15 Mayıs 2026 Cuma

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 2 : Orlando

 


Katie Mitchell’in 2019’daki dünya prömiyerinden beridir Schaubühne’nin repertuvarında olan ve başyapıtlarından biri kabul edilen “Orlando” adlı çalışması, Virginia Woolf'un aynı adlı eşcinsel kahramanının dört yüzyıllık hayatını kapsayan, biyografi türündeki aynı adlı romanından Alice Birch tarafından uyarlanmış.

Mitchell sahnede bir film stüdyosu kurmuş. Bu stüdyoda seyirci tribününe paralel konumda ve uzunlamasına bir dekor kurulu. Dekorun bazı bölümleri sabit değil, örneğin birkaç parçadan oluşan uzun arka duvarları kendi içlerinde birkaç katmandan oluşuyor. Biri pencereli bir duvar, diğeri sağır bir yüzey olan bu katmanlar kalkıp inerek farklı mekanların yaratılmasını sağlıyor. Dekoru enlemesine üçe bölen ortadaki iki kısa duvarsa bütünüyle hareket ederek mekanı farklı şekillerde bölmeye yarıyor.
En önde yerde uzunlamasına bir ray döşeli, üzerine kamera monte edilerek pan (uzun kaydırmalı) çekimler yapılıyor. Sahnenin üst kısmında, dekorun yukarısında bir beyazperde asılı. Buraya, sahneden yapılan canlı çekimler ile daha önceden kaydedilmiş hazır çekimler anlık olarak kurgulanarak film formatında yansıtılıyorlar. Yukarıda perdenin bir yanında küçük bir oda var, bir kayıt stüdyosu. Bir oyuncu metnin anlatıcı bölümlerini orada okuyor. Sahnede, dekorun iki yanında kalan bölgeler o sırada görevi olmayan oyuncu veya sahne görevlilerinin bekledikleri, makyaj veya kostüm değiştirdikleri alanlar olarak kullanılıyor.
Sahnede hiç bir şey gizli değil. Seyirci olarak, hem canlı çekilmekte ve kurgulanmakta olan bir filmin nasıl gerçekleştirildiğine, üretildiğine tanık oluyorsunuz, hem de çıkan sonuç ürünü eşzamanlı olarak perdeden izliyorsunuz.

Yaklaşık 100 dakikalık gösteride; dokuz oyuncu, beş kameraman, bir boom operatörü* ve kostüm-makyaj-prop düzenine/değişimine yardım eden üç sahne görevlisi olmak üzere, toplam 19 kişinin sahnedeki trafiği tıkır tıkır işleyen bir matematiğin ürünü ve müthiş bir titizlik ve hakimiyetle icra ediliyor. Muhteşem performanslarıyla Orlando’yu canlandıran Jenny König ile metni seslendiren Cathlen Gawlich’i özellikle belirtmeden geçmeden, bu kalabalık ekibin diğer üyelerinin adlarını teker teker buraya yazmak imkansız, ama sırf onların bu performansına tanık olmanın bile insanı oldukça heyecanlandırdığını belirtmek ve hepsini kutlamak şart.

“Orlando”, sadece bu tür bir “tour de force” gösterisi de değil. Bu nefes kesici performansların üstüne bir de sahnede yapılan canlı çekimlerin görsel kalitesi ekleniyor. Yani, beyazperdede seyrettikleriniz öyle sahnede o anda çekildiğinden dolayı kolaylıkla maruz görülebileceği gibi çapaklı, falsolu ya da sıradan görüntüler değil, aksine kadrajı, ışığı, rengi ve kurgusuyla adeta post prodüksiyonu profesyonelce ve ustalıkla yapılmış bir sinema filmi tadında. Başka bir deyişle, sahneye asılı beyazperdedeki “Orlando”yu seyrederken, örneğin Derek Jarman’ın “Edward II”sini ya da “Caravaggio”sunu seyrederken aldığınız estetik hazzı alıyorsunuz.

Mitchell’ın “Orlando”sunun bana göre en vurucu özelliği ise, bu sahneleme biçiminin, yani filmin canlı çekilme şeklini seyirciye gösteriyor olmanın, Orlando karakteri ile kurduğu, etle tırnak gibi örtüşen ilişkisi. Şimdi kısaca bu ilişkinin nasıl kurulduğundan bahsedeceğim. Önce tek cümle ile Orlando karakterinin en belirgin özelliğini söylersem; yaygın olarak bilindiğini düşündüğüm üzere, Orlando 400 yıllık maceralarının bir aşamasında erkekten kadına dönüşen bir karakter. Bir cümle ile de bir film sahnesinin nasıl oluştuğuna dair temel bir bilgiyi hatırlatırsam; ender olarak kesintisiz tek bir çekimle gerçekleştirilenleri bir kenara koyarsak, herhangi bir sıradan filmdeki herhangi bir sahne, bir karakterin ya da bir durumun birkaç açıdan yapılan çekimlerinin bir araya getirilerek kurgulanmasıyla oluşturuluyor. 
 Mitchell’ın sahnede oyunculara ve teknisyenlere canlı olarak ürettirdiği ve üstündeki beyazperdede bize seyrettirdiği filmin Orlando karakterinin bulunduğu sahneleri, yukarıda açıkladığım gibi, onun o sıradaki eylemine bağlı olarak farklı beden parçalarının çekimleri arka arkaya getirilerek oluşturuluyor. Ancak Mitchell’ın projesindeki can alıcı nüans, gösteri boyunca baştan sona bir kadın oyuncu tarafından canlandırılan Orlando’nun eylemlerini gösteren çekimlerin, Orlando’nun yüzünün göründükleri dışındakilerde; Orlando’yu, Orlando kadın iken Orlando’yu canlandıran kadın oyuncudan farklı bir kadın oyuncunun, erkek iken ise bir erkek oyuncunun canlandırması. Bu “Orlando enflasyonu içeren bilmecemsi cümlemi” bir örnekle sarih hale getirmeye çalışırsam; Orlando’nun mektup yazdığı bir sahnenin beyazperdedeki halinde önce elinde tüyle mektup yazmasının yakın plan çekimini, ardından o sıradaki yüzünün yakın plan çekimini seyrediyoruz, ama aşağıdaki sette, ikinci çekim Orlando’yu oynayan oyuncunun yüzüyle yapılırken, ilk çekim bir erkek oyuncunun eliyle yapılıyor.
Böylece Mitchell’in “Orlando”su, romanın bir noktasında birdenbire cinsiyeti değişen, erkekten kadına dönüşen Orlando’nun içinde aslında, baştan beri ve hayatı boyunca her an diğer bir cinsiyetin, diğer bir kişiliğin hep var olduğunu, ancak tiyatro ile sinemanın yöntemlerini bir arada kullandığı takdirde gösterebileceği şekilde imlemiş oluyor. Bu da Mitchell’in “Orlando”sunu, film tekniğini ve canlı video çekimini kullanan bir sürü diğer tiyatro gösterisinden ayırarak, benzersizleştiriyor. 

------------------------------------------------
*Boom operatörü, film çekimi sırasında uzun bir sopa ucundaki mikrofonla oyuncuların konuşma seslerini kaydeden ses teknisyenine verilen addır.    



Bu yazıdaki bütün görseller ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26.04.2026, Berlin)

Bu yazının, gösterilerden görseller içeren özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

13 Mayıs 2026 Çarşamba

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 1: Cow | Deer

 


Berlin’in dünyaca tanınan ödenekli tiyatro kurumlarından Schaubühne, 26 yıldır her nisan ayında 10 günlük bir uluslararası festival düzenliyor: Festival Internationale Neue Dramatik (Uluslararası Yeni Drama Festivali), kısa adıyla FIND. Festival, Almanya dışından davet edilen tiyatro insanları ve toplulukları ile Schaubühne’nin karşılaşması, birlikteliği, bir araya gelmesi niteliğinde, çünkü programda Almanya içinden Schaubühne yapımları dışında herhangi bir topluluğun oyunları yer almıyor. Bu karşılaşma ve tanışma, festivale davet edilen yabancı tiyatro insanlarının ileriki yıllarda Schaubühne’de oyun sahnelemelerini de beraberinde getiriyor. Katie Mitchell, Robert Lepage, Simon McBurney, Caroline Guiela Nguyen bu isimlerden ilk aklıma gelenler. FIND’ın 2026 edisyonunda bu sanatçılardan biri, tekrar festivalin odağına kondu: Katie Mitchell. 

 Dünyada birçok prestijli opera ve tiyatro kurumunda gösteriler sahneleyen Mitchell kendi ülkesi Birleşik Kralık’ta uzun yıllar boyunca Royal Shakespeare Company ile Royal Court Theatre’ın yerleşik yönetmeniydi. Çalışmalarının biçimsel karakteristiğini oyunculuk, sahne tasarımı ve canlı video çekimini yenilikçi bir şekilde bir araya getirerek oluşturan Mitchell, tematik olaraksa kanonik metinleri feminist bir bakış açısıyla ele alarak, bu metinlere özgün yorumlar geliştirmesiyle tanınıyor. FIND 2026’da üç Mitchell gösterisi programdaydı. Bunlardan biri Yunanistan Ulusal Tiyatrosu & Royal Court Theatre ortak yapımı “Cow | Deer” (2025), diğer ikisi Schaubühne yapımı “Orlando” (2019) ve “Bluets” (2026) idi. “Bluets”in festival kapsamındaki gösterimi aynı zamanda oyunun Almanca versiyonunun prömiyeriydi. Festivali takip ettiğim tek gün zarfında bunlardan ilk ikisini seyretme imkanım oldu.



"Cow | Deer" (İnek | Geyik), Katie Mitchell'in yazar Nina Segal ve ses tasarımcısı Melanie Wilson ile birlikte ortaya çıkardığı bir gösteri. 2025-2026 sezonundan itibaren üç yıllığına Yunanistan Ulusal Tiyatrosu artistik direktörlüğüne getirilen Argyro Chioti’nin, “yurtdışındaki tiyatro insanları ve kurumlarla ortak yapımlar ve iş birlikleri gerçekleştirerek, sürdürülebilir ve sistematik bir şekilde tiyatronun küresel varlığını güçlendirme” vizyonu çerçevesinde Pina Bausch’un “Kontakthof” (1978) adlı ikonik başyapıtıyla birlikte, içinde bulunduğumuz sezonda programa aldığı Mitchell’in "Cow | Deer" adlı gösterisinin dünya prömiyeri 2025 yılında Royal Court Theatre’da gerçekleştirilmiş. 

"Cow | Deer", konuşma metni olmayan bir gösteri. Dört performansçı foley* stüdyosuna dönüştürülmüş sahnede, bir inek ile bir geyiğin bir gün boyunca yaşadıkları olayları sadece sesleri kullanarak anlatıyorlar. Sahne bir foley stüdyosuna dönüştürülmüş ancak gösteri bir foley gösterisi değil. Burada sahneye yansıtılan bir görüntü yok, yani performansçılar hareketli bir görüntüye, bir filme eşlik eden efektler ve sesler üretmiyor, doğrudan sadece efekt ve ses üretiyorlar. Gösteri sırasında eğer bir görüntü, bir film oluşuyorsa, biz seyircilerin zihninde oluşuyor. Gözlerinizi kapatsanız, sadece seslerin rehberliğinde inek ile geyiğin başlarından geçenleri zihninizde canlandırabilirsiniz. Ama bu gösteride gözlerinizi kapatmayı da tercih etmiyorsunuz, çünkü sahnede canlı olarak üretilen efekt ve seslerin üretiliş şekilleri bir tasarıma, bir koreografiye sahip ve bu da başlı başına bir performans; dolayısıyla o performansı seyretmek, takip etmek istiyorsunuz. 
Ayrıca, seslerin kendileri ile üretiliş şekilleri arasındaki karşıtlık (hafif rüzgarda ağaçlardaki yaprakların hışırdama sesinin performansçıların ellerini portatif bir vestiyere asılmış -aslında parti süslemeleri olarak kullanılan- ince uzun metalize simli şeritlerin arasında gezdirmesiyle üretilmesi gibi örneğin), hem seyirci açısından ilginç, hem de yabancılaştırma efekti gibi işleyerek seyircinin pastoral ve cennetsi bir manzarada hayale dalmasını engelliyor. Bu da seyirciye, insan bakış açısının ve algısının ötesindeki bir dünyaya hayvanların algısı üzerinden bakmanın, o dünyayı hayvanların algısıyla duyumsamasının kapısını aralıyor.

Gösteri ilk yarısında gerek biçimiyle, gerekse de yaratılan ses dünyasıyla beni içine çekmiş olsa da, ilerleyen zamanla tekrara düşüşü ve hangi seslerin kayıttan verileceği hangilerinin sahnede canlı üretileceği konusunda verilmiş kararların karışıklığı ve keyfiliği (başlardan sadece insan yapımı sesler, örneğin uzaktan geçen bir arabanın veya yukarıdan geçen bir helikopterin sesi, ve hayvanların, hareketleri dışında çıkardıkları sesler, örneğin kuşların cıvıltıları, banttan verilirken, ilerleyen sahnelerde hikayenin bizzat protagonistleri olan inek ve geyiğin nefes seslerinin de banttan verilmesi) konsantrasyonumu dağıttı ve giderek gösteriden kopmama neden oldu. Bu sefer de Korina Kokkali, Christos Thanos, Joanna Toumpakari ve Alexandros Zotaj’dan oluşan ekibin müthiş bir adanmışlık ve titizlikle icra ettikleri performansa odaklanarak dikkatimi diri tutmaya gayret ettim.

-----------------------------------
*Foley, sinema ve televizyon dünyasında bir filmin post-prodüksiyon aşamasında ayak sesleri, kıyafet hışırtıları, kapı gıcırtısı gibi günlük ses efektlerinin stüdyo ortamında görüntüyle eş zamanlı olarak yeniden üretilerek ses bandına eklenmesi tekniğidir.


Bu yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26.04.2026, Berlin)

Bu yazının, gösterilerden görseller içeren özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

11 Mayıs 2026 Pazartesi

eve yüzerken'den




"Havalanan uçaklar, karanlık denizin üzerinde alçaktan uçuyordu. Üniversiteli bir grup genç, çakıl taşlarından bir şeyin üzerine oturmuş bira içiyorlardı. Bilgiç ve cilveli bu gençler, bağırıp çağırarak kent sahilinde bir yaz gecesinin tadını çıkartiyorlardı. Her şey onlar için çok yeniydi. Yeni işler. Yeni fikirler. Yeni arkadaşlıklar. Yeni aşklar. Isabel ise yolun yarısında, neredeyse elli yasındaydı. Onu dünyanın acı dolu köşelerine sürükleyen işi nedeniyle sayısız katliama ve savaşa tanık olmuştu. Neyse ki, soykırımla ilgili haber yapması için onu Ruanda'ya göndermemişlerdi. Onun kadar sanşlı olmayan iki meslektaşı ise alt üst olmuş bir halde geri dönmüşlerdi. Isabel'e, akıl almaz boyutlardaki insan kıyımını anlatırken, karşılaştıkları yetimlerin gözlerindeki dehşet dolu şaşkınlık gelip onların gözlerine de yerleşmişti. Açlıktan ölmek üzere olan köpekler insan eti yemeye alışmışlardı. Dişlerinin arasında ceset parçalarıyla amaçsızca tarlalarda dolaşan köpekleri görmüşlerdi. Ruanda'daki dehşete birebir tanıklık etmemiş olsa da, dünyanın kederinden payına düşeni zaten fazlasıyla almıştı Isabel. Her şeye sıfırdan başlamak için artık çok geçti. Eğer, onu olgunlaştırmış olması gereken onca şeyi unutup hayata sil bastan başlamak elinde olsaydı, hiç düşünmeden yapardı bunu. Dünyadan bihaber ve umut dolu bir kadın olarak yine evlenir, yine çocuk yapar ve gencecik yakışıklı kocasıyla gece vakti bu kent plajında bira içerdi. Önlerinde uzanan yaşamın sihriyle büyülenmiş, yıldızların altında öpüşen genç bir çift olabilirlerdi yeni baştan. Hayatta olabilecek en güzel şey de buydu zaten."

- Deborah Levy
(Çeviri: Elvan Kıvılcım)
Everest Yayınları

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Gölün Sırrı'ndan


Kızıl Ordu subayı kendine elbiselerin arasında, karanlığa yönelttiği tabancasıyla bir yol açıyor, nihayet bir vücuda çarpıyor silah, yakalamak için elini uzatınca karşısındaki beden sessiz bir direnişe geçiyor. Savaştan önce daha çocuktu Kızıl Ordu subayı, savas sırasında ise kadınları kullanmaya karşı hiçbir ilgi duymadı ama şimdi karşısındaki vücut kıvranmaya devam ettiği için onu iki eliyle daha rahat kavramak üzere silahını cebine sokuyor, kavramak, tutabilmek için çok uğraşıyor ve kavradığı, tutmaya çabaladığı için yaklaşmak zorunda kalıyor iyice ona, daha ne yaptığını düşünmeye bile fırsat bulamadan elleri karanlığın içinde bir kadının sıcak göğüslerine dokunuyor, hâlâ çırpınıyor kadın, direndikçe onu kendine çekiyor, saçlarını hissediyor şimdi yüzünde, nihayet yakalayıp dolaıin en dibine bastırdığında ve kadın kolunu ısırdığında, kollarını tutup sırtına kıvırdığında burnuna hafif bir nane ve kâfur kokusu geliyor, insanın yatağa serilmeden atlatamadığı hastalıkların kokusu, olgunluğun, huzurun kokusu. 
Sakinleşiyor. Göremediği dudakları öpmeye başlıyor ki daha hiç kimseyi dudaklarından öpmemiş, büyük ihtimalle bir Alman'a ait olan ağzı öpmeye başlıyor, dolgun, belki biraz da geçkin dudakları ama bunu ayırt edecek durumda değil ki, hiç kimseyi öpmedi ki daha önce hayatında. Kadının kollarını serbest bırakıp başını okşuyor, o da direnmiyor artık, çırpınmıyor ama ağlamaya başladığını işitiyor erkek, teselli etmek istercesine okşuyor kadının başını, adamlarının benzer durumlarda ne yaptığını çok kere gözlemiş olmasına rağmen ne yapacağını bilmiyor. Anne, diyor, ne söylediğini bilmeden, o kadar karanlık ki insan kendi sözlerini bile göremiyor, birden itiyor kadın onu geriye, ayağı takılıyor, düşüyor erkek yere, kadın tekmeliyor, erkek baştan kavramaya çalışıyor vücudunu, dizleri geliyor eline, kadın birden duruyor ve elbisesini yavaşça yukarı çekiyor, erkek alnını kadının karnına yaslıyor, elbisesinin altında çıplak gibi, kıvırcık kıllarından yayılan hayat kokusunu içine çekiyor. Kadın bir-iki kelime sarf ediyor ama bu mahzende onun sözleri de görünmüyor. Belki de savaş, cephelerin ortadan kalkması demektir çünkü kadın erkeğin başını simdi, belki de sadece silahlı bir asker olduğunu bildiği için ve direnmemek daha akıllıca olduğundan, bacaklarının arasına çekerken yönetim kadına geçiyor, evet, belki de savaş hep birinin ötekinden korktuğu için ipleri kendi eline almaya çalısması demektir ve sonra tersi ve böyle sürüp gider. Ve şimdi genç asker belki de yalnız kadından korktuğu için dilini kıvırcık kılların arasına sokuyor, ağzına gelen tat demir tadı, erkeğin yüzüne önce usulca, derken kuvvetle sıcak bir sıvı boşalıyor, kadının yüzüne işediğini düşünüyor, adamlarının aşağıda, evin holündeki boyalı kapıya işedikleri gibi işiyor kadın suratına işte, demek ki hâlâ savaşıyor, bir dakika, yoksa sevişmeyle mi alakalı, bilmiyor asker, ikisi de birbirine çok benzemiyor mu, şimdi yönetme sırasının onda olması gerekirken hâlà daha kadının önünde diz çökmüş duruyor. Ve bütün bu ıslaklığın içinde gözyaşları süzülüyor birden yanaklarından aşağı. Alman dolabında gözünden gelen yaşlarla içinde boğulduğu büyük nehrin sıcaklığı aynı. Yönetimi ele almak yerine kadının ayakucunda, dizlerinin üzerinde kalakalyor, basbayağı hıçkırıyor ve zaaf, kadını anlaşılan siddetten bile kolay silahsızlandırıyor. Çünkü kadın onu yukarı çekiyor, yüzünü içine yattıkları elbiselerden biriyle kuruluyor ve mırıldanarak bir şeyler söylüyor. Neredeyse poposuna hafif bir şaplak indirip, küçük oğlunu okula yollayan bir anne gibi, dolaptan dışarı postalayacak.

-Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Dilek Zaptçıoğlu)
Can Yayınları

24 Nisan 2026 Cuma

steps! festivali'nden izlenimler - III : people watching'den "playdead"


Ruben Ingwersen, Jérémi Levesque, Natasha Patterson, Brin Schoellkopf, Jarrod Takle ve Sabine Van Rensburg’un 2020 yılındaki pandemi kapanması sırasında biraraya gelerek kurdukları People Watching, Montreal merkezli bir kolektif. Daha önce The 7 Fingers, Circa, Cirque du Soleil, Cirque Éloize gibi topluluklarda ve Broadway’deki gösterilerde çalışarak her biri kendi alanında kendini kanıtlamış bu altı çağdaş sirk sanatçısının hedefi, çağdaş sirk sanatını yeniden yorumlayarak kendilerine özgü bir dil yaratmakmış. Bunun için de yukarıda adını saydığım toplulukların işlerine hakim olan görkem ve yeteneklerin sergilendiği alışılagelmiş sirk rutinleri yerine çağdaş dans ve fiziksel tiyatrodan beslenen, üç disiplinin kesişiminde yapıtlar üretmek üzere yola çıkmışlar. Halen dünyayı gezmekte olan, 2023 tarihli ilk yapıtları “Play Dead” tam da bu minvalde, yetenek gösterilerinin birbiri ardı sıra dizilerek sergilenmesi yerine, -adeta teyel yapar gibi seyrek ve hafif bir şekilde birbirlerine tutturulmuş olsalar da- çağdaş sirkin fiziksel tiyatro ve dans ile entegre edildiği bir gösteri.

“Play Dead” içerik olarak ise, bir ev ortamındaki insanların arasında vuku bulan gündelik ve sıradan ilişkilerin ve karşılaşmaların içinde gizlenmiş küçük kıvılcımları, sürreal ve absürd durumları ortaya çıkarmaya yönelik, iç içe geçmiş ve mizah dolu kısa öykülerden oluşan bir anlatıya sahip. Bu anlatı doğrusal değil, aksine; tanıdık ve rahatsız edici, grotesk ve hassas anların akıcı bir sahne diliyle güçlü ve şiirsel imgelere dönüştürüldüğü bir mozaik sunuyor. Bir evin salonunda birbirleriyle ve salondaki eşyalarla karşılaşan figürlerden ve durumlardan bazıları şunlar: Diğer dünyayla bağlantısı varmış gibi duran ağır, kunt bir gardıropla adeta güreşen ince, hafif bir kadın, bacakları kırılıp eğimli bir platforma dönüşen bir masada bıkıp usanmadan kayarak dans eden iki adam, kollarıyla bir perdeye asılıp sarkan kadın, S şeklindeki tête-à-tête koltukta kıvrılarak birbirleriyle etkileşime giren kadın ile adam, çubukların ucuna takıp döndürdüğü tabakları düşmesinler diye kovalayan adam, ardarda dizdiği şampanya şişelerinin ucuna basarak yürüyen adam… Sigara içmek için yakmaya çalıştığı çakmağı bir türlü yakamayan adamın o başarısız anda takılı kalan tekrarı… Adamın ona nefessiz kalırcasına anlattıklarından sıkılan kadının suratı adamı dinliyormuş gibi dururken iç dünyasının yansıması olarak bedeninin, geriye doğru kıvrılıp ondan uzaklaşmaya çalışan tepkisi… Sahne kapkaranlıkken seyirciye paralel hat boyunca iki yana sallanan ışık spotunun o sırada aydınlattığı sahne kısımlarında yapılan hareketlerin, ilişkilerin, karşılaşmaların o anda görünür olan halleri... Salınan spotun bir anda ipinden kopartılıp sahnedeki figürler arasında yakar top gibi paslaşılmasıyla, spot sahnede nereye tutulursa oranın seyirciye görünür kılınması…

“Play Dead” tam da “ölü taklidi yapmak” anlamına gelen adına öykünerek; oyun ile ölüm, neşe ile acı, sevinç ile hüzün, hafiflik ile geçicilik arasında sürekli gidip gelen ama hep de dengede, o ikiliklerin aralarında kalan anlarda asılı kalma duygusunu yaşatıyor seyirciye. Kolektifin bu yılın sonunda prömiyer yapacak olan ikinci çalışmasını merakla bekliyorum…



Bütün fotoğraflar ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (21.03.2026, Lokremise St. Gallen) 

 Bu yazının bir versiyonu Kineo Dergi'de yayımlanmıştır.

22 Nisan 2026 Çarşamba

steps! festivali'nden izlenimler - II : sharon eyal'den "ima"


GöteborgsOperans Danskompani’nin Double Bill’inin ikinci yapıtı eski Batsheva dansçısı ve artistik direktörü Sharon Eyal’in “ima”sıydı. “ima”, son yıllarda dünya çapında gerek kendi topluluğuyla, gerekse de davet edildiği sayısız toplulukla ürettiği yapıtlara büyük bir ilgi ve talep olan Eyal’in GöteborgsOperans Danskompani için tasarladığı dördüncü gösteri. GöteborgsOperans Danskompani Eyal’in, şimdiye kadar altı yapıt sahneye koyduğu NDT’den sonra en fazla işbirliği yaptığı topluluk. Dolayısıyla GöteborgsOperans Danskompani’nin dansçıları Eyal’in özgün koreografik dünyasına aşikar olmanın ötesinde alışıklar da. Yıllar içinde birbirini tanımış olmanın verdiği güven gerek koreografideki cesaretten gerekse de dansçıların bedenlerinden okunuyordu.

Yapıtları hakkında kaleme aldığım daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi Eyal, güçlü bir bedenselliğin hakim olduğu çalışmalarıyla, günümüz dans sahnesinin bildik hareket dağarcığının yanısıra beden ifade biçimlerine de meydan okuyan ve bu haliyle, gerek hareket dili gerekse de estetik dili damga gibi ilk bakışta tanınabilen az sayıdaki koreograftan biri. Peki, Eyal’in yapıtlarının, onlarla nerede karşılaşsanız hemen tanımanızı, başka birininkiyle karıştırmamanızı sağlayan özellikleri neler diye sorarsanız, -kişisel cevabımı daha önceki yazılarımdan birinden aynen alıntılarsam- şöyle olur: “Eyal’in yapıtlarında odak tamamıyla dansçıların bedenlerindedir; bedendeki her bir tekil kas parçasının hareket olanakları sonuna kadar araştırılmıştır ve tüketiliyordur. Özellikle neredeyse bütün yapıt boyunca ayak parmakları üzerinde hareket etmek hem dans eden bedene hem de seyreden bedene müthiş bir enerji ve gerilim yükler. Biçimsel olarak ise onun yapıtlarında genellikle homojen bir genel izlenim yaratan ve minimal hareketlerden oluşan grup koreografisi, solo, duo veya trio danslarıyla ondan sıyrılan bireyler veya küçük gruplar için bir arka plan işlevi görür. Eyal’in yapıtları da bariz anlatılar içermezler; daha çok, insan varoluşunun temel koşullarını ele alan ruh hallerini ve duyguları ortaya sererler.” (“Bir akşam iki dünya prömiyeri”, unlimited, 6 Haziran 2023, https://www.unlimitedrag.com/post/bir-akşam-iki-dünya-prömiyeri)

15 dansçının icra ettiği yaklaşık 40 dakikalık “ima”; koreografik, biçimsel, strüktürel ve de seyircide uyandırdığı duygular açısından tam da böyle bir yapıttı. Adının İbranice'de “anne” anlamına gelmesi benim için seyrederken bariz bir anlam ifade etmedi, ki yapıtın solo, duo ve trio kısımlarında sonradan üç kadın dansçı öne çıkacak olsa da ilk kısmının koreografik olarak baskın figürü bir erkek dansçının solosuydu. Bu rolde Miguel Duarte’nin benzersiz olduğunu belirtmenin yanısıra, özellikle Frida Dam Seidel’in duygusuyla, anda var oluyor olmasıyla ve yüksek seviyede adanmışlığıyla üç kadın solo dansçı arasından sıyrıldığını söylemeliyim.



Gösteri sonrasındaki soru-cevap seansında topluluğun genel sanat yönetmeni Katrin Hall’den Eyal’in tam da bu yapıtının prova sürecinde annesini kaybettiğini öğrendikten sonra yapıtı tekrar anımsadığımda, anne figürünün bir insanın hayatında var ve yok olma hallerinin yapıtta akılla veya elle tutulur bariz durumlarla değil, yoğun ve hassas bir duyusallıkla ve adeta hipnotize eder gibi sürükleyerek içine çeken atmosferle seyirciye hissettirilmiş olduğunu fark ettim. Eyal’in, bu sefer yapıtlarının kadim ortağı ve bestecisi Gai Behar yerine Fransız besteci Josef Laimon’dan kullandığı nabız gibi atan elektronik müziğin de yine yapıta, ritim sağlamanın yanısıra içerdiği minimal melodiler yoluyla duygu da yüklediğini ve böylece yapıtın duyusal atmosferini güçlendirdiğini düşünüyorum.


Bütün fotoğraflar ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (19.03.2026, Kurtheater Baden) 

Bu yazının bir versiyonu Kineo Dergi'de yayımlanmıştır.