15 Aralık 2018 Cumartesi

basit bir fikirden yola çıkan dahiyane bir ilk film: “suçlu”



yönetmenlerin ilk filmlerini genellikle çok severim. çünkü yönetmenlerin ilk filmlerindeki pırıltı, heyecan ve farklı şeyler deneme cesareti sonraki filmlerinde genellikle törpülenir. nasıl ki bir kaç ay önce aneesh chaganty’nin ilk filmi “searching” (kayıp aranıyor)’u çok beğenmiştim, gustav möller’in “den skylidge” (suçlu)’suna da hayran kaldım.

bu iki filmi “konsept film” olarak tanımlayabilirim. “konsept film” diye bir tabiri sanırım ben uydurdum. ne kast ediyorum: filmin, bütün özelliklerine hükmeden (ya da şöyle de diyebilirim bütün özelliklerini belirleyen) biçimsel bir anafikir üzerine kurulmuş olması. örneğin; “kayp aranıyor” hikayesini sadece bilgisayar ekranındaki görüntüler yoluyla anlatıyordu. “suçlu” ise; çok karakterli ve çok mekanlı hikayesini tek bir mekanda ve tek bir oyuncu yoluyla anlatıyor ve bunu yaparken bütünüyle seslerden faydalanıyor.

hikaye: polis acil ofisine gelen telefonları cevaplayan polislerden biri, yetkisinin dışına çıkarak, kriminal bir olayı çözmeye çalışır.
mekan: polis acil ofisinde iki oda.
kişi: polis.
bunlar, gözlerimizin gördükleri. yani materyel olanlar.
kulaklarımızın duydukları, yani immateryel olanlar ise: bir çok mekan, bir çok karakter.

seyirci olarak bizler, polisin kulaklıklarından duyduğunu duyuyoruz ve onun gibi, duyduklarımızı zihnimizde canlandırıyoruz. bunu bize yaptıran filmin olağanüstü ses bandı. belli ki üzerinde detaylı bir şekilde çalışılmış; hangi mekandaki olayı/durumu duyuyorsak (ya da: dinliyorsak mı demeli), o mekanın bütün özelliklerini algılıyoruz, atmosferini hissediyoruz, adeta “görüyoruz”.

spoiler olmasın diye filmin hikayesinin nasıl geliştiğinden daha fazla bahsetmeyeceğim, ama şu kadarını belirtiyim: hikaye, filmin sonunda geriye doğru düşünüldüğünde bile, müthiş tutarlı ve mantıklı bir kurguya sahip, hemen hemen hiç boşluğu yok. ayrıca, tipik bir kriminal hikaye gibi; müthiş bir gerilim barındırıyor, sert virajlar alıyor ve sürprizler içeriyor.

filmin -gördüğimüz- tek oyuncusu jakop cedergren bu aşırı zor rolde bence harikalar yaratıyor; filmin büyük bölümü onun yüzüne yapılmış yakın plan çekimlerden oluşuyor, geri kalanı ise bedeninin üst kısmından, masada oturduğu için. piyasada bu kadar doğal oynayan, oynamadan oynayan oyuncuya çok ender rastlanıyor.

gustav möller’in “suçlu”sunu tavsiye ederim. hala sinemalarda gösteriliyor.

12 Aralık 2018 Çarşamba

danzon “çıplak ayaklar’la dans” ediyor 😊


94.9 açık radyo'da 15 günde bir yayınlanan “çıplak ayaklar’la dans” programına bu akşam, blogumun 10. yılı nedeniyle konuk oldum. etmesi keyifli bir sohbetti, umarım dinlemesi de öyledir 
😊 
davetlerinden dolayı çıplak ayaklar kumpanyası'ndan duygu ve mihran'a teşekkür ederim.

kaydı dinlemek isteyenler linke tıklayabilirler: https://soundcloud.com/ciplak-ayaklarla-dans 

5 Aralık 2018 Çarşamba

22. istanbul tiyatro festivali, bilanço


.hamlet I collage shakespeare & lepage / lepage theatre of nations ***** (22-23ksm)
.shut eye – woke up blind – the statement – shoot the moon leon & lightfoot – goecke – pite – leon & lightfoot nederlands dans theater 1 ***.5 (28ksm)
.alarme terzopoulos / terzopoulos attis theatre ***.5 (28ksm)
.white on white vanrunxt & temiz kunst/werk & platform 0090 ***.5 (24ksm)
.do ku man sızanlı & kaplan taldans *** (01ara)
.gece sempozyumu de volder / arslan zorlu psm production *** (24ksm)
.il teatro comico goldoni / lantini piccolo teatro di milano **.5 (18ksm)
.45’lik tuna ** (18ksm-20:30)
.ruhiye günsür hareket atölyesi topluluğu *.5 (01ara-18:30)
.pixel merzouki cie kafig * (03ara)
.fourfold bayram platform 0090 & onderhetvel * (21ksm)
.being sigfusdottir grip * (19ksm)

2 Aralık 2018 Pazar

seslerin mekandaki seyahati: taldans'tan DO KU MAN


"DoKUMAN"ı 2009 yılında idans'ta seyretmiştim, ama doğrusu hafızamda pek bir şey kalmamış, dolayısıyla bu akşam istanbul tiyatro festivali'nde ilk defa seyrediyor gibiydim. adının heceleri arasına boşluk giren, kadrosu dörtten sekiz kişiye çıkan "DO KU MAN" galiba iki kurucusunun dans etmediği ilk taldans işi.

"DO KU MAN" bütünüyle ses üzerine, sesler ile bir "oyun"; sadece ağızdan çıkan söz ve seslerin değil, hareketlerin de, örneğin ayağı yere basış şekli ve gücünün veya zıplayışın sesiyle "oynanan" bir oyun; kah tekdüze, kah renkli, kah ritmik, kah aritmik, kah çoklu, kah tek, kah tek defalık, kah çoğalan, kah tiz kah pes sesler bunlar.
dolby surround ses sistemi kullanmadan, dansçıların ürettikleri seslerle seyirciyi çepeçevre sardığı başlangıç sekansının vaatkarlığı yapıt boyunca devam ediyor; ilginç, eğlenceli, absürd ve beklenmedik durum ve olaylar birbirini takip ediyor.

sekansların yan yana/arka arkaya getirilişlerinde belirgin bir izlek, bir anlatı yakalayamadım. yapıtın kurgusunun daha çok; soyut, serbest ve parçalı olduğunu düşünüyorum. bu açıdan bence "DO KU MAN" gerçek bir dadaist iş; bir hikaye anlatmaktan ve anlam içermekten ziyade eylemler ve oyunsu olma hali ön planda.

aklınızla sebep aramaz, kendinizi sahnedeki duyguya teslim edebilirseniz, ki hepsi şeytan tüylü performansçıların sizi baştan çıkarmaması çok zor, keyif almamanız imkansız. taldans'cılar filiz sızanlı ve mustafa kaplan'a tebrikler.
"DO KU MAN" istanbul tiyatro festivali kapsamında yarın (2 aralık pazar) 15:00'te msgsü bomonti'de tekrar edecek.

30 Kasım 2018 Cuma

ndt 1'in istanbul tiyatro festivali gösterimleri



ndt tartışmasız dünyanın, belli bir koreografla anılmayan en iyi çağdaş dans topluluğu, aynı zamanda da en popüler; yani hem eleştirmenleri, hem seyircileri, hem de alanındaki meslektaşlarını tatmin edebiliyor. bir ndt gösterisi seyrettiğinizde, program farklı koreografların yapıtlarından oluştuğu için, dünyadaki çağdaş dansın gidişatına, güncelliğine dair bir fikriniz oluyor.

ndt1'nin istanbul seyircisine sunduğu dört yapıtlık, iki aralı, yaklaşık üç saat süren program genel olarak tatmin ediciydi.
topluluğun genel sanat yönetmenliğinden 2020 yazında ayrılacağını geçenlerde açıklamış olan, sekiz yıldır bu görevi sürdüren paul lightfoot'un, hem bütün yapıtlarında hem de hayat ortağı sol leon'la tasarladıkları birer iş akşamı açtı ve kapattı ("shut eye" ve "shot the moon") . iki leon&lightfoot yapıtı arasında, topluluğun iki yerleşik koreografının, marco goecke ile crystal pite'ın birer işi vardı.
programın en çarpıcı, en etkili, en farklı yapıtı pite'ın "the statement"ı idi. "the statement"ın benim açımdan öyle olacağı kağıt üzerinde belliydi, şaşırmadım; 28 kasım akşamki seyircinin de en çok, en güçlü, en çılgınca ve ayakta alkışladığı, en sevdiği yapıtın o olmasına ise sevindim.

.

crystal pite

eski william forsythe dansçısı, kanadalı crystal pite son yılların en üretken, en aranan ve çok yönlü koreograflarından biri. pite'ın işleri kabaca iki damardan ilerliyor. bir, kendi topluluğu kidd pivot ile dans tiyatrosuna göz kırpan, edebi tadı olan işler üretiyor; dört yıl önce münih turnesinde seyrettiğim shakespeare uyarlaması "the tempest replica" ve topluluğun sükse yapan, ses getiren, ödül alan son yapımı "betroffenheit" bunlardan ikisi.
pite'ın diğer damarı ise, büyük opera kurumlarının kalabalık bale/dans topluluklarına yaptığı, unison (bütün dansçıların aynı hareketleri yaptığı) ağırlıklı koreografilerin baskın olduğu işler; bunlardan paris opera balesi'ne yaptığı "the season's canon"a, kayıttan seyrederken bile ağzım açık, hayran kalmıştım.
pite uzun yıllardır ndt1'in de yerleşik koreografı; yani bu topluluğa düzenli olarak işler üretiyor.

pite "betroffenheit"da jonathon young ile yaptığı işbirliğini ndt1 için tasarladığı "the statement"ta da sürdürmüş. ikili şubat sonunda prömiyer yapacak olan yeni kidd pivot işi "revisor"da da beraber çalışıyorlar.
"the statement"ın "betroffenheit" ve kidd pivot'un sitesindeki açıklamadan anladığım kadarıyla "revisor" ile ortak özelliği koreografinin söz ile hareket arasında kurulan ilişki üzerine inşa edilmiş olması; kayıt edilmiş diyalogların beden yoluyla vücuda gelmesi. beden hareketi deyince bundan sadece jestler anlaşılmasın; dansçılar sadece jestler icra etmiyor, bedenlerinin bütünüyle adeta konuşuyorlar, edilen sözlerin içeriklerini bedenlerinden geçirerek dışarıya vuruyorlar.

the statement, crystal pite

"betroffenheit"tan bu koreografik tasarımı bildiğim için, "the statement"ta beni en çok etkileyen yapıtın bu özelliği olmadı.
20 dakikalık orta metraj bir yapıt olmasına rağmen "the statement"ın etkisinin bende uzun süre devam etmesine esas sebep olan, yapıtın kurgusuydu. ilk 10 dakikada gerçekleşen dört kişilik tartışmanın, sonraki 10 dakikada geriye sarılıp, parçalara bölünerek, bu sefer sözlerin birebir dışavurumunun değil, tartışmanın kişiler üzerinde yaptığı/yarattığı psikolojik etkilerin bedensel karşılıklarının dışavurulması bence yapıtın en can alıcı, en ilginç ve beni heyecanlandıran -kurgusal- özelliğiydi.
tartışmanın; detayları verilmeden, ama sezdirilerek günümüzün devletlerinin veya gizli servislerinin pis işlerine göndermelerde bulunan içeriği etkili, tek bir büyük bir masa etrafında, altında, üstünde dönüyor olması etkileyiciydi.
"the statement"ın kurgusal tasarımından sonraki en nefes kesici ve olağanüstü özelliği ise, sahne mekanının genelini ve masa nesnesinin (altını, yanını ve özellikle de farklı mesafelerde üstünü) kullanan, tom visser'e ait atmosferik ve dinamik ışık tasarımı idi.

.

woke up blind, marco goecke

programın diğer ara-yapıtı "woke up blind"; müzik seçimiyle (iki jeff buckley şarkısı), sadece sade bir ışık tasarımının hakim olduğu boş sahnesiyle ve hızlı jest, mimik ve el-kol hareketlerinden oluşan ayrıksı hareket tasarımıyla tipik bir marco goecke işiydi.
goecke günümüz çağdaş dans dünyasında kendine özgü hareket kalitesi ve vokabüleri yaratmış az sayıda koreograftan biri. onun bir yapıtını seyrettiğinizde tanımamanız mümkün değil; çok kendine has bir dünya yaratıyor sahnede ve bunu sadece ve sadece hareket tasarımıyla, beden kullanımıyla (nefesle, sesle, hareketin tasarımının yanısıra hızıyla oynayarak) yapıyor. goecke ne belli bir anlatıya ihtiyaç duyuyor, ne komplike ışık tasarımlarına, ne video görüntülerine, ne de devasa, dönen, kalkan inen, dökülen, fışkıran sahne tasarımlarına. belki ona özgü hareket tasarımının yanına bir de müzik seçimini eklemek lazım, çünkü müzikler hareketlerin ayrıksılığıyla aynı frekanstalar. bütün bu saydığım özelliklerinden dolayı goecke'yi önemsiyorum ve seviyorum. (daha önce onun hakkında uzunca yazdım, merak eden tıklayabilir)

.

istanbul seyircisi ndt'yi yakından tanıyor; en azından benim takip ettiğim kadarıyla şehrimize daha önce dört defa geldiler: bir kere ndt1 (2004), üç kere ndt2 (1994, 2010, 2012).
ndt1'in istanbul'a tekrar bir turne yapması şahane bir olay. 28-29 kasım'daki istanbul tiyatro festivali kapsamındaki iki gösterinin kapalı gişe olmasından, istanbul seyircisinin tanımak dışında ndt'yi sevdiği de anlaşılıyor. dolayısıyla keşke istanbul'a üç-dört yılda bir gelseler. onları kim getirirse; ister iksv ister zorlu, bilet satma konusunda pek zorluk yaşamayacağı kesin.

ancak; her ne kadar, kalitesi tartışmasız ndt'nin bir kere daha istanbul'a konuk olmasından memnun ve seyrettiğim gösteriden genel olarak tatmin olsam da, iksv onları özel program olarak getirebilecekken neden tiyatro festivaline dahil edilmiş olduklarını anlamış değilim.

tiyatro festivali'nin programına dans alanında, popülerlikten ziyade kilometretaşı olmuş veya yeni  şeyler deneyen koreografları ve toplulukları almak daha doğru bir tercih olmaz mı.
iki sene önceki festivalde christian rizzo adeta nefes kesiciydi, ama maalesef ndt gibi salonu dolduramamıştı, ki zorlu'nun küçüğündeydi. dolayısıyla festival direktörü leman yılmaz risk almakta çekiniyor olabilir haklı olarak.

dans alanında çok çok önemli isimlerden maguy marin'in hala istanbul'a davet edilmemiş olması büyük bir ayıp değil mi. müthiş üretken anne teresa de keersmaeker istanbul'a tekrar tekrar gelmeyi hak etmiyor mu. yenilerden; pite'ı kendi topluluğu kidd pivot ile seyretmek, böyle ekmek arası döner misali seyretmekten daha doyurucu olmaz mı. hadi, büyük ihtimalle yapıtlarının içerdiği çıplaklıktan dolayı dimitris papaioannou veya alain platel getirilemiyor istanbul'a, yapıtlarının neredeyse hiçbiri çıplaklık barındırmayan wayne mcgregor'u veya peeping tom'u bir an önce istanbullu dans severlerin ve öğrencilerinin karşısına çıkarmak isabetli olmaz mı.

velhasıl; ndt1 istanbul tiyatro festivali'nde enerjiyi ve heyecanı yükseltti, belli bir kalitesi de olduğu yadsınamaz, ancak pite bir kenarda tutulursa dansa yeni bir bakış açısı sundu mu, görüşümüzü genişletti, nefesimizi kesti mi, sanmıyorum. estetik açıdan güçlü, hareket eden tablolar seyrettik, o kadar!

26 Kasım 2018 Pazartesi

"white on white" hakkında bu da böyle aşırı samimi bir yazı


bahar temiz'i tanımıyordum. ağustos sonunda berlin'e tanz im august'a gittiğim haftasonunda onun da bir işi vardı programda, seyrettim hayran kaldım, hakkında yazdım (buradan ulaşabilirsiniz). temiz'le facebook'ta, instagram'da arkadaş, takipçi olduk. ekim'de paris'teyken buluşmak istedik, kısa sürede çok şey seyredebilmek için tıklım tıklım doldurduğum programımda boşluk bulamadım bir kahvelik. istanbul tiyatro festivali programı açıklanmıştı ve temiz'in de bir işi vardı festivalde, nasıl olsa istanbul'a gelecekti, rastlaşacaktık.
geçen hafta moda sahnesi'ndeki bir gösterinin bitiminde birbirimize merhaba dedik, ayaküstü sohbet ettik. hemen o zamana kadar festivalde seyrettiğimiz işleri çekiştirdik. ben "il teatro comico"yu aşure gibi içine her şey konmuş bulduğum için sevmediğimi söyledim, bir tek video kullanımı eksikti dedim, o da "hmm, bakalım benim işi nasıl bulacaksın o zaman" dedi ve "ama mutlaka fikirlerini açık açık paylaş, alınmam" diye ekledi. rahat, kompleksiz, çevresiyle barışık, eleştiri kaldırır hali okunuyordu zaten üzerinden.

cumartesi bir heyecan uniq hall'ün yolunu tuttum, sekizinci sıra ortadaki şahane yerime kuruldum, bahar'ın "white on white"ına kendimi hazırladım. perde açıktı: bomboş bir sahne, solda bir ayaklı mikrofon, yine solda arkada yanyana iki şerit beyaz perde, ortada tepede bizlere döndürülmüş kocaman bir spot.
bahar siyah bikiniyle sahneye geldi. endüstriyel gürültüleri andıran bir ses peyzajında hareketler yapmaya başladı. bir yerlerden tanıdık geliyordu hareketler bana; ya flamenko dansını, ya klasik baleyi, ya çağdaş dansı andırıyordu hareketler. bahar'ın fizikalitesi güçlüydü, duruşu etkiliydi.
bu ilk sekans bitince, bahar sol ön köşeye yürüdü, bizlere arkası dönük bikinisinin üstünü çıkardı, yerdeki tulumvari kıyafeti geçirdi üzerine. mikrofonu aldı ve dönerek sakin bir ruh haliyle bize önce almanca sonra türkçe "sakin olun", "bana güvenin", "her şey iyi olacak" ve benzeri telkinlerde bulundu. sonra sahnenin ortasına geçip tulumunun içinde oldukça yavaş hareketler yapmaya başladı, meditatif bir kalitesi vardı hareketlerinin. o sırada sol arkadaki perdelerin üzerine, ama perdelerin iki tarafından arkadaki siyah duvara da taşarak çeşitli görüntüler yansıtılmaya başlandı. önce soyut lekeler zannettiğim görüntülerin, üzerinde oynanmış insan fotoğrafları olduğunu fark ettim zamanla. bazısı renkli bazısı siyah beyazdı. görüntüler zamanla dijitalleşiyor ve gerçekliklerini kaybedip desenlere dönüşüyorlardı.

görüntüler o kadar anlamsız, görüntülerin perdenin iki yanından taşıyor olması özensiz, bahar'ın hareketleri o kadar alakasız ve etkisiz gelmişti ki, dikkatim dağıldı, sıkıldım, biraz da sinirlendim, aptal yerine konuyormuşum gibi hissettim. bir yandan da acıktığımı fark ettim. akşam oradan zorlu'daki "gece sempozyumu"na gidecektim, arada yemeğe vaktim olmazsa diyerek yanıma cevizli sucuk almıştım ve daha saat yedi bile olmadan karnım acıkmıştı.
çantamdan cevizli sucuğu çıkardım ve yemeğe başladım, evet, gösteri devam ederken ben cevizli sucuk yiyordum. ne zaman sucuğum bitti, herhalde beynime enerji gitti, birden o ana kadar seyrettiklerim zihnimde anlam kazandı. cevizli sucuk  "aydınlanmamı" sağlamıştı.

çıkışta bir arkadaşa da anlattım: süprematistlerle, soyut sanatla, soyut ekspresyonistlerle, dada'yla; ister dans olsun ister plastik sanatlar ister edebiyat, aram çok iyi değil. o yüzden mesela dans alanında lucinda childs, trisha brown, mark morris gibi amerikan koreograflarından haz etmem, çünkü bana bir şey vermezler. maalesef sanat eserlerinde anlam arayan, duygu arayan, ruh arayan, ancak o şekilde bir sanat eseriyle ilişki kurabilen, herhangi bir şekilde anlam/duygu/ruh bulduğumda o eser hakkında fikri olan, beğenen veya beğenmeyen biriyim. eğer soyut ve anlamsız bir şeyden zevk almışsam, mutlaka o işin arkasında matematiksel, sistemsel ve ayrıca da takıntılı bir taraf vardır; merce cunningham'ın bütün olmasa da bazı yapıtlarında olduğu gibi mesela.

bahar'ın işinde anlamı/ruhu/duyguyu bulmuştum. ilk bölüm günlük hayatın hayhuyunu, kaosunu anlatıyordu; o birbirleriyle ilişkisiz, kopuk, bildik dans hareketleri bunu anlatıyordu. sonra tulum içinde bir hemşire/doktor/iyileştirici/şaman gelmiş bize sakin olmamızı, ona güvenmemizi söylemişti; demek ki ölüyorduk. şaman bizi meditatif hareketleriyle öbür dünyaya taşıyacaktı. video görüntüleri de anlam kazandı; desenlere dönüşen insan figürleri bu dünyadan göçmeyi, unutulmayı, toza/dijitale karışmayı anlatıyordu.

kendimce bu hikayeyi yazınca dört gözle sahneyi takip eder oldum. ne zaman bahar video görüntülerinin arkasında kayboldu, çıktığında siyah mini elbiseliydi ve sahnenin ortasına gelip bu sefer enerjisi yüksek dans etmeye başladı, sahnenin tamamı da kıpkırmızı bir ışıkla kaplanmıştı.
işte, hikayem devam ediyordu: öbür dünyaya gelmiştik artık; cehennemdeydik, çılgınca dans ediyorduk. pür dikkat ve hayranlıkla izledim bahar'ı.

bu üçüncü sekans bitince bahar tekrar mikrofona gitti, türkçe işin künyesini söylemeye başladı; ilk sahnedeki müzik bülent arel'in 1970'lerde yaptığı bir ses tasarımındanmış, kostümü belçikalı bir modacı tasarlamış. bahar, gösteriyi birlikte tasarladıkları marc vanrunxt ile nasıl tanıştıklarını ve bir sürü başka künye detayını da verdi konuşması sırasında. sonra slyvia plath'in bir şiirini okuyacağını söyledi, solda ayaklı mikrofonun orada şiiri ingilizce okudu. şiir biter bitmez mekanı kemanların hakimiyetinde oryantal bir müzik sardı. bir kaç nota sonra arabesk dinlediğimizi anladık. bahar sahnenin tam aksında en arkasına gidip oradan öne doğru yürüyüp, sahnenin en önünde kollarını yavaş yavaş yukarı doğru kaldırırken mekanı bülent ersoy'un yanık sesi sarmış, efkar'ın geçtiği şarkı sözleri bedenlerimize işlemeye başlamıştı ki, "white on white" sonlandı.

gösteri sonrasında konuştuğum arkadaşın dediği gibi "ortaya karışık, kafalar karışık" bir iş miydi "white on white" gerçekten?
"il teatro comico"yu beğenmezken "içinde yok yok" diyen ben, hele de içinde son yıllarda avrupa'da seyrettiğim bir çok çağdaş dans gösterisinde olan "konuşma", "bir modacıya tasarlatılmış kostüm", "video", "alakasız müzikler", "eklektik hareketler", "disco vibe'ı" gibi hiç sevmediğim öğeler barındıran bu iş için neden o arkadaşla aynı fikirde değildim.
bahar ile marc vanrunxt'un bülent arel'den bülent ersoy'a çizdikleri hat bana çok tutarlı ve sağlam gelmişti de ondan. başka bir arkadaşın sorduğu gibi ersoy olmasaydı da olur muydu, eksikliği duyulur muydu, hayır duyulmayabilirdi ama bence fazla da değildi; kişisel alımlamamda "ölüm" ile ilişki kurduğum bir işin "efkarlı" bitmiş olması çok anlamlıydı!

çamurdan performatif tablolar: tierra efímera



atta bebekler ve çocuklar için uluslararası sanat festivali bu sene üçüncü defa gerçekleşiyor. ilk iki yılında seyrettiğim bütün gösterileri çok beğendiğim (ve blogumda da haklarında yazdığım) festivalde bu sene de seyrettiğim ilk gösteriden memnun çıktım; ispanyol-fransız colectivo terron (çamur kolektifi) topluluğu "tierra efimera" adlı gösteriyle beni büyüledi.

ışıklar kararıyor, alacakaranlığın kırmızı loşluğunda garip bir ses sarıyor her yeri. başta anlamıyoruz nereden ve nasıl geldiğini, neden çıktığını sesin; sanki yoktan varoluyor evren.
loşluk aydınlığa döndükçe, sesi perdeye arkadan püskürtülen suyun çıkardığını anlıyoruz. sahneyi kaplayan beyazperde suyla yıkanıyor. hayatın temel kaynağı ve başlangıcı su, gösterinin de teknik olarak gerçekleşmesini sağlayan ana öğe oluyor böylece.

"tierra efímera" seyirciye; arkasından bütünüyle ıslatılan beyazperdenin üzerine, yine arkadan farklı şekillerde (şırıngayla, fırlatılarak, püskürtülerek) ve farklı yoğunluk ve miktarlarda atılan çamur malzeme yoluyla, belli bir anlatı çizgisi takip etmeyen görsel tablolar sunuyor. yaklaşık 40 dakika boyunca şehrin sokaklarından çiçek tarlalarına, video oyunlarından uzayın derinliklerine özgürce seyahat ediyoruz. bazı sekanslardaki tablolar soyut, bazıları figüratif; ancak hepsinin oluşum süreci performatif, aynı zamanda birbirlerine dönüşmeleri de.

performatif çünkü resimler/çizimler o anda ve belli bir süreçte oluşuyor/ortaya çıkıyor. ayrıca çamur ve su gibi organik malzemelerin davranışları bir dereceye kadar öngörülebilir olsa da, çok da kontrol edilebilir olmadığı için eminim tablolar her defasında farklı çıkıyordur.
ışık arkadan verildiği için, bazı sekanslarda beyazperdeye icracıların parmak, el ve kollarının gölgelerinin düşmesi de gösterinin performatifliği arttırıyor. bu kısımlar görsel olarak da daha etkili ve derinlikli.





topluluk üyeleri gösteri sonrasındaki kısa takdim konuşmasında; kolektif olma durumlarının ve çamur gibi bedava ve her yerde bulunabilen bir malzemeyle çalışıyor olmalarının altını çizdiler.
gösteri sanatları içinde bu gösteriyi tarif edecek bir tür var mı bilmiyorum, benim aklıma "çamur tiyatrosu" gibi bir tanım geldi. dünyada bu malzemeyle bu tip iş üreten başka gösteri sanatları toplulukları var mı, onu da bilmiyorum.

istanbullu çocukları ve meraklı yetişkinleri çamur kolektifi (colectivo terron) ile tanıştırdığı için atta festival ekibine yürekten teşekkürler.
festival 9 aralık'a kadar devam ediyor; bence festivalde bir gösteriyi gözünüze kestirin ve bir bilet alın, pişman olmayacaksınız.

25 Kasım 2018 Pazar

robert lepage'ın "hamlet"ten yaptığı kolaj



bir akıl hastanesi hücresinde yatan, muhtemelen şizofren bir adam ve o adamın zihninden geçenler.
adamın; zihninden geçen mekanlar hep o hücrenin bir versiyonu, zihninden geçen karakterler hep kendisinin bir versiyonu, zihninden geçen olaylar ise william shakespeare'in en tanınmış oyunlarından, kısaca "hamlet" diye bilinen "danimarka prensi hamlet'in trajedisi"nden.
adam; günümüzde yaşadığı için olayları zihninde günümüze uyarlıyor ve muhtemelen tiyatrocu olmadığı ve ruhsal bir sorunu olduğu için onları shakespeare'in yazdığı sırayla zihninden geçirmiyor, kendi kolajını yapıyor.
adam kendini büründürdüğü her karakteri, yaşadığı zamanın, yani çağımızın, uzak (televizyondan) ve yakın (mahallesinden) çevresinden tanıdığı, bildiği, gördüğü tipik figürlerle özdeşleştiriyor.
adamın zihninden geçen mekanlar kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmış değiller, aynı bir kabus veya rüyada olduğu gibi, aynı zihinde serbestçe uçuşan düşünceler gibi birbirlerinin içine akıyorlar.

"hamlet I collage"; shakespeare'in, 14-15. yüzyıllarda geçen bir hikayeyi temel alan oyun metinlerinden esinlendiği ve 17. yüzyılın ilk yıllarında yazdığı oyunun 21. yüzyılda robert lepage tarafından; bir sürü yere dönüşen tek bir mekanda ve bir sürü (toplam 11) karaktere bürünen tek bir oyuncuyla yapılmış bir sahne uyarlaması.

oyunun hikayesi özünde; hamlet adlı kişinin, hayalet olarak karşısına çıkan babasının ona nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğünü söylemesi üzerine, o kişilerden aldığı intikamı anlatır.
hayalet diye bir şey var mı gerçekten? belki 14.-15. yüzyıllarda veya 17. yüzyılda inanılırdı hayaletlere, peki hala inanıyor muyuz?
babasının hayaleti hamlet'in zihninin, hayalgücünün ürünü değil mi? hiç bir dayanağı olmayan, bir hayalet gibi yoktan varolan kendi şüphesinin, kendi zihninin kendisine oynadığı bir oyunun sonucundaki davranışları nedeniyle kendisiyle birlikte bir çok insanın mahvına ve acı sonuna sebep olan birisi değil mi hamlet?

bir sürü "hamlet" uyarlaması seyrettim/k, tek kişilik "hamlet" uyarlamaları seyrettim/k. sanırım "hamlet"i bu biçimde uyarlayan daha önce çıkmadı; hamlet'in hikayesini, hücresindeki bir köşeye kıvrılmış bir şizofrenin zihninden bakarak, onun sanrıları yoluyla anlatan.

shakespeare'in oyunlarını (ve diğer klasik metinleri); oyunlardaki olayların geçtiği zamanlardan farklı zamanlara, örneğin günümüze, geçtiği yerlerden farklı yerlere, örneğin tanıdık coğrafyalara uyarlamak tiyatro ve sinema yönetmenleri tarafından yıllardır uygulanan bir yöntem.
özünde tiyatro, sahnede "gerçek"leşenlerin seyirci tarafından -mış gibi olduğunun kabulü, yani oyuncular ile seyirciler arasında imzalanmış karşılıklı bir anlaşma üzerine kurulu bir sanat olsa da; eski tarihli metinler söz konusu olduğunda o metinlerdeki çoğu repliği, kişi ve yer ismini değiştirmeden başka zamana/yere alan uyarlamaların -mış gibiliği daha iğreti değil mi; yani -mış gibi yapmanın çifte kavrulmuş hali? tabii bir kere -mış gibiliği kabul ettikten sonra onun katmerlenmesinin önemi kalır mı diye de sorulabilir.
bence robert lepage hem uyarladığı metnin hikayesini oluşturan/başlatan/kuran temel duruma, hikayenin özüne, ana fikrine sadık kalıyor, hem de hiç iğreti olmadan onu sahnelediği yapımın gösterim yaptığı zamana ve yere taşıyor. bence bu kadar zekice olunamazdı.



"hamlet I collage"ının biçimine gelirsem;
lepage o tek oyuncuyu havada asılı duran, x-y-z koordinatlarında üç yüzeyi bırakılmış yarım bir kübün içine yerleştirmiş ("delilik" olarak tarif edeceğim sahne tasarımı carl fillion'a ait). yarım küp yavaşça dönüyor; aynı bir rüya tekinsizliğinde.
zemin, tavan ve duvar olarak tanımlanabilecek yüzeyler kübün her hareketinde değişiyorlar, dolayısıyla zemini, duvarı ve tavanı tanımlamak imkansızlaşıyor; aynı, bir rüyada veya zihnimizde kurduğumuz hayali mekandaki koordinatların serbestleşmesi gibi.
lepage yarım kübün yüzeylerine projeksiyonla görüntüler yansıtıyor. bunlar; hikayenin geçtiği farklı yerleri temsil eden görüntüler olduğu gibi, oyuncunun canlı veya önceden kaydedilmiş büyük boy görüntüleri de olabiliyor.
lepage her sahnede yüzeylerde farklı büyüklükte farklı konumlarda delikler açıyor; bunlar kah kapı, kah pencere, kah mezar çukuru (alttan yukarı, yani çukurun dibinden/içinden yukarı doğru bakılan!), kah salon tavanı, kah kale burcu merdiven boşluğu oluyor.
lepage bu deliklerden objeler ve eşyalar çıkartıyor; mum, kitap, çekmece, kontrol masası, lavabo..
lepage bazen yarım kübün sınırlarını ve sahne zeminini kullanıyor; kübün üstüne, yanına, altına konumlandırıyor o tek oyuncuyu. bazen küp hareket ederken de bunu yapıyor. oyuncu her an tekinsiz bir durumda. hiç bir anda ayaklarının altında sağlam bir zemin yok. aynı, rüyalarda veya zihindeki hayali mekanlarda olduğu gibi.

lepage bütün bunları yaparken, evet bir yandan gösterinin iksv tarafından üzerine basa basa reklamı yapıldığı üzere bir "multimedya dehası" olarak harikalar yaratıyor, ancak yapımın özüne baktığınızda  sahnede esas tıkır tıkır işleyen mekanik bir düzen var. lepage makinaları seviyor; az çok her işinde sahnede mutlaka bir harikalar makinası yer alıyor; yani lepage'ın zanaatkarane bir tarafı var es geçilmemesi gereken. aslında lepage bu anlamda antik yunan'dan rönesans ve baroğa uzanan sahne mekaniği geleneğinin günümüzdeki temsilcisi.

hayalet sahnesi, ophelia’nın intihar sahnesi, polonius’un eski doğu bloku ülkelerinde insanları gözetleyen gizli polislerin şefi gibi kontrol odasında olduğu sahne ve öldürülme sahnesi, mezarlık sahnesi, hamlet ile rosencrantz ve guildenstern’in karşılaştığı ilk sahne, kafatası yorick'in bir röntgen levhası olarak nesneleşmesi, hamlet’in ingiltere'ye yollanacağını öğrendiği kral ile yemek sahnesi; lepage her birini akıldan çıkmayacak güzellikte tasarlanmış.

lepage iki sahnede o tek oyuncuyu yarım kübün tam ortasındaki boşlukta konumlandırıyor; ayaklarının altından bütünüyle zemini çekip alıyor. dolayısıyla lepage'ın oyuncusu sadece üstün oyunculuk kabiliyetine değil, akrobatik hünere de sahip olmalı ve bunları gösterebilmeli. lepage'ın oyuncusu bir karakterden diğerine bazen anlık mimik bazense anlık aksesuar yardımlı değişimlerle dönüşebilmeli.
yıllar önce danimarka'da, sahneye koymanın yanısıra bizzat oynadığı bu yapımı moskova uluslar tiyatrosu için yeniden ele aldığında lepage'ın elinde usta bir oyuncu var: bu sene festivalin onur ödülünü de alan evgeny mironov. mironov sahnede harikalar yaratıyor; bir bukalemun gibi rolden role geçiyor, bir akrobat gibi rahat ve esnek, oyunun sıkı hareket matematiğini bir an olsun aksatmıyor.

oyunun rüya/zihiniçi atmosferini oluşturan bütün özellikleri, yani; yavaş ritmi, kübün yüzeylerinin bir yerden diğerine geçerkenki bulanık görselliği (enfes video görüntüleri lionel arnould'a ait), her karakter için mironov'un mikrofon sesiyle oynanmış olması ve müzik (ses tasarımı ve hipnotik müzik josuė beaucage'a ait) bana aleksander sokurov’un “anne ve oğul”,  “baba ve oğul” ve "alexandra" filmlerinin atmosferini çağrıştırdı. tabii bunda rusça duymanın da etkisi var hiç kuşkusuz.

robert lepage kendi topluluğu ex machina'nın bir yapımı "needles and opium" ile iki yıl önce festival programındaydı, biletleri satışa çıkmıştı. o dönemde türkiye'nin içinde bulunduğu tehlikeli ortam nedeniyle oyuncular gelmek istemedikleri için gösterimler iptal oldu. iksv tiyatro festivali iki yıl sonra, sahne tasarımı olarak o yapıma çok benzeyen başka bir lepage işini istanbul seyircisinin karşısına çıkardı.
yurtdışında üç farklı yapıtını seyrettiğim ve günümüzün en önemli tiyatrocularından biri olduğunu düşündüğüm robert lepage'ı ve sanatını istanbullularla tanıştırdığı için festival direktörü leman yılmaz'a ve tüm ekibe yürekten teşekkürler.

son bir not da iksv'ye:
internette küçük bir araştırma yapınca, bu yapımın rusya dışında sadece singapur'a turne yaptığını öğrendim. keşke istanbul tiyatro festivali'nde dili ingilizce olmayan yabancı oyunlara sadece türkçe değil ingilizce de üst/yanyazı konulsa. amsterdam'ın ünlü holland festival'de böyle mesela; felemenkçe dışında ingilizce üstyazı var. bu sayede festivale hem yurtdışından özel olarak hem de o sırada şehirde bulunan turistler seyirci olarak çekilebiliyor. en basitinden bu rusça oyuna istanbul'daki bir çok yabancı konsolosluk ve okul çalışanı gelememiştir.

22 Kasım 2018 Perşembe

TEB Oyun 39 / Güz 2018



İmparatorluktan Cumhuriyet'e Ermeni Tiyatrosu ve Yersiz Yurtsuz Kalmış "Unutulan" Kadın Oyuncular NİHAL KUYUMCU
Nesrin Kazankaya'nın Oyunlarındaki Trajik Özellikler AZİME AYDOĞMUŞ
İKİ İzleyiciyle Düşünsel Bir İletişim Kurmaya Çalışıyorum SEMİH FIRINCIOĞLU
İKİ Oyuncuları Deneyimlerini Anlatıyor
İKİ ya da Daha Fazla ÖZLEM HEMİŞ
Seyirci İzlenimleri
Mek'ân Sahne'nin Kadınları ENGİN BAYSAL - ZEYNEP KIZILGÖL
Türkiye'de Feminist Tiyatro Feminist Tiyatroculara Sorduk TİJEN SAVAŞKAN
Türkiye'de Feminist Tiyatro Yapılabilir: Tiyatro Boyalı Kuş JALE KARABEKİR
"yeraltı" Tiyatro Kolektifinde Feminist Dramaturjinin Serüveni HAKAN ALTUN
Üniversitede Feminist Tiyatro FEMİNİST ÇABA
Tanıdık ve Saklı Kadın Hikâyeleri HANDAN SALTA
Allahaısmarladık Cumhuriyet Yeniden TİJEN SAVAŞKAN
Yetti Artık (Enough is Enough) PINAR ÖĞÜN - MELTEM ARIKAN
Feminist Dramaturjiyle Direnme: Flight of the Escales'den No Way Out MERAL HARMANCI
Nederlands Dans Tiyatrosu 2 İzmir'deydi NALÂN ÖZÜBEK
Nilüfer Belediyesi Sahne Eseri Yazma Yarışması Sonuçlandı M. FATİH ÖLEKLİ
2018 Yazında Ege'de Tiyatro Festivalleri NALÂN ÖZÜBEK
Oyunlarda Kadınlardan Oyunlarda Kadınlar'a Feminist Eleştirel Bir Okuma Modeli ELİF CANDAN

19 Kasım 2018 Pazartesi

piccolo teatro di milano’da hüsran



roberto lantini'nin yönettiği goldoni uyarlaması "il teatro comico" (komik tiyatro) kıvamı tutturulamamış aşure gibiydi. yani "gösteri" denince akla gelecek her şeyden biraz vardı; bir tutam fiziksel tiyatro, bir nebze cirque du soleil, biraz parıltılı konfeti, biraz duman, kulağa hoş ve aşina gelen müzik, biraz o, biraz şu. valla bir tek video eksikti, ne zaman çıkacak diye bekledim. en hayal kırıklığına uğradım şey ise, kieslowski'nin filmleriyle (hem "üç renk: mavi" hem de "veronika'nın çifte yaşamı") özdeşleştirdiğim müziklerin kullanımıydı. her ne kadar ortaya karışık da olsa diğer her şey özgün tasarımdı, keşke müzik de bütünüyle öyle olsaydı.

ama neticede "komik tiyatro" neyse ki aşureydi; içi çiğ kalmış kek veya altı pişmemiş börek yenmez ama kıvamı tutturulamamış, içine akla gelen her şey konmuş aşure ne olsa aşuredir ve yenir. lantini'nin "komik tiyatro"su da seyrediliyordu.

seyrediliyordu ama doğrusu bu kalitede; iyi oynanmış, havalı ışık tasarımı olan, kostüm ve sahne tasarımı özenli, postmodern bir yapıma avrupa'da, örneğin almanya'nın herhangi bir şehrindeki herhangi bir ödenekli tiyatroda rahatlıkla rastlarsınız. yani, bu kalitedeki yapımlar avrupa'da bir standarttır zaten; çıta seviyesi buradan başlar. eh o zaman da insan sormadan edemiyor: böyle sıradan bir yapımın istanbul tiyatro festivali'nde ne işi var?