17 Temmuz 2019 Çarşamba

hadi, epidaurus antik tiyatrosu'na!


22.06.2019 (fotoğraflar: mehmet kerem özel)

yurtdışındasınızdır, mesela yunanistan'da; üstelik damardan yunan kültürüne ve coğrafyasına dair bir ortamdasınızdır, ancak ülkeniz peşinizi bırakmayabilir!
nasıl mı?...

atina-epidaurus festivali'nin programında her yıl haziran-temmuz-ağustos aylarında her hafta sadece cuma-cumartesi akşamlarında epidaurus antik tiyatrosu'nda sahnelenmek üzere sadece antik yunan yapıtlarından uyarlanmış gösterileri yer alıyor. istisnai olarak davet edilmiş gösteriler de olabiliyor ara sıra; sam mendes'in yönettiği, istanbul'da da iksv sayesinde seyretme imkanı bulduğumuz "3. richard" mesela.

festival epidaurus'daki bütün oyunlar için atina'dan özel otobüs kaldırıyor. gidiş-dönüş 10 euro gibi çok cüzi bir fiyata hem de. ancak otobüs sayısı sınırlı, dolayısıyla gösteri biletinizi aldığınızda hemen otobüs biletinizi de almalısınız. son dakikaya bırakırsanız yeriniz olmayabilir.

2008'deki epidaurus seyahatimden anlar...

epidaurus antik tiyatrosu'na ilk defa 11 yıl önce pina bausch'un "orfeus ve eurydike"sini seyretmeye gittiğimde festivalin böyle bir organizasyonu yoktu, ama atina otobüs garından özel şirketlerin organize ettiği benzer otobüs seferleri vardı.


korint'teki moladan (22.06.2019)

otobüs 2.5 saatlik bir yolculukla varıyor epidaurus antik kentine. yol üzerindeki korint kanalı'nın hemen yanında 25 dakikalık ihtiyaç molası veriyor, bu sayede korint kanalını da yakından görme ve fotoğraf çekme imkanı oluyor.

otobüs biletleri aynı gösteri biletleri gibi isme kayıtlı olduğu için, otobüse bindikten sonra orta yaşını biraz geçmiş, ev hanımı halli bir mihmandar kadın sıradan biletlerimizdeki isimlerle kendisindeki listeyi karşılaştırıp kontrol etmeye başladı. ismimi söyleyince bir durdu, muzip muzip baktı ve "türk müsünüz?" dedi. "evet" dedim. meğerse türkçe öğreniyormuş, hatta yolda çalışmak için ders kitabı bile yanındaymış. türkçeyi yeni yeni öğrenmeye başladığı için, türkçeyi pek konuşamıyordu, ingilizce de bilmiyordu, yanımda oturan yunan hanım ingilizce üzerinden iletişimimizi sağladı. artık sizinle yol boyunca pratik yapar diyerek gülümsedi bana yanımdaki hanım. mihmandar her yanımdan geçişte tatlı bir gülümseme, bir göz kırpma ile dikkatimi çekti. yanımdaki hanım "otobüsteki en prestijli yolcusunuz" diyerek espri yaptı.
önden ikinci sırada oturduğum için hem şöförün açtığı radyodan gelen yunan halk müziğini dinliyor hem de eleni isimli mihmandar hanımın telefonundan türkçe kelime telafuz egzersizini duyuyordum. mesela "kereviz" kelimesini önce telefonun aplikasyonu söylüyor, eleni ardından tekrar ediyordu: "kereviz". eleni hatta bir iki kere yanık türkçe şarkılar da açtı telefonundan, neyse ki şarkıları sonlarına kadar çalmadı.
çam ağaçlarının altında kıvrıla kıvrıla giden, bir tarafı dağ diğer tarafı deniz, tipik yunan peyzajındaki yolda yunan müziğine ve etrafımdakilerin yunanca sohbetlerine türkçe nağmeler karıştı. ilginç bir deyimdi.
dönüşte ise önümdeki yaşlı çift bütün yol boyunca robert wilson'ın biraz önce seyrettiğimiz "oedipus"unu tartıştılar. hanım beğenmiş, bey beğenmemiş; yanımdaki hanımdan öğreniyorum, hatta bey "yönetmen trajedini kurallarını bilmiyor!" diye çıkışmış.
geceyarısı vardığımız atina'da ilk durakta indim. orta kapıdan indiğim için önde oturan eleni başta fark etmedi. inince öne doğru yürüdüm, baktım camdan bana gülerek (ellerini değil) kollarını sallıyordu, yani bütün vücuduyla beni uğurluyordu.

eleni gibi bir mihmandara rastlamak her türke nasip olur mu bilmiyorum ama gösteri sanatlarına meraklı her insankızı/oğluna tavsiye ederim, bir gün mutlaka epidaurus antik tiyatrosunda 20.000 kişiyle birlikte bir gösteri seyretsinler.
antik tiyatronun çevresindeki ortam sanki bir ayindeymiş gibi; etrafta yüksek sesle konuşan yok, çöp yok, sucuk-köfte kokuları yok, mısır diye bağıran yok, betondan sevimsiz binalar yok, çıkışta atina! atina! diye çığıran taksiciler yok. herkes sakin, ortam uygar.






hemen şimdi önümüzdeki haftasonu için atina'ya bir uçak bileti alabilirsiniz, zira 26-27 temmuz tarihlerinde epidaurus antik tiyatrosu'na fransızların köklü tiyatro kurumu comedie française konuk olacak ve ünlü belçikalı yönetmen ivo van hove'nin rejisiyle sofokles'in "electra/orestes"ini sahneleyecek. hala bilet var, benden söylemesi!

3 Temmuz 2019 Çarşamba

ayşe draz ve marlin de haan'dan "panorama radio"



pina bausch, dansçılarına sorduğu sorulara onların verdiği cevapları kullanarak yapıtlarını tasarlardı. ayşe draz ile marlin de haan ise seyircilere sordukları sorularla üretiyorlar işlerini.
draz ile de haan ikilisini ilk defa geçen yıl, şimdilerde kapanmış olan bomontiada_alt'ta sahneledikleri, a corner in the world'ün ortak yapımcılarından olduğu performatif yerleştirme "once i set foot outside" ile tanıdım. ayşe draz'ı istanbul tiyatro sahnesinden dramaturg ve oyuncu olarak biliyordum zaten ama düsseldorf'lu sanatçı marlin de haan'ı hiç tanımıyordum. "once i set foot outside" ikilinin ilk işbirliğinin ürünüydü. ilk diyorum çünkü onlar bu sezon tekrar bir araya geldiler ve biz seyircileri yeni işlerine maruz bıraktılar: "panorama radio"ya.

ama önce kısaca da olsa, “once i set foot outside” hakkında geçen yıl yazmaya vakit bulamadığım düşünce ve izlenimlerimi paylaşmak istiyorum.
“once i set foot outside” bildik bir kara-kutu tipi sahnede sergilenmişti, ancak icracı-seyirci ilişkisi bildik/alışıldık değildi. biz seyirciler oyun alanından yaklaşık iki metre kadar yüksekte bir kottaydık, icracıları yukarıdan seyrediyorduk; sanki onlar kentsel kamusal bir mekandaydılar, mesela bir şehrin meydanında, bizler de evimizin balkonundan onları izliyorduk.
günde üç seans olarak sergilenen iş, strüktürü aynı kalsa da her seferinde doğaçlamaya ve durumlara göre değişiyordu. nereden mi biliyorum, üç ayrı seansta izlemiştim. gerek biçimi gerekse içeriğiyle bu iş bir kara-kutu mekanda sahnelenmek yerine keşke (üç oyuncunun her seferinde değiştiği) daha geniş bir kastla bir müze salonunda günboyu kesintisiz olarak sergilenseydi, seyirci salona istediği gibi girip çıkabilseydi diye düşünmedem edememiştim o zaman. tür olarak yaratıcıları tarafından “performatif yerleştirme” olarak tanımlanan “once i set foot outside” bir çok açıdan aklıma tino seghal’in işlerini getirmişti; “müzede sergilenseydi keşke” yorumum da seghal etkisi nedeniyleydi zaten. ama “once i set foot outside” asla kopya değil, en az seghal’inkiler kadar nitelikli bir işti.
“once i set foot outside”ın güçlü taraflarından birini daha belirtmeden bu paragrafı bitirmiyim: icracıları. dansçı-koreograflar gizem bilgen ile canan yücel pekiçten ve oyuncu-yönetmen erkan uyanıksoy bana göre istanbul sahnesinin hareket, mimik ve jest kalitesi açısından en nitelikli ve sıradışı üç sanatçısıdır ve bu işte de oldukça dozunda icralarıyla göz doldurdular.

“panorama radio”ya dönüyorum:
yaklaşık iki buçuk ay önce posta kutuma bir mektup düşmüştü. mektup draz ve de haan'dan geliyordu; ekinde bir anket vardı ve cevaplamam isteniyordu. şaşırmamıştım çünkü geçen yılki projeleri için de benzer bir formatta iletişime geçmişlerdi benle. bu seferki sorular geçen yılkilerle aynı sularda yüzüyordu: kamusallık, kamusal mekan, kent mekanı. belli ki, draz ile de haan özellikle bu kavramlarla ilgileniyor, bunların derinine inmek istiyorlardı.
yolladıkları öyle çok uzun bir anket değildi; dört soru vardı. kamusal neyi gözetmeli, kamusalın sorumlulukları neler, hangi hizmetler kamusal olmalı, hangi ölmüş veya yaşayan kişiyi kamusal tartışmalarda görmek isterdiniz, neden? hangi özel eşyanızı kamuyla paylaşmak istediniz, neden?
sorular ilginç, zihin çalıştırıcı ve cezbediciydi. draz ile de haan'ın, onlara gelen cevaplardan çıkaracakları işi merakla beklemeye başladım.
haziran sonunda ikiliden gösterinin daveti geldiğinde heyecan ve merakım iyice arttı çünkü ikili oyun mekanı olarak klasik veya çağdaş bir tiyatro binasını değil, kentsel kamusal alan içinde kişinin kalabildiği en özel alanı seçmişti: arabayı. evet, araba!
davette belirtildiği üzere kendi arabanda sürücü olarak da katılabilecektin gösteriye, arabadaki yolculardan biri olarak da.
"panorama radio"nun ilk gösterimleri 28-30 haziran 2019'a denk gelen haftasonunda gerçekleşti. bir arabanın arka koltuğunda oturan üç kişiden biriydim.

hiç tanımadığınız üç kişiyle birlikte bir arabanın içinde kentin sokaklarında dolaşarak 40 dakika geçirdiğinizi düşünün. arabanın sürücüsü de sizin gibi, seyircilerden biri.
arabada sadece onun yanında oturan kişi seyirci değil; o bir tür kolaylaştırıcı, tedarik edici. neyi mi tedarik ediyor? 40 dakikalık sürede yapacaklarınız için gereken aksesuarları. evet, bu gösteride bir seyirci olarak siz, aynı zamanda bir icracısınız. neyi/neleri icra edeceğinizi ise, arabanın radyosundan duyduğunuz sesler yönlendiriyor. nasıl icra edeceğiniz ise size kalmış.

"panorama radio" çevrenize, yaşadığınız çağa, kente ve kamusallığa farklı bir açıdan bakmanız için pencereyi aralıyor; pencerenin ardından değil içinden bakmanız için; sesleri de duyabilin, elinizi  uzatıp dokunabilin diye..
"panorama radio" sürreal olduğu kadar gerçek bir yolculuk, geçmişe olduğu kadar geleceğe doğru bir yolculuk..
"panorama radio" bütün tiyatral gösteriler gibi işitsel ve görsel olmasının yanısıra dokunsal algınıza da hitap eden, onu da tetikleyen; iletişim için sosyal medya araçlarının hakim olduğu günümüzde yüz yüze gelerek, ortaklaşa bir şey yaparak, bir konuyu "o anda ve orada" tartışarak sosyalleşmenizi sağlayan bir iş..
"panorama radio" farklı, talepkar ve özgür bir iş..

"panorama radio"yu büyük ihtimalle kaçırdınız! üzülmeyin, eylül sonundaki düsseldorf sürüşlerinden sonra ekim'de tekrar şehrimizde olacak..

1 Temmuz 2019 Pazartesi

jochen sandig'den "insanlık ağıtı"



bir klasik müzik yapıtının icracılarının yapıtı icra ederken mekanın içinde hareket ettiklerini hayal edin. sonra da o hayale seyirci olarak sizin de yapıtı dinlerken hareket ettiğinizi ekleyin. hele de bu yapıt en sevdiğiniz, sadece canlı değil kayıttan her dinlediğinizde sizi huşu içinde bırakan bir yapıtsa, cennetesiniz demektir.
bir seyirci olarak; bir müzik konserinin ne kadar içinde olabilirsiniz? uçuşarak boşlukta ilerleyen notalar sizi ne kadar sarabilirler? havaya karışan müziğin bir parçası ne kadar olabilirsiniz?
işte jochen sandig’in hayalgücünün ürünü “human requiem” bu soruların “ne kadar”ını sonuna kadar karşılayan müthiş etkileyici bir gösteriydi.

sandig, johannes brahms’ın duygusu yoğun yapıtı “ein deutsches requiem” (bir alman ağıtı)'nın, koro ve solistlere orkestra yerine iki el piyanonun eşlik ettiği versiyonunu kullanmak suretiyle, icracıların mekanda hareketli olmalarının yolunu açmış. mekanda serbestçe hareket edebilsinler diye seyircilerin de altlarından koltuklarını çekmiş. ikisi de sabit konumlarda bulunarak, birilerinin çaldığı/söylediği diğerlerinin dinlediği, bildik bir konser düzenine sahip bir gösteri değil bu; iki tarafın birbirinin içine geçtiği, sınırların/çizgilerin ortadan kalktığı bir biraraya geliş!

brahms'ın, adına dili diğer requiem'lerden alışıldık şekilde latince değil de almanca olduğu için "alman"ı eklediği ancak onun yerine rahatlıkla "insan"ı koyabilirdim dediği ağıtı, sandig'in sahnelenmiş yorumunda bu niteliği kazanıyor, hem de sonuna kadar; icracı ve dinleyici, bütün insanları kapsayarak. icracılar (koro üyeleri) gündelik kıyafetlerinin içinde seyircilerden ayırt edilmiyorlar. mekana girişte ayakkabılarının çıkarılması istenen seyircilerin de yalınayak icracılardan farkları kalmıyor.

şimdiye kadar immersive (kapsayan/çevreleyen/yutan) tiyatro örneği deneyimleme şansım olmadı ama "human requiem" sayesinde immersive konser deneyimledim; arkanızdan, önünüzden, solunuzdan, çaprazınızdan, sağınızdan, hemen dibinizden, biraz uzağınızdan, çok ötelerden gelen çepeçevre seslerle müziğin bir parçası kılınıyorsunuz, müzik gözeneklerinizden sızıp içinize işliyor. ben böyle bir deneyim hiç yaşamadım.
müzik, sanatlar arasında bana göre en ilahi ve ulvi olanıdır, evde kayıttan müzik dinlerken bazen sesi olabildiğince açarım, müziğin mekanı ve içimi doldurmasını, onun içinde olmayı isterim. işte hayatımda ilk defa bu hissi "human requiem"de yaşadım, deneyimledim.

jochen sandig bu gösteriyi koreograf eşi sasha waltz'in danışmanlığında gerçekleştirmiş. waltz sahne alanını olduğu kadar mevcut mekanları kullanmada, yani yere özgü (site specific) işler üretmekte oldukça deneyimli ve usta bir koreograf. onun bu projedeki danışmanlığı sayesinde, 64 kişilik oldukça kalabalık rundfunkchor berlin (berlin radyo korosu) üyeleri mekanın içinde müthiş akıcı ve rahat bir şekilde hareket ediyorlar, ve bazı sahnelerdeki yalın koreografilerin altından başarıyla kalkıyorlar.

brahms'ın yapıtı yedi bölümden oluşuyor. sandig her bölüm için, o bölümün müzikal formundan ve içeriğinden esinlenerek farklı bir mekansal mizansen tasarlanmış;
ilk bölümde  mekanın geneline dağılan, adeta dağınık bir konumlanma,
müzikal tempo olarak cenaze töreni alayının geçisini betimleyen ikinci bölümde mekanı çaprazlarla kesen bir hareket düzeni,
üçüncü bölümde döngüsel bir hareket,
ruhun tanrıda bulduğu barınaktan bahseden dördüncü bölümde yukardan inen iki büyük salıncak grubunun tanımladığı iki merkezi mekan/barınak yaratıldı,
soprano solosunu içeren beşinci bölümde sopranonun mekanı çapraz kesen tek bir hatta hareketi,
altıncı bölümde mekanı ikiye yarayan koridor sahne düzeni
ve adeta hepimizin karanlıkla/ölümle bütünleştiği son bölümde seyircilerin icracılar tarafından devasa bir halkanın içine alınması.
bu mükemmel düzenlemelere dair tek eleştirim; salıncaklı kısımda keşke salıncakta sallananlar içeri, yani merkeze doğru değil, dışarı yani bizlere doğru sallansalardı; hareketin bu hali icracıların içlerine kapanmasına neden oldu, diğer haliyle ise bizlere açılıyor, bizleri kapsıyor olacaklardı ve bu hali gösterinin genel ruhuna daha uygun olurdu kanımca.

phillip moll'ün dört el piyano uyarlaması yapıtın orkestra ve orglu özgün halinden daha sakindi ancak zayıf değildi.
gerek gijs leenaars yönetimindeki koronun üyeleri, gerek bariton john brancy ile soprano iwona sobotka, gerekse de dört el piyanoda angela gassenhuber ile philip mayers müthiş nüanslı, duygusal ve yumuşak bir yorum çıkardılar.
dolayısıyla hem müzikal uyarlama hem de icracıların yorumları, sandig'in insanları biraraya getiren ve tek bir bütünde birleştiren konseptinin hümanist özünü vurgular nitelikteydi. bu hümanist öz zaten brahms'ın yapıtına da içkindi. yani bütün öğeler birbirleriyle uyumlu bir şekilde bir aradaydılar.

gösteri bittiğinde huşu içinde zeminden bir kaç karış havalanmıştım sanırım.
iksv müzik festivali düzenleyicilerine, bizleri bu olağanüstü gösterinin bir parçası yaptıkları, bizlere bu müzikal ve mekansal deneyimi yaşattıkları için yürekten teşekkürler.

28 Haziran 2019 Cuma

epidaurus antik tiyatrosu'nda robert wilson'dan "oedipus"

"oedipus", epidaurus antik tiyatrosu, 22.06.2019 (fotoğraf: mehmet kerem özel)

önceki yazımı epidaurus antik tiyatrosu ile bitirmiştim, oradan devam ediyorum.
bu yılın en uzun günlerinden birinde, yani 22 haziran'da epidaurus'taydım. atina-epidaurus festivali'nin o haftasonu epidaurus antik tiyatrosu konuğu robert wilson'dı. 
wilson'ın oraya ilk defa davet edilişiydi. benim oraya ilk gidişim değildi; 11 yıl önce pina bausch'un "orfeus ve euridike"sini seyretmiştim o büyüleyici mekanda. 

wilson sofokles'in "kral oedipus" oyunundan "oedipus" isimli bir uyarlama yapmış ve sadece antik yunan tarzı tiyatro yapılarında sahnelemek üzere tasarlamış bu gösteriyi.
"oedipus" geçen yaz pompei'de prömiyer yapmış, sonbaharda palladio'nun vicenza'daki ünlü teatro olimpico'sunda sahnelenmiş, şimdi de epidaurus'taydı.

michalis theophanous. (fotoğraf: lucie jansch)

"oedipus" tipik bir robert wilson yapıtıydı; bütünüyle beyaza boyanmış siyah makyajlı yüzler, iki boyutlu hareket eden figürler, üst üste binen sesler, farklı diller, farklı müzik türleri, kah kesik ve hızlı kah belirsizcesine ve kalıp gibi yavaş hareketler, anlattıklarından ya da anlamlarından ziyade söyleniş biçimleri ve fonetik nitelikleri için kullanılan kelimeler, ani vuruş sesleri, katmanlı ve incelikli ışık tasarımı, tasarım objeler...
wilson "oedipus" ile, ipuçlarını sofokles'in metninden alan ancak hikaye anlatmayan, soyut ve gerçeküstü bir rüya alemi atmosferi yaratmış yine. bir robert wilson yapıtını onun kılan bütün özelliklerin hepsi bu sefer oedipus’un hikayesinin duygusunu aktarmak için seferber edilmişler.
örneğin; sahnenin tam ekseninde en geriye yerleştirilmiş büyük bir yuvarlak ışık kaynağı nasıl biz seyircilerin gözlerini kör edercesine kamaştırmaya yaradıysa, gösterinin başında, kaderini bile bile ondan kaçamamasını vurgularcasına oedipus'un (michelis theophanous) o ışık kaynağına doğru gidişiyle de anlam kazandı. oedipus gösterinin sonunda ise, kendi gözlerini kör etmiş halde yerde, antik yunan vazolarındaki emekleyen çocuk betimlemeleri misali emekliyordu.

michalis theophanous. (fotoğraf: lucie jansch)

bütün bu özelliklerin yanında biri vardı ki, daha önce seyrettiğim wilson yapıtlarındaki kullanımı bu kadar dikkatimi çekmemişti: ses!
sahnede antik ve modern yunanca, latince, ingilizce, fransızca, italyanca ve almanca konuşuldu. ses bandında ise bob wilson ve christopher knowles’in okuduğu metinler, aborjin ayinlerinden ve sanırım pasolini’nin "oedipus rex" filminden kayıtlar vardı. bütün bu sesler bazen süperpoze edilerek, bazen bazıları tekrarlanarak, bazen tekrarlanırken dönüştürülerek kullanıldılar.
ayrıca, ses düzeninin surround (çepeçevre) olması da epidaurus antik tiyatrosu'nun ıssızlığında ve sadece ağustos böceklerinin vızıltılarının eşlik ettiği sessizliğinde inanılmaz etkileyiciydi.
dolayısıyla bana göre “oedipus”un en güçlü tarafı ses tasarımı ve ses montajıydı. bu sayede antik dünyadan kalma spesifik bir hikaye wilson tarafından çoğaltılmış, katmanlandırılmış ve evrenselleştirilmiş oldu.

"oedipus"un kadrosu, aynı gösterinin kendisi gibi postmoderndi. wilson sanırım hepsiyle daha önce çalıştığı biricik sanatçılardan bir kadro kurmuştu kendisine "oedipus" için:
angela winkler gibi yaşayan alman dramatik oyuncular arasında bir usta da vardı kadroda (berliner ensemble yapımı "üç kuruşluk opera"da da beraber çalışmışlardı, hatta istanbul seyircisi iksv sayesinde seyretme şansına ermişti bu gösteriyi), eski dimitris papaioannou dansçısı michelis theophanous da (ki wilson theophanous'la arvo part projesi "adam's passion"da da çalışmıştı). ve "einstein on the beach"te de icracı olan soyut müziğin saksafon ustası 81 yaşındaki dickie landry, 1968-1977 yıllarında merce cunningham dansçısı olan meg harper, wilson'ın genet-"zenciler" uyarlamasında oynayan ruandalı sanatçı kayije kagame; bu sanatçıların hepsi "oedipus" gösterisinin, performatif olmalarının yanısıra, wilson'ın sahnede ustaca kullandığı, plastik/heykelsi öğeleriydiler de.

gösterinin "anlatıcısı" rolünü, italya'da italyan bir aktrist üstlenmişken, en fazla repliğin bu rolde olmasından dolayı olsa gerek, epidaurus'da bir yunan aktrist canlandırdı: lydia koniordou. koniordou yunanistan'ın en önemli kadın oyuncularından ve daha önce "odyseey"de wilson'la çalışmış olmasının yanısıra, yakın zamanda istifa eden hükümette kültür bakanıydı da. koniordou sesinin tonu, vurguları ve postürüyle "oedipus" kadrosunun bana göre en etkileyici öğesiydi.

(fotoğraf: lucie jansch)

78 yaşındaki estet robert wilson'dan bu 70 dakikalık "oedipus" gösterisini, dünyanın en eşsiz tiyatrolarından epidaurus'ta ağustos böceklerinin sesleri eşliğinde seyretmek benim için eşsiz bir deneyimdi. 
anadolu'da o kadar çok antik yunan ve roma döneminden kalma tiyatro var ki, "oedipus" onlardan birine de çok yakışırdı!..

25 Haziran 2019 Salı

ivo van hove'den bir diptik: kül ve kan - II



yunan mitolojisini kaba hatlarıyla biliyorum, antik yunan oyunlarını da. antigone, medea ve kral oidipus en bildiklerim, bunlarla en sık karşılaştığımdan, tiyatro sahnelemelerini veya sinema uyarlamalarını seyrettiğimden olsa gerek. ama bunlar dışında; kassandra kim, klyteimnestra ne, orestes kahraman mı, ifigenya hem aulis’te hem tauris’te nasıl oluyor ve yine de gencecik yaşında kurban ediliyor, kim kimin kardeşi? gibi sorular sorabilecek cehaletteydim yakın zamana kadar. çok yıllar önce, yıldız sarayı tiyatrosu devlet tiyatroları’nın bir sahnesiyken (hey gidi günler hey!), mustafa avkıran’ın yönettiği enfes bir “oresteia” seyretmiştim, ama onun da hikayesi veya yorumundan ziyade hissi sadece baki bende.

ne zaman, bir hafta arayla aynı protagonistler (orestes, elektra, klyteimnestra, agamemnon, vs...) etrafında dönem, önemsediğim iki avrupalı yönetmenden birer gösteri seyredeceğim kesinleşti, işi biraz ciddiye aldım; biraz araştırma yaptım, oyun metinlerini okudum, bu zamana kadar çok da çözmek için uğraşmadığım antik yunan kraliyet soyağacı, entrika ve cinayetlerine eskisine nazaran daha bir vakıf oldum. milo rau'nun "oresteia" uyarlaması hakkındaki izlenimlerimi yazdım zaten, şimdi de ivo van hove'den "electre/oreste".


"electre/orestes", comédie-française, richelieu, 02.06.2019 (fotoğraf: mehmet kerem özel)

daha önce dikkat etmediğim ve öğrenince en ilgimi çeken şeylerden biri üç önemli antik yunan oyun yazarının aynı hikaye üzerine oyunlar yazmış olmaları. tarihsel sırayla aiskhülos, sofokles ve euripides, üçü de orestes’i merkez alarak malum kraliyet-ailesi-içi-kan-davasını ele almışlar, bu hikayeye kendi yorumlarını getirmişler.
bunlar arasında euripides, protagonistlerini psikolojik yönleriyle ele alanmış; derinlikleriyle, insani taraflarıyla, örneğin çelişkileriyle, tereddütleriyle, zayıflıklarıyla. işte bu nedenle ivo van hove, "katile dönüşen insana" odaklandığı comedie-française diptik’inin ikinci gösterisi için “lanetliler”e eş olsun diye euripides’in iki oyununu seçmiş ve bunları aynı akşamda arasız, arka arkaya sahnelenecek şekilde tek bir gösteri olarak uyarlamış. program broşüründe yazdığı gibi, van hove ile dramaturg bart van den eynde bu uyarlamayı yaparken, ekonomik marjinalleşme ve kültürel yabancılaşmanın akut bir mağduriyet duygusunu kışkırttığını savunan mohammed hafez ve creighton mullins'in metinlerden aldıkları esinle, özellikle elektra'nın kişiliğinde ama aynı zamanda orestes'te de şiddetin radikalleşmesine odaklanmışlar.

“electre/oreste”nin yapım özellikleri oldukça nitelikli ve etkili.
jan versweyveld imzalı sahne tasarımı bütünüyle çamur kaplı zemin ve ortasına yerleştirilmiş, sadece kapısı görünen bir küpten oluşuyor. ben bu küp yapıyı, önündeki sütunları kaldırılmış bir megaron’a benzettim, yani yaklaşık m.ö. 3000’lerde miken coğrafyasında ortaya çıkan; tapınak, depo, ev, kral konutu olabilen en temel yapı formuna.
megaronun iki yanında, sahnenin en gerisinde birer timpani grubunun hakim olduğu vurmalı çalgılardan oluşan bir set var. iki saatlik oyunun neredeyse her dakikasını kaplayan eric sleichim imzalı şahane ses peyzajını trio xenakis icra ediyor. “peyzaj” tabirini özellikle kullanıyorum çünkü sesler “müzik” olmaktan öte bir etkiye sahip, atmosferi yaratıyor.
gösterinin hareket tasarımını belçikalı koreograf (2004 yılındaki istanbul tiyatro festivali’nde benzersiz “blush”ını seyretme şansına erdiğimiz) wim vandekeybus yapmış; ilkel, dürtüsel ve vahşi bir karakteri var koreografinin.

aslında bu bahsettiğim üç tasarım kalemi de aynı ilkel, dürtüsel ve vahşi atmosferi yaratmak için seferber olmuşlar. van hove “electre/oreste”de kanın kanı talep ettiği, adaleti kişilerin kendilerinin yerine getirdiği, ve daha da can alıcı olarak, öldürmekle yetinilmeyip vahşice öc alındığı bir kan davası betimliyor.
van hove bütün bunları ağırlıklı olarak elektra’da bedenleştiriyor; o ki orestes gibi başka bir saraya evlat edinilerek gitmediği için, sefaletin ve çamurun içinde kaba, öc odaklı, bilenmiş bir köylü kızına dönüşmüş zamanla. öyle ki aegisthus’u öldürdükten sonra penisini koparıyor vahşice.
canı kurtulsun diye kendi ailesinin sarayından kaçırılarak evlat verildiği diğer bir sarayda, soylu bir şekilde yetiştirilen orestes ise, biraz da kızkardeşi elektra’nın zoru ve iknasıyla, ama tereddütle ve sonrasında pişmanlıkla elini kanaya buluyor. ama ne kan! sadece eli değil, her tarafı bulanıyor kana. onunla birlikte bizim de!

 



fotoğraflar: jan versweyveld

elektra’da suliane brahim ve orestes’te christophe montenez iki gencecik oyuncu; ikisi de rollerinde parlıyorlar. onlar dışındaki oyuncular da iyiler.
"lanetliler"de martin von essenbeck'i oynayan christophe montenez dışında, "electre/orestes"in kilit rollerindeki üç oyuncu da yine onun gibi diptik'in birinci bölümünde oynuyor. "lanetliler"de konstantin von essenbeck'i oynayan denis podalydes burada menelas, sophie von essenbeck'i oynayan elsa lepoivre burada klyteimnestra/helene ve herbert thallmann'ı oynayan loic corbery burada pylades rolündeler. üçü de çok iyi oyunculuklar çıkarıyorlar. özellikle elsa lepoivre, "lanetliler"deki sophie'de olduğu gibi burada da tabir caizse "döktürüyor".
"lanetliler"de ensest ilişkileri üstü kapalı da olsa hissettirilen ana-oğul sophie ile martin von essenbeck'ler, ve hikayenin sonunda martin'in iktidar uğruna -ve belki de intikam ve kıskançlıkla-  annesi sophie'yi öldürmesiyle, buradaki ana-oğul klyteimnestra-orestes ilişkisi arasındaki ölümcül paralellik, ivo van hove'nin bu rollerde aynı oyuncuları oynatmasıyla iyice vurgulanıyor. 

son tahlilde; van hove'nin "electre/oreste"i belki psikolojik çözümleme olarak şahane bir euripides uyarlaması değil, ancak olağanüstü etkili sahne, müzik ve hareket tasarımıyla ve çok iyi oyuncu kadrosuyla iki saat boyunca nefessiz izlenen enfes bir ilkel kurban töreni.

comédie-française bu yapımla, üç yıl önce olduğu gibi avignon'a davet edilmedi ama 26-27 temmuz 2019 tarihinde atina/epidaurus festivali kapsamında büyüleyici epidavros antik tiyatrosu'na konuk olacak. 
imkanı olanlar kaçırmasınlar; atina istanbul'a uçakla bir saat, epidavros atina'ya arabayla iki saat mesafede!

21 Haziran 2019 Cuma

milo rau’dan musul’da oresteia

“orestes in mosul” başlarken, bochum schauspielhaus, 26 mayıs 2019 (fotoğraf: mehmet kerem özel)


bu sezon benim için tam bir milo rau sezonu oldu. sezon başında ve sonunda, başka sanatçıların yapıtlarını seyretmek için gittiğim şehirlerde onun yeni prömiyer yapmış birer işine denk geldim. sezon ortasında ise diğerleri gibi tesadüf olmadan, özellikle onun işlerini seyretmek üzere, bu yılki edisyonu ona ayrılmış bir festivale gittim. “milo rau sezonum”a eylül başında “le reprise” ile başladım, ocak’taki brandhaarden festivalinde dört eski tarihli işiyle devam ettim. seyrettiğim bütün bu işler hakkındaki izlenimlerimi bloguma yazmışken, mayıs sonunda bochum schauspielhaus’taki gösterimini seyrederek “milo rau sezonum”u kapattığım “orest in mossul”u yazmasam olmazdı. üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra yazıyor olmayı “milo rau yorgunu” olmaya bağlıyorum.

“orestes in mosul” (orestes musul'da) aiskhülos’un “oresteia” üçlemesinden milo rau ve oyuncu ekip tarafından uyarlanmış; bütün estetik ve dramaturjik özellikleriyle tipik bir milo rau yapıtı. “orestes in mosul” doğal olarak rau’nun geçen mayıs ayında açıkladığı ghent manifestosu kurallarının da istinasız uygulandığı bir yapım. salona girdiğimizde bizi karşılayan müzik parçası, sahnede vakit geçiren oyuncular, oyunda geçen ve görüntülerini göreceğimiz gerçek bir mekanın birebir kopyasından oluşan sahne dekoru, oyunun oyunculardan birinin bize kendisini anlatarak başlaması, canlı ve kayıt video görüntülerinin kullanılması, oyuncular arasında amatörlerin olması, çok dilli olması; bunlar rau yapıtlarının ilk elde sayılacak tipik özellikleri.

neden musul?
milo rau antik dönem atina’sı ile musul arasında paralellik kuruyor. musul’un atina bir köyken dünyanın en kalabalık ve uygarlığın beşiği şehirlerinden biri olduğu bilgisi üzerinden, nt gent’ten yanına aldığı profesyonel oyuncular ve teknik ekiple musul’u ziyaret ediyor. ekip orada vakit geçiriyor, yerel müzisyenler ve amatör oyuncularla tanışıyor, bu projede beraber çalışmaya başlıyorlar. provalar yapılıyor, aiskhülos'un “oresteia”sı kültürel, sosyal ve ekonomik özellikleriyle ırak coğrafyasının bugününe uyarlanıyor ve oyunun ilk gösterimi musul’da bir kafede gerçekleşiyor. ne yazık ki, musullu oyuncu ve müzisyenlerin çoğu, iltica ederler korkusuyla belçika/avrupa vizesi alamıyorlar ve oyunun şimdilerde avrupa şehirlerini dolaşan turnesine sadece projeksiyon görüntüleriyle katılabiliyorlar.

neden "oresteia"?
“oresteia”; "agamemnon", "sunu taşıyanlar" ve "hayırlı tanrıçalar" başlıklı oyunlardan oluşan ve bir kraliyet ailesi içindeki kan davasını anlatan bir üçlemedir.
atina kralı agamemnon, gemilerini truva’ya savaşa götürecek rüzgarın çıkması için tanrıların buyruğuyla kızı ifigenya’yı kurban etmiştir. yedi yıllık savaşı kazandıktan sonra, truvalı prenses kassandra ile atina'ya döner. karısı klyteimnestra ile sevgilisi aigisthus, kızını öldürdüğü için agamemnon’u ve kassandra’yı katlederler ve tahta geçerler. yıllar sonra agamemnon ile klyteimnestra'nın diğer iki çocuğu, elektra ile orestes babalarının intikamını alırlar, annelerini ve aigisthus'u öldürürler. kan kanı, intikam intikamı getirmiştir.
bu cinayetler arasında ahlaki olarak en çok sorgulananı (üçüncü oyunun konusu bütünüyle budur) orestes’in, onu doğuran anneyi öldürmesidir. orestes çıkarıldığı mahkemede ana katili olmakla yargılanır. orestes'in kendini savunduğu en güçlü argüman, ona bunu yapmasını tanrı apollon’un buyurmuş olmasıdır, yani orestes dine olan bağnaz inancından dolayı bu cinayeti işlemiştir. mahkemeye tanrılar apollon ve athena dahil olurlar, apollon orestes’i savunur, athena oyunu orestes'ten yana kullanır ve orestes beraat eder.

peki, rau’nun bu sefer, diğer her yapıtında olduğu gibi seyirciyi diken üstünde, ikircikli bir halde bırakarak tartışmaya açtığı konu nedir?
rau avrupa seyircisinin kültürlerinin kökeninin geldiğine inandığı, hayran olduğu, çocukluklarından itibaren masal gibi dinlediği, hatta belki de ezberlediği ve büyük ihtimalle defalarca seyrettiği bu mitolojik hikayede seyirciyi yine ters köşeye yatırır, seyirciye beklemediği yerden vurur! nasıl mı? orestes ile işid savaşçıları arasında din üzerinden paralellik kurarak. işid’liler de aynı orestes gibi din adına adam öldürüyorlardır, o zaman onları da bağışlayacak mıyız? bunun kararını verecek mahkeme üyeleri de musullulardır. 

“orestes in mosul” sadece orestes-işid paralelliği üzerinden din adına öldürmek değil, orestes-pylades ilişkisi üzerinden eşcinsellik, kassandra karakteri üzerinden ötekilik, agamemnon’un ifigenya’yı kurban edişi üzerinden bir insanı boğmak gibi can alıcı konulara ve ırak ve savaş üzerinden bir çok toplumsal ve politik konulara el atıyor. ve bunların hepsini 95 dakikada yapıyor.
gösterinin içerdiği bütün bu temaların yanı sıra, ortadoğu coğrafyası bu haldeyken oraya gitmek, orada kalmak, oyun çıkarmak ve sahnelemek de ayrıca ve özellikle takdir edilesi. tabii bu durum milo rau özelinde istisnai bir durum değil, daha önce kongo’ya da gitti, rusya’da da muhalif kişiliğiyle işler yaptı hatta rusya’ya girişi yasaklı olacak kadar. 
son tahlilde “orestes in mosul” milo rau’nun en etkili işlerinden biri değil kanımca, bunun nedeni de “oresteia”nın hikayesini çok basitleştirerek, günümüz orta doğu coğrafyasıyla sanki derinliğine inememiş paralellikler kurmuş olması.

15 Haziran 2019 Cumartesi

ivo van hove'den bir diptik: kül ve kan - I -

oyunu afişi

hayranı olduğum tiyatro yönetmeni ivo van hove'nin üç yıl önce visconti'nin "lanetliler"ini tiyatroya uyarlayacağını öğrendiğimde çok heyecanlanmıştım. van hove yıllardır başında olduğu toneelgroep amsterdam (yeni adı: international theater amsterdam) topluluğu ile sinema uyarlamaları yapıyor. van hove'dan ilk defa seyrettiğim oyun da bir film uyarlamasıydı ve visconti'dendi: "rocco ve kardeşleri". (o zamanki yazımı merak edenler tıklayabilirler)

ivo van hove bu sefer "lanetliler"i kendi topluluğuyla değil, ilk defa çalıştığı comedie française'le sahneleyecekti. hem de, fransız tiyatrosunun bu en köklü kurumu bu yapımla, fransa'da düzenlenmekte olan dünya tiyatrosunun en prestijli festivali avignon’a 23 yıllık bir aradan sonra tekrar davet edilmişti.
"lanetliler" 2016 yılı temmuz'unda avignon festivali'nin prestij mekanı papalar sarayı avlusu'nda dünya prömiyerini yaptı, bir sonraki yıl fransa'nın tiyatro ödülleri "moliere"de en iyi yapım, en iyi yönetmen dahil bir çok ödül kazandı.

avignon papalar sarayı avlusu'ndaki gösterimden


van hove, comedie-française ile 2019 baharında tekrar bir araya geldi ve iktidar, şiddet ve kötülük temaları üzerine, "lanetliler" ile birlikte bir diptik (yanyana ve birbiriyle ilişkili iki resim) oluşturma niyetiyle euripides'ten "electre/oreste"i sahneledi.
2019 haziranının ilk pazar günü comedie-française'in tarihi sahnesi richelieu'de matine-suare bu iki yapımı seyrettim; o gün külle ve kanla yıkandım.
kül ile başlıyorum:

"les damnes", comédie-française, richelieu, 02.06.2019 (fotoğraf: mehmet kerem özel)

luchino visconti’nin 1969 tarihli “la caduta degli dei / die götterdaemmerung / the damned” (lanetliler) filmini yıllar önce seyrettiğimde pek bir şey anlamamıştım. yakın zamanda seyrettiğimde ise senaryosuna hayran kalmış ancak '60’lar estetiğindeki abartılı oyunculuklarını, abartılı renklerini, garip şekilde hareketli kadrajlarını (ve dirk bogarde ile helmut berger’in terli alınlarını) sevmemiştim. "lanetliler", visconti'nin içinde yetiştiği için çok iyi bildiği yüksek burjuva-aristokrat ailelerin iktidar ile olan ilişkilerini müthiş bir gözlemle mercek altına alsa da, bana göre bir "visconti başyapıtı" değil.

filmin afişi

van hove’nin uyarlaması ise bana göre visconti’nin filmini, en güçlü tarafına yani hikayesine dokunmadan, fazlalıklarından soymuş, günümüz estetiğiyle sadeleştirmiş ve keskinleştirmiş. hikayenin anafikri de bu sayede zamanından bağımsızlaşarak evrenselleşmiş.
açıkcası, filmi seyrederken kuramadığım bazı bağlantılar, aklıma gelmeyen bazı yorumlar van hove'nin uyarlamasını seyrederken sanki bir aydınlanma yaşamışcasına zihnimde belirdi. sanırım bunda en büyük rol, van hove'nin hikayedeki hayli kompleks iktidar ilişkilerini ve protagonistlerin çok katmanlı ruh hallerini canlı video görüntüleri kullanarak sarih hale getirmiş olması.
biz seyirciler protagonistlere sahnenin üzerinde bulundukları konumlara göre önden (ve tabii ki tek yönden) bakıyoruz ama bir yandan da, iki kameramanın ya sahnedeki aynı kişi konfigrasyonunu ya da sahnenin iki yanında kalan kör kısımlardaki kişilerin başka açılardan kaydettikleri canlı görüntüleri sahnenin en arkasındaki büyük ekrandan izliyoruz. bu sayede hikaye derinlik kazanıyor; gerek protagonistlerin arasındaki ilişkiler gerekse de protagonistlerin kendi iç dünyaları hakkında görünen çıplak durumlar ile bunların ardındaki saklı durumlar çok belirgin bir şekilde ortaya serilmiş oluyor.






 oyundan sahneler

peki, "lanetliler"in hikayesi, derdi ve benim van hove'nin uyarlamasını seyrettikten sonra yaptığım çıkarımlar neler?
von essenbek ailesi, soyadındaki “von” ekinden de anlaşılacağı üzere almaya'nın soylu, aristokrat, köklü bir ailesidir ve zenginliğini çelik endüstrisine borçlu bir hanedandır. hikaye baba baron joachim von essenbek'in, şirketin yeni yöneticisini de açıklayacağı 80. yaşgünü yemeğinde başlar. baron joachim von essenbek'in bir oğlu ve bir kızı vardır. oğlu konstantin von essenbeck kaba, düz ve yüzeysel bir adamdır, derdi sadece güç ve paradır, müzikle uğraşan oğlu günther'i küçümser, ilerleyen zamanda nazilerin polis teşkilatında görev alacaktır.
baronun kızı sophia von essenbeck ise duldur; şirketin yönetimindeki hırslı ve sınıf atlamak isteyen frederich bruckmann ile ilişkisi vardır. sophie ile frederich şirketi ele geçirmek için, ailenin uzak kuzenlerinden wolf von aschenbach'la birlik olur. wolf ilerleyen zamanda nazi ordusunda ss subayı olacaktır.
konstantin ile sophie-frederich-aschenbach üçlüsü rakiptirler. akşam yemeğinde baron kendisinden sonraki şirket yöneticisi olarak konstantin'i seçtiğini açıklar.
aynı akşam yemeğine davet edilmiş, hatta baron'un malikhanesinde kalan şirketin müdür yardımcısı herbert thalman ise komünisttir ve hikayenin başladığı akşam yemeği sonrasında ülkeyi terk etmek zorunda kalacaktır. çünkü aynı gece baron von essenbek yatağında onun silahından çıkan mermilerle öldürülmüş olarak bulunur, ancak cinayeti planlayıp, işleyip onun üzerine atan sophie-frederisch-aschenbach üçlüsüdür. herbert'in karısı elizabeth ise yurtdışına kaçmış kocasına karşılık ülke içinde önce rehin tutulup, ilerleyen zamanda dachau’da yakılacaktır.

essenbeck'lerin hikayesi nazi almanyası tarihinin köşe başlarıyla paralel ilerler. komünist müdür yardımcısının kaçtığı, baronun öldürüldüğü, kapitalist sağ görüşün şirket yönetimine geldiği akşam yemeği sırasında berlin'de reichstag (millet meclisi) yangını gerçekleşmektedir; yani almanya'da solcu ve komünist avının başladığı ve ülkenin bütünüyle sağ ve faşist görüşe teslim olmasına neden olan (ve aslında aşırı sağın tam da bütün bunlar olsun diye gizliden gizliye kendisinin düzenlediği) o tarihi olay.
bilindiği gibi başa geçtiği ilk yıllarda hitler rakipsiz değildi. aynı, şirketin yönetimine oynayan rakipler gibi, almanya'da da polis teşkilatının palazlanmasıyla aşırı sağın içinden hitler'e karşı bir hareket çıkmış; ülkede polis-asker kıskacında kanlı bir iktidar savaşı hüküm sürmüştü. hitler kendi safından çıkan bu karşı hareketin önünü "uzun bıçaklar gecesi"nde, polis teşkilatının önde gelenlerini bir kamp toplantısı gecesinde katlettirerek aldı. hitler ancak bundan sonra rakipsiz ve tek güç olarak almanya'nın başına geçebildi.

şirketin başında olması dışında, polis teşkilatının da üst düzey yönetiminde bulunan konstantin von essenbeck o "uzun bıcaklar gecesi"nde ordu yanlısı frederich-aschenbach ikilisi tarafından öldürülür. nasıl, hitler devleti bütünüyle ele geçirmişse, şirketi de böylece sophie-frederich-aschenbach üçlüsü ele geçirmiş olur. ancak şirketin başına bu üçünden biri değil, sophie'nin kukla gibi yönettiğini düşündüğü oğlu martin von essenbeck geçmiştir, çünkü konstantin öldükten sonra baron von essenbeck'in tek resmi varisi odur.
martin'i, hikayenin başındaki yaşgünü yemeğinden itibaren takip ederiz zaten; politikayla ve şirket yönetimiyle ilgilenmeyen, ancak hem pedofil hem de annesiyle ensest ilişkisi olan sorunlu bir kişidir. ruhsal olarak sağlıklı olmayan birisi şirketin başına geçmiştir, aynı, ruhsal olarak sağlıklı olmayan hitler'in bir ülkenin başına geçmesi gibi. sanki von essenbeck ailesi almanya'yı temsil etmektedir. hitler'in ülkeyi ve giderek dünyayı cehenneme sürüklemesi gibi martin de içinde bulunduğu hanedanı vahşi bir sona doğru götürecektir.

new york - park avenue armory'deki gösterimden 

yapıma geri dönersem:
ivo van hove canlı ve kayıttan verilen beyazperde görüntülerini, yukarıda bahsettiğim amacın dışında, oyunun bir çok sahnesinde başka etkiler yaratmak için de kullanıyor, bu sayede oyun katmanlar kazanıyor.
şöyle ki, hikayede her bir cinayet gerçekleştiğinde figüran, makyöz, oyuncu bütün ekip sahneye gelip belli bir düzende ve yüzleri bize dönük olarak duruyor, bir süre bizi seyrediyorlar. bu sekansın başında bir anda oditoryumun ışıkları da gözümüzü alacak aydınlıkta açılıyor. bir kameraman sahneden seyircileri çekiyor ve o görüntüler perdeye yansıtılıyor. bu sahneler her defasında; iktidar uğruna şiddetin, ölümün ve vahşetin nazi almanyasıyla sınırlı kalmadığını, coğrafya ve zamanlar ötesinde, hele de bugünde ve şimdide aynı keskinliğiyle var olduğunu yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
bu sekanslarda tam ışıklar yanarken, fabrikalarda vardiya düdüğü gibi keskin ve tiz bir sesin mekanı doldurması ve sahnenin en önündeki aksamdan buhar fışkırması da yine seyirciyi kendine getiriyor. ses ile buhar demir-çelik fabrikalarına gönderme yaptığı gibi, toplama kamplarındaki fırınları da çağrıştırıyor. zaten, yine bu sekansların bir parçası olarak, cinayete kurban gitmiş olan karakterin külleri küçük bir kapta getirilip, sahnenin önündeki o buhar çıkan yerde durmakta olan büyük kaba dökülüyor. ölüler arttıkça kabın içindeki küller de çoğalıyor.

uzun bıçaklar gecesi sekansı

van hove'nin "lanetliler" yapımıyla söylenecek çok şey var. her bir sahnesi, her bir mizanseni, her bir sahne düzeni, her bir canlı/kayıt görüntüleri düşünülmüş, tasarlanmış, anlamlı ve etkililer.
iki sahneden daha, kısa kısa bahsedersem:
- van hove'nin hayat ve iş arkadaşı sahne ve ışık tasarımcısı jan versweyveld sahnenin tam ortasına denk gelen büyük dikdörtgen oyun alanının zeminini portakal rengine boyamış. oyun alanının iki yanında yan alanlar var: sağ taarfta siyah renkli, arkalıksız divanlar ve makyaj masaları dizili, solda oyunun başında kapakları açık halde duran siyah tabutlar dizili.
oyun başlarken daha çok sol taraf yoğun; giyinen, makyaj yapan oyuncular, onlara yardım eden sahne görevlileri, kanepelerde zaman geçiren protagonistler, vs... oyun ilerledikçe, ve her bir cinayetle birlikte, ölen kişi figüranlar tarafından eşlik edilerek tabutlardan birine törensi bir edayla götürülüyor, yatırılıyor ve tabutun kapağı kişinin üzerine kapatılıyor. oyun alanında oyun devam ederken, bir süre tabutun içinden verilen canlı (veya önceden kaydedilmiş olabilir) görüntülerde havasız/nefessiz kalmakta olan protagonisti izliyoruz beyazperdede.
sahnede mekansal düzenleme açısından yaşam ile ölümün iki zıt uçta olduğu bir çizgisellik var, ya da yaşamdan ölüme giden bir çizgisellik. hatta belki de şunu bile düşündürüyor bu sahne düzeni: baştaki törensi yaşgünü yemeği aslında o masada oturanların çoğunun cenaze yemeği/töreni de mi aynı zamanda.
- sahnenin arkasındaki beyazperdede sadece sahne üzerinden kaydedilmiş canlı görüntüler yayınlanmıyor. o yüzey sahnelere bağlı olarak farklı anlamlar kuran ya da sahnenin atmosferini kuvvetlendiren estetik bir öğe olarak kullanılıyor. bazen mevcut bir görüntü donduruluyor ve uzun bir süre o şekilde bırakılıyor, bazen canlı görüntüler üzerinde oynanarak (renk ve doku olarak deforme edilerek) yansıtılıyor, bazen grafik görseller kullanılıyor, bazense önceden çekilmiş görüntüler sahne üzerindeki hareketle/durumla senkronize şekilde oynatılıyor. bu son bahsettiğimin en etkili kullanıldığı sahne "uzun bıçaklar gecesi" sekansı. konstantin ile yakın arkadaşını sahne üzerinde bizzat canlı bir şekilde seyrederken, beyazperdedeki görüntüde o ikisinin de içinde bulunduğu onlarca polisi kuşbakışı görüyoruz. "görüntüde neden kuşbakışı çekilmişler ki, çok da ifadeli bir açı değil" diye düşünüyorum, sorumun cevabını almak için sekansın sonunu beklemeliyim: o polislerin her biri, askerler tarafından hunharca vurulduğunda yerde kanlar içinde yatar hallerinin görseli esas, ivo van hove'nin bizlere göstermek istediği: saf vahşetin görüntüsü!

küllerle bedenini sıvayan martin von essenbeck (christophe montenez)

"lanetliler"de sadece reji, sahne, ışık, kostüm ve müzik tasarımları değil oyunculuklar da mükemmeldi. bütün oyuncular göz dolduruyordu; kısa da olsa baron rolünde didier sandre ve elizabeth'de adeline d'hermy, sophie'de elsa lepoivre ve konstantin'de denis podalydes çok iyilerdi, ancak martin'i oynayan christophe montenez herkesten bir adım öndeydi, o çok çok iyiydi.
bu genç aktör aynı gün suarede de orestes'i canlandırdı, çünkü van hove martin ile orestes arasında kurduğu paralelliği bu rollerde aynı oyuncu oynatarak da pekiştirmek istemiş. montenez o gün bence müthiş bir performansla böyle ağır bir yükün altından başarıyla kalktı, gün sonunda bütünüyle tükenmiş olmalı.

sanırım uzun zamandır her öğesiyle bu kadar kusursuz, rafine ve etkili bir tiyatro yapımı seyretmemiştim. oyunun gittikçe artan gerilimli sürecinde sahnenin önündeki büyük kabın içine dökülen külleri, oyunun son sekansında başından aşağıya boca eden ve o küllerle çırılçıplak bedenini sıvayan martin'in görüntüsü uzun süre zihnimden çıkmadı.

14 Haziran 2019 Cuma

Emekleme evresini çabuk geçiren bir festival: Atta

[üç yıldır severek ve önemseyerek takip ettiğim atta festivali'nin 2018 yılı gösterileri hakkında bir değerlendirme yazısı. bu yazıyı sevgili arkadaşım ayşe draz ile birlikte kaleme aldık. 
yazı 5.3.2019 tarihinde art.unlimited'in online versiyonunda yayınlandı. dileyen linke tıklayıp yazıyı oradan okuyabilir.]


Gerek ödenekli gerekse özel bir sürü çocuk tiyatrosunun sahnelendiği ancak çocuklar/gençler için nitelikli tiyatro yapımlarının bir elin parmak sayısını geçmediği, özellikle bebekler düşünülerek tasarlanmış dans-tiyatro gösterilerinin ise hiç olmadığı bir coğrafyada üç yıldır benzersiz bir festival düzenleniyor: kısa adıyla Atta Festival, uzunuyla “Bebekler ve çocuklar için uluslararası sanat festivali”. Festival üç yıldır birbirinden ilginç, yaratıcı ve değerli çocuk tiyatrosu gösterilerini İstanbul’a getiriyor, iki yıldır da özellikle bebekler için tasarlanmış dans gösterilerini İstanbullu bebeklere ve ailelerine sunuyor. Bebek/çocuk/genç tiyatrosu özelinde değil, genel olarak tiyatro sanatının zenginliğinden beslenen bu gösteriler, her yaştan seyirciye hitap ettiği gibi tiyatro sanatçıları ve öğrencileri için de oldukça ufuk açıcı ve öğretici nitelikteler. Festival bu sene sadece uluslararası gösterileri İstanbul’a getirmekle kalmadı, ilk defa yabancı bir toplulukla ortak bir projeye de imza attı.


Geçen yıl teknolojiyi clown (palyaço) enerjisiyle buluşturan "Aaipet" adlı işiyle sadece çocuklara değil biz büyüklere de keyifli anlar yaşatan Hollandalı topluluk BonteHond ve kurucusu Rene Geerlings, bu yıl festival ortak yapımı "Tavşan aranıyor" ile karşımızdaydı. Türkiye’den oyuncularla Türkçe sahnelenen oyunda hikayenin karakterlerini üç oyuncu ve kağıttan yapılmış minyatür kent dekorunda hareket ettirilen oyuncaklar canlandırdı. Kenti zarara uğratan bir tavşanın polisler tarafından aranmasını konu eden oyun, süreçte ve sonunda aslında toprağın esas sahiplerinin hayvanlar; doğaya ve dünyanın doğal hayatına esas zarar veren işgalcilerin ise insanlar olduğu mesajını verdi seyircilere. Ekolojik hassasiyet barındıran hikayesinin yanı sıra “Tavşan aranıyor”un önemli özelliklerinden biri, seyircilerin yani çocukların katılımına, tepkilerine ve katkılarına açık bir yapıya sahip olacak şekilde kurgulanmış olmasıydı.



İlk defa geçen yıl özellikle bebekler için hazırlanmış bir hareket-dans gösterisi olan "Puzzle" ile emekleyen seyircilere ve eşlikçi ebeveynlerine kapısını açan festival bu sene de bebekleri unutmadı, hatta festivalin alt başlığına “bebekler için” ifadesini ekleyerek bundan sonraki her festivalde bebeklere hitap edecek gösterilerin olacağının müjdesini de vermiş oldu. Bu yılki bebeklere yönelik gösteri Danimarkalı Theater Minsk topluluğundan "Sky" (Gökyüzü) adlı dans işiydi. İki kadın dansçı bebekleri ve bizleri; önce gökyüzüne çıkmaya davet ettiler, sahnedeki beyaz bulutların üzerine oturttular ve gösteri boyunca da gökyüzünde seyahat ettirdiler. Bulutların arasında dolaştık, rüzgarlara ve gök gürültülerine maruz kaldık. Akrobatik ve estetik jimnastik hareketlerden oluşan koreografi zaman zaman bebek seyirciyi de işin bir parçasına dönüştürdü; iki dansçı bazen bebeklerin (ve ebeveynlerinin) üzerinde oturdukları bulutları sahnede hareket ettirdiler, bazense bizzat bebekleri ve küçük çocukları nazik bir şekilde zeminde kaydırdılar. Dansçıların yumuşak ve akıcı hareketleri ile bebek kahkahaları eşliğinde cennetimsi bir gökte yarım saat geçirdikten sonra, yüzümüzde gülümsemeyle ve biraz da isteksizce yere geri dönmek zorunda kaldık.


Bu seneki festivalin sanatsal ve estetik tarafı ağır basan işlerinden biri İspanyol-Fransız Colectivo Terron (Çamur Kolektifi) topluluğunun büyüleyici "Tierra efímera" (Fani diyar) adlı gösterisiydi. Çamur gibi bedava ve her yerde bulunabilen bir malzemeyle çalışıyor olmayı ve kolektif olma halini özellikle vurgulayan ekip bizlere; arka yüzeyi bütünüyle ıslatılan beyazperdenin üzerine, yine arkadan farklı şekillerde (şırıngayla, fırlatılarak, püskürtülerek) ve farklı yoğunluk, miktar ve renklerde atılan çamurları dönüştürerek, belli bir anlatı çizgisi takip etmeyen görsel tablolar sundu. Tierra efímera'nın yaklaşık 40 dakikalık süresi boyunca şehrin sokaklarından çiçek tarlalarına, video oyunlarından uzayın derinliklerine özgürce dolandık.
Bazı sekanslardaki tablolar soyut, bazıları figüratifti, ancak hepsinin oluşum süreci performatifti, aynı zamanda birbirlerine dönüşmeleri de. Performatifti çünkü tablolar o anda ve belli bir süreçte oluşuyordu. Ayrıca çamur ve su gibi organik malzemelerin davranışları bir dereceye kadar öngörülebilir olsa da, çok da kontrol edilebilir olmadığı için hiç bir gösterim birbirinin aynısı olmuyor olmalı. Işık arkadan verildiği için, bazı sekanslarda beyazperdeye icracıların parmak, el ve kollarının gölgelerinin düşmesi de gösterinin performatifliğini arttıran bir öğeydi. Bu kısımlar görsel olarak da daha etkili ve derinlikliydi.


Atta’nın bir diğer uluslararası konuğu da Joan Miró’nun dünyasından doğan bir dans ve video-animasyon gösterisi "MiraMiro" adlı İspanyol yapımdı. Miró’nun eserlerinden yola çıkarak, canlı renkler ve geometrik şekiller ile ne kadar çok şeyin mümkün olduğunu kanıtlayan bu gösterim izleyenlerini resimlerin canlandığı hayali bir evrene doğru, keşifler ve sürprizlerle dolu bir maceraya çıkardı.


Festivalde yer alan yerli bir yapım ise Bursa Nilüfer Belediyesi Kent Tiyatrosu için Pelin Temur’un Umberto Eco’nun Üç Kozmonot adlı masalından ilhamla kaleme aldığı "Yeni Dünya: Bir Uzay Macerası" isimli oyundu. Hitap ettiği seyirci skalası biraz daha büyük olan bu oyun (altı yaş ve üzeri) hem çocuklar için insanlık tarihini ve onun teknolojiyle ilişkisini geçmişten günümüze özetliyor, hem de yetişkinler dünyasına mahsus ve de geleceğimizi tehdit eden hırsları, farklı olana karşı duyulan tahammülsüzlükleri eğlenceli bir dille eleştiriyordu. Oyun hem çocuk hem de yetişkinleri, oyuncuların başarılı fiziksel performansları ve karatahta olarak tasarlanmış sahnede tebeşirler yardımıyla yarattıkları görsellik eşliğinde, uzayın derinliklerine ve yeni gezegenlere doğru insanlığa dair keyifli ve öğretici bir yolculuğa çıkardı.

İstanbullu bebeklere, çocuklara ve meraklı yetişkinlere üç yıldır birbirinden ilginç yerli ve uluslararası yapımlar sunduğu için Atta Festival ekibine yürekten teşekkür ederiz. Önümüzdeki yıl, her sene olduğu gibi 20 Kasım’daki Dünya Çocuk Hakları Günü etrafında gerçekleşecek festivalde bir gösteriyi gözünüze kestirin ve bir bilet alın, pişman olmayacaksınız.