda dört kapısı var; bazısı küçük, bazısı uzun, bazısına iki basamakla çıkılıyor, bir diğerine dört basamakla.
çevre yüzeyleri oluşturan her bir duvarın içine birer pencere/vitrin açılmış ve bunlar farklı peyzajlara sahipler; biri, içinde gerçek turuncu balıkların yüzdüğü bir denize (akvaryuma), diğeri gerçek bitkilerin bulunduğu bir ormana (bir sahnede dansçılardan biri bitkileri kovayla suluyor), üçüncüsü ise oldukça boş, sadece bir-iki kaktüsün bulunduğu bir çöl peyzajına.

iç mekan ile dış mekan, iç dünya ile dış dünya iç içe, aynı ortamda; kavranması çetrefil ve ikircikli bir atmosferde aynı anda, yanyana var oluyorlar.
ikinci bölümün son 30-40 dakikasında pencereler/vitrinler önlerine yukardan inen panjurlarla kapatılınca; her tarafı bembeyaz bir iç mekana (bir rüya mekanına) hapsolma hali daha da kuvvetleniyor. zamanında jan minarik’in canlandırdığı varlığa şimdilerde hayat veren michael strecker’in yapıtın son 15 dakikasında ön tarafta, sırtını beyaz duvara vererek bir köşede oturup kendisini spreyle bütünüyle (yüzü, gözleri ve saçları da dahil olmak üzere) beyaza boyamasının (ve yapıt sonlandığındaki ilk selamda yerinden kıpırdamamasının) sayısız anlamı var: bütünüyle bembeyaz mekanla hemhal olmak mı dersiniz, yoksa o mekana dahil olmak mı, veya o mekanda yitip gitmek mi! uçup, kaçıp gidemiyorsan, olduğun yere ayaklarından bağlıysan, şartlarına bağımlıysan, kanatların kesilmişse eninde sonunda kaçınılmaz olanı seçmek zorunda kalırsın/bırakılırsın: bir parçası olursun; dönüşürsün, kaybolursun…



(fotoğraf: delef erler)





michael strecker kendini beyaza boyayarak “silerken”, mechthild grossmann da ağzında sigara, volümlü bir gece kıyafeti içinde yavaş adımlarla önce sahneye tırmıkla saman taşır, ardından ağaç kütüğünün üzerinde baltayla elbise askılıklarını ikiye parçalar, sonra sahneden çıkar ve biraz sonra ellerinde kömürcü eldivenleri bir el arabasıyla çıkagelir, siyah tuğlaları sahnenin ortasına boşaltır ve sonra onları teker teker alarak sahnenin yan tarafında üst üste koymaya başlar. bu sırada hugo wolf’un “alles endet, was entstehet” adlı lied’i çalmaktadır; grossmann’ın yavaş hareketleriyle örtüşen kasvetli, koyu, karamsar bir parçadır bu. ne ilginçtir ki wolf’un üç parçadan oluşan “michelangelo liedleri”nden ikincisidir bu şarkı. içeriğinin karamsarlığı bir yana**, güfte olarak kullanılan sonenin yazarının michelANGELO olması bile anlamlıdır belki de…

ardından; daha önce bahsettiğim üzere topluluğun dansçıları kollar iki yana açık, seyircinin gözlerinin/gözlerimizin içine gülümseyerek sahnenin en gerisinden en önüne gelir, dönüp en geriye gider ve tekrar gelirler; bu sırada bing crosby’nin “sweetheart” şarkıları olarak tabir edilen eserlerinden “two cigarettes in the dark” çalmaktadır. şarkının melodisi, hugo wolf’unkinin aksine hafif, eğlenceli ve neşelidir, neşeli olmasına, ancak sözlerine kulak verirseniz***, dış görünüşe aldanmamak gerektiğini fark edersiniz; şarkı, sevgilisinin kendisini başka biriyle aldattığını fark eden ve sonunda geriye sadece pişmanlıkların kaldığından dem vuran aşığın hüzünlü yakarışıdır.

karanlıkta sigara içen belli belirsiz silüetler sandalyelerde iki büklüm, aşk sözlerinin sevgiliye mi yoksa başkasına mı fısıldandığının belirsizliğinde yaşanan karın ağrısıyla bekleşirler; belki bir zamanlar onlar da neşeli ve mutluydular, ama artık sadece topraklar; çünkü yoktan var olan herşey sonunda tekrar yok olur; düşünmek de, konuşmak da, neşe, hüzün, acı ve mutluluk da…



pina bausch ve dans tiyatrosu konusunda duayen iki eleştirmen/kuramcı jochen schmidt ve norbert servos’un kitaplarında “two cigarettes in the dark”dan bahsettikleri kısımlardan ve birkaç eski görsel malzemeden fark ettiğim kadarıyla, yapıtın eski versiyonları ile geçen haftaki “neueinstudierung” arasında küçük-büyük bazı farklılıklar var.
belki schmidt ile servos’un anlatımları prömiyer gösterilerine dayanıyor ve belki daha sonra pina bausch yapıt üzerinde değişiklikler yaptı.
mechthild grossmann da artık eskisi gibi genç olmadığı için son sahnede göğüslerini açmamayı tercih etmiş olabilir.


bu biraz karın ağrısı durum bir tarafa; pina bausch’un vefatından geriye kalan topluluğun, “pina aramızda olmasa da biz bir aile olmaya devam ediyoruz” imajını vermeye çalışıyor olması hoş bir durum; genellikle en kalabalık ve medyatik olan cumartesi akşamki gösteride, yapıtta dans etmeyen bütün diğer dansçılar (artık yaşını iyice almış lutz förster bile) salonda seyircilerin arasına dağılmış şekilde yapıtı izlediler, arada fuayede boy gösterdiler.
pina’nın yokluğunda dansçıların seyirciyle ilişkisini sağlamlaştırmak için düşünülmüş başka bir hamle de; program broşürüne eklenen sekiz sayfada, yapıtın neueinstudierung’u sırasında çekilmiş video görüntülerinden enstantanelerin yayınlanmış olması.

two cigarettes in the dark” pina bausch’un opus magnum’u içinde ilginç bir yerde, sanki “arada” duruyor. ondan önce, “café müller” hariç, dansçılarının tümüyle hazırlamadığı bir yapıtı yok (daha sonra olacak; örneğin “danzon”da da aynı bunda olduğu gibi sadece 11 dansçı görev alacak). ve bundan sonra, pina bausch’un başka kurumlarla ortaklaşa hazırladığı işleri, “kentler ve insanlar” serisi başlayacak; ilki roma üzerine olan “viktor” ile.
two cigarettes in the dark” iki dönem arasında duruyor. atmosferine hakim olan mesafeli, ketum ve lakonik duruşun sebeplerinden biri, bu arada olma hali mi acaba…

1985’te prömiyeri yapılan yapıt wuppertal dışında sadece hamburg ve new york’ta sahnelenmiş; şimdiye kadar pina bausch'un en çok turneye gittiği ve neredeyse tüm yapıtlarını götürdüğü paris'te bile bu yapıtın izlenmemiş olması bir muamma.
two cigarettes in the dark”ın wuppertal'de en son izlendiği tarih ise 1995! yani 16 yıldır sahnelerde olmayan, bir anlamda “kayıp”, ya da “saklı/saklanmış” bir yapıt sanki. belki de, içine zor girilebilir olduğundan uzak durulmuştur/tutulmuştur.

pina bausch’un vefatından sonra, yeniden ele alınarak çalışılan (bu duruma almanca’da özel olarak verilen isimle “neueinstudierung” yapılan) ikinci yapıt olmanın ötesinde(ilki geçtiğimiz mart’ta sahnelenen “kontakthof”tu), 16 yıl aradan sonra ilk defa sahnelenmesi “two cigarettes in the dark”ın serüvenini iyice ilginçleştiriyor.
garip bir şekilde, topluluğun yakınlarda açıklanan önümüzdeki 2011-2012 sezonunda gözükmeyen "two cigarettes in the dark" 16 yıllık sessizliğinin ardından tekrar kayıplara mı karışacak, yoksa bir sonraki sezon mu bir yerlerde tekrar karşımıza çıkacak?
o zamana kadar, 26-29 mayıs 2011 tarihlerinde wuppertal-barmen operasındaki dört gösteri pina bausch takipçileri için ender rastlanan mücevher değerini koruyacak...

...

(fotoğraf: leonore mau)



*Über die Verführung der Engel
Engel verführt man gar nicht oder schnell.
Verzieh ihn einfach in den Hauseingang
Steck ihm die Zunge in den Mund und lang
Ihm untern Rock, bis er sich nass macht, stell
Ihn das Gesicht zur Wand, heb ihm den Rock
Und fick ihn. Stöhnt er irgendwie beklommen
Dann halt ihn fest und lass ihn zweimal kommen
Sonst hat er dir am Ende einen Schock.

Ermahn ihn, dass er gut den Hintern schwenkt
Heiß ihn dich ruhig an den Hoden fassen
Sag ihm, er darf sich furchtlos fallen lassen
Dieweil er zwischen Erd und Himmel hängt -

Doch schau ihm beim Ficken nicht ins Gesicht
Und seine Flügel, Mensch, zerdrück sie nicht!


** Alles endet, was enstehet.
Alles endet, was enstehet. / all creation once must perish,
Alles, alles rings vergehet, / friends, relations, all we cherish,
Denn die zeit flieht, / for the time flees
Und die sonne sieht, / and the sunlight sees
Dass alles rings vergehet, / how all things die and perish,
Denken, reden, schmerz und wonne; / musing, sadness, pain and gladness;
Und die wir zu enkeln hatten / children’s children, all we cherished
Schwanden wie bei tag die schatten, / waned, like shadows born to perish,
Wie ein dunst im windes hauch. / like the mists when zephyrs blew.
Menschen waren wir ja auch, / we were human beings too,
Froh und traurig, so wie ihr, / gay and merry once like you.
Und nun sind wir leblos / we must pay to death his
Hier, sind nur erde, wie ihr sehet due, / all the hopes our bosom nourished,
Alles endet, was enstehet. / all we lived for, loved, and cherished,
Alles, alles rings vergehet. / all creation once must perish.


***Two cigarettes in the dark
Two, two cigarettes in the dark
He strikes a match 'til the
Spark clearly traces
One face is my sweetheart.
Two, two silhouettes in a room
Almost obscured by the gloom
We were so close yet so far apart,
It happened that I stumbled in
Upon their rendezvous.
I heard my sweetheart whispering
"I love you, I love you, you know that I do."
Two, two cigarettes in the dark,
Gone is the flame and the spark
Leaving just regrets and two cigarettes in the dark.






(fotoğraf: ulli weiss)