franz schubert etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
franz schubert etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2024 Salı

17 ARALIK



1865 franz schubert'in bitmemiş senfonisi'nin dünya prömiyeri, ölümünden 37 yıl sonra viyana hofburg'un büyük redoutensaal'ında gerçekleştirilmiş

1938 eric knight, haftalık the saturday evening post dergisinde lassie adlı kısa öyküsünü yayınlamış; iki yıl sonra kitap olarak basılan öykü kısa sürede en çok satanlar listesine girmiş

1951 arne mattsson'un yönettiği hon dansade en sommar filmi isveç'te gösterime girmiş; filmdeki çıplak banyo sahnesi dünya çapında olay yaratmış



19 Kasım 2024 Salı

19 KASIM

1819 museo del prado madrid'de açılmış

1849 franz schubert'in trajik başlıklı dört numaralı senfonisi'nin, bestecinin ölümünden 20 yıldan fazla bir süre sonra leipzig'de dünya prömiyeri gerçekleştirilmiş

1850 teatro real madrid'de açılmış

1892 sonraki yıllarda brecht'in topluluğu berliner ensemble'ın yerleşik tiyatrosu olacak theater am schiffbauerdamm berlin'de açılmış

1958 bertolt brecht'in 1941 yılında finlandiya'da sürgündeyken yazdığı epik oyunu der aufhaltsame aufstieg des arturo ui'nin, peter palitzsch'in prodüksiyonuyla stuttgart'ta dünya prömiyeri gerçekleştirilmiş 

 2016 matinede iolanda llanso'nun xirriquiteula teatre yapımı papirus adlı obje tiyatrosunu trump gösteri merkezi'nde, suarede fuerza bruta'nın aynı adlı gösterisini volkswagen arena'da seyrettim



19 Eylül 2024 Perşembe

19 EYLÜL



1893 kadınlara oy hakkı veren ilk ülke yeni zelanda olmuş 

1908 gustav mahler'in 7. senfoni'sinin dünay prömiyeri prag'da gerçekleştirilmiş

1990 londra'da les liaisons dangereuses'ü seyrettim

2010 cemal reşit ey konser salonu'nda bale gala gösterisini seyrettim; dansçılar arasında polina semionova, drew jacoby, jose martinez ve marco agostino vardı

2011 paris'te la ménagerie de verre'de claude regy'nin yönettiği tarjei vesaas'ın brume de dieux oyununu seyrettim

2015 sasha waltz'in impromptus adlı gösterisini torino'daki etkileyici opera binası teatro regio'da seyrettim



13 Temmuz 2024 Cumartesi

13 TEMMUZ


1985 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da carolyn carlson'un blue lady'sini seyrettim

1987 hüseyin sermet'i ilk defa canlı dinledim; istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'daki konserde ingiliz oda orkestrası'nı cem mansur yönetiyordu

1989 paris ulusal operası'nın ikinci binası, bastille meydanı'na bakan, carlos ott'un tasarladığı bastille operası açıldı

1994 harbiye açıkhava tiyatrosu'nda michel petrucianni trio'yu dinledim

2007 sinema yönetmeni peter greenaway'i dj radar ile birlikte verdiği konserde barselona'da teatro grec'te dinledim

2010 elina garanca'yı ilk defa canlı dinledim; istanbul aya irini müzesi'ndeki konserde garanca'ya istanbul devlet opera ve balesi orkestrası eşlik ediyordu, şef karel mark chichon idi

2016 matthias goerne'nin icra ettiği, william kentridge'ın sahneye koyduğu franz schubert'in winterreise lied dizisini berlin'de haus der berliner festspiele'de seyrettim

2016 aynı akşam william kentridge'ın handspring puppet company yapımı olarak sahneye koyduğu alfred jarry'nin übü uyarlaması ubu and the truth commision adlı kukla gösterisini seyrettim

2016 aynı akşam geceyarısında ilk defa bir dries verhoeven işi seyrettim ve kalbimden vuruldum: guilty landscapes, episode II



26 Mart 2024 Salı

26 MART


1828 franz schubert ilk ve tek halka açık konserini viyana'da vermiş

1932 federico moreno torrobas'ın luisa fernanda adlı zarzuelasının dünya prömiyeri madrid'de gerçekleştirilmiş

1988 istanbul şehir tiyatroları yapımı biz aşağıda imzası olanlar adlı oyunu harbiye muhsin ertuğrul sahnesi'nde nefesim kesilerek seyrettim; alexandr gelman'ın yazdığı, o.yefremov ile a.kalyagin'in yönettikleri oyunda sezai altekin başrolde oynuyordu



12 Mart 2024 Salı

12 MART

pierre boulez saal, berlin - fotoğraf: mehmet kerem özel

1837 ingiliz şair robert southey, 20 yaşındaki charlotte brontë'ye yanıt olarak "edebiyat bir kadının hayatının işi olamaz ve olmamalıdır." diye yazar

1891 clara schumann, son halka açık konserinde james kwast'la birlikte johannes brahms'ın variationen über ein thema von haydn adlı eserini iki piyano için çalmış

1997 daha sonra istanbul'de ve berlin'de defalarca gösterilerini seyredeceğim berliner ensemble'dan ilk defa bir gösteri seyrettim; karl-heinz nehring'in derleyip yönettiği love & revolution başlıklı brecht akşamı atatürk kültür merkezi oda tiyatrosu'ndan sahnelendi

2017 berlin'de frank gehry'nin tasarladığı ve 8 gün önce (4 mart 2017'de) açılmış olan pierre boulez saal'de bariton christian gerhaher ile piyanist daniel barenboim'un konserini seyrettim; program franz schubert'in winterreise yapıtından oluşuyordu

2017 aynı gün öğleden sonra berlin philharmonie binasının kammermusiksaal'inde (oda müziği salonu'nda) ilk defa bir konsere gittim; sanatçılar kammerorchester unter den linden idi

2023 yaşayan popüler müzik sanatçıları arasında en çok sevdiğim dimitra galani'yi nihayet canlı dinleyebildim; galani, atina'da megaron konser salonu'nda martha frantzila ile birlikte sahneye çıktı, aralarında zülfü livaneli'nin bestesi de olan bir çok şarkı söyledi





1 Mart 2024 Cuma

01 MART



1565 rio de janerio kurulmuş

1818 franz schubert'in viyana'da ilk defa bir eseri çalınmış: "italyan stilinde üvertür"

1872 dünyanın ilk ulusal parkı yellowstone national park kurulmuş

1896 antoine henri becquerel radyoaktiviteyi keşfetmiş.  

1901 wuppertal'deki schwebebahn (asılı metro) hizmet vermeye başlamış

1912 albert berry hareket halindeki bir uçaktan paraşütle atlayan ilk insan olmuş

1954 a.b.d. pasifik okyanusundaki bikini takımadalarında hidrojen bombasını test etmiş

1963 denver'de dünyanın ilk karaciğer nakli gerçekleşmiş

1968 elton john i've been loving you single'ını yayınlayarak müzik dünyasına adım atmış

1983 swatch saatleri piyasaya çıktı





6 Nisan 2022 Çarşamba

Sezonun sürprizi: "May B" 27 Mayıs'ta CRR'de!

27 mayıs 2022 tarihinde İstanbul'da çok önemli bir gösteri sahnelenecek. Maguy Marin'in topluluğu Compagnie Maguy Marin ilk defa İstanbul'a geliyor ve bir başyapıtla: "May B" ile. 
"May B"nin İstanbul'da sadece tek akşam sahnelenecek olması ise, topluluğu konuk eden Cemal Reşit Rey Konser Salonu yönetimi açısından çok talihsiz bir karar. Bu kadar önemli bir gösteri değil iki, üç gece bile programda tutulabilirdi. zaten CRR'nin seyirci kapasitesi ne kadar ki, 600 kişi. "May B" gibi bir başyapıt İstanbul'da üç akşam kapalı gişe oynamaz mıydı! Neyse, benden söylemesi bir an önce biletinizi garanti edin, bu tek akşamlık gösterimi kaçırmayın.

Bu vesileyle, 2019 yazında Stuttgart Colours Dans Festivali kapsamında izlemiş olduğum "May B" hakkındaki izlenim yazımı tekrar paylaşıyorum:

Maguy Marin'den Beckett Dünyasına bir Bakış



Maguy Marin yaşayan koreograflar arasında herhalde en önemlilerinden biri, hatta en önemlisi; şu anda sadece Fransa'nın değil dünyanın çağdaş dans kraliçesi.
Marin’in 1981 yılında tasarladığı ve o zamandan bugüne Fransa içinde ve dışında sayısız turne yapmış olan bir başyapıtı var: “May B”. Marin’in bu neredeyse 40 yıllık yapıtı, üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğinden, vuruculuğundan ve mizahından bir nebze bile kaybetmiyor. İşte bunlar tam da bir başyapıtın sahip olduğu özellikler; Pina Bausch'un "Café Müller"i ya da Maurice Bejart'ın "Bolero"su gibi.

Marin genç ve tanınmamış bir koreografken Samuel Beckett’in Fransız yayıncısına yazıp, eserlerinden serbestçe esinlenerek bir dans yapıtı tasarlamak için izin ister. Bunun üzerine, bizzat Beckett’ten, onunla yapıt hakkında tartışmak üzere bir davet alır. Marin ile Beckett Paris Montparnasse'da bir kafede buluşurlar. Beckett olumsuz yaklaşmasın diye Marin olabildiğince çok metin koymuştur taslağa, Beckett ise onu rahatlatır, metin konusunda serbest olduğunu söyler. "May B"nin son halinde Beckett’ten direkt tek bir alıntı vardır: “Endgame” (Oyun Sonu)’ndan “Bitti. O bitti. Neredeyse bitecek. Neredeyse bitmiş olmalı” repliği.
Buluşmalarında Beckett Marin'e adresini de verir, herhangi bir sorusu olursa danışması için, ancak Marin 1989'daki ölümüne dek bir kere daha yazarla iletişime geçmez. Beckett'in, 1981 kasımında prömiyer yapan "May B"yi seyretmediği de bilinmektedir.
Bu noktada bana ilginç gelen bir bilgiyi paylaşmak isterim: Beckett'in "May B"nin prömiyeri ile aynı yılda Alman televizyonu için, yönetmenliğini de yaptığı "Quadrat I + II" adlı yapıtı sözsüzdür ve sadece hareketlerden oluşur. Acaba Marin ile yaptığı sohbet Beckett'i sadece hareketlerden oluşan bir yapıt ortaya koyma konusunda tetiklemiş olabilir mi?..

"May B"ye geri dönersem:
Yapıt başladığında sahnenin her yeri siyah ve kapkaranlıktır. En gerideki kapılar belli belirsiz açılıp sahneye ruh gibi beyaz varlıklar girer ve dağınık şekilde yerleşiler. Franz Schubert’in “Der Leiermann” (Laternacı) isimli lied’i çalar baştan sona. Marin bu lied ile atmosferi tanımlar: sözleri bilmeyenler/anlamayanlar müzikten ve bariton sesinin tonundan biraz melankoli, biraz kasvet, biraz acı, biraz da insanlığın sınırlarında bir yerde/halde olma halini sezerler. Lied'in sözlerini önceden bilenler ya da anlayanlar içinse bunlar sezgiden ötedir: Soğuk bir kış gecesinde yaşlı bir laternacı yalınayak halde ve donan ellerle laternasını çalmaya devam etmektedir, kimse onu dinlemiyor kimse onu görmüyordur, sadece köpekler vardır etrafında.








Sonra yavaş yavaş sahne aydınlanırken, ruhvari figürler belirginleşmeye ve hareket etmeye başlarlar. Kadınlı erkekli 10 grotesk figürdür bunlar. Üzerlerinde bir örnek, ten rengi uzun donlu, entarili yatak kıyafetleri vardır. Her birinin suratlarındaki bazı organlar deforme olmuştur; birinin kulakları kepçe ve büyük, diğerinin burnu uzun, diğerinin burnu kıvrık ve sivri, çoğunun dişleri dökülmüş, hepsinin saçları, üzerleri tozluydur. Akıl hastanesi sakinleri de olabilirler, berduş da, kıyametten “arta kalabilmiş” bir grup insan da, insanlığın sınırında dolaşanlar da.
90 dakika boyunca bu grotesk ama sevimli 10 figür, insan olmanın kaçınılmaz durumlarıyla yüzleştirirler seyirciyi; yalnızlıkla, şehvetle ve şefkat ihtiyacıyla, ihtirasla, kinle, yardımlaşmayla ve açgözlülükle.

Marin'in “May B”de hareket, mim ve anlamsız sesler yoluyla ürettiği özgün sahne dili Beckett’in zamanda kaybolmuşluk ve belirsizlik yüklü absürd dünyasının duygusunu son kertesine kadar seyirciye geçirir.
Yapıt boyunca müthiş dengeli ve pürüzsüz bir fizikselliği, her bedensel detayı incelikle düşünülmüş bir tiyatrallikle birleştirmiş olan dansçılar dinmeyen alkışlar boyunca da odaklanmış oldukları rollerinden çıkmazlar; insanlığın sonuna dair umutsuzluğu ve kaçınılmazlığı imlercesine…

Maguy Marin bir röportajında; yapıtları seyirci tarafından anlaşılmazsa etkilendiğini ancak onu esas üzen şeyin yapıtlarının turneye çıkmaması, kendilerine ait bir hayatlarının olmaması olduğunu söyler. Neyse ki Marin'in, "May B" dahil olmak üzere bir çok yapıtı yıllardır dünyayı dolaşıyor. Ancak keşke Marin ve topluluğu çok geç olmadan İstanbul'a da turneye çağrılsa, böylece Marin'in yapıtları, tercihen "May B", hayatlarına İstanbul deneyimini de katsalar.

5 Ekim 2019 Cumartesi

Maguy Marin’den Beckett’in dünyasına bir bakış



Maguy Marin yaşayan koreograflar arasında herhalde en önemlilerinden biri, hatta en önemlisi; şu anda sadece Fransa'nın değil dünyanın çağdaş dans kraliçesi.
Marin’in 1981 yılında tasarladığı ve o zamandan bugüne Fransa içinde ve dışında sayısız turne yapmış olan bir başyapıtı var: “May B”. Marin’in bu neredeyse 40 yıllık yapıtı, üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğinden, vuruculuğundan ve mizahından bir nebze bile kaybetmiyor. İşte bunlar tam da bir başyapıtın sahip olduğu özellikler; Pina Bausch'un "Café Müller"i ya da Maurice Bejart'ın "Bolero"su gibi.

Marin genç ve tanınmamış bir koreografken Samuel Beckett’in Fransız yayıncısına yazıp, eserlerinden serbestçe esinlenerek bir dans yapıtı tasarlamak için izin ister. Bunun üzerine, bizzat Beckett’ten, onunla yapıt hakkında tartışmak üzere bir davet alır. Marin ile Beckett Paris Montparnasse'da bir kafede buluşurlar. Beckett olumsuz yaklaşmasın diye Marin olabildiğince çok metin koymuştur taslağa, Beckett ise onu rahatlatır, metin konusunda serbest olduğunu söyler. "May B"nin son halinde Beckett’ten direkt tek bir alıntı vardır: “Endgame” (Oyun Sonu)’ndan “Bitti. O bitti. Neredeyse bitecek. Neredeyse bitmiş olmalı” repliği.
Buluşmalarında Beckett Marin'e adresini de verir, herhangi bir sorusu olursa danışması için, ancak Marin 1989'daki ölümüne dek bir kere daha yazarla iletişime geçmez. Beckett'in, 1981 kasımında prömiyer yapan "May B"yi seyretmediği de bilinmektedir.
Bu noktada bana ilginç gelen bir bilgiyi paylaşmak isterim: Beckett'in "May B"nin prömiyeri ile aynı yılda Alman televizyonu için, yönetmenliğini de yaptığı "Quadrat I + II" adlı yapıtı sözsüzdür ve sadece hareketlerden oluşur. Acaba Marin ile yaptığı sohbet Beckett'i sadece hareketlerden oluşan bir yapıt ortaya koyma konusunda tetiklemiş olabilir mi?..

"May B"ye geri dönersem:
Yapıt başladığında sahnenin her yeri siyah ve kapkaranlıktır. En gerideki kapılar belli belirsiz açılıp sahneye ruh gibi beyaz varlıklar girer ve dağınık şekilde yerleşiler. Franz Schubert’in “Der Leiermann” (Laternacı) isimli lied’i çalar baştan sona. Marin bu lied ile atmosferi tanımlar: sözleri bilmeyenler/anlamayanlar müzikten ve bariton sesinin tonundan biraz melankoli, biraz kasvet, biraz acı, biraz da insanlığın sınırlarında bir yerde/halde olma halini sezerler. Lied'in sözlerini önceden bilenler ya da anlayanlar içinse bunlar sezgiden ötedir: Soğuk bir kış gecesinde yaşlı bir laternacı yalınayak halde ve donan ellerle laternasını çalmaya devam etmektedir, kimse onu dinlemiyor kimse onu görmüyordur, sadece köpekler vardır etrafında.








Sonra yavaş yavaş sahne aydınlanırken, ruhvari figürler belirginleşmeye ve hareket etmeye başlarlar. Kadınlı erkekli 10 grotesk figürdür bunlar. Üzerlerinde bir örnek, ten rengi uzun donlu, entarili yatak kıyafetleri vardır. Her birinin suratlarındaki bazı organlar deforme olmuştur; birinin kulakları kepçe ve büyük, diğerinin burnu uzun, diğerinin burnu kıvrık ve sivri, çoğunun dişleri dökülmüş, hepsinin saçları, üzerleri tozluydur. Akıl hastanesi sakinleri de olabilirler, berduş da, kıyametten “arta kalabilmiş” bir grup insan da, insanlığın sınırında dolaşanlar da.
90 dakika boyunca bu grotesk ama sevimli 10 figür, insan olmanın kaçınılmaz durumlarıyla yüzleştirirler seyirciyi; yalnızlıkla, şehvetle ve şefkat ihtiyacıyla, ihtirasla, kinle, yardımlaşmayla ve açgözlülükle.

Marin'in “May B”de hareket, mim ve anlamsız sesler yoluyla ürettiği özgün sahne dili Beckett’in zamanda kaybolmuşluk ve belirsizlik yüklü absürd dünyasının duygusunu son kertesine kadar seyirciye geçirir.
Yapıt boyunca müthiş dengeli ve pürüzsüz bir fizikselliği, her bedensel detayı incelikle düşünülmüş bir tiyatrallikle birleştirmiş olan dansçılar dinmeyen alkışlar boyunca da odaklanmış oldukları rollerinden çıkmazlar; insanlığın sonuna dair umutsuzluğu ve kaçınılmazlığı imlercesine…

Maguy Marin bir röportajında; yapıtları seyirci tarafından anlaşılmazsa etkilendiğini ancak onu esas üzen şeyin yapıtlarının turneye çıkmaması, kendilerine ait bir hayatlarının olmaması olduğunu söyler. Neyse ki Marin'in, "May B" dahil olmak üzere bir çok yapıtı yıllardır dünyayı dolaşıyor. Ancak keşke Marin ve topluluğu çok geç olmadan İstanbul'a da turneye çağrılsa, böylece Marin'in yapıtları, tercihen "May B", hayatlarına İstanbul deneyimini de katsalar.

17 Aralık 2017 Pazar

canan yücel pekiçten'den yüreğe dair



"all about the heart" uzun zamandır istanbul dans sahnesinde karşıma çıkan en heyecan verici ve etkileyici yapıt; yaratıcısı ve icracısı canan yücel pekiçten.
pekiçten'in; tekniği mükemmel, tasarladığı kompozisyon kurgu olarak neredeyse kusursuz, bulduğu kavramsal fikirler nefes kesici, obje kullanımı yaratıcı, müzik kullanımı atmosferik, bedenini kullanımı cesaretli ve zorlayıcı, yüz ifadesi ve ifade üzerinden seyirciyle kurduğu ilişki ise hipnotize edici.
yürekleri yaralı üç kadın figüründen yola çıkan pekiçten'in son işi "all about the heart" her bir hikayeye birer bölüm ayırdıktan sonra, üçünün koreografik olarak birleştiği bir sekansla sonlanıyor. yürekle alakalı üç hikaye, gösteriyi beraber seyrettiğim arkadaşlarımın dedikleri gibi kalplere dokunuyor, yüreği dağlıyor.


"all about the heart" schubert'in "der zwerg" (cüce) isimli lied'i eşliğinde tüyleri diken diken eden, müthiş güçlü bir sekansla açılıyor.
schubert'in tüyler ürpertici lied'lerinden biridir "der zwerg"; sıradışı, rahatsız edici, karanlık ve tekinsiz bir hikaye anlatır. aslında, sözleri anlamanıza gerek yoktur çünkü piyanonun eşliği, bariton sesinin kullanımı ve vurguları dinleyiciyi dehşet verici bir atmosferin içine çekmeye yeter. schubert'in ustalığı da buradadır zaten: sadece beş dakikalık bir besteyle sıfırdan bir dünya yaratmak.
pekiçten de schubert'in yarattığı bu dünyayı ve duyguyu seyirciye geçirme konusunda en az onun kadar ustalıklı ve incelikli bir tasarım yapmış bu sekansta; bedeninin aldığı sıradışı ve çarpık pozisyonlar ve yüzünün aldığı ifadeler çok etkileyici, az ve öz objeyi  (bir çift postal ve kırmızı bir elma) koreografiye dahil ediş şekli müthiş yaratıcı, dans ile tiyatralliği harmanlayışı olağanüstü.

"der zwerg"in alışılmışın dışındaki hikayesi bir cücenin, kendisini kralla aldattığı için sevgilisi kraliçeyi gemiyle denizin ortasına götürüp suda boğmasını anlatır.
lied'e kaynak olan, matthäus von collin'e ait olan şiirde üç kişi söz alır: anlatıcı, kraliçe ve cüce (schubert'in benzer tekinsizlik ve dehşetengizlikteki başka bir hikayeyi anlatan ve sözleri goethe'ye ait olan "erlkönig" lied'inde ise söz alan kişi sayısı dörttür). pekiçten hikayenin detayına değil, anafikrine ve atmosferine
odaklanmış; kraliçe ile cüceyi tek bedende birleştirmiş, postallarla cüceyi, elmayla kraliçeyi betimlemiş. postalların ayaklara yerleşişi, ardından ayakların postalları terk edişi; elmayla kurulan fütursuzluk ilişkisi, o sırada seyirciyle gerçekleşen göz kontağı müthiş çarpıcı; resmen sahnedeki yaratıktan tırsıyorsunuz!


birinci sekans ile ikincisi arasında, sahnenin arka duvarına yansıtılarak kısa bir film gösteriliyor; bu film hem üçüncü hikayenin figürünü hem de ikinci hikayede kullanılacak objeyi barındırıyor: gösteriye adını da veren yürek'i.
kar fırtınalı kırsal peyzajda bize/kameraya doğru ilerleyen kara uzun saçlı figür de, beyaz ve tül gibi ince elbiseli kadın da etkileyici imajlar.
filmin kaba ve doğal hali bana pina bausch'un tek uzun metrajlı filmi "die klage der kaiserin" (kraliçenin ıstırabı)' nı anımsattı. pekiçten'in biyografisinde bausch'un okulu folkwang'da bir dönem eğitim almış olduğunu görmek ve "kraliçe"ler bağlantısı kişisel olarak beni ayrıca heyecanlandırdı.
hikayeleri birbiriyle ilişkilendirmesinin yanısıra, tek kişilik bir dans gösterisinde icracıya nefes aldırması ve kıyafet değişimi için zaman kazandırması açılarından, -pekiçten'in esinlendiği kadın karakterler opera referanslı olduklarından dolayı ben de operaya dair bir tabiri kullanırsam- intermezzo (uzun ara verilmeyip dekor değişimi için gereken kısa perde aralarında çalınan orkestra parçaları) olarak film kullanma fikrini çok beğendim.


pekiçten ikinci hikayede, diğer ikisine nazaran daha bilinen bir kadın figüründen esinlenmiş: puccini'nin madame butterfly'ından.
pekiçten bu sekansta yoğun bir şekilde tiyatralliği, kavramsallığı ve obje çeşitliliğini kullanıyor; illüzyon ve şaşırtmaca da sözkonusu. bu sekansta hareket bütün bunlara hizmet eden bir öğe olarak  var oluyor. bu bölüm seyircinin; önce, içerdiği ironiyle ve gitgide buruklaşarak gülmesini sağlasa da, sona doğru içini derinden acıtıyor.
metaya dönüşen kadın bedeni, kadın figürünün taşıdığı nesnelerle maddeleşirken, taşınan nesnelerin kırılganlıkları imgeye bir katman daha ekliyor.
pekiçten bu bölümde tek bir objeye arka arkaya üç farklı anlam yükleyerek bir imgenin dönüştürülmesi konusunda da ne kadar donanımlı ve yaratıcı olduğunu kanıtlıyor: saçların açılmasını engellemeye yarayan çubuklar yüreğe saplanan hançerlere, onlar da gün sayanların duvara/yere kazıdıkları çiziklere dönüşüyor.

pekiçten ikinci ile üçüncü sekans arasında; madame butterfly'ın, geri döneceğine söz veren amerikalı subayı yıllarca beklemiş olma durumunu, seyircilere bizzat deneyimletmeyi tercih etmiş. bir sahne gösterisi ölçeğinde seyirciye uzun gelecek bir süre boyunca boş ve loş bir sahneye bakıyoruz. kalp atış seslerini de içeren bir ses tasarımı bu süre zarfında bize eşlik ediyor. intermezzonun bu şekilde tasarlanmasının gösteriyi bir anlamda "meta"laştığını söyleyebilirim: sahne gösterisi bir gösteri olmaktan çıkıp, zamanı birebir imleyen bir nesneye dönüşüyor çünkü.


üçüncü sekans en az aşina olduğum hikayeyi içeriyor. pekiçten bu sekansta, broşür açıklamasından öğrendiğime göre ilk fin operası "pohjan neito" (kuzeyin bakiresi)'nden esinlenmiş. yerlere kadar siyah gür saçlı bir yaratık çıkıyor karşımıza. ne zaman saçlar bütünüyle kafayı çepeçevre sarıyor ve görünmez kılıyor, koreografi benim için o zaman ilginçleşiyor. yine de bu sekans kanımca gösterinin en zayıf halkası.

son sekansta, bir anlamda strüktür bağlanıyor; önceki üç sekansta kullanılan koreografik hareketler burada birbirleriyle ilişkilendirilerek tekrarlanıyor, kendilerinden daha büyük bir bütünün parçası haline getiriliyorlar, yapı tamamlanıyor. bu sekansta hiç bir obje yok, pür bir koreografi var.
hemen bitişten önceki dairesel koşu, belki de kadın figürünün içine sıkışıp kaldığı kurban olma kısırdöngüsünü betimliyor. dairesel koşu sırasında bizlerden gözünü ayırmayan pekiçten belki de zamanın çizgisel değil döngüsel olduğunu unutmayalım istiyor. bu güçlü sahneyle yapıt noktalanıyor.


"all about the heart"ı ilk defa 21. istanbul tiyatro festivali kapsamında msgsü bomonti yerleşkesi çağdaş dans ASD'nın kapkara ve geniş sahnesinde, ikinci kere ise bomontiada alt programı kapsamında beyaz ve dar-uzun bir mekanda izledim. yapıt her anlamda güçlü ve sağlam olduğu için ilk mekanda etkisini yitirmemiş olsa da, ikinci mekanda daha yoğun ve sarsıcı bir etki bıraktı bende.

"all about the heart"ın bomontiada alt'taki 15-16 aralık gösterileri takip ettiğim kadarıyla kapalı gişe oynadı, ve bildiğim kadarıyla şu anda ileriye yönelik gösteri tarihleri belirsiz. pekiçten "all about the heart"ı ne yapıp edip sezon içinde daha çok oynamalı; kaçıranlar yakalayabilsin, kimse bu olağanüstü gösteriden mahrum kalmasın diye..

19 Mart 2017 Pazar

pierre boulez saal'de kış yolculuğu

tam iki hafta önce bugün, 4 mart 2017'de berlin'in göbeğinde yeni bir konser salonu açıldı: pierre boulez saal.

daniel barenboim ile edward said'in birlikte kurdukları, said öldükten sonra barenboim'un büyük bir  adanmışlıkla devam ettirdiği barenboim-said akademisi'nin nihayet bir binası oldu.
yıllardır berlin staatsoper unter den linden'in genel sanat yönetmeni olan barenboim, berlin yerel ve alman federal hükümetlerini ikna ederek, berlin'in göbeğinde, staatsoper'in eski dekor deposu olan binaya akademiyi yerleştirdi. burada, yakın-doğulu müzisyenler bedelsiz olarak eğitim görecekler..
barenboim bununla kalmadı, binanın bir parçasına da; hem akademinin öğrencilerinin kullanacakları hem de şehrin uluslararası yeni müzik noktalarından birine dönüşecek bir konser salonu inşa ettirdi. dünyaca ünlü yıldız mimar frank gehry'in imzasını taşıyan tasarım oda müziğine ve küçük ölçekli orkestralara uygun bir salon. son yıllarda almanya'da hayata geçirilmeye çalışılan bir çok mimari projenin (7 yıl geciken ve öngörülen maliyetin 10 katına çıkan hamburg elbphilarmonie'nin, 5 yıl geciken ve yine masrafları katlanan berlin museuminsel - james simon gallery projelerinin) aksine, bu bina tam vaktinde ve tam öngörülen meblağa bitirildi. barenboim, konser salonuna geçen yıl kaybettiğimiz, 20. yüzyılın en önemli besteci ve icracılarından biri olan, hem arkadaşı hem de said'le kurduğu akademinin destekçisi pierre boulez'in adını verdi.




salonun 2017 temmuzuna kadarki konser programı 2016'nın eylül ayında açıklanmış ve biletler o tarihte satışa çıkmıştı. ben, zaman ne gösterir bilmeden ve biraz da cesaretle, o eylül günü taa 12 mart 2017 pazar sabah 11:00'deki chrtistian gerhaher & daniel barenboim konserine biletimi almıştım. neyse ki her şey yolunda gitti, geçen hafta bugün, berlin'de pierre boulez saal'de gerhaher & barenboim ikilisinden muhteşem bir schubert - winterreise icrasına tanık oldum, konser boyunca gözlerim yaşararak.. "danzon" günlüğüme bu anımı yazmaz, kişisel tarihime o olağanüstü zamanı kaydetmezsem, yazık olurdu..






bariton christian gerhaher özel, derin, bilge bir şarkıcı; opera icracısı olarak da mükemmel bir isim ama esas lied'ler konusunda benzersiz. başka bir tek matthias goerne var zaten, onunla aynı kumaştan olan.
ne şanslıyım ki, geçtiğimiz temmuz ayında berlin'de, matthias goerne'nin "winterreise" icrasına tanık olmuştum; william kentridge'in çizimleri, animasyonları ve sahne düzenlemesiyle o da çok özel bir konserdi. goerne'nin yorumu muhteşem ve tüyler ürperticiydi, ancak maalesef kentridge'in gereksizce dikkat dağıtan tasarımları kusursuz ve ilahi "winterreise"nin çok gerisinde kalmış ve etkisini azaltmıştı.
goerne'yi, terör korkusundan istanbul'a gelmemeyi seçen bir çok yabancı sanatçı yüzüden kıt geçen bu kış sezonu kapsamında şubat ayında işsanat'ta bach kantatlarında dinledik ve kanatlandık.
önümüzdeki istanbul müzik festivali'nin bence kaçırılmaması gereken bir kaç konserinden biri, yine goerne'ye ait olacak, yeter ki gerçekleşsin. goerne bu sefer ebene quartet ile schubert'in liedlerinden bir seçki yorumlayacak; 14 haziran'da süreyya operasında.

bu uzun goerne parantezini kapatıp, geçen hafta sabahına, pierre boulez saal'e geri döniyim:
4-13 mart 2017 tarihli etkinlikler "açılış haftası konserleri" olarak tanımlanmış ve önümüzdeki yıllarda salonda gerçekleşebilecek etkinliklerin bir prototipi olması düşünülmüş.
barenboim'un özel olarak bu salonda konser vermeleri için akademi öğrencilerinden ve west-eastern divan orchestra üyelerinden oluşturduğu boulez ensemble'ın çağdaş müzikle klasik ve romantik dönemleri harmanlayan programları, john mclaughlin & 4th dimension caz konseri, salonun bu yılki artist-in-residence'ı klarinetçi jörd widmann'ın söyleşili konseri ve schubert yılı dolayısıyla başlayan dizinin radu lupu'lu, gerhaher'li ilk konserleri açılış haftası etkinlikleriden bazılarıydı.

gerhaher ile barenboim, bence en çok bu tür resitallerde mükemmel sonuç vereceğini zannettiğim, büyükçe bir oturma odası rahatlığındaki pierre boulez saal'in samimi, sıcak, sanatçılara elimizi uzatsak değeceğimiz kadar yakın mesafeli mekanında harikalar yarattılar. ancak keşke barenboim, kendisi için özel üretilmiş ve üzerinde ismi yazan piyanosunun kapağını kapatsaymış, gerhaher'i daha iyi duyardık. zaten barenboim geleneksel bir eşlikçiden çok, gerhaher ile yarışan, eşit düzeyde bir yorumcu gibi davrandı icrada. yine de; gerhaher ile barenboim, schubert'in ölmeden önce yazdığı son lied dizisini müthiş bir duyarlılıkla, incelikle, en küçük detaylara abartmadan dikkat çekerek yorumladılar. her tarafımızın ahşapla çevrelendiği, öğleye doğru güneşinin aydınlattığı mekanda, gerhaher ve barenboim'un kış yolculuğuna eşlik ederken adeta üşüdük, ürperdik, ama ölüm karşısında umutsuz da olmadık, gönendik.

altıncı lied sırasında tam barenboim'un arkasında birinci sırada oturan yaşlı hanımın bayılması, gerhaher'in onu görüp konseri kesmesi, sağlık ekibinin hanıma ilk müdaheleyi hemencecik yaparken bizler gibi barenboim ve gerhaher'in de çaresizce onları izlemesi, hanımın salonun dışına taşınmasında merdivenlerin çıkardığı zorluk, konserin geri kalan kısmını daha da yoğunlaştırdı; winterreise değil mi ki ölüme giden bir yolcunun hikayesi, schubert'in ölüme yaklaşırken yazdığı son lied dizisi; hayatı kutsayan sanat ile ölüm hiç bu kadar içiçe olmamıştı. neyse ki konser sonrasında fuayede yaşlı hanımı ayakta görmek içimi ferahlattı..
konsere alman başbakanı/şansölyesi angela merkel de geldi; öyle şaşalı, tantanalı bir şekilde değil; konser başlamasına beş dakika kala, eşiyle birlikte ikinci sıradaki yerlerine geçtiler. balkonda olduğum ve etrafı izlediğim için fark ettim, yoksa salondaki çoğu izleyicinin ruhu bile duymadı merkel'i.

alkışlar dakikalarca dinmedi..

konser sonrasında meraklılar barenboim isimli piyanoyu yakından inceliyorlar..

16 Aralık 2015 Çarşamba

castelluci ile hesaplaşmam ya da oyuncunun vecdden önceki son şarkısı



yakın zamanda 3sat'ta yayınlanan "dada'dan gaga'ya: performans sanatının 100 yılı" belgeselinde robert wilson şunları söylüyor:
"günümüzde televizyonu açın ya da herhangi bir tiyatroya gidin, aktör size şunu soracaktır: beni anlıyor musunuz? ne bahsettiğimi anlıyor musunuz? anladınız mı? gerçekten mi? emin misiniz?...
günümüzde her iki-üç saniyede bir, bir şeyi anlamak zorundasınız!"
ve hemen ardından sesini tizleştirerek sevimli sevimli bağırıyor:
"kendinizi serbest bırakın! hiç önemli değil, kimin umurunda! kendinizi kaybedin, kaybolun!"

romeo castellucci'nin işleri karşısında genel olarak işte tam robert wilson'ın biz seyircilerin olmamızı önerdiği durumdayım: hiç bir şey anlamıyorum, kayboluyorum!

wilson'ın aslında günümüz sanatını eleştirdiğinin; sanatçılara özgür düşünmeyi ve seyirci odaklı olmadan üretim yapmalarını önerdiğinin farkındayım; ama sanatçı değil seyirci olduğum için sözlerine kendi penceremden bakmayı tercih ettim. ama sanatçılara da wilson'ı kâle almalarını nacizane tavsiye ederim.

romeo castellucci'nin en son, kasım başında 30. romaeuropa festivali kapsamında roma'da sahnelediği 2013 tarihli "schwanengesang d 744" adlı yapıtını izledim.
2014'de izlediğim "orpheus et eurydice" ve "sacre" işlerini çok beğenmiştim. bu yapıtların özgün hallerinin hikayelerini, tarihlerini, anlamlarını ve çeşitli sanatçılar tarafından yapılmış yorumlarını kendi çapımda bildiğim için castellucci'nin bu yapıtlara getirdiği kendi yorumuyla ne/ler yapmaya çalıştığını "anladığımı" düşünmüştüm; sanırım onun bu iki işine hayran olmama esas bu durum neden olmuştu: "anlamış olmak"!
bu iki işini o kadar çok beğenmiştim ki, o dönemde içimde castellucci yapıtlarını canlı olarak izlemeye karşı müthiş bir heyecan ve istek uyanmıştı. o dayanılmaz istek ve bir çok şey denk geldi, 2015'te onun dört yapıtını izleme imkanı yarattım kendime; 2015 benim için bir nevi castellucci yılı oldu.

haziran'da atina'da izlediğim "go down, moses" izlenimlerimi yazdım, ama temmuz'da berlin schaubühne'de seyrettiğim "ödipus der tyrann"ı es geçtim. halbuki oyunu seyretmeden önce bayağı çalışmıştım da; sofokles'in metnini tekrar okumuş, pasolini'nin filmini tekrar izlemiştim.
schubert'in aynı isimli lied dizisini, sözlerine de özel bir dikkat vererek ve hakkında yazılmış yorumları okuyup bir kaç kere dinleyerek hazırlandığım "schwanengesang d 744" izlenimlerimi de nerdeyse yazmayacaktım; hele ki işi izleyip istanbul'a döndükten sonra bir arkadaşıma "bir işi anlamıyorsam onu beğenemiyorum. evet castellucci'nin yarattığı dünyalardan etkilenebiliyorum ama çoğunlukla anlamıyor olma duygusu etkilenme duygusunu bastırıyor; bazılarının, özellikle de, uyarlamaların değil, kendisinin sıfırdan yarattığı işlerinin beni çok aştığı hissine kapılıyorum; castellucci sanki çok özel, sofistike ve donanımlı bir seyirciye hitap ediyor; zaten roma'da alkışlar sırasında brava'lardan geçilmedi, demek ki öyle bir seyirci kitlesi de var" minvalinde bir şeyler demişken...
neyse ki, ayarımı robert wilson'ın tiz çığlığı bozdu; beni özgürleştirdi; bir sanat yapıtını anlamam gerekmediğini, kendimi onun içine bırakmam ve orada kaybolmamın yeterli olduğunu hatırlattı bana.




boş, kapkara, kocaman bir sahne, önde sağ yanda bir piyano. sahnenin sol yanındaki bir kapıdan ne aşırı resmi ne de günlük kıyafetli erkek bir piyanist beliriyor, sahneyi kat ediyor, piyanonun başına oturuyor. sahnenin en arkasında yandan 1940'lı yılların döpiyeslerini andıran siyah renkli kıyafetiyle sarışın bir hanım geliyor, sahnenin ön tarafında ortada duruyor. piyanistle göz göze geliyorlar ve müziğin icrasına başlıyorlar. tam bir resital formatında başlayan gösterinin başlığının işaret ettiği üzere programda schubert'in çeşitli liedleri var.

castellucci, "schwanengesang" adlı bir özel lied dizisi de olan schubert'in bu dizisini kullanmamış; kendisi 10 lied'lik bir seçki yapmış; içine, schubert'in bu diziden ayrı olarak bestelediği "schwanengesang d 744" liedini de almış. "schwanengesang" kuğunun şarkısı anlamına geliyor; romantik dönemde sanatçılar kuğuların ölmeden önce çıkardıkları sesleri onların söyledikleri ölüm şarkısı olarak yorumlamışlar. schubert'in bu adı verdiği bir lied'i olduğu gibi, ölmeden önce bestelediği melankolinin ağır bastığı 13 şarkılık bir dizi de öldükten sonra liedlerin yayıncısı tarafından "schwanengesang" adıyla piyasa sürülmüş ve o zamandan beri böyle anılıyor.

1.
resital neşeli, hafif, aydınlık liedlerle başlıyor; liedlerin havası değiştikçe sopranoda da değişiklikler baş gösteriyor; sanki zorla söylüyor gibi, hatta bir şarkıyı yarıda kesiyor, duruyor, piyaniste başıyla işaret edip tekrar başlıyor; ağlıyor sanki; bize arkasını dönüyor; sonra toparlanıp tekrar başlıyor, ama artık eskisi gibi değil. liedler karanlıklaştıkça soprano da derinlere çekiliyor sanki; yavaş yavaş sahnenin en arkasındaki duvara gidiyor; bedeni, kolları iki yana açık ve yüzü duvara yapışık, şarkıları söylemeye devam ediyor.
2.
o sırada sahneye beyaz kıyafetli bir kadın geliyor ve sopranonun başta durduğu yerde duruyor; liedlerin sözlerini ve atmosferlerini sanki beden diline tercüme edermiş gibi kollarıyla, elleriyle hareketler yapıyor. soprano ile kadın aynı çizginin üzerindeler; soprano arkada ve karanlıkta, kadın önde ve ışık içinde. soprano son şarkısını söyledikten sonra sahnenin arkasından kayboluyor. beyazlı kadın ancak ondan sonra bize dönüyor, daha önce yaptığı jestlere devam ediyor; piyanist piyanoyu terk ediyor, ama çok uzaktan piyanonun eşlik ettiği bir soprano sesi gelmeye devam ediyor.
3.
beyazlı kadın önce sakin başlayıp gittikçe şiddetlenen bir sesle bizlere doğru "burada işiniz ne?! kime bakıyorsunuz! ne istiyorsunuz, neye bakıyorsunuz! yeter!!" diye haykırıyor; adeta böğürüyor. arada "ben oyuncu değilim" diyor, defalarca tekrar ediyor: "neye bakıyorsunuz! ne istiyorsunuz! ne! ne! ne!" ve bizlere hakaret etmeye başlıyor. mimikleriyle çirkinleşiyor. kadının hiddeti o kadar şiddetleniyor ki, yere çöküp iki eliyle sahnenin zeminini avuçlayıp kendine çekmeye başlıyor; kendi altındaki zemini altüst ediyor; evet, sanki zemini yerinden çıkararak yanılsamayı bozuyor. işte o anda ilk şaşkınlığı yaşıyorsunuz... ardından kulakları sağır eden, sanki cehennemdeymişsiniz gibi bir uğultu kaplıyor mekânı (ses tasarımı, castellucci'nin bütün işlerinde birlikte çalıştığı scott gobbins'e ait). ışık ani şekilde ama uzun süre kararıp anlık yanıyor; şimşek benzeri sert, sivri, acı gürültüler içinize işliyor. ışıkların yandığı anlarda yere çömelmiş kadını görüyorsunuz. bir, iki, üç, dört derken, ışıkların beşinci ani yanışında sahnede gördüğünüz şeyle içiniz hopluyor, iyice korkuyorsunuz: kadının kafası boynuzlu kıpkırmızı bir keçi (ya da boğa olabilir; ikisinin de yunan tragedyalarında önemli anlamı var) kafasına dönüşmüş! ışık o kadar ani yanıp sönüyor ki, gördüğünüzden emin de değilsiniz. tekrar yansın diye bekliyorsunuz, bir sonraki ışıkta evet bu sefer keçi başından emin oluyorsunuz. bir kere daha yandığında kadın eski halinde. bütün bu süre zarfında haykıran ve ağlayan kadın yavaş yavaş sakinliyor ve bu sefer de defalarca bizden özür diliyor. tekrar baştaki, sopranonun liedlerine eşlik ettiği jestlerini yapıyor. ışıklar yavaş yavaş kararıyor ve yapıt noktalanıyor.

siyahlı kadın ile beyazlı kadının ilişkisi neydi? birbirlerinin tamamlayıcısı mıydılar yoksa karşıtları mı? müzik, ses ve jestler; tiyatronun özünü mü temsil ediyorlardı? beyazlı kadın katharsis mi yaşadı da, cehennemin kıyısından dönüp şiddetle hakaret ettiği bizlerden sonra binbir özür diledi? neden resital formatı? neden schubert? şancı neden şarkıları icra etmekte zorlandı? neden duvara yapıştı? broşür açıklamalarında bahsi geçen "diyonisyak canavar"ı temsil eden keçi/boğa başı neyi ifade ediyordu? şeytanı mı? insanın içindeki şeytanı mı yoksa oyuncunun içindekini mi? beyazlı kadın neden o kadar öfkeliydi? ve ne oldu da sakinledi? yaptığı jestlerin anlamı neydi?

bütün bu soruları, castellucci'nin broşürde alıntıladığı schubert'in şu sözleri ışığında tekrar düşündüğünüzde ne anlam ifade ediyor peki: "kimse başkasının acısını idrak edemez, ve kimse başkasının sevincini de idrak edemez. her zaman birbirimize karşı yürürüz, hiç bir zaman yanyana yürüyemeyiz."




şimdi önümde son bir castellucci sınavı daha var: ilk defa 20 yıl önce sahnelediği aiskhülos'un "oresteia"sını tekrar ele aldığı ve festival d'automne a paris (paris'te güz festivali) kapsamında odéon-théâtre de l'europe'da 2 aralık'ta prömiyer yapan "orestie, une comédie organique?"
hiç bir hazırlık yapmadım; ne "oresteia"yı tekrar okudum ne de başka bir şey! bakalım bu 2.5 saatlik sözsüz gösterinin içinde kaybolabilecek miyim?

3 Haziran 2014 Salı

Koreografların Müzik ile İmtahanı


[Bu makale TEB Oyun Dergisi'nin 19. sayısında (Kış 2014) yayınlanmıştır.]


 Keersmaeker’den “Vortex temperum”

Müzik ile sahne sanatlarının ilişkisi bağlamında günümüzün en önemli sanatçılarından biri olan ve geçtiğimiz yıllarda İstanbul Tiyatro Festivali’nde de bir kaç işini izleme imkanı bulduğumuz Heiner Goebbels’in üç yıllığına genel sanat yönetmenliğini üstlendiği Ruhrtriennale’nin 2013 edisyonunda Anne Teresa de Keersmaeker’in iki yapıtı sahnelendi; ilki Keersmaeker ile Boris Charmatz’ın ortaklaşa sahneleyip bizzat dans ettileri, Bach’ın müziği üzerine “Partita no: 2” idi. Ağustos sonundan ekim başına 1.5 ay süren festivalin kapanış gösterisi ise Keersmaeker’in dünya prömiyeri gerçekleştirilen yapıtı “Vortex temporum” idi. Konsept olarak, sadece endüstri mirasından kalan yapıları gösteri mekanı olarak kullanan festivalde Keersmaeker’in yapıtı Bochum’da devasa endüstri yapısından kültür ve sanat mekanına dönüştürülmüş olan Jahrhunderthalle’de gerçekleşti.
“Vortex temporum” Keersmaeker’in topluluğu Rosas ile çağdaş müzik icrası konusunda uzmanlaşmış İctus topluluğunun ortak projesiydi.
Yapıtlarında Webern’den Bartok’a, Reich’dan de Mey’e çağdaş bestecilerin müziklerini kullanan Keersmaeker bu sefer de 1946 doğumlu, 1998’de aniden vefat etmiş çağdaş Fransız besteci Gérard Grisey’in aynı adlı bestesini kullandı. “Spektral müzik”in en önemli temsilcisi olarak görülen Grisey’in bestesi bu müzik türünün kilometretaşı olarak kabul ediliyor.

Önce altı müzisyenden oluşan İctus topluluğu (piyano, keman, viyola, cello, flüt ve klarinet) sahnenin en önüne gelip, normal konser düzeninde, yani oturarak bestenin ilk bölümünü icra ettiler. Müzisyenler sandalyelerini kaldırarak sahneden çıkarlarken, bu sefer altı dansçı onların bulundukları noktalara gelip müziksiz olarak, müzisyenlerin çalgılarını çalarkenki beden hareketleri, çalgılarıyla bedenleri arasındaki ilişkiler, ve partisyonlarının gerektirdiği içsel devinimlerden esinlenerek tasarlanmış koreografiyi sergilediler. Ardından müzisyenler tekrar sahneye gelip bu sefer ayakta ve piyano dahil olmak üzere hareket halinde müzik icrasına devam ederken, bir kişinin eklendiği dansçılar da (piyano iki elle çalındığından dolayı bu andan itibaren piyanoyu iki dansçı temsil etmeye başladı) zeminde tebeşirle ince bir çizgi halinde çizilmiş olan farklı genişlikteki daireleri ve yayları izleyerek devinmeye başladılar. Altı müzisyen ve yedi dansçı her biri durmadan değişen yörüngelerde birbirlerine yaklaşarak, uzaklaşarak, toplanarak, ayrışarak, sanki gezegenelerden oluşan bir galaksi sistemi gibi hareket ettiler. Piyano da bu büyük devinimde yer aldı; yapıtın son bölümünde şeflik yapacak olan kişi piyanoyu yavaş yavaş yörüngeler halinde çevirirken, piyanist de ayakta ve hareket halinde partisyonu çalıyordu. Başat olarak piyanonun belirleyici olduğu hareket düzeni sonunda, piyano sahnenin en önünden en arkasına daireler çizerek bir yolculuk yaptı ve orada tekrar sabitlendi. Bu sırada sahnenin tavanında soyut bir spiral şeklinde tasarlanmış ışık bantları spiralin kalın tarafından kıvrık ince ucuna doğru yanarken, sahne farklı ışık kaliteleriyle aydınlanır oldu; yukarıda sadece spiralin en ucunu temsil eden küçük ışık bantı yandığında sahnenin büyük bir kısmı karanlıktaydı, ama dansçılar ve müzisyenler hareket etmeye devam ediyorlardı. Sahne bütünüyle karardığında, arkada piyanonun etrafına yerleşen ama hala ayakta olan müzisyenler şefin direktifleri eşliğinde yaklaşık bir dakikalık bir bekleyişten sonra bütün ışıklar yanmasıyla üçüncü bölümü çalmaya başladılar. Bu sefer sadece dansçılar hareket ederek, gittikçe şiddetinin ve hızının arttığı bir girdabın bileşenlerine dönüştüler. Bu sayede, “Vortex temporum”un kelime anlamı “zaman girdabı” sahnede soyut da olsa gerçeleşmiş oldu.

İlk dinleyişte (ve muhtemelen sonraki dinleyişlerde kolay kolay) kulağa “sıcak” gelmeyen, ama canlı yaşantılandığında hipnotik etkisine kapılmanın kaçınılmaz olduğu bir besteyi, sadece bestenin içerdiği biçimsel özelliklerden (örneğin partisyondan, çalgıların birbirleriyle ve yapıtın geneliyle olan ilişkilerinden, çalgıların onları çalan bedenlerle olan ilişkilerinden, vb.) yola çıkarak, sahnelemeye hiç bir anlamsal veya öyküsel bir katman eklemeden dans diline aktarmak ve bunu seyircilere, dikkatlerini bir an bile kaçıramadıkları şekilde onları hipnotik bir etki altına alarak “seyrettirebilmek” herhalde ancak Keersmaeker gibi usta bir koreografın başarabileceği bir iş.
Mekan kullanımının ve özellikle de mevcut mekanın, yani Jahrhunderthalle’nin çok az müdahele edilmiş, olabildiğince özgün bırakılmış, gerek enine, gerek derinliğine gerekse de yükseliğine nefeskesici boyutlardaki mekanının “Vortex temporum”un seyirci üzerinde bıraktığı etkide büyük rolü var.

Keersmaeker’in bu son yapıtı 2013-14 sezonu içinde Brüksel La Monnaie Operası’na, Atina Onasis Kültür Merkezi’ne, Antwerp, Lille, Paris ve Londra’ya konuk olacak.
.


Tankard’dan “The Oracle”

Tanztheater Wuppertal Pina Bausch’un 40. yılı olması sebebiyle 2013-14 sezonu boyunca sürecek olan PINA40 etkinliklerinin önemli ayaklarından biri 13-17 Kasım 2013 tarihlerinde Düsseldorf’da Tanzhaus NRW’de gerçekleşti. Eski Pina Bausch dansçıları yeni koreografileriyle seyirci karşısına çıktılar. Bunlar arasında öne çıkan gösteri Meryl Tankard’ın “The Oracle” adlı yapıtıydı.

Tankard, Bausch’un efsanevi dansçılarından biri; Tanztheater Wuppertal’in ilk döneminde, 1978-1984 yılları arasında “Café Müller”den “Kontakthof”a, “Bandeneon”dan “1980”e bir çok Bausch klasiğine katkıda bulunmuş, dans etmiş ve 1988 yılına kadar da konuk dansçı olarak topluluğa destek vermiş.
Tankard Wuppertal’den ayrıldıktan sonra, memleketi Avustralya’ya dönmüş, ilk önce kendi topluluğunu daha sonra “Avustralya Dans Tiyatrosu”nu kurmuş ve zamanla kendi dans stilini yaratmış bir sanatçı. 1999’dan itibaren dünyanın önemli bale ve dans topluluklarında yapıtları sahnelenen Tankard, 2009’da Pina Bausch’un ani vefatından sonra, yerine geçebilecek isimlerden en çok telaffuz edileniydi.

Solo bir yapıt olan “The Oracle”ın konsept ve mizanseni Tankard’a ait; koreografik malzeme ise yapıtta dans eden Paul White ile Tankard’ın ortak çalışması sonucu ortaya çıkmış. 2009 tarihli yapıt o sene Avustralya’da “En iyi koreograf” ve “En iyi erkek dansçı” ödüllerini almış. Kendisi de Avustralyalı olan Paul White 2012’den beri Tanztheater Wuppertal Pina Bausch dansçısı.

Uzun atölye çalışması süreci sonucunda koreografik malzemenin ortaya çıktığı, Tankard’ın kullanılacak müziğe son aşamada karar verdiği “The Oracle”, bu oluşum süreci dolayısıyla bir “Bahar Ayini” uyarlaması olmasından ziyade “Bahar Ayini” müziğini kullanan bir iş.
Yapıtın bariz bir librettosu yok; ancak kanımca sanatçının yeni bir üretim ortaya koyabilmesi için kendini masaya yatırıp kurban etmesini anlatıyordu.
“Bahar Ayini” çalmaya başlamadan önceki yaklaşık 10 dakikalık prologda kuş cıvıltıları, bomba sesleri, kilise çanları, ortaçağ müziği ve görsel tasarımı fotoğrafçı Régis Lansac’a ait kaleydospik görüntülerdeki dansçı bedeniyle yaratılan bir çok diğer şeklin yanısıra haç formu; yapıtın isminin de “Kehanet” olduğu düşünüldüğünde dini çağrışımlara kapı açmakta. Ancak, bu atmosferin dini anlamlardan ziyade geçmiş zamanlara ait bir duyguyu resmettiğini düşünmek de mümkün, çünkü video projeksiyonun yansıtıldığı arka yüzey üstüste bir kaç boya katmanın gözüktüğü, pentimentovari efekt yaratan bir etkiye sahipti.
“Bahar Ayini”nin çalmaya başlamasıyla beliren dansçının, eteğimsi kumaş parçasını birinci bölümde başını ve yüzünü kapatacak şekilde öne doğru sarkıtarak sadece bedeninin ve ayaklarının gözükmesi, ikinci bölümde beline takarak bu sefer başının ve torsosunun görünür olup ayaklarının kaybolması; kanımca ruh-fizikalite, akıl-duygu, baş-ayak ikilemlerini, buradan hareketle de, sanatçının yaratım sürecindeki sancılarını ifade ediyordu. Pina Bausch’un en ünlü ve herkesin alıntı yaptığı “Koreografi yapmaya ayaklardan değil baştan (zihinden) başlarım” sözlerini düşününce Tankard’ın yapıtının anlamı katmerlendi.
Bazı hareketler ise, Tankard ve White gösteri sonrasında yapılan söyleşide hiç bir şekilde etkilenmediklerini belirtseler de, Nijinski’nin ünlü “Bir Faun’un Öğleden Sonrası” koreografisindeki bir kaç temel harekete gönderme yapıyordu.

“Bahar Ayini”nin “Seçilenin/Bakirenin dansı” isimli, yaklaşık beş dakika süren ünlü son bölümünde, erkek dansçı sahnede bütünüyle çıplak dans ederek yaratım sancılarını doğum metaforuna bağladığı gibi, müziğin dinamizmini ve giderek temposu yükselen aksak ritimlerini de mükemmel bir şekilde koreografik dile aktardı. Paul White “tükenecek” kadar nefes nefese kaldı ama kendini yeniden doğurmuş da oldu.

 .


Schläpfer’den “Nacht Umstellt”

Martin Schläpfer dört sezondur Ballet am Rhein Düsseldorf Duisburg’un genel sanat yönetmenliğini yapıyor. Ballett am Rhein bir yandan Schläpfer’in gittikçe daha da ilginçleşen kendi işlerinin dünya prömiyerlerini gerçekleştirirken, diğer yandan da Hans von Manen’den Kylian’a, Nils Christie’den Cunningham’a, Balanchine’den Jerome Robbins’e geniş bir yelpazede dünya modern dans/bale tarihine mal olmuş koreografileri ve yeni/genç koreografların dünya prömiyeri işlerini sergiliyor. Schläpfer’in hazırladığı programlara ve topluluğun performansına bakınca, Ballett am Rhein’ın Almanya’nın opera kurumu bünyesindeki en iyi bale topluluğu olduğu rahatlıkla söylenebilir. Nitekim, 2013 eylülünde hem Schläpfer hem de topluluk önemli ödüller aldılar: Tanz dergisinin uluslararası eleştirmenler tarafından belirlenen “2013 – Yılın dans topluluğu” ödülü ve Schläpfer’e İsviçre Dans Ödülü.

Schläpfer’in en yeni çalışmalarından biri “Nacht umstellt” (Gecenin kuşattığı). Yapıt müzik olarak Schubert’in 16 Alman Dansı, Bitmemiş Senfonisi ve “Die Nacht” (Gece) adlı şarkısı ile çağdaş İtalyan besteci Salvatore Sciarrino’nun “Il suono e il tocere” ve “Shadows of Sound” (Sesin gölgeleri) adlı besteleri içeriyor. Müziklerin yerleştiriliş kurgusu şu şekilde: Merkezde Bitmemiş Senfoni var, onun önünde ve arkasında Sciarrino’nun yapıtları, çeperde (yani yapıtın başlangıcında ve sonunda) ise yine Schubert’in diğer yapıtları.
“Bitmemiş Senfoni” ve Sciarrino’nun yapıtları Düsseldorf Opera Orkestrası tarafından canlı çalınıyor; Wen-pen Chien’in şefliğindeki orkestranın icrası çok çok iyi. Yapıtı başlatan 16 Alman Dansı ile sonlandıran “Die Nacht” şarkısı ise banttan veriliyor; danslarda Alfred Brendel’in kaydı kullanılmış.

Prolog niteliğindeki 16 Alman Dansı’nda; dansçılar için zorluk derecesi iyice arttırılmış (örneğin: priouette’ler yukarda passé’de döndürülmek yerine, aşağıda, plié yardımı olmadan çarpraz beşinci pozisyondan “sur le cou de pied” olarak) ve yaratıcı fikirlerle bezenmiş neoklasik bir koreografi izliyoruz. Sahnenin en gerisinde devasa, simsiyah iki kapı kanadı var, altından ve yanlarından ışık sızıyor; beyaz bir ışık; sanki gündüz gibi.
Schubert’in piyanoyla çalınan neşeli, günlük güneşlik Alman danslarından sonra ilk şoku Sciarrino’nun müziği ile yaşıyoruz; sanki cehennemden çıkıp gelmiş, iç kıyıcı, rahatsız edici, sessizlikleri de gerilimin bir parçası olarak kullanan dinamik bir ses dünyası. Tekinsiz bir atmosfere girdiğimiz kesin; koreografi ve ışık da müziğin izinden gidiyor. Koreografide neoklasik hareketlerden eser kalmıyor; bedenler burkulup, kıvrılmaya, adeta bir kuklanın parçaları gibi bağımsız hareket etmeye başlıyor. Kapı kanatlarının aralarında sızan ışığın rengi maviye dönüyor; gece ve uyku bütün tekinsizliğiyle üzerimize iniyor.
Bir sahnede; erkek dansçıların ayaklarında kadın dansçıların giydiği bale pabuçları, zemine sertçe vurarak geçip gidiyorlar. Dansçıların kolları, gövdeleri, bacakları kırılıyor, bir kabusun içindeymişlercesine sanki bedenler ters dönüyor. Triolar, duolar müthiş bir hızla birbirini takip ediyor; sahnede mekan kullanımı asimetrikleşiyor; önceden tahmin edilmeyen sürpriz giriş-çıkışlar oluyor.
Bu kaosun ardından gelen Schubert’in Bitmemiş Senfoni’si koreografideki sert ve yırtıcı durumu değiştirmiyor; ancak sahneye müthiş bir melankoli ve yalnızlık hakim oluyor. İki bölümlü senfoninin ilk bölümünde tek bir kadın dansçının solosunu izliyoruz. Schläpfer’in gözde ilham perilerinden balerin Yuko Kato’nun bedeni minyon ve kırılgan, ama enerjisi kararlı ve mücadeleci. Senfoninin ikinci bölümünde ise 30 kişilik topluluğu bütün gücüyle ve etkisiyle yeniden sahnede hissediyoruz. Bir kabusun içinde miyiz yoksa cehennemde mi belirsiz, ama ikisi de az çok aynı kapıya çıkıyor zaten; yalnız ve savunmasız olduğumuz kesin. 
Tekrar bir Sciarrino sekansı gerilimi iyice arttırıyor ve ardından gelen, bir nevi arınma gibi, Schubert’in dört erkek sesi için “Die Nacht” şarkısı yapıtı sonlandırıyor. “Die Nacht”ta bütün sahne kararıyor, sadece kapı kanatlarının altından masmavi bir ışık boyuyor sahneyi. Prolog’da gördüğümüz iki erkek bir kadından oluşan üçlü tekrar sahnedeler; kabusları onlar görmüşler, yaşamışlar; üçlünün arasındaki çetrefil ilişkiler kabusun kendisi olmuş sanki. Şimdiyse, “Die Nacht”ın dingin etkisiyle durulmuşlar, kabuslar geride kalmış, bulutlar açılmış, berrak ve sakin bir gökyüzünün altındalar sanki; fırtınalar atlatılmış ve sonunda huzur bulunmuş gibi..

90 dakikalık “Nacht umstellt”de hiç bir fazlalık, hiç bir tekrar yok; Schläpfer hiç bir koreografik kelimesini veya cümlesini yapıt içinde tekrar etmiyor; oldukça dolu ve yoğun bir iş!
Schläpfer’in becerisi ve başarısı, sadece tasarladığı koreografiyle değil, müzik seçimiyle de kendisini gösteriyor; koreografi ile müzik bütünleşmiş, etle tırnak olmuşlar sanki.
Sciarrino kendi bestelerini “Sessizlikte, boşlukta, yoklukta kendimizle karşılaşırız; ve hatta, kaybolup gitmiş rüyalarımız gibi geceleri ortaya çıkan korkularımızla” diye açıklarken; Schubert’in “Die Nacht”ının evangelist teolog Friedrich Adolf Krummacher imzalı dizeleri “Ne güzelsin/mutlu sessizlik, göksel istirahat!/görüyor musun, parlak yıldızlar nasıl/göğün yaylalarında dolaşıyorlar/ve aşağıya, bize bakıyorlar/uzak diyarların masmaviliğinden sessizce” diye fısıldamakta bizlere. Martin Schläpfer’in koreografisi de; gecenin hüküm sürdüğü kabusların dünyasından geçirerek huzura ulaştırırken bizleri, araç olarak bedenin peyzajını kullanıyor..