Festival bu yıl 25-28 Eylül tarihlerinde 18. edisyonu gerçekleşti.
Festivali, 1948 yılında kurulan Belediye Kukla Tiyatrosu, günümüzdeki adıyla Ljubljana Kukla Tiyatrosu (Lutkovno gledališče Ljubljana, yaygın kısaltmasıyla LGL) organize ediyor. Ödenekli bir kurum olan tiyatronun eski belediye sarayından dönüştürülmüş binası, eski kentin en merkezi yerinde; pazar meydanının dibinde, kaleye çıkan patika ile teleferiğin arasında konumlanıyor. Binada beş sahnenin yanı sıra, 2015 açılan Kukla Müzesi bulunuyor. Sahnelerin tipi, kapasitesi ve özellikleri birbirlerinden farklı.
Festival sadece ana binadaki bu beş sahneyle sınırlı değil, bütün kente yayılmış durumda; hepsi merkeze, yürüyerek en fazla 10-12 dakika uzaklıkta altı farklı sahne. Aralarında; eski bir enerji üretim istasyonundan dönüştürülmüş kültür merkezinin kara kutu tipindeki salonu olduğu gibi, sinema-tv enstitüsünün stüdyoları da var, kalenin içinde bir etkinlik mekanı da, Slovenya’nın en büyük kongre ve kültür merkezi Cankar Merkezi/Salonu (Cankarjev dom) da.
Festivale, ön satış döneminde 7.5, normal satış zamanında 10 avro gibi, Avrupa için aşırı uygun bilet fiyatına -ki buna kent içi toplu taşıma dahil-, üç küratörün, Uroš Korenčan, Marko “Mare” Bulc ve Benjamin Zajc’in Avrupa’nın dört bir yanından seçtiği onlarca yapım davet edilmiş; 13 ülkeden 28 gösteri. Çocuklardan gençlere ve yetişkinlere, kısaca her yaştan seyirciye hitap eden bu yapımlar cuma-pazartesi periyodunda dört gün boyunca sabah 11:00’den gece 23:00’e günde -bazıları eşzamanlı- 16-18 gösterimle, tüm gün sürecek şekilde, tam bir şenlik havasında programlanmış. Ama maalesef bu çeşitliliğe ve bilet ücretinin ucuzluğuna rağmen yetişkinlere hitap eden gösterimlerde en küçük kapasiteli salonun bile pek dolmadığı, kapalı gişe gösterimin bir-iki yapımla istisna kaldığına tanık olmak üzücüydü, ki çoğu gösterimde seyircilerin çoğunluğu profesyonellerden; Avrupa’dan festival ve kültür-sanat kurumlarının yöneticileri ile diğer gösterilerin performansçılarından oluşuyordu.
İstanbul’dan dramaturg arkadaşım Aylin Alıveren ile cumartesi öğleden sonra şehre vardıktan sonra ilk işimiz basın biletlerimizi almak için kukla tiyatrosu binasındaki kitapçıya gitmek oldu. Çocuk-gençlik kitapları, baskı ilüstrasyonlar, posterler, kartlar, küçük oyuncaklar ve başka bir sürü enfes şeyle dolu bu dükkan aynı zamanda kukla tiyatrosu ve festivalin bilet satış merkezi olarak çalışıyor.
Oradan hızlıca ilk durağımız Eski Enerji İstasyonu’na yürüdük. Yazdan kalma bir haftasonunun öğleden sonrasında, yayalaştırılmış nehir kenarı sokakları kalabalık, kafe ve lokantalar doluydu. Eski Enerji İstasyonu’nun -bizim İstanbul Silahtarağa’daki Santral İstanbul Enerji Müzesi gibi- endüstriyel aksamı olduğu gibi korunmuş, bir mekanı da geniş hacmi ve yüksek tavanıyla kara kutu tiyatro salonuna çevrilmiş.
Letonya’da avant-garde sahnelemeleri ile tanınan Ģertrūdes ielas teātris (Getrud Sokağındaki Tiyatro) topluluğu 2020 yılında prömiyerini gerçekleştirdikleri “The Wood Paths” (Orman Patikaları) adlı fiziksel tiyatro gösterisi ile davetliydi festivale. Tanıtım görselindeki ağaç kütükleri sıra dışı geldiği ve merakımı kaşıdığı için bu sözsüz gösteriyle ilgilenmiştim, pişman olmadım.
Martin Heidegger’in, düşünmeyi; aynı, ormanda kesilen ağaçların taşınması için açılan ama hiçbir yere çıkmayan patikalarda yürümek gibi, net bir çözüme veya nihai bir dogmaya ulaşmayan, kendi arayışını temsil eden bir eylem olarak yorumlayarak bir araya getirdiği metinlerden oluşturduğu “Orman Yolları” derlemesinin tam da bu çıkış fikrinden esinlenen yönetmen/dramaturg Andrejs Jarovojs yaratma, yıkma ve dönüştürme eylemleri etrafında dolanan soyut, doğrusal bir hikayesi olmayan, hatta bazı anlarında çıkmaz sokağa/patikaya girip geri dönen bir yapıt ortaya çıkarmış.
Rudolf Bekič’in sahne aksesuarlarını tasarladığı gösteride, iki performansçı Rūdolfs Gediņš ile Edgars Samītis’e ek olarak, sahnenin kenarında duran büyük boy bir lazer yazıcı da, ara sıra içinden çıkardığı yazı ve görseller ile protagonistlerden biri olarak kullanılıyor.
Yaklaşık 95 dakikalık gösterinin ilk yarım saatinde iki oyuncu sahnede ciddi bir fiziki performans sergileyerek ağaç kütüklerini kestiler, budadılar, istiflediler, dengelediler, onlara şekil verdiler. Farklı uzunluktaki kütüklerden ortaya ormanı andırsa da, figüratif bir formdan çok soyut bir yerleştirme çıktı. Bu sırada performansçıların kütüklere vuruşlarındaki ritim, tekrar ve esler anlatının soyutluğuna paralel karakterde bir ses peyzajı yarattı.
Sonraki yaklaşık yarım saat kütüklerin altlıkları olan ahşap paletlerin parçalara ayrılıp başka bir şey, bir küp, oluşturmak için tekrar bir araya getirilmesiyle geçti; bu sırada vidaların kullanılması için elektrikli aletlerin de işin içine girmesiyle ses peyzajı da çeşitlendi.
Gösteri, son yarım saatinde keskin bir viraj alıp, soyut karakterini yumuşatarak folklorik öğeler içeren şiirsel bir niteliğe büründü. Gösterinin gidişatı yine bariz bir anlatı içermiyordu ama ortaya çıkan figürler tanıdık ipuçları barındırıyordu; en baştan itibaren bir perde gibi sahnenin arka tarafına tutturulmuş olan büyük boy beyaz kağıdı yırtıp ona dolanarak görünür olan figür rahibe de olabilirdi şövalye de, üzeri bütünüyle yosun kaplı diğer figür ise belki bir orman ciniydi ya da canavarı. Ahşaptan paletlerin zeminde birleştirilmesiyle görünür olan patika havaya kaldırılıp aşağı yukarı oynatıldığında ise, gösterinin tüyler ürpertici güzellikteki son görüntüsü, geniş ve uzun kanatları süzülerek uçmakta olan bir kartal belirdi gözlerimin önünde.
Heidegger esinini bilmesem bile, ki gösteriyi seyrederken bundan bihaberdim, gösteriyi; elinde baltayla, gizemler barındıran ormana giren ve -çelişkili düşüncelerin kesiştiği noktalara varmaktan ya da bir çıkmaza saplanmaktan korkmadan- patikalarda dolaşan insanın hayal gücünün bir ürünü olarak alımladım. Velhasıl, “Orman Patikaları” bana çok keyifli ve özgürleştirici bir deneyim yaşattı.
Festivalde henüz daha ilk seyrettiğim gösteriden heyecanlanmış ve büyülenmiş olarak Eski Enerji İstasyonu’nu terk edip, arada kısa bir akşam yemeği molası verdikten sonra ana binaya geri döndük. Sırada festivalin bu yıl en çok öne çıkarttığı gösterisi “Tempo” vardı.
Finlandiyalı sihir sanatçısı Kalle Nio ile -özgün adı “Leaning Tree” olan 2024 tarihli yapıtının yeniden sahnelemesini MDT İstanbul’un 2026-2027 sezonunda “Rüzgar Ağacı” adıyla repertuvarına aldığı- Brezilyalı koreograf Fernando Melo’nun ortak projesi “Tempo” hakkındaki izlenimlerim başka bir yazının konusu.
İlk günün son gösterisi yine ana binanın, bu sefer en üst katındaki, “Yıldızlar Altında” isimli, kara kutu tipi sahnesindeydi. Fransa’dan gelen Compagnie Bakelité “Love of Risk” (Risk Aşkı) adlı 2023 tarihli, süresi 30 dakikalık, sözsüz gösterisiyle konuktu festivale.
Bu topluluğu pandeminin etkisini yitirmeye başladığı 2021 Baharı’nda gençlere, çocuklara, ama en çok da her yaştan genç ve çocuk kalabilenlere hitap eden Schöne Aussicht (Güzel Manzara/Açık Bakış) Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında canlı olarak çevrim içi yayınlanan gösterimlerden birinde seyretmiş, izlenimlerimi Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’ne aktarmıştım.
Compagnie Bakelité’in artistik direktörü; hem objelerin yaratıcısı ve yönetmen olan, hem de bizzat sahnede oyunculuk yapan Olivier Rannou bu sefer de yine hem mizahi hem yaratıcı bir obje tiyatrosu örneği tasarlamıştı bizler için. “Love of Risk” uzun zamandır gündelik hayatımızın içine giren yapay zeka ve otomatize edilmiş sistemlerle ilişkimizi anlatıyordu.
Rannou çok basit bir durum yaratmıştı: Bir müşteri, garson olarak sadece robot süpürge makinalarının hizmet ettiği bir lokantaya yemek yemek üzere gelir. Başta robot süpürge makinaları düzgün çalışıyor ve her şey olması gerektiği gibi ilerliyor gibidir. Sahnenin yan kısmında, perde arkasında konumlanan Morien Nolot tarafından yönetilen her makinanın bir görevi vardır; biri bir kadeh şarap getirir, bir diğeri kibritle mumu yakar, diğeri makarna servis eder, başka biri sosu getirir, sonuncusu ise yemek müziği için hoparlör taşır. Ancak zamanla işler çığrından çıkar, müşteri ile robot süpürgeler doğru iletişim kuramazlar. Süpürgeler beklenmedik şekilde duygu emareleri de gösterirler ve böylece sahnede giderek komik olduğu kadar trajik de olan bir kâbusa, teknolojik bir kaosa tanık oluruz.
İnsanlar ile robotların gerilimli ilişkisi söz konusu olduğunda akla bir çok bilim-kurgu filmi gelse ve “Love of Risk”in bazı sahneleri onlardan bazı anları ve durumları çağrıştırsa da, Rannou’nun mizanseni; müşterinin beden dili, anlatının kara mizahı ve durumun içerdiği zamanlamalar açısından bana en çok Jacques Tati’nin, modern icatlar ile modern mimarinin insanın gündelik hayatına getirdiği yenilikleri -ve tabii ki sebep olduğu olumsuzlukları- ince ince hicvettiği “Mon oncle” (Amcam) ve “Playtime” (Oyun zamanı) gibi filmlerinin naif duygusunu anımsattı. Gösteriden suratımda tatlı bir gülümsemeyle ayrıldım.
Çıkışta saat 22:00 olmuştu ancak fuayede “X-Ray ile Kukla” sergisinin açılışı vardı. Eesti Noorsooteater (Estonya Gençlik Tiyatrosu) Kukla Sanatları Müzesi tarafından hazırlanan gezici sergi bir kuklanın nasıl yapıldığını ve sahnede hareket etmesini sağlayan şeyin ne olduğunu ziyaretçileri bir kuklanın içine bakmaya ve yüzeyinin altında nelerin yattığını keşfetmeye davet ederek ortaya seriyordu.
“X-Ray ile Kukla” Estonya’dan ve özel olarak Slovenya’dan, Ljubljana Kukla Tiyatrosu Kukla Müzesi’nden seçilmiş farklı kukla tiplerinin anatomilerinin hem görsel olarak cezbedici şekilde anlatıldığı hem de ziyaretçilerin yaratıcı yöntemlerle interaktif olarak dahil edildiği, dolayısıyla gezmesi kadar birebir müdahale etmesi de keyifli bir sergiydi.
Bütün fotoğraflar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26 Eylül 2026, Ljubljana)
Bu yazının bir versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.































