Bin ya da iki bin kişi muayene sonuçlarını geniş ve loş salonda bekliyor ve aralarına sürekli yeni kişiler ekleniyor. Bankalara oturmuş, yatmış ya da çömelmiş, yanlarına bohçalarını, yataklarını, yastıklarını, sandıklarını, semaverlerini almış insanlar, hiç eşyası olmayanlar da var, koşan çocuklar, ağlayan bebekler, yerde uyuyan insanlar; hasta büyükleri olan insanlar, tek kelime İngilizce anlamayan insanlar, onları almaya gelecek olan kişilerin gerçekten gelip gelmeyeceğini bilmeyen insanlar; umutlanan insanlar, çaresiz insanlar, vatan hasreti çeken insanlar, korkan insanlar, onları neyin beklediğini bilmeyen insanlar, ülkeye giriş için gerekli yirmi beş doları nereden bulacaklarını düşünen insanlar, ansızın geri dönmek isteyen insanlar, ayaklarının altındaki zeminin artık kaygan olmamasından mutlu olan insanlar; kısa ya da uzun pantolonlu, eşarplı, etekli, takım elbiseli, şapkalı, püsküllü, ayakkabılı ya da terlikli, eldivenli ya da manşetli, saç örgülü, sakallı, bıyıklı, saçları bukleli ve yandan ayrılmış, çok çocuklu, az çocuklu ya da çocuksuz insanlar - hepsi kalabilecek mi, yoksa Avrupa'ya geri mi yollanacaklar; bunu öğrenebilmek için adlarının okunmasını bekleyen sayısız insan. Bekleyenlerden biri olan genç adam, günü gelince herhalde kıyamet günü bundan pek farklı olmayacak, diye düşünüyor.
Derken salonda büyük bir şangırtı kopuyor, herkes bir an susup gürültünün geldiği yere bakıyor ve görüyor: Büyük Çin vazosu yere düşüp parçalanmış - tam da salonun kalabalık olmadığı, insanlarla, giysilerle ve bohçalarla örtülmediği, taş zemininin açıkta kaldığı ender noktalarından birinde küçük bir kız elinden düşürmüş; Bükreş ya da Varşova, Viyana, Odessa, Atina ya da Paris, Bremen, Anvers, Danzig, Marsilya, Pire ya da Barselona yakınlarındaki kasabasından yola çıktığından beri onca yol boyunca kucağında tuttuğu vazo şimdi orada, varış salonunda, New York'tan önceki son istasyonda kırılıyor, çünkü kız yaşamında ilk kez siyah tenli bir adam gördü, göçmen bürosundan bir memur o sırada tesadüfen salondan geçiyordu, kız adamı herhalde şeytan sandı. Kızın annesinin yüzünde çocuğunu öldürmek istermiş gibi bir ifade var şimdi, kızın yüzünde ise, keşke ölsem, ifadesi. Ardından gürültü yeniden başlıyor, ağlamalar, konuşmalar, çığlıklar, çocuklar koşuyor yine, yetişkinler bekliyor; bir erkek çocuk, yanına gelmesine izin verilen bir akrabasının getirdiği dondurmayı oturduğu banka bırakıyor, dondurma ağır ağır eriyor, çünkü çocuk dondurma nedir bilmiyor.
Baksana, muayene memuru sırtına tebeşirle bir şey yazmış - benimkine de yazmış mı?
Çocuk, sırtında o işaretten olup olmadığını görmesi için arkadaşına sırtını dönüyor, orada mı kalacağını, yoksa Avrupa'ya geri mi gönderileceğini o işaret belirleyecek muhtemelen.
Hayır, sırtında bir şey yazmıyor.
Ne harfi bu?
Bilmiyorum.
Şimdi ben mi geri gideceğim, yoksa sen mi?
Ne bileyim.
Yerde iki küçük kız oturuyor.
Susadım.
Battery Park'ta bir sürü çeşme varmış, büyükannem anlattı.
O zaman içerim suyumu.
Hayır, sakın böyle bir şey yapma.
Nedenmiş o?
O zaman kökenine dair bildiklerini unuturmuşsun, öyle dedi büyükannem.
Bahçeyi unutur muyum o zaman?
Evet.
Ocağı da mı?
Evet.
Büyükbabamı?
Evet.
Büyükannemi?
Evet.
Kediyi?
Evet.
Her şeyi mi?
Evet.
Büyükannen nereden biliyormuş ki?
Başkalarından duymuş.
- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Regaip Minareci)
Can Yayınları



























































