29 Kasım 2020 Pazar

on soruluk sohbetler 23: fabrice guillot

[bu yazı 24 kasım 2020 tarihinde art unlimited'de yayınlanmıştır]

 


Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Dans sözsüz bir sanattır, her koreografi seyirci için bir sorudur: Bu ne anlama gelir? 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Evet, dansın dili toplumumuzdaki bir durumun sembolü olabilir. Bu sözsüz dil yeni perspektifler yaratabilir. Benim disiplinim kamusal alanda performans sergilemek, biz şehirde yeni bir kullanım yaratıyoruz. Duvarın sınırları yeni bir açık alana dönüşüyor. 

  İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Sanatımızı iyi şartlarda paylaşmak için bir an yeni kurallar düşlemeliyiz. Dansçılar arasında kontak daima mümkün, günlük hayatımız içinde kamusal alanda bu ilişkiyi çok çabuk unutuyoruz. 

  "Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Şiir de dans gibi tamamen yoruma açık. Roberto Juarroz, tüm hayatı boyunca 1. volümünden 14. volümüne kadar Dikey Şiir'i yazan Arjantinli bir şair. Örneğin bu benim için büyük bir ilham kaynağı. 

  Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Her yapıt, yeni bir dil yaratmak için keşfedilecek yeni bir nesne, yeni bir aygıt haline gelir. Her bir nesne ve yapıt, kamusal alandaki boşluk ve mimaride yer edinmek için faklı bir yol önerir. Ben hamağımda, neredeyse rüya görerek, boşlukta yeni bir dansın hissine sahip olabilirim. 

  Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmış olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar veriyorsunuz? 
Araştırmamızdaki her bir yeni nesne, yeni bir anlatıma pencere açıyor, bu dramaturji ise haftalarca süren bir çalışmadan sonra gelişiyor. İşte bu an tam da esere bir başlık verilecek an oluyor.

  İşleriniz çoğunlukla mekânın kullanımı ve okunması ile ilgili, mekânı nasıl tanımlıyor ve yorumluyorsunuz? Kamusal alanlardan doğadaki mekanlara, çağdaş mimariden kültürel miras mekanlarına kadar geniş bir spektrumdaki mekanları işlerinize dahil ediyorsunuz; lütfen bize farklı mekanlarda karşılaştığınız bazı zorluklardan örnekler verebilir misiniz? 
Birçok farklı mekânda aynı yapıtları sergileyebiliriz. Yapıt aynı kalır fakat mekân farklıdır, dolayısıyla izleyicilerin algılayışı da değişir çünkü mimariyle etkileşim yenidir. Yeni duvarlar, perspektifler, geometri, karenin hissi, hava… 

  Bu yapıt için neden iki kadın dansçı ile çalışmaya karar verdiniz? 
Sebebini tam net bilemiyorum fakat neredeyse tüm yapıtlarımda bu bir seçim. Benim için dişiliğin mimariyle ilişkisini görmek çok güzel. 

  Pandeminin yarattığı zorlayıcı koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? 
Bizi kuşatan bu durumda özgürlük alanları yaratabilmek için yeni formlar ve uyarlamalar tahayyül etmeye çalışıyorum. 

  İnsanlara bu gösteriyi izlemeden önce söylemek istediğiniz herhangi bir şey var mı? Özellikle de İstanbul izleyicisine? 
 Algınız ve sizin hayal edeceğiniz hikâye iyi olandır.

21 Kasım 2020 Cumartesi

on soruluk sohbetler 22: simona deaconescu (tangaj collective)

[bu röportaj 17.11.2020 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.]

Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekanda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 2019 yılında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluştu. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilen festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer aldı. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin son konuğu, festivalde Daughters adlı yapıtları ile yer alan Tangaj Kolektif’in sanat yönetmeni ve koreografı Simona Deaconescu. 

 Simona Deaconescu, Ciprian Ciuclea, Kaynak: tangajdance.com 

Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Bu, çok tartışma gerektiren büyük bir soru. Çağdaş dans benim için, tüm formları ve sunum biçimleriyle, gerçekliğimizin yönlerini ve onun üzerinde nasıl gezindiğimizi, ona bedenimizle nasıl aracılık ettiğimizi sorgulayan sanat. Dans beden odaklı olduğundan, bir yandan yaratıcılarının soyut düşünceyi keşfetmesine olanak tanırken, genel olarak izleyiciler için onunla ilişki kurmak daha kolay. Bu düşünce tarzı çağdaş dansın, aslında günlük yaşamda fark edilmeden geçilebilecek, varlığımızın önemli taraflarına odaklanarak, insanlarda algı değişikliğini ele almasını sağlar. 

  "Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Hayır, sanatımı usta anlamında etkileyen bir sanatçı yok. Yine de, işbirliği yaptıklarım (sanatçılar, görsel sanatçılar, besteciler, dramaturglar) çalışma yöntemlerimi kökten etkiledi ve bedenin hareketiyle ilişki kurma biçimim hakkındaki vizyonumu değiştirdi. 

  Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Bana ilham veren şey, bedenin evrimi ve kendimizi bir toplum olarak nasıl konumlandırdığımız hakkında düşünmek. Benim sanatım zamanların arasında, bazen geçmişi gelecekle karıştırarak, zamanın gerçekliğimizi derinden etkilediği bir evren yaratmaya çalışıyor. Bu nedenle eserlerim, zamanın tuhaf bir şekilde aktığı ve bunun sahne üzerindeki performansçıların dramaturji ve hareketlerini etkilediği, bir rüya atmosferine sahip olma eğilimindeler. Dans, rüya görürken deneyimlediğiniz gibi “sıra dışı” hislere ışık tutabilir. Rüyalarımın duyusal yönlerini hareket kompozisyonu aracılığıyla yeniden yaşamak, duygusal belirsizlik ve berrak rüya arasındaki köprüde işler kurmama yardımcı oldu. 

  Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Sanatın, akışkan bir doğası olduğu için, içten dönüşme gücüne sahip olduğuna inanıyorum. Ama bence, olgusal bir durumu sorgulama ve gerçekten bir sorunu çözme meselesini ayırmamız gerekiyor. Sanat bazı biçimlerde politik ya da terapötik olabilse de, yaşadıkları toplumu dönüştürmek her zaman insanlara bağlıdır. Bir sanatçı olarak geçmiş ve şimdiki eylemlerimizi, sorunlu olduğunu düşündüğüm konuları sorgulayabilirim, ancak sanatı dünyayı değiştirmenin bir yolu olarak düşünemiyorum. Bu sanatın sorumluluğu olmamalı. 

  “Fringe” sizin için ne anlama geliyor? 
Bir alternatif. Bir kuruma. Belli bir estetiğe. Bazı kültürel politikalara. 

  Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? 
Daughters benim son yapıtım ve aynı aileden 3 kuşak kadın -kız, anne ve büyükanne- arasındaki bağlantının derinliklerine dalıyor. Bu dizgenin en genç kadını olan kız çocuğunun bakış açısından yaratıldı. Bu performansı, tartışılabileceği ve sorgulanabileceği kültürel bağlamlarda sunmaya çalışıyorum. Farklı topluluklardaki kadınların bununla nasıl ilişki kurduğunu anlamak istiyorum. İstanbul Fringe Festivali'nin bunu yapmak için harika bir fırsat olacağını düşündüm. 

  İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? 
Patenli üç kadın, anneleri ve büyükanneleriyle kolektif bir bedeni paylaşıyor. 

  Yapıtınızın fiziksel bir mekanda ve gerçek zamanda seyirciyle karşılaşması yerine onu online olarak dijital bir platformda göstermek sizce nasıl bir etki yaratacak? 
Gösteri, bir trans durumunu uyarmayı amaçlayan özellikle çok yavaşlatılmış bir hıza sahip. Çevrimiçi versiyonunun izleyiciyi aynı atmosfere sokup sokamayacağını merak ediyorum. Öte yandan, çevrimiçi yayın, fiziksel olarak asla ulaşamayacağımız izleyicilere ulaşabiliyor, dolayısıyla bu tür bir kültürlerarası alışveriş de benim için ilginç. 

  İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Umarım sanat ve eğitimin sağlık ve güvenlik kadar önemli olduğunu anlamamızı sağlar. 

  Sizce ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi pandeminin zorlayıcı koşullarıyla nasıl başa çıkıyor? 
Pandemi esnasında dünyanın farklı köşelerinde kültüre karşı sergilenen farklı tutumlar gördük. Pandeminin sanat üzerindeki etkisini çok ciddiye alan ülkeler oldu. Sektöre yardım etmek için çalışıyorlar. Ama benim geldiğim Romanya gibi sanatın unutulduğu ülkeler de var, siyasi liderlerimizin bakış açısından sanatın kültürel gelişim için önemli görülmediğinin bir tezahürü. Devlet desteği, devlet tarafından finanse edilen bazı kurumlara yardımcı olsa da bağımsız sanat ortamı böyle bir kriz durumu karşısında son derece savunmasız.

13 Kasım 2020 Cuma

on soruluk sohbetler 21: ahmet ilker ergin (germinal tiyatro)

  [bu röportaj 10.11.2020 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.]

Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 2019 yılında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluştu. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilen festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer aldı. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin sıradaki konuğu, festivalde Pasaport or Passport oder Reisepass adlı yapıtı ile yer alan Germinal Tiyatro’nun kurucusu Ahmet İlker Ergin.
Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Germinal kelime kökeni olarak "tohum" anlamı içerir. Biz Germinal'i kurarken bu kelimeye ek olarak Zola'nın Germinal'indeki mücadeleyi, başkaldırıyı da ekledik. Tiyatroya eklediğimiz tohumun büyüyüp kökleri sağlam bir ağaca dönüşmesini istiyoruz. Günümüz şartlarında birçok tiyatro açıldıktan kısa süre sonra kapanmak zorunda bırakılıyor. Biz bu şartlarda mücadele ederek, yeni fikir mottosuyla yola çıktık. Güncel olanı takip edip yalın fikirlilikten uzak durmak Germinal'in öncelikli amaçları arasındadır.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Germinal bünyesinde çok farklı disiplinlere yakınlığı olan arkadaşlarımız var. Bu soruya Germinal Tiyatro'nun kurucusu Ahmet İlker Ergin olarak cevap verecek olursam, 2 yıl Berlin'de yaşadım. Haliyle Alman tiyatrosunun üzerimde büyük bir etkisi oldu. Ben de severek kabul ettim bu etkiyi. Çok değerli rejisörler var. Bunlardan biri Michael Thalheimer. İngiltere'den takdir ettiğim yine Almanya'da da çalışan Katie Mitchell. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Çalışırken daha önce seyrettiğim bir filmin veya oyunun etkisi olduğu gibi okuduğum bir gazete küpürü de beni harekete geçirebiliyor. Bunların dışında toplumsal olaylar benim çalışmamı çok etkiliyor. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Sanat her zaman kendini içinde bulunduğu koşullara uyarlayan, o durumun içinde kendini tekrar tekrar var eden bir alan. Bunu da yakın zamanda pandemi sürecindeki karantinada yaşadık. İnsanların bu sürece kolay adapte olmasını sağlayan şey, sanatın kendini dijital alana ve güncel dertlere hızlı bir şekilde adapte etmesinde yatıyor. Bu yüzden tabii ki de sanatın dönüştürücü gücüne her zaman inanıyoruz. 

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor? 
'Fringe' bizim için dışarda olan her şeye rağmen Pasaport or Passport oder Reisepass, kaygısızca üretecebileceğimiz, hem kendi sınırlarımızı hem de çevremizdekilerin sınırlarını zorlayarak iş üretebilmemizi sağlayan bir alanı ifade ediyor. 

Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? 
Pasaport or Passport oder Reisepass, Germinal Tiyatro'nun ilk işi olmasının yanında hem içerik hem de teknik olarak bizim tiyatroya bakış açımızı yansıtan bir oyun. Vizyonumuzu yansıtan en iyi işlerden biri olduğunu düşündüğümüz için bu oyunla katılmayı tercih ettik. 

İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? Hayat mücadeledir. Yapıtınızın fiziksel bir mekânda ve gerçek zamanda seyirciyle karşılaşması yerine onu online olarak dijital bir platformda göstermek sizce nasıl bir etki yaratacak? 
Pasaport or Passport oder Reisepass, aslında fiziksel olarak sahnelenmek üzere hazırlanmış bir oyun. Oyun boyunca seyircilerle sürekli iletişim halindeyiz. Bunu sağlamak dijital alanda daha zor gibi gözükse de gerekli kamera açılarıyla bunu başardığımızı düşünüyoruz. Bunun yanında dijital alanda üretilmiş işleri görmenin seyircinin sanata bakışında belli başlı değişikliklere sebep olduğu kesin. Artık sanata daha farklı sorular ve beklentiler içinde yaklaşıyorlar. 

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Türkiye sınırları içinde üretmeye çalışan sanatçılar olarak, bugün her türlü sanat etkinliği kapalı ve açık alanda yasaklanmışken, umut verici konuşmak zor olabilir. Ama biz sahne sanatlarının bu süreci atlattıktan sonra daha mücadeleci, daha üretken ve her zaman olduğundan daha fazla yeniliğe açık olacağını düşünüyoruz. 

Sizce ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi pandeminin zorlayıcı koşullarıyla nasıl başa çıkıyor? 
Türkiye ne yazık ki pandemi sürecinde sahne sanatlarını ilk vazgeçilecekler listesine koymuş durumda. Özel tiyatrolara herhangi bir ayni ya da maddi yardım yapılmıyor. Başta belli standartlar ve kurallar içersinde açılması beklenen sahneler daha açılmadan tekrar kapatıldı. Sahne sanatlarına sürdürebilir çözümler üretmek için gerekli çalışma ne yazık ki yapılmıyor.

4 Kasım 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 20: thylda bares (collectif 2222)

 [bu röportaj 04.11.2020 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.] 

Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 2019 yılında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluşuyor. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilecek festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer alıyor. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin bir diğer yabancı konuğu, festivalde Traverser le Pont Sous la Pluie adlı yapıtları ile yer alan Collectif 2222’nin yönetmeni Thylda Bares. 


Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Pencereler açmak. Sadece iyi fikirler ve güzel laflarla olmaz, sahne üstünde de çalışması lazım. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Bizim ekip daha çok Lecoq’tan ilham alıyor. Ama listenin sonu gelmez, yine de her gösterimizde farklı bir ekibin etkisi oluyor, örneğin Semiyaniki. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Diğer gösteriler, diğer işler. Filmler, kitaplar ve buluşmalar, tanışmalar. Diğer insanların hayalleri. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Asıl soru neye dönüştürdüğü. Sürekli dönüşüyoruz aslında. Peki, nasıl pozitif anlamda dönüşebiliriz kısmı önemli. İyi sanat bunu yapar, başka bir vizyon katar ve gözümüzü açar. 

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor? 
İhtimaller. Araştırma. Sistemin dışında bir keşif özgürlüğü. 

Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? 
Çünkü uluslararası bir platform, çünkü sınırlar ve özgürlük hakkında bir oluşum ve oyuncularımızdan Sencan Oytun Tokuç festivali biliyor. 

İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? 
İnsanları güldürmek onlara ulaşmanın ve bazı konularda düşündürebilmenin en doğrudan yollarından biri. 

Yapıtınızın fiziksel bir mekânda ve gerçek zamanda seyirciyle karşılaşması yerine onu online olarak dijital bir platformda göstermek sizce nasıl bir etki yaratacak? 
Yepyeni bir tecrübe. Umarım, insanlar canlı gösteriler izlemeyi daha da çok ister, çünkü ekran aynı şey değil. 

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Dönüştürdü bile, çevrimiçi bir festival hayal edilemezdi. 

Sizce ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi pandeminin zorlayıcı koşullarıyla nasıl başa çıkıyor? 
Bunlar biraz yanıltıcı sorular. Çünkü olayların henüz ortasındayız. Fransa’da tiyatrolar yeniden açılıyor. İnsanlar gidip oyun izler mi, bu da bir soru. Ve umarım, tekrar sadece Covid hakkında olmayan oyunlar yaparız ve insanlar (güvenli bir şekilde) bir araya gelirler.

1 Kasım 2020 Pazar

Sonbahardaki Çevrimiçi Yayınlar ve International Theater Amsterdam’dan “Medea”

[Bu yazı 01.11.2020 tarihinde Tiyatro Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır. Yazıyı derginin sitesinden okumak için tıklayın.]

Medea
Fotoğraf: Sanne Peper

Sonbahardaki Naklen Çevrimiçi Yayınlara Bir Bakış 
Sonbaharla birlikte Avrupa’daki gösteri sanatları topluluklarından bazıları, daha önceki sezonlarda İngiliz National Theatre, New York Metropolitan Operası gibi kurumların biletli sinema gösterimleriyle naklen gerçekleştirdikleri yayınları bu sefer internet üzerinden ücretli çevrimiçi olarak hayata geçirmeye başladılar. Amaç sanırım hem salonların 1/3 kapasiteye düşmesinden dolayı gösterileri daha fazla seyirciye ulaştırmak hem de topluluklara ek gelir sağlamak. 

Bu yayınları ilk, Hollanda’nın dünya çapındaki modern dans topluluğu Nederlands Dans Theater (Hollanda Dans Tiyatrosu) eylül ayındaki sezon açılışında başlattı. 
Belçika’nın önde gelen gösteri sanatları kurumlarından Koninklijke Vlaamse Schouwburg (Kraliyet Flaman Tiyatrosu ) bunun için KVS 24/7 adlı yeni bir internet sitesi açtı ve sezon boyunca düzenli olarak, özellikle yapımcılığını üstlendiği işleri ücretsiz olarak naklen çevrimiçi yayınlayacağını açıkladı. Bu program kapsamında Fransa’da yaşayan Türkiyeli dansçı-koreograf Bahar Temiz’in “ICE” adlı yeni işinin 8 ekim 2020’deki dünya prömiyerini izleme imkanımız oldu. Bu gösterinin kaydına siteden ulaşmak hala mümkün. 


Kasım ayıyla birlikte arka arkaya Hollanda, Fransa, Belçika ve Almanya’nın pandemiden dolayı tekrar tiyatro mekanlarını kapatmasıyla, sahnede canlı ama seyircisiz oynanan gösterilerin naklen çevrimiçi yayınları arttı. Örneğin, geçtiğimiz cuma akşamı (30 ekim 2020) Théatre de la Ville Paris Kaori Ito ile Yoshi Oida‘nın “Le Tambour de Soie” adlı modern No gösterisini Espace Cardin’den, Kaaitheater Anne Teresa de Keersmaaker’in “Drumming” adlı çağdaş dans gösterisini Brüksel’deki Rosas Performance Space’den, Tanzhaus NRW Ben J. Riepe’nin “Geschöpfe” adlı çağdaş dans gösterisinin prömiyerini Düsseldorf’dan ve International Theater Amsterdam Simon Stone’nun “Medea” adlı oyununu Amsterdam Stadsschouwburg’dan naklen çevrimiçi yayınladı. 
Çoğunluğu ücretsiz gerçekleşmekte olan bu yayınlar önümüzdeki günlerde, özellikle Almanya’daki tiyatro kurumlarının açıklayacağı yeni programlarla zenginleşecek. 

21. yüzyılın Medea’sı 
Dünya çapında ünlü Hollandalı tiyatro topluluğu International Theater Amsterdam (eski adı Toneelgroep Amsterdam) ITAlive adıyla sezon boyunca belli tarihlerde belli gösterimlerinin İngilizce altyazılı ve naklen gerçekleşecek çevrimiçi yayınlarından oluşan bir program başlattı. Programın ilk yayını 30 Ekim 2020 akşamı, son yıllarda Avrupa’da ünü gittikçe artan Avustralyalı genç yönetmen Simon Stone’un, Euridipes’in aynı adlı ünlü oyunundan esinlenerek yazıp yönettiği “Medea” idi. 

Fotoğraf: Sanne Peper

Stone klasik metinleri sahnelerken onların yeni çevirisini veya uyarlamasını yapmıyor, o metinlerin tartıştığı temel konudan veya sorunsaldan yola çıkarak sıfırdan bir metin yazıyor. Stone’un yine ITA’da sahnelediği, İbsen’in oyunlarından esinlenen “İbsen Huis”, Viyana Burgtheater yapımı olan, August Strinberg’in oyunlarından esinlendiği “Hotel Strindberg” ve Theater Basel’de sahnelediği Çehov’un aynı adlı oyunundan esinlenen “Üç Kızkardeş” Stone’un işlerinden aklıma gelen ilk örnekler. Stone Euripides’in “Medea”sını da benzer bir şekilde ele alarak, 1990’larda Amerika’da gerçekleşen bir olayı; çocuklarını ve kendisini zehirleyerek ve ardından yakarak öldüren Debora Green’in gerçek hikayesini sahneye taşıyor. 

Bilindiği gibi Euripides’in “Medea”sı; protagonist Medea’nın, eşi İason’un iktidar uğruna başka bir krallığın prensesi ile evlenme kararı üzerine, ondan öc almak için çocuklarını ve prensesi öldürmesini konu edinir. Euripides’in Medea’sı bir nevi büyücüdür. Medea’nın çocuklarını öldürme eylemi ise genel olarak delilikle açıklanır. 
Stone’un Medea’sı araştırmacı bilimkadını Anna ise oyunun başında, birlikte çalıştıkları ilaç fırmasından iş arkadaşı da olan kocası Lucas’ı yavaş yavaş zehirlemekten dolayı girdiği bir ruh sağlığı kliniğinden yeni çıkmıştır, tekrar ailecek birlikte yaşamak istemekte ve kocasıyla bunun görüşmesini yapmaktadır. Ancak Lucas, firmada zamanında Anna’nın yardımıyla yükseldiği basamaklardan, şimdi de firmanın sahibinin kızı Clara ile birlikte olarak çıkmaktadır, dolayısıyla Anna ile tekrar bir araya gelmeyi düşünmez, çocukların vesayeti de ondadır. Anna patronuyla yaptığı görüşmede ise işe geri alınmayacağını öğrenir. Anna’nın, kendinden genç iki kadın, kocasının yeni sevgilisi ve bebek bekleyen Clara ile tansiyonlu yüzleşmesi ve klinikten çıktıktan sonra onunla ilgilenen sosyal hizmet görevlisi Mary-Louise’e kendi ayakları üzerinde durduğunu kanıtlama çabasının beyhudeliği de yine Anna’nın kendi geleceğine dair umutsuzluğunu pekiştirir. 

Bob Cousins’in tasarladığı bütünüyle bembeyaz, sınırları yuvarlatılarak muğlaklaştırılmış sahne mekanı modern bir kadın olarak Anna’nın ailesi ve işi olmadan düştüğü varoluşsal boşluğu, yalnızlığını ve kaybolmuşluğunu cisimleştirir adeta. Olaylar ilerledikçe Anna’nın eylemlerinin sonuçları olarak önce şarap, sonra kan, en son da tavandan dökülerek zemini kaplamaya başlayacak ve Anna ile iki çocuğunu örtecek olan küller bu beyazlık içinde görsel olarak gözalıcı olduğu kadar, anlamsal olarak zihinçelici lekeler oluştururlar. 
Stone bu oldukça komplike ilişkiler ve duygular barındıran hikayeyi, ard arda gelen sahneleri hafifçe iç içe sokarak oldukça akıcı hale getirdiği bir sahne trafiğiyle 80 dakika gibi kısa bir sürede anlatır; hikayenin merkezindeki Anna’nın içine düştüğü kaçınılmaz boşluktan çıkışsızlığını ustaca ortaya serer. 
Yapımın başarısında abartısız oyunculuklarıyla bütün ekibin rol oynadığını düşünüyorum, ancak beni en çok çarpanın, Anna’yı canlandıran Marieke Heebink’in doğallığı olduğunu vurgulamalıyım. Stone’un ITA’da 2015’te sahneye koyduğu bu “Medea” yapımı; hem 2015 Hollanda Tiyatro Festivali’ne seçilmiş hem de o yıl Marieke Heebink’e Theo d’Or ödülü kazandırmış, beş yıldır bir çok şehre; orijinal Hollandalı oyuncu kastıyla Londra Barbican’dan Paris Odéon-Théatre de l’Europe’a, Amerikalı oyuncularla bir sahnelemeyle New York Brooklyn Academy of Music’e, Avusturyalı oyuncularla bir sahnelemeyle de Viyana Burgtheater’a konuk olmuş. 


Fotoğraflar: Sanne Peper

ITAlive’ın kasım ayında gerçekleşecek ücretli naklen çevrimiçi yayınlarında izleme imkanı bulunan iki yapım, aynı zamanda topluluğun artistik direktörü, Belçikalı dahi yönetmen İvo van Hove tarafından sahnelenen iki edebiyat uyarlaması; ilki, kitaplarından Thomas Ostermeier’in yaptığı sahnelemelerle son yıllarda tiyatro dünyasında da adından çok söz ettiren genç Fransız yazar Édouard Louis’nin aynı adlı kitabından “Wie heeft nijn vader vermoord” (Babamı Kim Öldürdü) 6 kasım 2020’de, ikincisi Hollanda’nın uluslararası camiada en tanınmış yazarı Louis Couperus’un aynı adlı kitabından “De stille kracht” (Saklı Güç) 26 kasım 2020’de.

 

27 Ekim 2020 Salı

on soruluk sohbetler 19: isabelle v. gatterburg (backsteinhaus production)

[bu röportaj 27.10.2020 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.] 

Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da Türkiye'de ilk kez 2019 yılında gerçekleşen Istanbul Fringe Festival’ın ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluştu. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilen festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer aldı. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin sıradaki konuğu, festivalde Wolfgang adlı yapıt ile yer alan Isabelle v. Gatterburg (Backsteinhaus Produktion).

(Fotoğraf: Alex Wunsch)


Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? 
Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? Bizce özü hala aynı, çağdaş da olsa -bugünden ya da geçmişten fark etmez, zamanla gelen değişimi ifade etmenin yoludur. Bizim için tiyatronun özü her zaman kafamızdaki soruları resmetmek ve onları insanın idrakinin ötesine ulaştırmak. Tiyatro/dans toplumun gerçeklerine ve yaşananlara bir cevap ve tepki alanı olmalı. Tartışmaya açık bırakılmalı. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Pek çok kişi var ve sayıları gittikçe artmakta diyebiliriz, bizce başkalarından ilham alabilmek oldukça gerekli ve çok hoş, özellikle diğer sanatçı ve tiyatroculardan. Ama “usta” dan söz edeceksek, bizim “usta”mız ve ilhamımız beraber çalıştığımız ekibimiz, dansçılarımız, dekor tasarımcıları, dramaturglar ve beraber iş yaptığımız bütün tiyatro insanları. Onların işe getirdikleri, bizim vizyonumuza olan katkıları hatta bazen karşı çıkışları işimizin parçalarını oluşturuyor. Ayrıca büyük bir ekibin içinde tartışarak, diyalog kurarak bir fikir geliştirmek, bir “usta”yı taklit etmekten çok daha tatmin edici. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Yararlandığımız çok farklı kaynaklar var. Öncelikle uzun süredir üzerinde çalıştığımız bir tema oluyor ve bu genellikle daha önce çalıştığımız temanın devamı niteliğinde diyebiliriz. Çoğunlukla toplumdan ve politik çevremizden devşirdiğimiz konular üzerine ve mevcut şartları göz önünde bulundurarak çalışıyoruz. Yani rüyalardan ziyade gerçeklerin rolü daha büyük. Tema herkesin kafasında oturduğunda, ana çalışma alanımızın içinde bulunan kişilere göre farklı yaklaşımlarla işe koyuluyoruz. Bazıları dansla, bazıları hareketle, bazıları yazarak, bazıları da besteleyerek işe girişiyor. Ama ne olursa olsun en önemli prensibimiz, birlikte, devamlı tartışarak çalıştığımız işe itici güç olmak ve onu başka bir noktaya taşımak. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Sanatın dönüştürücü bir tarafı olduğuna kesinlikle inanıyoruz, fikirleri harekete, düşüncelere, daha somut anlara dönüştüren. Hem icra edenin hem de izleyip, tanık olanın içinde bir şeyleri özgürleştiriyor. Yani iyi anlamda bir dönüştürücü gücü var. 

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor? 
Bizce “fringe”, sanata ve sanatın her zaman alışıla gelen formlara uymayabileceğine inanan insanlar. “Fringe”, alternatif sanata duyulan aşk ve provokatif olmaktan kaçınmaz. 

Neden özellikle bu işinizle Istanbul Fringe Festival’a katılmaya karar verdiniz? 
Bu işin bizim için önemi büyük. Göçmenlik ve insanoğlunun onu nasıl ele aldığı, her zaman tartışmaya açık bir konu olacak. Oyunun, bu anlamda, Batı Avrupa’nın kendisini dünyanın sahibi görecek denli kibrine dair söyleyecekleri var. Ve hatta yalnızca bununla kalmayarak, insanların genel olarak dünya üzerinde hak iddia etmelerine dair de söyleyecekleri var. Örneğin kurt sürülerine baktığınızda “kimse arkada bırakılmaz” gibi benimsemiş oldukları oldukça net kurallara sahip bir topluluk görürsünüz ki insanoğlu muhtemelen hiçbir zaman tam anlamıyla bunu öğrenmeyi beceremeyecek. 

Istanbul Fringe Festival'da gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? 
Auuuuuuuu (uluma) 

Yapıtınızın fiziksel bir mekânda ve gerçek zamanda seyirciyle karşılaşması yerine onu online olarak dijital bir platformda göstermek sizce nasıl bir etki yaratacak? 
Aslında video üzerinden durumu ve altında yatan düşünceyi görebiliyorsunuz ancak tabii ki canlı izlemek kesinlikle daha iyi. Oyun, uzamın dönüşümüyle oynuyor ve seyirci de aynı uzamın ters köşesinde kalıyor aslında. Böylece seyirci, herhangi bir itici kuvvet olmaksızın kendiliğinden oyuna katılmış ve almaya daha açık bir konumda oluyor. 

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Hiçbir fikrimiz yok -ancak umalım ki, insanlar akın akın tiyatro salonlarına koşuyor olsun. Fiziksel deneyim ne kadar doyurucu ise dijital dünya da bir o kadar küçük bir eklentiden ibaret. 

Sizce ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi pandeminin zorlayıcı koşullarıyla nasıl başa çıkıyor? 
Bir şekilde idare ediliyor; birçok fon, sistemlerini değiştirerek, ücretli yardımlara veya açık alan performanslarına yöneldi. Gerçekte ne olduğunu yaz sonrasında sezon başladığında göreceğiz… Aynı mekânda alıştığımızdan çok daha az insan olur herhalde… Ve bolca tek kişilik oyun.

7 Ekim 2020 Çarşamba

on soruluk sohbetler 18: rudi galindo (teatro pachuco)

[bu röportaj 06.10.2020 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.]


Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 2019 yılında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluşuyor. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilecek festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer alıyor. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin ilk yabancı konuğu Belçika’lı, festivalde Coup de Foudre adlı yapıtı ile yer alan Teatro Pachuco’dan Rudi Galindo. 

Tiyatronun/dansın özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Hmmm, öz, kelimeler olmadan hareket ve jestle iletişim kurma arzusu gibi görünüyor. Bir his, dürüst bir tepki ve tabii ki zihin için besin. Evrilmeye ve büyümeye devam eden bir şeyi tanımlamak zor. Biz işlerimizde sınırları eritmeye, taze, organik, hayatla ilgili ve dürüst kalmaya çalışıyoruz 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
İşlerimiz pek çok farklı sanatçı ve müzisyenden etkileniyor: Pina Bausch, Buster Keaton, René Magritte, Tom Waits. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
İşlerimiz genellikle gerçekleşen bir rüya olarak niteleniyor. Dans ve clown'ın sınırlarını esnetmeye çalışıyoruz. Yeni biçimler ve hareketler bizim için sonsuz bir arayış alanı. Rüyalar işlerimiz için vazgeçilmez. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Evet, tabii ki. Aynı zamanda seyirci eğlendirmeye ve düşünce için besin kaynağı sağlamaya da önem veriyoruz. 

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor? 
“Fringe”de olmak sınırda olduğunuzu, anaakımın dışında; ancak ulaşılabilir olduğunuzu ima ediyor.

Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? 
Geçen sefer katıldığımızda o kadar harika bir deneyim yaşamıştık ki geri dönmek istedik. 

İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? 
Hilesi olmayan sihir, kelimeleri olmayan şiir. ,

Yapıtınızın fiziksel bir mekânda ve gerçek zamanda seyirciyle karşılaşması yerine onu online olarak dijital bir platformda göstermek sizce nasıl bir etki yaratacak? 
Tuhaf olacak. 

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Sanat her zaman hayatta kalmanın bir yolunu buluyor. Covid deneyimi onu sadece daha hayati ve önemli kılacak. Sanat hep varolacak. Onu varolmaktan alıkoyabilecek hiç bir şey yok. 

Sizce ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi pandeminin zorlayıcı koşullarıyla nasıl başa çıkıyor? 
Bu garip günlerde sanatın gelişip büyümesi için en iyi seçenek kapalı tiyatroların bayat atmosferini terk edip sokaklara, kamusal alana ve parklara yayılması. Herhangi bir yer yaşayan ve heyecan verici bir sanat sahnesi olabilir.

1 Ekim 2020 Perşembe

"Öteki"den..

 


"...
Odanın kapısı, içeri giren kişinin son derece önemsiz biri olduğunu belirtmek ister gibi yavaşça, gıcırdayarak açıldı ve Bay Golyadkin’e son derece benzeyen bir kişi kahramanımızın oturduğu masanın önünde sessizce, çekingen bir halde durdu. Kahramanımız kafasını kaldırımadı, hayır, bu kişiyi göz ucuyla, hafifçe süzdü ve her şeyi en ince ayrıntısına kadar gördü, anladı. Utancından kıpkırmızı oldu ve kafasını, avcısından kurtulmak için kafasını sıcak kuma gömen devekuşu gibi, kağıtların arasına gömdü. Yeni gelen adam Andrey Filippoviç’e selam verdi ve sonra bütün amirlerin yeni gelen memurlara karşı kullandıkları resmi kibarlıkta bir ses duyuldu. “Şöyle oturun lütfen, -Andrey Filippoviç, yeni gelene Antom Antomoviç’in masasını işaret etmişti,- Bay Golyadkin’in karşısına geçin, size hemen bir iş vereceğiz.” Andrey Filippoviç, nazikçe ve yeni gelene ne yapacağını gösteren bir el hareketiyle konuşmasının bittiğini işaret etti ve vakit kaybetmeden önündeki kağıt yığınına daldı. 

Bay Golyadkin nihayet kafasını kaldırdı; oracıkta bayılmamasının tek nedeni yabancının kim olduğunu hissedip olacakları önceden tahmin etmiş ve kendini buna hazırlamış olmasıydı. Bay Golyadkin’in ilk hareketi hızlıca çevresine bakmak oldu, fısıldaşan, bu konu hakkında şakalar yapan, ağzı hayretten bir karış açık kalan, korkudan masasının arkasına saklanan kimse olmuş muydu? Ama Bay Golyadkin’den başka şaşkınlığa düşen kimse yoktu. Arkadaşlarının ve meslektaşlarının tavrı Bay Golyadkin’i hayrete düşürmüştü. Sağduyuya sığmayan bir durumdu. Hatta bu garip sessizlik Bay Golyadkin’i korkutmuştu. Mesele meydandaydı; garip, çirkin, akıl almaz bir durumdu. İnsanı yerinden zıplatacak kadar garip. Bütün bunların Bay Golyadkin’in aklından hızla geçenler olduğunu söylemeye gerek yok. Kendi kendini yiyip bitiriyordu. Bunun için yeterli nedeni vardı doğrusu. Bay Golyadkin’in tam karşısında oturan kişi Bay Golyadkin’in korkusu, Bay Golyadkin’in utancı, Bay Golyadkin’in önceki geceki kâbusu, kısacası Bay Golyadkin’di; hem de ağzı açık, elindeki kalemiyle donakalmış bir halde masasında oturan Bay Golyadkin değildi; şefine yardım eden Bay Golyadkin değildi; silik davranmaktan ve kalabalığın arasında kaybolmaktan hoşlanan Bay Golyadkin değildi; tavırlarıyla açıkça “ben size ilişmiyorum, siz de bana ilişmeyin” ya da “ben kimseye bulaşmıyorum, kimse de bana bulaşmasın” diyen Bay Golyadkin değildi, hayır bu, bizim Bay Golyadkin’e tıpatıp benzemesine rağmen farklı, tamamen farklı, başka bir Bay Golyadkin’di; boyu bosu aynı, giyimi aynıydı, saçı bile aynı şekilde dökülmüştü, kısacası o kadar benziyordu ki yan yana otursalar hangisinin gerçek hangisinin sahte, hangisinin eski hangisinin yeni Bay Golyadkin olduğunu kimse ayırt edemezdi.
...”

-Fyodor Mihayloviç Dostoyevski 
 Çeviri: Tansu Akgün 
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

29 Eylül 2020 Salı

on soruluk sohbetler 17: zeynep özden & ilkim üskent

[bu röportaj 29.09.2020 tarihinde unlimited'de yayınlanmıştır.]



Mevcut koşullardan ötürü fiziki mekânda ve gerçek zamanda bir araya gelmek halen çok mümkün olmasa da, Türkiye'de ilk kez 18-22 Eylül 2019 tarihleri arasında gerçekleşen İstanbul Fringe Festivali'nin ikinci edisyonu bu sene seyircisiyle, bazen canlı yayın aracılığıyla olmak üzere, dijital mecralarda buluştu. 21-27 Eylül 2020 tarihlerinde YouTube, Zoom, WhatsApp ve diğer sosyal medya mecralarından ücretsiz takip edilebilen festivalde dans, performans ve tiyatro gösterileri, atölye çalışmaları, sanatçı-izleyici buluşmaları, söyleşiler ve kapanış partisi yer alıyordu. Biz de bu fırsattan istifade sizler için programda yer alan yerli ve yabancı sanatçıları ve onların yapıtlarını yakından tanımak, içinden geçmekte olduğumuz koşullarla nasıl başa çıktıklarını anlamak istedik. Fringe dizimizin ikinci konuğu da festivalde İç Savaşlar adlı yapıtı ile yer alan Tiyatro Pera’dan Zeynep Özden ve İlkim Üskent. 

Tiyatronun özü sizce nedir? Çağdaş tiyatroyu/dansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? 
Zeynep Özden: Oyun duygusu, hikâye anlatımı ve ortak bir nabız atışı, bir hissediştir bana göre. Bu ortaklık hem ensemble içinde hem de seyirciyle sahne arasında kurulan bağdır. Çocukken izleyip beni heyecandan yerime oturtmayan, hüzünlendiren, keyiflendiren, etkileyen, anlatılan hikâye yoluyla sahnenin büyülü dünyasında çıkılan ortak bir gezintidir diyebilirim. Çağdaş tiyatro post-bocalamalar içinde kimi zaman kaybolup kimi zaman hem haz verip aynı zamanda öncü, sarsıcı ve ayıltıcı olmayı başaran bir arayış olabilir. 

İlkim Üskent: Bence dramatik sanatların özü, dönüştürebilme yeteneğinde saklı. Bu soruyu cevaplarken tiyatro ve dans eksenli konuşmaktansa tamamını dramatik sanatlar tanımlaması altında toplamayı daha makul buluyorum. Söz gelimi bir dramatik yapıtta, öze dair, aradığım ilk nitelik sarsıcı bir etkiye sahip olması. İlk başta söylediğim dönüştürebilme yeteneğini bu sürecin bir öncülü olarak konumlandırabilirim. Sarsıcı etkisi olan bir dramatik yapıt, günün sonunda seyirci üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip oluyor. Sokrates'in ''at sineği'' benzetmesindeki gibi bir fonksiyondan bahsediyorum aslında. Dramatik anlamda, ben bu rahatsızlık hissinin dönüştürücü bir etkisi olduğuna inanıyorum. 

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz bir sanatçı ya da size ilham verdiğini düşündüğünüz biri var mı? 
Zeynep Özden: Pera Güzel Sanatlar’dan sevgili hocam ve Tiyatro Pera’nın sanat yönetmeni Nesrin Kazankaya ile mesleğe başladığımdan beri birlikteyim. Eğitmenlik, oyunculuk, yönetmenlikte yolumu açan, aydınlatan ustamdır. Onun dışında dünyadaki “ustalar”ı da elimden geldiğince yerinde izleyerek ve kitaplar, videolar, görseller kanalıyla takip etmeye çalışıyorum. Çeşitli dönemlerimi daha fazla etkileyenler, hep hayranlık duyduklarım tabii ki olmuştur. 

İlkim Üskent: Bu tarz sorulara yanıt verirken çok zorlanıyorum ben. Şöyle hızlıca bir düşündüğümde aklıma gelen isimlerden biri Coen Kardeşler. Ben onların yeni bir filmi çıkaracağını öğrendiğim vakit heyecanlanıyorum açıkçası. Tekrar tekrar izleyip yepyeni ilhamlar aldığım bir ikili Coen Kardeşler. Çektikleri filmlerde hayatı ciddiye alma şekilleri açısından gözle görünür bir tutarsızlık var. Özellikle de bu tutarsızlıkla dalga geçiyorlar aslında. Ve anlatım biçimlerine de doğrudan yansıtıyorlar. Filmlerindeki bu dilden etkilendiğimi söyleyebilirim. 

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi oluyor mu? 
Zeynep Özden: O anda Türkiye’de ve dünyada olanlar; içsel olarak uğraştığım konular; haksızlıklar, eşitsizlikler, denklemler… Metin bazlı bir tiyatro yaptığım için metnin kendisi ile kurduğum bağ. Çok canlı bir rüya alemim yok maalesef, ama çalışma sürecinde işlerin rüyama girdiği çok olmuştur tabii!   

İlkim Üskent: İlham aldığım şeyler hayatın bizzat içinde varlığını sürdüren şeyler oluyor. Bu anlamda doğrudan hayallerimden beslendiğimi söyleyemem aslında. Yeni bir senaryoya başlayacaksam ilk etapta temel çıkmazı kurguluyorum. Bu bazen gazetede okuduğum bir haber ya da duruma bağlı bir açmaz olabiliyor. Öte yandan kafamın içinde bazı anlar ya da görseller oluşuyor, o görsele ulaşabilmek için yollara bazı çatışmalar, tuzaklar ve karakterler oturtuyorum. Vay canına! Şu an tekrar fark ettim, galiba ben pek ilhamla çalışmıyorum. 

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? 
Zeynep Özden: Evet kesinlikle inanıyorum. Hatta inanmasaydım bu işi yapmayabilirdim sanırım. Üzerinde çalıştığımız işler bizleri dönüştürüp, insanlar ve konular bazında bizi zenginleştirdiği gibi buluştuğu kişileri de bir biçimde etkilemeli, sonrasında akıllarında küçük de olsa bir yer tutmalı diye düşünüyorum. Beğenmeyip öfkelenmesi, karşı çıkması da buna dahil. En azından ideal olan bu bence.

İlkim Üskent: Ben bu fikre inananlardanım. Uzaktan bakıldığından belki fazla idealist bir yaklaşım gibi görülebilir. Fakat kendi işlerimizde konu edindiğimiz durumlar ve bu konuları ifade etme biçimimizdeki cüretkar seçimler izleme geleneğindeki kalıpları aşarak bu değişimin ilk adımlarını temsil edecek. Bu bağlamda ''serbest düşünme'' yetimizin üzerine daha fazla gitmeliyiz diye düşünüyorum. 

“Fringe” sizin için ne anlama geliyor? 
Zeynep Özden: Farklı işler, denemeler yapan sanatçıları bir araya getirip, ortak paylaşımlar yaratan, yüreklendiren bir oluşum olarak görüyorum. Edinburgh’da bir kez Fringe döneminde bulunma şansına eriştim. Ve o festival havası, bir kentin her noktasında bambaşka türlerde işler izleyebilme hali beni derinden etkilemişti. Kentin uluslararası festivalini kapsam, çeşitlilik, seyirci bazında fersah fersah geçmiş olan bu festival bir sanatçı için günler süren bir şenlikti. Bende de fringe şenlik olarak kaldı. 

İlkim Üskent: Fringe kelimesinin karşıladığı anlamlara şöyle bir göz atarken enteresan bulduğum bir tanımla karşılaştım. Şöyle diyor; ''Işık dalgalarının karışması sonucu üretilen koyu çizgiler'' Metinler arası ve biçimler arası bir geçiş söz konusu yani. Tiyatro/dans eksenli bir festivalden bahsettiğimiz için farklı anlatım biçimlerinin birbiriyle diyalog içinde olması benim için makul bir tanım olabilir. 

Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? 
Zeynep Özden: Pandemi sürecinin başında muhteşem öngörümle (!) bu süreç 10-15 gün sürer ben iyisi mi bir çeviriye başlayayım dedim. İç Savaşlar oyununu daha önce okuyup etkilenmiştim. Oyunu çevirdim. Pandemi yaşamın öngörülebilir yanını belirsiz bir geleceğe kadar erteleyip, bu belirsizlik beni boğmaya başladığı dönemlerde tekrar oyunu düşünmeye başladım. Yazarın oturma odasına oturttuğu bu oyunu ben zaten sahnede de yapacak olsam oyunculardan kendilerine birer oturma odası kurmalarını isteyecektim. Evlerimizde hapisken üretebilmek için çok uygun geldi. Oyuncular gerçekten kendileri, kendi oturma odalarında oyun üzerine yaptığımız bu denemeyi kaydettiler. Sonra Fringe’in online olacağını okudum. İletişime geçtiğimde pandemide yapılan dijital işlere de yer vermek istediklerini söylediler. Aslında sanırım en “söze dayalı” iş bizimki. Ama ben yine de katıldığımıza çok mutluyum. 

İlkim Üskent: Biz İç Savaşlar ekibi olarak bu video performans çalışmasını salgın süreci içinde ürettik. Ve yer alabileceği platformlar üzerine düşündük bir süre. Özellikle yönetmenim Zeynep Özden ile birlikte. Sonra Zeynep Fringe İstanbul'un bu yıl online olacağını anlattı bana. Ben de İç Savaşlar'ın Fringe İstanbul için uygun formatta bir iş olduğunu düşündüm. Günün sonunda hem festival içeriğinin hem de bizim içeriğimizin uyuştuğu bir netice elde etmiş olduk. 

İstanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? 
Zeynep Özden: İçimizde çocukluğumuzdan beri dinmeyen savaşlar gibi dünyadaki iç savaşların da kazananı maalesef olamıyor; bizler de yalnızca kaybedenler olarak atmosferde yerimizi ararken bir resim oluşturuyoruz. 

İlkim Üskent: Birbirinden farklı dört hikâyenin yaşanmış ''aynı'' anıları derdim. 

Yapıtınızın fiziksel bir mekânda ve gerçek zamanda seyirciyle karşılaşması yerine onu online olarak dijital bir platformda göstermek sizce nasıl bir etki yaratacak? 
Zeynep Özden: Biz “İç Savaşlar” oyunu üzerine yaptığımız bu denemeyi en baştan bir video performans olarak, dijital yayınlamak üzere tasarladık. 

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? 
Zeynep Özden: Dijital işlerin, açık havalar için tasarlanan mekân işlerinin çoğalacağını düşünüyorum. Performans sanatları farklı yollar deneyip, farklı mecralarda güç kazanacak. Ancak bence hepimiz yine işin özüne, seyirciyle canlı yaşanan alışverişe dönebilmeyi iple çekiyoruz. 

İlkim Üskent: Şahsi gözlemim sahne sanatlarının dijital formlar aradığı yönünde oldu. Online oyun, video performans ve tek kişilik izlekler gibi üretim süreçlerinde bulunan dönem arkadaşlarımın işlerini izledim. Orta vadede de sözünü ettiğimiz türlerde işlerin artacağını ve seyircinin de kavramsal anlamda entegre olacağını düşünüyorum. Bu süreç medya için yakın geçmişte dijitalleşmeyle sonuçlandı. Dramatik sanatlar içinde bu dönüşüm ivedilikle gerçekleşecek bence. 

Sizce ülkenizdeki gösteri sanatları çevresi pandeminin zorlayıcı koşullarıyla nasıl başa çıkıyor? 
Zeynep Özden: Özelde tiyatroyu kültürlerinin içinde bir gereksinim gibi gören ülkeler, tüm dünya için yeni ve yıkıcı bir lanet olan bu pandemi sürecinin henüz başlarında planlı bir mücadeleye girdiler. Destekler dağıtıp, havalandırmaları yenilediler, koltuk düzenlerini gerçekten önerilen mesafeye göre düzenlediler vs. Bizdeyse ekonomi pandemi öncesinde de zaten batık durumdaydı. Kültür-sanat hali hazırda pek çok kişi için bir lüks sayılıyor. Acaba bu durumda gerçekten “önce ekmek mi geliyor?”. Bilemiyorum, kuşkusuz önce sağlık ama yeni sezon büyük bir belirsizlikle başlıyor.

27 Eylül 2020 Pazar

çevrimiçi gösteri izlenimlerim V - bir whatsapp performansı: nadir sönmez'den "erkek cinayeti"


büyüdükçe doğallığa dair niteliğini kaybederek sevimsizleşen bir kuzey ege köyünde, yazlıktayım. sabah, bir hafta önce bize yamanan, iki gün önce de hastalandığını anladığımız sarmanı (biz ona kehri adını verdik) günlük antibiyotik dozunu alması için götüreceğim veteriner, müsait misiniz diye aradığımda, şu anda ameliyata giriyorum bir saat kadar sonra gelin deyince, endişelendim. bir saat kadar sonrası tam da nadir sönmez’in fringe istanbul kapsamında merakla beklediğim, 12 saatlik bir zaman diliminde whatsapp’ta gerçekleştireceği performansının başlangıcına denk geliyordu. yapacak bir şey yoktu, hayat galip gelmişti. 

yaklaşık bir saat kadar sonra, bir elimde dört aylık kehri ile ilaçları, kovid salgınından dolayı giremediğim kalabalık veteriner kliniğinin hemen önündeki boş alanda dikilirken, bir yandan da telefonumun whatsapp uygulamasından performansın başlangıcını, sönmez’in yapacağı ilk paylaşımı bekliyordum. ilk paylaşım şehvet kelimesinin türkçe sözlük anlamını gösteren bir internet sitesinin, üzerinde oynanmış ekran fotoğrafıydı. 

“erkek cinayeti”; sönmez tarafından “türkiye’de gay bir erkek olarak yaşamanın ve gay kültürüne dair metinler yazmanın nasıl hissettirdiğini, günlüğüme yazıyormuş ya da yakın arkadaş çevreme anlatıyormuş gibi açıklıkla paylaştığım bir metin” olarak tanımlarken, fringe istanbul’un broşüründeki tanıtımda “istanbullu bir performans sanatçısının, ünlü gay porno yıldızı arpad miklos’un hayatına son verme kararını anlamak için giriştiği sosyal otopsi sırasında; hem kendisinin, hem de türkiye’deki bazı sanat kurumu çalışanlarının ellerini kana bulamadan da olsa bu olaya karıştığını keşfetme” hikayesi olarak belirtilmişti. 
sönmez’in kendi tasarladığı hiç bir performans işini daha önce deneyimlememiştim, oyuncu olarak ise sadece “ali ile ramazan”da seyretmişim ama oradaki performansını hatırlamıyorum. ancak, art unlimited’deki bir yazısında seyrettiği gösterilere dair sakin bir üslupla yaptığı keskin yorumları, ve yine art unlimited’de arkadaşım ayşe draz’la birlikte ona fringe istanbul vesilesiyle yönelttiğimiz sorulardan birinde, bana göre yaşayan ve gösteri sanatlarında işler üreten en yaratıcı görsel sanatçı dimitris papaioannou’dan bahsetmesi ona kanımı kaynatmıştı. ama, “erkek cinayeti”ne dair beni en çok heyecanlandıran ve cezbeden unsur, salgın sürecinde anlık ve uzaktan/çevrimiçi gerçekleşen performanslara ilgi ve merak duyan bir seyirci olarak bu performansın whatsapp’ta gerçekleşecek olması idi. bir mesajlaşma uygulaması olan whatsapp’ın performansta nasıl kullanılacağı benim için en büyük merak unsuruydu. performansın 12 saatlik süresi de ayrıca merakımı gıdıklayan başka bir önemli unsurdu, zira oldum olası zamana yayılan, zamanı uzatan, zamanı kaygısızca kullanan gösterilere ilgi ve sempati duymuşumdur. 

“erkek cinayeti”nin ikinci paylaşımı ilkinden 5 dakika, üçüncü paylaşımı ise ondan 20 dakika sonra geldi. ilk iki saatteki paylaşımların aritmik zamanlamasını fark edince, bu performansa konvansiyonel bir uzaktan/çevrimiçi gösteri deneyimi gibi yaklaşmama, onu konsantre bir şekilde 12 saat boyunca telefon elimde bekleyerek takip etmeme kararı aldım. bu performansı; whatsapp’ta bir dostumdan, arkadaş/iş grubundan veya çalışma arkadaşımdan gün içinde/boyunca beklenmedik, vakti önceden belirlenmemiş, bir anda gelen mesajların tesadüfiliği ve sürpriziyle deneyimleyecektim. paylaşımların aritmikliği, seyircinin performansı deneyimleme şekline dair sönmez’in de niyetinin böyle olma ihtimalini, bende his olarak güçlendirdi. zaten başka da şansım yoktu; başta dediğim gibi yazlıktaydım, yıllık iznimin son günlerindeydim, gün içinde kesin kumsala gidecek ve yüzecektim, bir de, uzun zamandır görmediğim bir akrabam akşama doğru ziyarete geleceğini haber vermişti. 

öğleden sonra 1’e doğru videolu bir paylaşım geldiğinde; kehri’yi 2-3 saatliğine veterinere bırakmış, arabayla, her gün kumsalından denize girip öğle yemeği yediğim lokantaya varmış, yüzmüş, bulutlu ama rüzgarsız havanın sakinliğinde, deniz kenarındaki şezlongta uzanmaktaydım. performansın ilk soundcloud kaydını ise zeytin ağaçları altındaki lokantada bir porsiyon sardalyayı mideme indirirken dinledim. performansı böyle takip ediyor olmak tam da whatsapp mesajlaşmalarının ruhuna uygun olmuştu sanki. ben öğlen 12:00’den gece 12:00’ye gündelik hayatımın düzenini değiştirmeden yaşayacak, “erkek cinayeti”nden anlık gelen paylaşımlar da gündelik hayatımın içine sızacaklardı. 

bir kaç gün önce sevgilime de önermiştim bu performansı takip etmesini, süresini uzun bulduğu için ilgilenmemişti. belki merakını uyandırırım hevesiyle, öğleden sonra 3 gibi, çok daha önce gönderilen o ilk soundcloud kaydını yolladım ona whatsapp’tan. o vakte kadarki paylaşımlardan, performansın çıkış noktasının, başka bir deyişle, etrafında dönüp dolaşacağı bütün konulara değinen merkez metninin bu olacağını hissetmiştim. ilerleyen saatlerde bir soundcloud kaydı daha paylaştı sönmez ve onun etrafında ikinci bir merkez oluşturdu. performansın omurgasını bu ses kayıtlarının oluşturduğunu ise ancak saat gece 12:00'ye yaklaştığında whatsapp'a düşen son ses kaydını dinledikten sonra anladım.

nadir sönmez “erkek cinayeti” ile; hem içerik hem de biçim açısından çok katmanlı, kendisinden (kendi kişisel deneyimlerinden) başlayıp başkalarını (jane fonda’dan, porno çalışmaları profesörüne geniş bir yelpazeyi) kapsayarak yayılan farklı ölçeklerde, katmanların ve ölçeklerin içerik yoluyla sarmal bir şekilde birbirlerinin içine girdiği, kurmaca ile gerçeklik, ciddiyet ile mizah arasında pervasızca salınan, en belirgin özelliği ise kendini muzip bir farkındalıkla tiye alarak bir tür meta-tiyatrallik yakalayan bir performans sundu. 
gay’lik, -akla gelecek her anlamıyla- pornografi, cinsellik, aile ve intihar gibi sadece ülkemiz toplumu için değil, dünyanın geneli için demir leblebi sayılacak konular ve ek olarak bir katman da oyunculuk üzerine, içerikte ironi ve mizah, biçimde ise görsellik (youtube’dan video klipler, çıkartmalar,..) yoluyla “hafifletilmesine” rağmen, gündelik hayatın içine yedirilmiş az miktarda dozlarla ancak sindirilebilecek, son kertede bir yumruk gibi mideye oturan bir işti.

belki tek eleştirim, whatsapp'ın/mesajlaşmanın doğasının en az iki olmak üzere çok taraflı olmasına karşılık, işin bunu tek taraflı kullanmış olmasıydı. neyse ki ben performans bittiğinde paylaşımların yapıldığı telefon numarasına alkışlı emoji yolladım, mesajlaşma bir nebze de olsa karşılıklı hale geldi :)
bir alkış da böyle bir işe alan açtığı için fringe istanbul ekibine!..