1 Haziran 2026 Pazartesi

2025-2026 sezonu – sinema




01 haziran 2025 - 31 mayıs 2026

perdede 
.sentimental value joachim trier ***** 06ock 
.the life of chuck mike flanagan ***** 29eyl 
.sorry, baby eva victor ***** 07ock 
.roses jay roach ***** 05eyl 
.heldin petra biondina volpe ****.5 25şbt 
.sarı zarflar ilker çatak ****.5 27mrt 
.erken kış özcan alper ****.5 31ara 
.project hail mary phil lord & christopher miller ****.5 01nsn 
.relay david mackenzie ****.5 15eyl 
.köln 75 ido fluk ****.5 03eyl 
.psycho therapy: the shallow tale of a writer who decided to write about a serial killer tolga karaçelik ****.5 08ekm 
.vie privee rebecca zlotowski **** 10ara 
.allly baqi mink cherien dabis **** 25ksm 
.kurtuluş emin alper **** 11mrt 
.drommer dag johan haugerud **** 09eyl 
.marty supreme josh safdie **** 05ock 
.l’etranger françois ozon **** 20ock 
.i was a stranger brandt andersen **** 25şbt 
.the drama kristopher borgli ***.5 22nsn 
.wuthering heights emerald fennell ***.5 18mrt 
.if i had legs i’d kick you mary bronstein ***.5 15şbt 
.bugonia yorgos lanthimos ***.5 05ksm 
.one battle after another paul thomas anderson ***.5 06ekm 
.eojjeolsuga eobsda chan-wook park ***.5 16ock 
.o da bir şey mi pelin esmer ***.5 23ekm 
.hamnet chloe zhao ***.5 11şbt 
.blue moon richard linklater ***.5 19ksm 
.avatar: fire and ash james cameron ***.5 02ock 
.fuze david mackenzie *** 14mys 
.gündüz apollo gece athena emine yıldırım *** 02ekm 
.o agente secreto kleber mendonça filho ** 03şbt 
.the devil wears prada 2 david frankel *.5 14mys 

filmekimi 03-12 ekim 
.kokuho lee sang-il **** 08ekm 
 
13.boğaziçi film festivali 07-14 kasım 
.sawt hind rajab kaouther ben hania ***** 11ksm 
.mamlaket al-qasab hasan hadi ****.5 10ksm 
.hara watan akio fujimoto **** 11ksm 
.yalla parkour areeb zuaiter ***.5 10ksm 
.dj ahmet georgi m. unkovski **.5 10ksm

yunanistan film günleri 02-07 aralık 
.abel konstantinos karamaghiolis **** 03ara 
.spot 12 harrys tzortzakis **** 03ara 
.end of an era antonis kokkinos **** 03ara 
.verspielte naechte angeliki antoniou **** 04ara 
.zange iris baglanea ***.5 03ara 
.cleaner kostas gerampinis ***.5 03ara 
.desire vasiliki eliopoulou ***.5 04ara 
.mimosa ekati koukoutsaki ***.5 03ara 
.ms. nitsa nefeli rapti *** 03ara 
.greenhouse george georgakopoulos *** 03ara 
.lou antonina frokou **.5 03ara 
.mermaid **.5 03ara 
.boo! georgia michailidi **.5 03ara 
.jaguar katerina evangelakou **.5 04ara 

 45.istanbul film festivali 09-19 nisan 
.yo, love is a rebellious bird anna fitch & banker white ***** 09nsn 
.mahi elias giannakakis **** 18nsn 
.only rebels win danielle arbid *.5 18nsn 

kanada top 10 07-17 mayıs 
.leolo jena-claude lauzon **** 09mys 

ekranda 
***** 
.a menina com os olhos ocupados andre carrilho 11ara 
.mu malin neumann 11ara 
.whatman nika zinoveva 11ara
****.5 
.omar hany abu-assad 30ağs 
.in your dreams eric benson – alexander woo 06ara 
.sinners ryan coogler 10ock 
.murmuration tim frijsinger – janneke swinkels 11ara 
.ernest & celestine benjamin renner – stephane aubier 21ara 
.migration benjamin renner 07ara 
.impossible maladies alice & stefano tambellini 11ara 
**** 
.from ground zero aws al-banna, ahmed al-danf v.d.  14ara 
.train dreams clint bentley 01ock 
.the thursday murder club chris columbus 06eyl 
.une invincible ete arnaud dufeys 15eyl 
.mr.burton mark evans 01mrt 
.retour a hairy hill daniel gies 16hzr 
.knives out: wake up dead man rian johnson 20ara 
.i swear kirk jones 28şbt 
.ammonite francis lee 21ara 
.pilion harry lighton 02mrt 
.facuk maida srabovic 11ara 
.the daughter simon stone 08ksm 
.das licht tom tykwer 15ksm 
.goodbye june kate winslet 27ara 
***.5 
.idol hany abu-assad 30ağs 
.sauvages claude barras 10ock 
.ballad of a small player edward berger 09ksm 
.lion rock prisa bouchet & nick mayow 28ağs 
.recit de soi geraldine charpentier 15eyl 
.weapons zach cregger 14ock 
.sadakat ilker çatak 22şbt 
.the legend of the hummingbird morgan devos 11ara 
.after the hunt luca guadagnino 14ock 
.father mother sister brother jim jarmush 10mrt 
.mont noir erika haglund & jean-baptist peltier 16hzr 
.sex dag johan haugerud 30nsn 
.a big bold beautiful journey kogonada 31mys 
.the normal heart ryan murphy 02mys 
.yek tasadof-e sadeh jafar panahi 09mrt 
.trei kliometri pana la capatul lumii emanuel parvu 03mys 
.le sacrifies de l’IA henri poulain 13ara 
.utan kelly lovisa siren 29ağs 
.unavailable kyrylo zemlyanyi 29ağs 
*** 
.sonne kurdwin ayub 09ağs 
.hedda nia dacosta 15ock 
.kushta mayn nicolo folin 28ağs 
.love dag johan haugerud 15nsn 
.seagrass meredith hama-brown 29ağs 
.unanimated strangers roisin kelly 29mrt 
.enrico piaggio – un sogno italiano umberto marino 15hzr 
.steve tim mielants 04ekm 
.etorriko da izibene onederra 16hzr 
.yaşar kemal efsanesi aydın orak 25ara
**.5 
.huda’s salon hany abu-assad 30ağs 
.mond kurdwin ayub 11ağs 
.nonnas stephen chbosky 23mys 
.le petit et le geant isabela costa 25eyl 
.mukadderat nedim güç 17ksm 
.prayers for bobby russell mulcahy 08mys 
.el origen del mundo jazmin lopez 29ağs 
.[s] mario radev 16hzr 
.the little ancestor alexa tremblay-francoeur 25eyl 
** 
.motel destino karim ainouz 29mrt 
.vinil verde kleber mendonça filho 23nsn 
.pinocchio in 70mm gina kamentsky 16hzr 
.büyük kuşatman sinan kesova 12hzr 
.fırtınadan sonra hirokazu koreeda 18hzr 
.sirat oliver laxe 15şbt 
*.5 
.rukeli alessandro rak 28ağs 
.preoperational model philip ullman 16hzr 
.friday night saturday morning kleber mendonça filho 23nsn 
.in perpetuum birute sodeikaite 16hzr

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Gidiyor Gitti Gitmiş'ten


    Ölüleri Anma Günü'nde Halil, Richard'a, Ölüleri Anma Günü nedir? diye soruyor.
    Bu nereden aklına geldi ki, diyor Richard. Bir gün önce anne ve babasının yattıkları Berlin-Pankow Mezarlığına ziyarete gitmişti.
    Her zaman gittiğimiz kulüp dün gece kapalıydı.
    Nasıl bir kulüp bu?
    Dans etmeye gidiyoruz, para vermeden girebiliyoruz. Dün girişte üstünde Ölüleri Anma Günü yazılı bir tabela vardı.
    Ölüleri Anma Günü'nde dans etmek yasaktır, sinemalar da kapalıdır.
    Niçin?
    İnsanlar ölülerini, kaybettiklerini anarlar.
    Ah, öyle demek.
    Ve daha dün gece dansa gitmek istemiş olan bir genç adamın yüzü, bir anda kaçarken bir denizi asmış olan ve geride bıraktığı ailesinin hayatta olup olmadığını bilmeyen bir genç adamın yüzüne dönüşüyor. 
    Raşid geçenlerde, zorla teknelere bindirildikleri gün Halil'in onlardan ayrı düştüğünü anlatmıştı. Halil onların hâlâ orada olup olmadıklarını, vurulup vurulmadıklarını veya onların da bir tekneye mi bindirildiğini veya eğer bir yere vardılarsa hangi ülkeye çıkmış olabileceklerini bilmiyormuş.
    Richard son zamanlarda sık sık Akdeniz'de batan sığınmacı tekneleriyle ilgili haberler okuyor. İtalya sahillerine neredeyse her gün Afrikalı sığınmacıların cesetleri vuruyor. Onları nereye gömüyorlar? İsimlerini bilen var mı? Avrupa'ya varmayı başaramadıklarını -ve hiçbir zaman geri dönemeyeceklerini- ailelerine kim haber veriyor? Kendine Benimiçinfarketmez ismini takan biri internette şunları yazıyor: Haline gerçekten üzüldüğüm birileri varsa onlar da kurtarma ekiplerinde çalışanlar! Onca ölüyü sudan çıkartmak zorundalar mı? Savaştanrısı rumuzlu bir diğeri: Gezegen hıncahınç dolu zaten. Eskiden doğa böyle şeyleri kendi ayarlardı (grip, veba, vb.). Tam da Almanya'nın, yirmi beş yıl öncesine kadar söylemi proleter enternasyonalizminin belirlemiş olduğu kesiminde, şimdi giderek taraftar kazanan bir partinin seçim afislerinde şu slogan görülüyor: "Paralar Çingenelere Gideceğine Yaşlılara Gitsin!" Bu türden bir fikir beyanıyla karşılaştığında, Richard'ın aklına her seferinde, savaş sonrası Berlin'inde insanların yolda yığılıp kalmış bir atın etlerini kemiklerinden sıyırdıklarını betimleyen bir Brecht şiiri geliyor: Yaşıyordu hâlâ ve bitmemişti işi ölümle daha. Oysa at canlı canlı parçalanırken katilleri için kaygılanmaktadır: Nasıl bir soğuk / çarpmış olmalı bu insanları! / Kim vuruyor onlara böylesine / ki bu kadar buz kesmişler? /Yardım edin artık onlara! Çabuk olun ama! İyi de insanlar şimdi hangi savaşı geride bıraktılar?
    Kısa bir süre önce Osarobo, insanların nasıl boğulduklarını gördüm, demişti. Piyanonun başında oturuyordu, elleri hâlâ kucağındaydı ve sanki buna inanmak istemiyormuş ya da inanamıyormuş gibi başını sallıyordu. Kendi kaçışı sırasında ölmüş olan arkadaşlarından mı söz ediyordu, hatırladıklarının azabını mı duyuyordu? Hayır, yakın zamanda televizyonda bir deniz kazasıyla ilgili haberi izlemişti sadece. Hepsi bu. Boğulanları görmüştü, boğulanlarda kendini görmüştü, arkadaşlarını ve yan yana oturmuş olduğu insanları görmüştü.
    Yaklaşık yüz yıl kadar önce genç devrimci Eugen Leviné, kurşuna dizilmeden az önce mahkeme karşısında yaptıgı konuşmada kendisini ve komünist yoldaşlarını tatile gelmiş ölüler olarak tanımlamıştı. Günümüzde Afrika'yla Avrupa arasında herhangi bir noktada denizde boğulan sığınmacılarla boğulmayanlar arasındaki fark sadece rastlantılara bağlı. Bu anlamda buradaki Afrikalı sığınmacıların her biri, diye düşünüyor Richard, ayn zamanda hem ölü hem canlı.

Spandau'ya gitmeden bir gün önce Richard, anne babasının mezarının üstünü, her sene ilk Advent'ten önce yaptığı gibi çam dallarıyla örtüyor. Daha küçük bir çocukken de mezarlık ziyaretleri, annesi ve Richard için gündelik olaylardandı; fakat babası hiçbir zaman onlarla gelmezdi. Richard, büyükannesiyle büyükbabasının mezarlarının önündeki kumlu yolu güzelce tırmıklamak için çocukken annesine yardım ederdi, sonraları daha güçlendiğinde, mezarlık çeşmesinden dolu su güğümlerini veya oradaki çiçekçiden aldıkları gübreli toprak çuvallarını A XIV/0058 numaralı mezara taşımaya başlardı. Annesi ilkbaharlarda hercai menekşe, yazları begonya eker, sonbaharda kuruyan çiçekleri keserdi, Ölüleri Anma Günü'nde de mezarın üstü dona karşı dallarla örtülürdü. Günün birinde Richard'ın babası da orada, toprağın altında son uykusuna yattı, birkaç yıl sonra annesi de kocasının yanına gitti. Şimdi Richard tümseğin etrafındaki şimşir çiti, bir zamanlar annesinin de kullanmış olduğu aynı makasla kendisi buduyor, çocukken de elinin değdiği aynı küçük demir tırmıkla mezarın önündeki aynı kumlu yolu tırmıklıyor, kış yaklaşırken kurumuş çiçekleri kökleriyle birlikte topraktan çıkarıyor ve Ölüleri Anma Günü'nde de anne babasının yattığı toprağın üstünü dallarla örtüyor. Annesinin bu güne Sonsuzluk Günü, bazen de Kıyamet Günü demeyi yeğlediğini biliyor. Bu yüzden çocukken bu günden hep korkmuştu, çünkü ileriki yıllarda kasım ayında bir gün sonsuz sınav için sıranın kendisine de geleceğini düşünüyordu. Çanlar çalarken annesiyle kilisede oturup papazın ölmüş cemaat üyelerinin isimlerini okuyuşunu dinlerlerdi, kendi adı da her an bunların arasında yer alabilirdi, çan sesleri silinene kadar diğerleriyle birlikte orada sessizce otururdu: Günün birinde bizim etimizin de toz olacağını hepimize hatırlatan çan seslerine kulak verelim.
Advent'ten önceki son pazar günü toprağın üstüne çam dalları koymak ve mezarın üstünde bir süre sonra rüzgârla sönecek bir mum yakmak, sonraki kış dinginliği, birkaç hafta sonra da karın altında sadece şimşirin yeşilliği kalacak - neredeyse altmış yıldan beri bütün bunlar hiç değişmedi. Üç kuşağın bir arada yattığı bir mezar yerine sahip olmak da bir lüks öyle bakarsanız, fakat bu fikir Richard'ın aklına ancak son haftalarda geldi. Hayatının en uzun dönemi boyunca, ruhunun en kuytu köşesinde, Afrikalıların ölüleri için daha kısa yas tuttuklarını umdu, çünkü orada çok uzun zamanlardan beri ölüm kitlesel olarak yaşanıyordu. Şimdiyse ruhunun bu en kuytu köşesinde bunun yerine, hayatının en uzun kısmında kolaya kaçmış olduğu için utanç hissediyor sadece.

- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: İlknur İgan)
Can Yayınları

22 Mayıs 2026 Cuma

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 3 : Needles and Opium




Berlin’in dünyaca tanınan ödenekli tiyatro kurumlarından Schaubühne’nin 10-16 Nisan 2026 tarihleri arasında 26.sını düzenlediği FIND - Festival Internationale Neue Dramatik (Uluslararası Yeni Drama Festivali)’ni takip ettiğim tek gün zarfında seyrettiğim gösterilerden biri Robert Lepage’ın, Quebec-Kanada’da yerleşik olan kendi topluluğu Ex Machina bünyesinde sahneye koyduğu “Needles and Opium” (İğneler ve Afyon) idi. 

“Needles and Opium”u belki hatırlarsınız; İKSV’nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali’nin ortak yapımcılarından biri olduğu bu gösteri, festivalin 2016 yılının mayıs ayında gerçekleşen 20. edisyonunun programındaydı, ancak o yılın ilk aylarında İstanbul’da gerçekleşen bombalı terör saldırılarından sonra Kanadalı ekip güvenlik nedeniyle festivale gelmekten vazgeçmişti. Festival İstanbul’a 2018 yılında Lepage’ın, Moskova-Rusya’da yerleşik Театр Наций (Milletler Tiyatrosu) bünyesinde sahnelediği “Hamlet | Collage” (Hamlet | Kolaj) adlı gösterisini getirmişti.

“Hamlet | Collage”’dan bahsediyorum, çünkü onunla “Needles and Opium”un sahne tasarımları arasında büyük benzerlik var, hatta aynı bile denebilir. Bütünüyle karartılmış sahnede havada asılıymış gibi duran, ortalama bir oda büyüklüğündeki bir küpün iç tarafındaki üç yüzey gözüküyor. Küp, bu üç yüzeyin birleştiği nokta ekseninde farklı açılarda ve yönlerde dönebiliyor. Bu dönüşlerin her seferinde seyircinin yüzeylere dair zemin, tavan ve duvar algısı değişiyor. Bu yüzeylerde açılan parçalar duruma göre kapı, pencere, yatak, komodin, banko olabiliyorlar. Yüzeyler, üzerlerine yansıtılan video projeksiyonlarıyla farklı mekanlara; “Needles and Opium”da New York sokaklarına, metrosuna, bir caz kulübüne, Paris’te bir otel odasına, bir kayıt stüdyosuna, New York’ta bir emanetçi dükkanına, hatta yıldızlarla kaplı bir uzaya bürünebiliyorlar.
Oyuncuların bu -bazen sahne değişimleri bazen de bizzat sahne sırasında dönmekte olan- yüzeylerin üzerinde “zahmetsizceymiş gibi” durabilmeleri, bu yüzeylerle adeta “baş edebilmeleri” için ise, oyunculuk dışında akrobatik kabiliyetlerinin de gelişmiş olması gerekiyor. “Needles and Opium”un iki oyuncusunun, Olivier Normand ile Wellesley Robertson III’ün bu iki konuda, yani hem oyunculuk hem de akrobasi konusunda, çok başarılı olduklarını söylemeliyim.

Peki, “Needles and Opium” ne hakkında ve neden böyle bir sahnelemeye sahip? Oyunda üç hikaye iç içe giriyor. Adının “Robert” olmasından Robert Lepage’ın kendisinin olduğunu düşündüğüm (ve sonrasında araştırınca oyunun 1991’deki dünya prömiyeri gösterimlerinde zaten bizzat canlandırmış olduğunu öğrendiğim, günümüz prodüksiyonunda Olivier Normand’ın oynadığı) anlatıcının hikayesi. 1989 yılındayızdır ve Robert geride, yani Quebec’te daha yeni bitmiş bir ilişki bırakarak, dolayısıyla kırık bir kalple Paris’e gelmiştir ve Miles Davis ile ilgili bir belgeselin seslendirmesini yapmaktadır. Stüdyodaki çalışmalar sırasında belgeselde sözü geçtiği üzere, o zamanlar daha yeni yeni tanınmaya başlayan Juliette Gréco’nun 1949’da Paris’e gelen Miles Davis ile başlayan ilişkisi, gösterinin ikinci hikayesinin konusudur: Davis Paris’te Gréco’yla başladığı ilişkiyi, Gréco’nun iyiliği için bitirmek zorunda kalarak, kırık bir kalple New York’a geri döner ve kendini eroinle avutur. Oyunda, repliği olmayan Miles Davis’i başarılı beden diliyle ve bir sahnede canlı çaldığı trompetiyle Wellesley Robertson III canlandırıyor. Gösterinin üçüncü hikayesi ise, aynı yılda, yani 1949’da bir filminin galası için bulunduğu ilk New York seyahatinden Paris’e dönmekte olan Jean Cocteau’nun uçakta yazdığı “Amerikalılara Mektup”udur. Oyunda Cocteau’yu, Robert’i de oynayan Olivier Normand canlandırıyor, ama bu sefer, ustalıkla yaptığı ağır bir Fransızca aksanlı İngilizce’yle.

Bu üç ana hikayenin beraberinde getirdiği başka küçük hikayeler de gösteride kendilerine yer bulur; örneğin Davis’in, kurgusu bitmiş son halini seyrederken bütünüyle doğaçlama çalarak müziğini bestelediği, o sırada 25 yaşında olan yönetmen Louis Malle’in “Ascenseur pour l'échafaud” (İdam Sehpası) filmi ve Malle’in film hakkındaki kısa bir konuşmasının görüntüsü, ya da Robert’in Quebec’te 20. yüzyıl boyunca sıfır ile biten yıllarda gerçekleşen önemli olaylar ile verdiği bilgiler…

Üç şahsiyet ve başlarından geçen hikayeler 95 dakikalık “Needles and Opium”da yeterince birbirine bağlanmıyor. Bu üç ana hikaye ile alt hikayeler arasındaki ilişkiler de sıkıca kurulmamış. Bu nedenle “Needles and Opium” biraz ham; sanki birçok lezzetli yemekten az az tadmışsınız ama sofradan doygun olarak kalkmamışsınız. Belki, bunun olabilmesi için Lepage’ın başka işlerinde, seyrettiklerim arasından örnek verirsem yedi saatlik “The Seven Streams of the River Ota” (Ota Nehrinin Yedi Kolu)’nda veya beş saatlik “Playing Cards: Hearts” (Kart Oyunu: Kupa)’da olduğu gibi, “Needles and Opium”un da daha fazla süreye ihtiyacı var. Ama diğer yandan şöyle düşünmeden kendimi alamıyorum: Aynı Miles Davis’in doğaçlama yaptığı caz müziği gibi, Lepage da “Needles and Opium”da doğrusal bir anlatı oluşturmadan parçalı ve doğaçlama olarak birbirlerine dokunan küçük hikayeleri örtüşmeler, tesadüfler ve önermeler üzerinden yan yana getirmiş ve bu sefer 900 sayfalık bir romandansa 90 sayfalık bir novella yazmayı tercih etmiş.

Robert Lepage’ın ustası olduğu; küçük hikayelerle zenginleştirilmiş izleği çok kişi, çok mekan ve çok tarih barındıran ve kişiler, mekanlar ile tarihler arasında hızla gidip-gelen anlatı tarzı için yukarıda anlattığım sahne tasarımı biçilmiş kaftan. Sahne tasarımcısı Carl Fillion ile video tasarımcısı Lionel Arnould ustalıklarını konuşturarak, Lepage’ın bu ona özgü olduğu kadar sıradışı da olan tahayyülünü etkileyici şekilde gerçekleştiriyorlar.
Ama bunun da ötesinde, bu anlatıyı bu sahne tasarımıyla kurmanın arkasında yatan temel fikrin, tam da gösterinin başlangıcında yattığını düşünüyorum. Şöyle ki: Oyun başladığında Robert bizlere ilk olarak akapunkturdan bahseder. Çinlilerin yüzyıllar önce işkence için kullandıkları, insan bedenindeki 12 meridyen boyunca konumlanmış 653 noktaya sokulan ince iğnelere, çağımızın alternatif tıbında bazı hastalıklar ve bunların sebep olduğu semptomların yanı sıra, ağrı ve stresi de hafifletmek amacıyla başvurulmaktadır. Robert bu temel bilgiden sonra şunu ekler: “Akapunkturun bile tedavi edemediği üç şey vardır; ıstırap, özgüven eksikliği ve kırık kalp”. İşte “Needles and Opium”; hayatlarının bir aşamasında bu üç şeye maruz kalmış ve bunları aşmak için iğnelere ve afyona ihtiyaç duymuş üç kişinin, Robert Lepage’ın, Miles Davis’in ve Jean Cocteau’nun, birbirleriyle kesişen duygu durumlarını, yani insanın ayaklarını yere sağlam basamaması, her an kendisini dengesiz ve huzursuz hissetmesi halini bu her an dönmekte olduğu için her an nirengi noktasının değiştiği sahne tasarımı yoluyla bizlere aktarıyor, hissettiriyor ve hatta yaşatıyor.




------------------------------------------

Bu yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir. (25 Nisan 2026, Schaubühne-Berlin)

Bu yazının, gösteriden görseller içeren versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

20 Mayıs 2026 Çarşamba

pina bausch arşivim: der fensterputzer, 20 mayıs 1998


bu akşamı nasıl unuturum. hayatımın değiştiği akşamdı herhalde. evet, biraz abartılı bir betimleme: "hayatımın değiştiği akşam" demek, ama değil mi ki ünlü bir yazarımızın efsane olmuş başlangıç cümlesi "bir kitap okudum hayatım değişti", ben de "bir gösteri seyrettim ve hayatım değişti" diyebilirim.

sanırım pina bausch'un yapıtlarıyla bu ilk karşılaşmamı bir çok kere bu blogda yazdım. daha önce onu ve işlerini tanımıyordum, iksv yurtdışında ne getirirse gözüm kapalı bilet alıyordum, ve işte yıllar önce maurice bejart'ın yapıtlarıyla nasıl tanışmışsam, bu akşam da pina bausch'un sanatıyla karşılaştım. ama ne karşılaşma! çarpıldım, büyülendim, duygulandım, hem de nasıl duygulandım, üç saatlik yapıtı neredeyse bütünüyle zevkten, huşudan tüylerim diken diken olarak seyrettim! hayatımda daha önce böyle bir şey seyretmemiştim, çok etkilendim!
sahnede dans ediliyor, konuşuluyor, tiyatral durumlar yaşanıyor, bu sırada dansçılar türkçe konuşuluyorlar... sahnede akrobatik şeyler gerçekleşiyor, müthiş görkemli ama bir o kadar da basit bir senografi var, güllerden bir dağ var, projeksiyonlar bizi başka diyarlara götürüyorlar, genellikle olumsuz anlamıyla kullandığım ama sözkonusu pina bausch'un yapıtları olunca tam tersi şekilde "eklektik" müzik seçimi birbirinden içli melodileri, ritimleri sahneden bizlere iletiyor... 

ertesi gün goethe enstitüsü'ne koşup pina bausch hakkındaki bütün kitapları, videoları ödünç aldım. ertesi gün akm oda tiyatrosu'ndaki söyleşiye gittim, bir akşam önce beni büyüleyen sanatçıyı kanlı canlı görmek, söyleyeceklerini duymak için. sonradan onu tanıdıkça öğreneceğim üzere; pek konuşmadı, sorulara kısa cevaplar verdi, hatta ben yapıttaki müziklerden birini sordum, hangi sahne olduğunu çıkaramadı, belki ben yeterince açıklayıcı şekilde sormamıştım...

seyahat kağıtları: 16-19 mayıs, paris - amiens - condette - boulogne-sur-mer


 

19 Mayıs 2026 Salı

pina bausch arşivim: seit sie (dimitris papaioannou), 19-20 mayıs 2018


gizem ve ayşe ile ilk defa wuppertal'e gelişimiz. 2010 yılında tanıştığım ve hemen kaynaştığım bu iki arkadaşım gösteri sanatları alanında çalışıyorlar ama bu kadar yıl bir pina bausch yapıtı seyretmek için benimle veya bensiz wuppertal'e gelmediler. şimdi üçümüzün de hayranı olduğu dimitris papaioannou pina bausch'un topluluğu tanztheater wuppertal ile bir gösteri sahneleyince, dünya prömiyeri gösterimleri için birlikte wuppertal'deyiz. paris'ten arkadaşım hang da geldi. gösteriler opera barmen binasında, çünkü schauspielhaus bakım-onarım için kapandı, ama biz schauspielhaus'un karşısında bir otelde kalıyoruz. gece de schauspielhaus'un mekanlarında düzenlenen bir parti var. ona katıldık.

onları bir kaç zamandır keşfettiğim ve wuppertal'e her gidişimde mutlaka bir kere yemek yediğim onkel ludwig'e götürüyorum. tam mevsimi, kuşkonmaz ısmarlıyoruz.

akşam gösteriyi seyrettikten sonra, wuppertal'e ilk defa birlikte geldiğim herkes gibi, onlarla da pina'nın mezarını ziyaret ediyoruz. hepimiz için unutulmaz anlardan biri oluyor bu ziyaret.

 

pina bausch arşivim: bamboo blues, 19-20 mayıs 2007

annemi ilk defa wuppertal'e pina bausch yapıtı seyretmeye getirişim. annem daha önce istanbul'da "masurca fogo"yu ve "nefes"i seyretti tabii ki, ama bu pina bausch'u, memleketinde, şehrinde ilk defa seyredişi. annemle ilerleyen yıllarda bir kaç defa daha geleceğiz wuppertal'e.

"bamboo blues"un dünya prömiyeri gösterimlerinden biri için gitmiştik. malum, pina bausch bir yapıtı seyirciyle ilk defa buluşturduğunda iki hafta boyunca yaklaşık 10 defa sahneliyor. eğer yapıt bir şehir üzerineyse -ki bu durumda o şehirdeki bir kurum ortak yapımcı oluyor-, o yapıt önce wuppertal'de dünya prömiyerini yapıyor, sonra dünyada ilk defa o şehre turneye gidiyor. bamboo blues da hindistan üzerine, bombay şehrindeki bir kurumla ortaklaşa finanse edilmiş bir yapıt.

wuppertal'e ilk gidişlerimde hep düsseldorf'da kalıp, gösteriler için gidip geldim. annemle de düsseldorf'da kaldık. orada ona müzeleri de gezdirdim.   

annemle wuppertal'de olmak müthiş bir his. yapıt, şimdilerde kapalı olan schauspielhaus'ta sahneleniyor. gerhard graubner'in tasarladığı binada fuaye japon bahçesi olarak düzenlenmiş bir iç avluya bakıyor. tiyatroya bir saat önce gidip frikadelle (yani gülle gibi alman köftesi), sotelenmiş sebze ve salata tabağımızı alıp bir kadeh şarapla fuayede akşam yemeğimizi yiyoruz.

pina'nın sanatına aşinayız, ama bir yapıtını ilk defa dünyaya geldiği süreçte seyretmek başka bir keyif ve merak yaratıyor bizde.

17 Mayıs 2026 Pazar

bu akşam theatre elisabetian de chateau d'hardelot'da: macbeth









 

Kırk Üçteki Korkunç Traktör Yağmuru'ndan



"Onun görevi sistemi beslemekti. Sabahtan akşama kişilik testleri, yetenek sınavları, bilgi yarışmaları ve türlü çeşitli oyun oynamak, oğlunun tabiriyle bulmaca çözmek. Sistemin bu veriyi nasıl kullandığı hakkında onun ya da iş arkadaşlarının en ufak bir fikri yoktu. Sistemin hazırladığı yayın takvimine göre, zamanı geldiğinde, kendileri de birer sanal karakter olan yazarların kaleminden, her birinin kendine özgü tarzında yazılmış kitaplar ortaya çıkıveriyordu. Yayınevi çalışanı oldukları için %30 indirim hakları vardı, o kadar. 
"Okula döndüğüne çok sevindim," dedi Aydın. 
"Evet baba, biraz önce söylemiştin." 
"Nasıl gidiyor dersler? İlgilendiğin belli bir alan var mı?" 
"Top sektiriyorum son zamanlarda." 
"Öyle bir dersiniz mi var? Bilmiyordum." 
"Hee. Sistem tepki sürelerimizi mi ölçüyormuş, neymiş. Benim için fark etmez, fazla kafa yormasın yeter. Ustalaşırsan belediyede falan iş bulabiliyormuşsun galiba." 
"Hmm. Ben senin için daha zihinsel beceriye dayanan bir seyler hayal etmiştim. Strateji oyunları falan mesela. Zeki çocuksun, zekanı değerlendirecek bir iş daha doğru degil mi?" 
"Hiç o saçmalıklarla uğraşamam baba, kusura bakma. Okula döndüm diye sistemin maymunu olacak halim yok." 
"Neden öyle diyorsun evladım? Strateji oyunlarının, politik sistemi eğitmekte ne kadar önemli olduğunu bilmiyor musun?" 
"Tabii baba, tabii," dedi Nazım, alaycı bir tonda. 
Aydın iç geçirdi. "Neyse, nasıl istersen öyle yap, ister top sektir, ister balon patlat. Aptal bir vahşi olup sefalete düşmenden iyidir." 
"Seni de o aptal dediğin vahşiler kurtaracak, hiçbir işe yaramayan aptal işinde ömür tüketmekten... " 
"Hiçbir işe yaramayan ha! Sistem bu haline kendiliğinden mi geldi sanıyorsun? Senin babaannen..." 
"Biliyorum, babaannem otuz küsur yıl boyunca binlerce sudoku çözerek seni okuttu değil mi? İyi bir işin olsun, sen de kendi bulmacalarını çözerek mutlu bir hayat yaşayasın diye. Ne şirketinde çalışıyordu babaannem?" 
"Güneş enerjisi." 
"Ne alakası var güneş enerjisinin sudokuyla?" 
"Biz... bir alaka kuramayabiliriz, ama sistem bizim anlayamayacağımız bağıntıları kurar." 
"Hikmetinden sual olunmaz diyorsun yani." 
"Evet. Yani... hayır, öyle degil de... Biliyorsun, biz o karmaşıklıkta denklemleri anlayamayız oğlum." 
Nazım güldü. Bu alaycılığı Aydın'ı iyice sinirlendiriyordu. 
"Bak oğlum, bu gerici anlayışla bir yere varılamaz. Senin istediğin nedir yani? Eskisi gibi insanlar işsizlikten, yoksulluktan birbirlerini mi yesinler? Savaşlarla, krizlerle, darbelerle sefil mi olsunlar?" "Hayır, biliyorsun ne istediğimi. Madem sistem her şeyi mükemmelen hallediyor, biz neden çalışıyoruz baba? Neden çalışıyoruz?" 
Aydın başını önüne eğdi. "Çünkü para kazanmamız lazım. Çalışıp para kazanmamız lazım. Başka çaresi yok oğlum. Çalışacağız ve ekmek paramızı kazanacağız." 
Nazım cevap vermedi. Yemekler geldi o arada. Tam üç dakika kırk saniyede ve her zamanki kadar lezzetli. Aydın oğluyla tartışmaktan nefret ediyordu ama yıllar boyu şimdi oğlunun savunduğu fikirleri savunanların neler çektiğine tanık olmuştu. Onu azıcık da olsa teşvik ediyor durumuna düşmemek için elinden geleni yapardı. Sistemi ikna etmek mümkün değildi. Onların anlamayacağı karmaşıklıkta yapılmış ve doğru düzen kurulmuştu. Çalışmayana ekmek yoktu."

- Afşin Kum
April Yayınları