stuttgart colours festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stuttgart colours festival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2022 Çarşamba

Sezonun sürprizi: "May B" 27 Mayıs'ta CRR'de!

27 mayıs 2022 tarihinde İstanbul'da çok önemli bir gösteri sahnelenecek. Maguy Marin'in topluluğu Compagnie Maguy Marin ilk defa İstanbul'a geliyor ve bir başyapıtla: "May B" ile. 
"May B"nin İstanbul'da sadece tek akşam sahnelenecek olması ise, topluluğu konuk eden Cemal Reşit Rey Konser Salonu yönetimi açısından çok talihsiz bir karar. Bu kadar önemli bir gösteri değil iki, üç gece bile programda tutulabilirdi. zaten CRR'nin seyirci kapasitesi ne kadar ki, 600 kişi. "May B" gibi bir başyapıt İstanbul'da üç akşam kapalı gişe oynamaz mıydı! Neyse, benden söylemesi bir an önce biletinizi garanti edin, bu tek akşamlık gösterimi kaçırmayın.

Bu vesileyle, 2019 yazında Stuttgart Colours Dans Festivali kapsamında izlemiş olduğum "May B" hakkındaki izlenim yazımı tekrar paylaşıyorum:

Maguy Marin'den Beckett Dünyasına bir Bakış



Maguy Marin yaşayan koreograflar arasında herhalde en önemlilerinden biri, hatta en önemlisi; şu anda sadece Fransa'nın değil dünyanın çağdaş dans kraliçesi.
Marin’in 1981 yılında tasarladığı ve o zamandan bugüne Fransa içinde ve dışında sayısız turne yapmış olan bir başyapıtı var: “May B”. Marin’in bu neredeyse 40 yıllık yapıtı, üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğinden, vuruculuğundan ve mizahından bir nebze bile kaybetmiyor. İşte bunlar tam da bir başyapıtın sahip olduğu özellikler; Pina Bausch'un "Café Müller"i ya da Maurice Bejart'ın "Bolero"su gibi.

Marin genç ve tanınmamış bir koreografken Samuel Beckett’in Fransız yayıncısına yazıp, eserlerinden serbestçe esinlenerek bir dans yapıtı tasarlamak için izin ister. Bunun üzerine, bizzat Beckett’ten, onunla yapıt hakkında tartışmak üzere bir davet alır. Marin ile Beckett Paris Montparnasse'da bir kafede buluşurlar. Beckett olumsuz yaklaşmasın diye Marin olabildiğince çok metin koymuştur taslağa, Beckett ise onu rahatlatır, metin konusunda serbest olduğunu söyler. "May B"nin son halinde Beckett’ten direkt tek bir alıntı vardır: “Endgame” (Oyun Sonu)’ndan “Bitti. O bitti. Neredeyse bitecek. Neredeyse bitmiş olmalı” repliği.
Buluşmalarında Beckett Marin'e adresini de verir, herhangi bir sorusu olursa danışması için, ancak Marin 1989'daki ölümüne dek bir kere daha yazarla iletişime geçmez. Beckett'in, 1981 kasımında prömiyer yapan "May B"yi seyretmediği de bilinmektedir.
Bu noktada bana ilginç gelen bir bilgiyi paylaşmak isterim: Beckett'in "May B"nin prömiyeri ile aynı yılda Alman televizyonu için, yönetmenliğini de yaptığı "Quadrat I + II" adlı yapıtı sözsüzdür ve sadece hareketlerden oluşur. Acaba Marin ile yaptığı sohbet Beckett'i sadece hareketlerden oluşan bir yapıt ortaya koyma konusunda tetiklemiş olabilir mi?..

"May B"ye geri dönersem:
Yapıt başladığında sahnenin her yeri siyah ve kapkaranlıktır. En gerideki kapılar belli belirsiz açılıp sahneye ruh gibi beyaz varlıklar girer ve dağınık şekilde yerleşiler. Franz Schubert’in “Der Leiermann” (Laternacı) isimli lied’i çalar baştan sona. Marin bu lied ile atmosferi tanımlar: sözleri bilmeyenler/anlamayanlar müzikten ve bariton sesinin tonundan biraz melankoli, biraz kasvet, biraz acı, biraz da insanlığın sınırlarında bir yerde/halde olma halini sezerler. Lied'in sözlerini önceden bilenler ya da anlayanlar içinse bunlar sezgiden ötedir: Soğuk bir kış gecesinde yaşlı bir laternacı yalınayak halde ve donan ellerle laternasını çalmaya devam etmektedir, kimse onu dinlemiyor kimse onu görmüyordur, sadece köpekler vardır etrafında.








Sonra yavaş yavaş sahne aydınlanırken, ruhvari figürler belirginleşmeye ve hareket etmeye başlarlar. Kadınlı erkekli 10 grotesk figürdür bunlar. Üzerlerinde bir örnek, ten rengi uzun donlu, entarili yatak kıyafetleri vardır. Her birinin suratlarındaki bazı organlar deforme olmuştur; birinin kulakları kepçe ve büyük, diğerinin burnu uzun, diğerinin burnu kıvrık ve sivri, çoğunun dişleri dökülmüş, hepsinin saçları, üzerleri tozluydur. Akıl hastanesi sakinleri de olabilirler, berduş da, kıyametten “arta kalabilmiş” bir grup insan da, insanlığın sınırında dolaşanlar da.
90 dakika boyunca bu grotesk ama sevimli 10 figür, insan olmanın kaçınılmaz durumlarıyla yüzleştirirler seyirciyi; yalnızlıkla, şehvetle ve şefkat ihtiyacıyla, ihtirasla, kinle, yardımlaşmayla ve açgözlülükle.

Marin'in “May B”de hareket, mim ve anlamsız sesler yoluyla ürettiği özgün sahne dili Beckett’in zamanda kaybolmuşluk ve belirsizlik yüklü absürd dünyasının duygusunu son kertesine kadar seyirciye geçirir.
Yapıt boyunca müthiş dengeli ve pürüzsüz bir fizikselliği, her bedensel detayı incelikle düşünülmüş bir tiyatrallikle birleştirmiş olan dansçılar dinmeyen alkışlar boyunca da odaklanmış oldukları rollerinden çıkmazlar; insanlığın sonuna dair umutsuzluğu ve kaçınılmazlığı imlercesine…

Maguy Marin bir röportajında; yapıtları seyirci tarafından anlaşılmazsa etkilendiğini ancak onu esas üzen şeyin yapıtlarının turneye çıkmaması, kendilerine ait bir hayatlarının olmaması olduğunu söyler. Neyse ki Marin'in, "May B" dahil olmak üzere bir çok yapıtı yıllardır dünyayı dolaşıyor. Ancak keşke Marin ve topluluğu çok geç olmadan İstanbul'a da turneye çağrılsa, böylece Marin'in yapıtları, tercihen "May B", hayatlarına İstanbul deneyimini de katsalar.

5 Ekim 2019 Cumartesi

Maguy Marin’den Beckett’in dünyasına bir bakış



Maguy Marin yaşayan koreograflar arasında herhalde en önemlilerinden biri, hatta en önemlisi; şu anda sadece Fransa'nın değil dünyanın çağdaş dans kraliçesi.
Marin’in 1981 yılında tasarladığı ve o zamandan bugüne Fransa içinde ve dışında sayısız turne yapmış olan bir başyapıtı var: “May B”. Marin’in bu neredeyse 40 yıllık yapıtı, üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğinden, vuruculuğundan ve mizahından bir nebze bile kaybetmiyor. İşte bunlar tam da bir başyapıtın sahip olduğu özellikler; Pina Bausch'un "Café Müller"i ya da Maurice Bejart'ın "Bolero"su gibi.

Marin genç ve tanınmamış bir koreografken Samuel Beckett’in Fransız yayıncısına yazıp, eserlerinden serbestçe esinlenerek bir dans yapıtı tasarlamak için izin ister. Bunun üzerine, bizzat Beckett’ten, onunla yapıt hakkında tartışmak üzere bir davet alır. Marin ile Beckett Paris Montparnasse'da bir kafede buluşurlar. Beckett olumsuz yaklaşmasın diye Marin olabildiğince çok metin koymuştur taslağa, Beckett ise onu rahatlatır, metin konusunda serbest olduğunu söyler. "May B"nin son halinde Beckett’ten direkt tek bir alıntı vardır: “Endgame” (Oyun Sonu)’ndan “Bitti. O bitti. Neredeyse bitecek. Neredeyse bitmiş olmalı” repliği.
Buluşmalarında Beckett Marin'e adresini de verir, herhangi bir sorusu olursa danışması için, ancak Marin 1989'daki ölümüne dek bir kere daha yazarla iletişime geçmez. Beckett'in, 1981 kasımında prömiyer yapan "May B"yi seyretmediği de bilinmektedir.
Bu noktada bana ilginç gelen bir bilgiyi paylaşmak isterim: Beckett'in "May B"nin prömiyeri ile aynı yılda Alman televizyonu için, yönetmenliğini de yaptığı "Quadrat I + II" adlı yapıtı sözsüzdür ve sadece hareketlerden oluşur. Acaba Marin ile yaptığı sohbet Beckett'i sadece hareketlerden oluşan bir yapıt ortaya koyma konusunda tetiklemiş olabilir mi?..

"May B"ye geri dönersem:
Yapıt başladığında sahnenin her yeri siyah ve kapkaranlıktır. En gerideki kapılar belli belirsiz açılıp sahneye ruh gibi beyaz varlıklar girer ve dağınık şekilde yerleşiler. Franz Schubert’in “Der Leiermann” (Laternacı) isimli lied’i çalar baştan sona. Marin bu lied ile atmosferi tanımlar: sözleri bilmeyenler/anlamayanlar müzikten ve bariton sesinin tonundan biraz melankoli, biraz kasvet, biraz acı, biraz da insanlığın sınırlarında bir yerde/halde olma halini sezerler. Lied'in sözlerini önceden bilenler ya da anlayanlar içinse bunlar sezgiden ötedir: Soğuk bir kış gecesinde yaşlı bir laternacı yalınayak halde ve donan ellerle laternasını çalmaya devam etmektedir, kimse onu dinlemiyor kimse onu görmüyordur, sadece köpekler vardır etrafında.








Sonra yavaş yavaş sahne aydınlanırken, ruhvari figürler belirginleşmeye ve hareket etmeye başlarlar. Kadınlı erkekli 10 grotesk figürdür bunlar. Üzerlerinde bir örnek, ten rengi uzun donlu, entarili yatak kıyafetleri vardır. Her birinin suratlarındaki bazı organlar deforme olmuştur; birinin kulakları kepçe ve büyük, diğerinin burnu uzun, diğerinin burnu kıvrık ve sivri, çoğunun dişleri dökülmüş, hepsinin saçları, üzerleri tozluydur. Akıl hastanesi sakinleri de olabilirler, berduş da, kıyametten “arta kalabilmiş” bir grup insan da, insanlığın sınırında dolaşanlar da.
90 dakika boyunca bu grotesk ama sevimli 10 figür, insan olmanın kaçınılmaz durumlarıyla yüzleştirirler seyirciyi; yalnızlıkla, şehvetle ve şefkat ihtiyacıyla, ihtirasla, kinle, yardımlaşmayla ve açgözlülükle.

Marin'in “May B”de hareket, mim ve anlamsız sesler yoluyla ürettiği özgün sahne dili Beckett’in zamanda kaybolmuşluk ve belirsizlik yüklü absürd dünyasının duygusunu son kertesine kadar seyirciye geçirir.
Yapıt boyunca müthiş dengeli ve pürüzsüz bir fizikselliği, her bedensel detayı incelikle düşünülmüş bir tiyatrallikle birleştirmiş olan dansçılar dinmeyen alkışlar boyunca da odaklanmış oldukları rollerinden çıkmazlar; insanlığın sonuna dair umutsuzluğu ve kaçınılmazlığı imlercesine…

Maguy Marin bir röportajında; yapıtları seyirci tarafından anlaşılmazsa etkilendiğini ancak onu esas üzen şeyin yapıtlarının turneye çıkmaması, kendilerine ait bir hayatlarının olmaması olduğunu söyler. Neyse ki Marin'in, "May B" dahil olmak üzere bir çok yapıtı yıllardır dünyayı dolaşıyor. Ancak keşke Marin ve topluluğu çok geç olmadan İstanbul'a da turneye çağrılsa, böylece Marin'in yapıtları, tercihen "May B", hayatlarına İstanbul deneyimini de katsalar.

26 Eylül 2019 Perşembe

Hareket tasarımı ile ilüzyonu harmanlayan koreograf: Philippe Saire

Philippe Saire'in "Angels in America" deseni

Festivallerde; daha önceden tanıdığım yönetmen/koreografların işlerinin yanısıra tanımadıklarımınkine de mutlaka gitmeye çalışıyorum. Bu sayede bazen şahane keşifler yapabiliyorum. Tabii benim keşfettiklerim çoğu zaman zaten uluslararası alanda çoktandır bilinen isimler oluyor. Bu keşiflerimden biri iki yıl önce İsviçreli koreograf Philippe Saire idi.

Saire'in bir işini ilk defa geçtiğimiz yılın yazında Zürich Theaterspektakel’da seyretme imkanı bulmuş ve işe hayran kalmıştım. İşin adı "Hocus Pocus" (2017) idi. Bu yaz da tesadüf oldu, Stuttgart'taki Colours Uluslararası Dans Festivali'nde, Saire'in eski tarihli ama "imza" işlerinden birine denk geldim: “Black Out” (2011).





Hocus Pocus. 
Fotoğraflar: Philippe Pache

Saire’in aslen 7-11 yaş arası çocuklar için tasarladığı, ancak çocuklar kadar büyüklerin de ilgisini çeken “Hocus Pocus”u Avignon Off ve Edinburgh Festivali dahil olmak üzere iki yıldır Avrupa’nın bir çok şehrine ve festivaline konuk oluyor.

Bu yapıtta iki erkek dansçı, kara sahne-ışık perdesi ilüzyon tekniğiyle oluşturulan kara delikten bedenlerinin uzuvlarını ve çeşitli aksesuarları çıkararak ve her an seyircinin koordinat algısını (oryantasyonunu) altüst ederek, sihirli bir dünya yaratıyorlar. Bütünden soyutlanmış beden parçaları önce kendilerinden bağımsız imgeler oluyor, sonra birleşip iki insanı yaratıyor, sonra da bu iki insan birbirlerine rakip oluyorlar.

“Hocus Pocus”un çok belirgin bir anlatı çizgisi yok, dolayısıyla yapıt her seyircinin seyrettiğini kendi hayalgücüyle tamamladığı uçu açık bir seyir öneriyor. Şahsen ben Edvard Grieg’in hayalperest tınılı Peer Gynt Süiti eşliğinde 45 dakika boyunca gözlerimin önünden geçen imgelerle; denizin derinliklerinden gökyüzüne, Habil ile Kabil’in hikayesinden Ortaçağ şövalyelerine, balinanın karnındaki Yunus peygamberden gerçeküstü kabuslara seyahat ettim. Bu seyahatten çok da keyif aldım.





Black Out. 
Fotoğraflar: Philippe Weissbrodt

Saire “Black Out”ta (“Hocus Pocus”da olduğu gibi) ışığı ve siyah rengi kullanıp ilüzyon yaratarak seyircinin algısıyla oynuyor, ancak bu sefer seyirciler için olağandışı bir seyir açısı tanımlamış: Kare planlı, çevresi insan boyunu geçen duvarlarla çevrili oyun alanına seyirciler dört bir yönden ve yaklaşık iki metre yükseklikten aşağıya doğru bakıyorlar.

Işıklar açıldığında beyaz renkli zeminin üzerinde deniz havlularıyla yatmakta/güneşlenmekte olan mayolu üç insan var aşağıda. Yerde yatar vaziyette hareket etmeye başlıyorlar. Bu sırada, çok uzaktan geçen bir cenaze bandosunun sesi duyuluyor derinden. Sonra, bir anda tepeden siyah kum öbekleri düşmeye başlıyor, sanki dünyanın sonu yaşanıyor.
Üç insan gökten yağan kara kumlarla/küllerle baş etmek için evrim geçiriyor, bütünüyle siyaha dönen zeminde onlar da siyaha bürünüp varolma savaşı veriyorlar. Sonunda sanki yer göğe dönüşüyor, onlar da gökteki yıldızlara.
İnsanlığın ışık ile karanlık, madde ile gölge, ölüm ile kalım arasında verdiği savaştı bu seyrettiğim belki de.

Gösterideki her şey çok soyut ve grafik bir dilde ifadesini buluyor. Mayoların ve havluların siyah-beyaz desenleri ve dansçıların yatar vaziyette bacak ve kollarının siyah kumda yapışık hareketleriyle oluşturdukları desenler; ilk(el) kültürlerin zanaatkarlıklarından Nazca çölündeki çizgilere, Action Painting’den Franz Kline’a ve Keith Haring’e uzanan çağrışımlar yaptı zihnimde.

“Black Out” çağdaş dans ile performans sanatı disiplinlerinin soyut ekspresyonist bir tarzda biraraya geldiği, kullanılan bütün materyal ve immateryal öğelerin ilüzyonist bir hünerle gösterilip kaybedilerek tek bir potada ustaca eritildiği, çok güçlü fiziksel etkiye ve yoğun atmosferik duyguya sahip bir yapıttı.


Philippe Saire'in "Angels in America" deseni

2019-20 sezonunda "Black Out" gösterimi yok, ama "Hocus Pocus" Londra'dan Aix-en-Provence'a bir çok şehire konuk olmaya devam ediyor, web sitesine bir bakın, belki bir yerde yakalarsınız.. 

Saire şu aralar sıfırdan tasarladığı bir koreografi üzerine değil, bir tiyatro oyunu üzerine çalışıyor: Tony Kushner'in ünlü "Angels in America"sı. Yapım 1 aralık 2019'da Lozan'da prömiyer yapacak, ardından Brüksel'e ve İsviçre'nin şehirlerine turneye gidecek. Merak etmemek elde değil.

22 Eylül 2019 Pazar

Çin’den bir çağdaş dans denemesi: "From IN"



From IN. 
Fotoğraf: Huang Kaidi

From IN. 


Fotoğraf: Shen Jianzhong

Uzakdoğu'dan, adından söz ettiren modern/çağdaş dans topluluğu pek çıkmıyor. Bunlardan en ünlüsü, maalesef İstanbul'da seyretme imkanımızın hiç olmadığı, Tavyanlı Cloud Gate Dance Theater topluluğudur. Kurucusu ve koreografı Lin Hwai-min maalesef yakın zamanda emekli oldu. neyse ki topluluğun karakterini oluşturan yapıtları hala repertuarda. Düzenli olarak Avrupa'ya turneye gelen bu topluluğu keşke şehrimizde de seyredebilsek.

Koreograf olarak çıta üstü işler üreten sanatçılar olmasa da dansçı olarak Avrupa'daki topluluklarda çalışan bir çok Uzakdoğulu var. Bunlardan, Sidi Larbi Cherkaoui’nin eski dansçılarından Xien Xin ülkesine dönüp Şangay'da bir dans topluluğu kurmuş: Xien Xin Dans Tiyatrosu.
Topluluk "From IN" adlı yapıtla çıktığı, geçtiğimiz yazki Avrupa turnesi kapsamında Paris’ten önce  Stuttgart'taki Colours Festivali’ndeydi. 

60 dakikalık “From IN”, teknikleri ve fizikaliteleri güçlü dansçılara rağmen bildik çağdaş dans hareket vokabülerini kullanan, bu nedenle de Avrupa’daki bir çok benzerinden farklılaşamayan, dolayısıyla sadece sıradan koreografisiyle değil, yine Avrupa çağdaş dans sahnesinde çokça karşımıza çıkan ambient müzik kullanımı ve atmosferik ışık tasarımıyla da sıradanlaşan, etkisi zayıf bir işti.

21 Eylül 2019 Cumartesi

Hip-hop ile Barok’un uçucu birleşimi: "Folia"



 Folia. 
Fotoğraflar: Julie Cherki



Folia. 

Fotoğraf: Gilles Aguilar

Mourad Merzouki başında olduğu Centre chorégraphique national de Créteil et du Val-de-Marne / Cie Käfig yapımı “Pixel” (2014) adlı işi ile geçen yılki İstanbul Tiyatro Festivali’nin kapanışını yapmıştı. Merzouki'nin Pôle en Scènes yapımı 2018 tarihli “Folia” adlı yapıtını bu yılki Stuttgart Colours Uluslararası Dans Festivali'nde seyrettim.

Break dans, hip-hop gibi sokak dansları geleneğinden gelen Merzouki “Folia”da bu dans türlerinin gündelik ve dinamik estetiğiyle Barok müziğin enerjik ve ilahi şiirselliğini birleştirmeye çalışmış. Ancak 15 dansçı ve sekiz müzisyenden oluşan geniş kadrosuyla “Folia” bir dans işinden ziyade, hareketli dekorları, çok renkli ışıkları ve kostümleriyle adeta bir şov gibiydi.

Franck-Emmanuel Comte düzenlemesi ve şefliğinde Concert de l’Hostel Dieu topluluğunun icra ettiği barok müzik özgün haliyle değil, elektronik müzikle harmanlanarak, yani dönüştürülerek sunuluyordu. Hip-hop koreografileri ise Merzouki’nin özellikle ünlendiği ilk yıllardaki işlerinde olduğu kadar nitelikli bir seviyede değildi.
Yapıt dramaturjik bir altyapı da içermiyordu; etkileyici ve bildik Barok müzikler ile gözalıcı hip-hop/break dans hareketleri yan yana getirilmiş, “best of” mantığında arka arkaya dizilmişti.

Yapıtın son sekansına hakim ancak bütünü ile alakasız olan semazen dansı ise, ülkemizdeki bazı eğlence mekanlarında içi boşaltılıp koflaştırılarak kitle turizminin hizmetine sunulan Sema törenlerini hatırlattı bana. “Folia” maalesef Barok müziğin ve sokak danslarının derinine ve felsefesine inmeden kotarılmış, tüketilirken keyiflendiren ancak bittikten hemen sonra hafızada iz bırakmadan silinen, uçucu ve yüzeysel bir çalışmaydı.