Balkan Erotic Epic'i beklerken (Kraftzentrale Landschaftspark Nord - Duisburg, 06.09.2026 © Mehmet Kerem Özel)
20 Ağustos - 20 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen Ruhrtriennale’nin 2026 edisyonunun en merakla beklenen gösterisi, performans sanatı denince akla gelen ilk isimlerden Marina Abramović’in “Balkan Erotic Epic” adlı, her açıdan devasa boyutlu tiyatral yerleştirmesi idi. “En merakla beklenen” dedim çünkü “Balkan Erotic Epic”in biletleri festivalin geleneksel bilet satışı başlangıcı olan Nisan 2026’dan çok önce, gösterinin Manchester’daki dünya prömiyeri gösterimleri ile eş zamanlı olarak 2025 Sonbaharı’nda çıkmış, hemen tükenmiş ve daha o zamandan ek gösterimler konmuştu. Manchester’ın ardından, bu yılın Ocak ayında Barselona’ya konuk olan “Balkan Erotic Epic” Ruhrtriennale’den sonra, 2026 bitmeden Berlin ve New York’a da uğrayacak. Abramović bir yandan da, bu gösteriyle aynı isimli ve benzer içerikte bir sergiyi eş zamanlı olarak dünya metropollerinde meraklıların deneyimine sunuyor. Gösteri ve sergi benzer içeriğe sahip olmalarının yanı sıra, sahnelenme/sergilenme düzeni açısından da benzer şekilde tasarlanmışlar. Nasıl sergilerde seyirci birbirinden farklı odalara yerleştirilmiş yapıtları belli bir sıralama olmadan, dilediğince arka arkaya gezerek görüyorsa, gösterinin strüktürü de seyircinin dört saatlik bir süre boyunca birbirinden bağımsız yerleştirmeler/sahneler arasında dilediği gibi dolaşması üzerine kurulu. Sergide video formatında sunulan yapıtlar, gösteride birebir canlandırılarak sahneleniyorlar. Karşımızda bedenlerle oluşturulmuş yerleştirmeler, bir nevi tabelaux-vivant (canlı tablo)’lar var ama tabelaux-vivant'tan farklı olarak bu yerleştirmeleri oluşturan figürler sabit durmuyor, süreç boyunca sahne sınırları içerisinde hareket ediyorlar.
Abramović Balkan coğrafyasının etnografik kültürünün -sadece- pagan ve Hıristiyan geleneklerinden beslenen taraflarındaki erotik unsurlarını, eski komünist Yugoslavya’nın toplumsal ve politik bağlamına oturtarak ve kadın odaklı bir anlatıyla bize sunuyor. Abramović’in anlatısında erotizm ile birlikte, bir de ölüm ön planda. “Neden komünist Yugoslavya? Neden pagan ve Hıristiyan Balkan?” diye sorulursa, tabii ki cevap doğrudan Abramović’in kişisel hayat hikayesi ile alakalı. “Balkan Erotic Epic” iki kutup arasında; eski Yugoslavya'da onu sadık bir komünist olarak yetiştirmek isteyen, Tito partizanı annesi Danica ile komünizmden nefret eden ve ona dini ortodoksluk ve batıl inançlar aşılayan anneannesi arasında kalmış bir performans sanatçısının dünyasını sergiliyor bizlere.
Gösteri, önünü Danica’nın çektiği bir bandonun bir tabutun ardından, fuaye olarak kullanılan kısımdan yerleştirmelerin/sahnelerin olduğu iç kısıma, cenaze müziği çalarak ve o ritimde yürüdüğü bir tören alayıyla, Tito’nun cenaze töreni ile başlıyor. Böylece seyirciler içeriye alınmış oluyorlar. Dört saat sonra aynı bando bu sefer tabutsuz olarak içerden dışarıya yürüyerek seyircileri çıkışa ve gösterinin bitişine yönlendirecek. Bandonun elemanları bu dört saat zarfında içerideki farklı yerleştirmelerde de müzisyen olarak görev alacaklar.
İçerisi hangar benzeri yüksek ve geniş bir hacim: Duisburg’da atıl endüstri yapılarından oluşan Landschaftspark Nord’un içinde, gösteri/etkinlik mekanına dönüştürülmüş eski Kraftzentrale (Güç Santrali). Bütünüyle parıltılı siyah suni çim serili bu hacime, küçük bir panayır benzeri düzen oluşturacak şekilde 13 sahne yerleştirilmiş. Çoğu sahnenin arkasında devasa bir yüzey var, buralara –sergi versiyonunda da sunulan- video görüntüleri projekte ediliyor. Sahnelerin bazıları aralarında ayırıcı duvarlar olmadan yan yana ya da birbirlerine bakıyorlar, bazıları sırt sırta, bir iki tanesi de hepsinden kopuk veya saklı şekilde yerleştirilmişler. Seyirciler bunların arasında dilediğince dolaşabiliyorlar. Beş sahnenin ön yüzleri ise seyircilerin toplanması için düşünülmüş bir orta boşluğa bakıyor, burası bir nevi panayırın merkezi. Burada durduğunuzda bir kaç sahneyi aynı anda takip edebiliyorsunuz. Sahnelerden biri olan ve "Herhangi bir Balkan kasabasının veya köyünün sosyal kalbi" olarak tarif edilen bar-lokanta-kafe işlevli “Kafana Kompleksi” bu orta alanı domine ediyor.
Sahnelerden bazılarında dört saat boyunca bir gelişme olmadan aynı tema tekrarlanıyor: “Düğün Ritüelleri”nden birinde oynak Balkan pop müziği eşliğinde ve neşeli bir şekilde protez şişme karın takarak hamile rolü canlandıran genç bir kadına yaşlı bir kadın, içinde ayakta durdukları havuzdan maşrapa maşrapa süt dökerek banyo yaptırıyor, toprağın döllenmesini temsil eden “Toprağı Sikmek / Doğurganlık Ayinleri”nde çıplak erkekler yeşil suni çim yüzeye yüzüstü yatıp kalçalarını yukarı aşağı hareket ettiriyorlar, “Yağmuru Durdurmak İçin Tanrıları Korkutmak” isimli sahnede folklorik kıyafetler içindeki kadınlar fırtınaları kovmak için eteklerini açıp cinsel organlarını gökyüzüne açıyor ve rahatsız edici yükseklikte sesler çıkartıyorlar.
Bazı sahnelerde tekrar olmadan tek bir temanın gelişimini takip ediyoruz: “Düğün Ritüelleri”nin diğerinde folklorik düğün kıyafeti içinde sırtüstü yatan bir gelinin yüzüne başka bir kadın maskevari ifadesi olan folklorik bir makyaj yapıyor, “Meme Masajı/Orji” isimli sahnede çırılçıplak kadınlar ve erkekler dünyayı uyandırmak için bir Hıristiyan mezarlığı ortamında mezar taşlarının arasında, üzerinde kendi bedenleriyle, iskeletlerle, mezar taşlarıyla ve birbirleriyle erotik sürtünmeler icra ediyorlar.
“Sihirli İksir”de devasa boyutlardaki dikilmiş penislerden oluşan bir sahnenin içinde Belçikalı bir kültür bilimci kadın akademisyen Elke Luyten elinde mikrofon, belli aralıklarla bazı bereket ritüellerinden bahsedip, sihirli iksir tarifleri okuyarak, aralarda sorduğu sorularla da seyirciyi konuşmaya dahil ediyor.
Bazı sahnelerde, örneğin “Kılıç Dansı” ve “Kara Düğün” adlı sahnelerde ise yaklaşık 30 ile 60 dakika arasında süren koreografik gösteriler belli aralıklarla tekrar ediyor.
“Kafana Kompleksi” isimli sahnede ise ara ara şarkılar söyleniyor, danslar ediliyor, Tito'nun cenazesi şerefine içiliyor, eğleniliyor. Baştan itibaren hareketsiz şekilde birer masada tek başlarına oturup sadece sigara içen, boyunlarında beyaz inciler, gözlerinde kara gözlükler, siyah döpiyesler içinde, Tito’nun dullarını temsil eden üç orta yaşlı kadın Tito'nun tabutunun kafananın ortasına getirildiği bir sekansta teker teker tabutun üzerine çıkıp etraflarındaki diğer müzisyen, dansçı ve şarkıcılarla birlikte şarkı söylüyorlar.
“Kafana” ve “Kara Düğün” sahnelerindeki dansçı ve şarkıcılar zaman zaman bu iki sahne arasında yer değiştirip buralardaki gösterilere dahil oluyorlar. Ancak onlar dışında bulunduğu sahneyi terk eden başka performansçı yok neredeyse.
Her şey aşırı büyük, abartılı ve gürültülü, öyle ki içerdeki atmosfer bir süre sonra seyirciyi ezen bir niteliğe bürünüyor. Mekana giriş-çıkışın dört saat boyunca serbest olmasının, isteyenin fuayeye dönüp bir şeyler içip atıştırabilmesinin, hatta binanın dışına çıkıp temiz hava alabilmesinin mümkün kılınması kanımca bu durumu değiştirmiyor. Zeminin bütünüyle plastik çim serili olmasının komünist Yugoslavya ile doğrudan bir ilişkisi var mı bilmiyorum, seyircilerin ayak seslerini sönümlendirmesi için kullanılmış olabilir, ama bu malzemenin ve her yerden gelen seslerin gürültülü bir uğultuya dönüşmesi mekanda iki saat geçirdikten sonra baş ağrıtmaya başladığını kişisel deneyimimle söyleyebilirim.
Sayısız oyuncu, dansçı, şancı ve müzisyen dört saat boyunca eş zamanlı olarak çeşitli durumlar, hareketler, şarkı ve danslar icra ediyorlar. İcracılarda müthiş bir emek, performans ve projeye adanmışlığın fark edilmemesi imkansız, ancak bana göre çok temel bir sorun var bu icralarda: Hiç biri gerçek değil, -miş gibi! İcracıların rol yaptıkları, ritüelleri sadece canlandırdıkları, “tamamına erdirmedikleri” çok açık ve zemindeki suni çimden başlayarak, her şey had safhada yapay. Bu bir tiyatro insanın muhayyilesinden çıkma bir gösteri olsa bu “-mış gibilik”e maruz kalmak bir noktaya kadar mazur görülebilir, arkasında başka anlamlar aranabilir. Ama bu gösteri tam da, bir çok başka şeyin yanısıra tiyatro sanatının “yapaylığı”nın bilinçli olarak zıddında konumlanan performans sanatının 80 yaşına merdiven dayamış “kraliçesi” tarafından bizlere sunuluyor. Halbuki kendisinin, performans sanatının kilometre taşı olan işlerinde, -hiç birini bizzat deneyimleyememiş olsam da haklarında okuduğum kadarıyla-, “şimdi ve burada” olma hali bütün gerçekliğiyle hayat buluyordu. “Balkan Erotic Epic” ise gerek icracıya gerekse de seyirciye bu tür bir tamamına erdirme deneyimini olanaklı kılmanın ve sunmanın kıyısından bile geçmiyor. Abramović’in 1970’lerdeki işlerinde, örneğin 1975 tarihli “Lips of Thomas” (Thomas’ın Dudakları)’nda daha fazla ve geri dönülemez bir yara almaması için kendisini buz haçtan kurtarma raddesine taşıdığı ya da 1977 tarihli “Imponderabillia” (Ölçülemez Şeyler)’de içinde bulunduğu mekandan dışarı çıkarken partneri Ulay ile karşılıklı çırılçıplak durdukları dar kapı aralığından geçmek için kendisine sürtünmek zorunda bıraktığı, ya da 2009’daki “The Artist is Present” (Sanatçı Burada) adlı ünlü performansında olduğu gibi uzun uzun gözlerinin içine baksın diye karşısında istediği kadar süre oturmasına izin verdiği seyirciye sunduğu, sınırları muğlaklaştığı, giderek de özgürleştirdiği bir ortam yok burada. Seyirci artık, bir sürü görevlinin gözetimi ve bazen yönlendirmesi altında, güvenli bir konumda ve uzakta. İcracılar da, cep telefonları sadece fuayede açılabilen çantalara kilitlenmiş seyirciler sayesinde güvendeler.
Toparlarsam; kalabalık kadronun özverili icrası ve koreografiden senografiye, müzikten videoya, ışıktan kostüme bütün sanatsal ekibin nitelikli ve incelikli tasarımları kesinlikle göz ardı edilmemesi gerekse de, bizzat Abramović’in kendisinin “en iddialı çalışmam” olarak nitelediği “Balkan Erotic Epic” kanımca tam da senografiyi anlatırken kullandığım “panayır” benzetmesinin ötesinde, daha derin ya da daha etkili ya da daha duyguları harekete geçiren bir eğlencelik sunmuyor seyirciye maalesef.
Bu yazının bir versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.






















