19 Mayıs 2022 Perşembe

on soruluk sohbetler 69 : Walter Matteini ve Ina Broeckx (imPerfect Dancers Company)

“Gerçek mükemmellik kusurlulukta yatar” mottosunu kendisine şiar edinen imPerfect Dancers Company, 2009 yılında İtalya'da Walter Matteini ve Ina Broeckx tarafından kuruldu. İkisi de dünyanın tanınan pek çok dans topluluğunda ve William Forsythe’tan Mats Ek’e, Ohad Naharin’den Maguy Marin’e dünyaca ünlü koreografların yapıtlarında dans etmiş olan Mattein ile Broeckx’in kendi çalışmalarını tarif eden birkaç kelime enerjik, duygusal, yeni fikirlere açık ve motive olma. Kolombiya’dan Tanzanya’ya, Kanada’dan İsrail’e, Ermenistan’dan Polonya’ya birçok ülkede gösterilerini sergilemiş olan topluluk Türkiye’de daha önce, yine CRR Konser Salonu’nda Lady Macbeth gösterisini sunmuştu. 

Ina Broeckx

Walter Matteini

Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı nasıl tanımlarsınız?
"Enerjik, duygusal, kavrayışlı ve motive" bunlar bizim işlerimizi karakterize eden birkaç kelime. Koreografik dilimiz insan ruhunu tüm farklı yönleriyle keşfetme ve anlama arayışımıza dayanıyor ve de yoğun bir şekilde fiziksel ve atletik. İşlerimiz izleyiciyle duygusal bir bağ kurmayı hedefliyor. Ve sonra tek amaç duygu iletmek oluyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanat insanları birleştirir, bir tefekkür unsurudur, çoğu zaman boş idealleri savunmak üzere önümüze koyduğumuz engelleri yıkar. Bizi eğitir ve daha iyi insanlar yapar. Dünya sanatsız karanlık ve boştur.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Dansçılar olarak kariyerimiz boyunca mevcut en önemli koreograflarla çalışacak kadar şanslıydık. Her biri bizi zenginleştirdi ve birer sanatçı ve de insan olarak gelişmemize yardımcı oldu. Bu nedenle birini seçmek zor, hepsi bizim yolculuğumuzda önemli ve vazgeçilmezdi.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Genellikle tarihten ve edebiyattan ilham alırken, tema seçimimizi yönlendiren, her zaman birkaç faktörün dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi olur: Kültürel derinlikleri, özgün ve modern bir tarzda geliştirilme potansiyelleri, sanatsal ilgileri ve uyandırdıkları duygular. Yeni yapıtımızın teması belirlendikten sonra uzun bir araştırma ve dokümantasyon çalışması takip eder. Hiçbir şey dışarıda bırakılmaz. İkisinden hangisinin önce geldiğini söylemek zor, rüya mı yoksa çalışma mı. Elbette bir bağlantı var aralarında, bir tür aydınlanma var.

Söyleşinin devamının okumak için tıklayın.

26 Nisan 2022 Salı

on soruluk sohbetler 68 : Mauro Astolfi (Spellbound Contemporary Ballet)

Amerika'da sürdürdüğü kapsamlı bir kariyerin ardından doğduğu şehir Roma’ya dönüp 1994 yılında Valentina Marini ile birlikte Spellbound Contemporary Ballet topluluğunu kuran Mauro Astolfi, üretken bir koreografik kariyere ek olarak yoğun bir şekilde eğitimci rolü de üstleniyor. Spellbound Contemporary Ballet topluluğu Astolfi’nin yapıtlarının yanı sıra, Marco Goecke ve Marcos Morau gibi son yıllarda dünya sahnelerinde ünlenen koreografların özel olarak bu topluluk için ürettikleri yapıtları sahnelediği gibi, birçok uluslararası kurum ile işbirlikleri içinde atölye çalışmaları ve etkinlikler düzenliyor. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nun 2021-22 Sezonu Dans Programı kapsamında 18 Nisan akşamı Spellbound Contemporary Ballet topluluğu Vivaldiana adlı gösterisiyle sahnedeydi. Vivaldiana aynı zamanda, salonun düzenlediği Uluslararası Barok Müzik Festivali’nin de bir parçasıydı. Topluluğun kurucusu ve artistik yönetmeni koreograf Mauro Astolfi ile söyleştik.
Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel 

Mauro Astolfi, 2015, Fotoğraf: Marco Bravi

Performansın özü sizce nedir? Çağdaş performansı nasıl tanımlarsınız?
Bu performansın özü, Vivaldi'nin müziğinin enerjik etkisi ve müzikal yolu ile güçlü bir yakınlık bulmaya çalışmak... Vivaldi'nin, dürtüsünün, müzik besteleme isteğinin bu dünyaları bir araya getirebilecek uyumlu bir anlam bulabileceğini hayal etmesi. Bana göre çağdaş performans, insana saygınlığı ve hakikatini geri kazandırmak üzere gerçek bir çözüm.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatsal ifadenin, insanda sadece çok az şeyin yapabileceği ve sadece birkaç başka deneyimin uyandırabileceği noktalara etki edip dokunduğuna inanıyorum. Sanatsal bir yapıt, kesinlikle, her insandaki gizli dönüşüm gücünü, başka bir şey olmanın ve yapabilmenin farkındalığını uyandırmaya yardımcı olabilir.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Beni birçok sanatçı etkiledi, birçoğu da etkilemeye devam ediyor. Bazıları başlamam gerektiğini anlamamı, bazıları değişmem gerektiğini anlamamı sağladı; bazıları da yaptığım şeyde kimseye benzememe, kendim olma cesaretini bulmama yardım etti. Kimseye benzemeye çalışmadım. Pek çok sanatçı etkiledi.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu? Rüyalar bana çok yardımcı oldu, rüyamda elde etmek istediğim algıyı, uyandırmak istediğim atmosferi, çizimleri gördüm. Bunun dışında, hayatın her yönü bende bir yankı bulabilir ve yaratıcı bir süreci teşvik edebilir.

Söyleşinin devamının okumak için tıklayın.

21 Nisan 2022 Perşembe

on soruluk sohbetler 67 : canan yücel pekiçten

Son yıllarda hem koreografisini gerçekleştirdiği hem de içinde bir dans sanatçısı olarak yer aldığı işlerle ön plana çıkan Canan Yücel Pekiçten, pandemide verilen mecburi bir aradan sonra All about the Heart (Yüreğe dair) adlı işini 9 ve 10 Nisan’da, sezonda kapılarını zengin bir dans programıyla açmış olan Beykoz Kundura Sahne’de sahneledi. Pekiçten’in 23 ve 24 Nisan’da ise gene Kundura Sahne’de, Seylan Çayı’nın Tadı Nasıl Çıkarılır adlı yapıtı Türkiye prömiyerini yapıyor olacak. Sanatçının çay demleme ritüelini Batı’nın bir şeyleri yapmanın en verimli yolunu öğretme arzusunu temsilen kullandığı Seylan Çayı’nın Tadı Nasıl Çıkarılır adlı yapıtında Pekiçten, beyaz çoraplarını, beyaz çamaşırlarını, tüm bedenini, inci taneleri ve dünya ile bağlantı kurduğu beyaz küreleri çaya daldırarak, kolonyal bir ürün olan Seylan Çayı’nın tadını çıkarmanın “öteki” yollarını arıyor. 

 
Fotoğraf: Serhat Koç

Dansın özü sizce nedir?
Dansın kendisi öz olabilir. Sally Banes’in de dediği gibi “Kendinde şey”dir dans. Substance Over Form,"Özün Önceliği Prensibi" anlamına gelen tamamen sanat alanı dışında, vergi uygulamalarında kullanılan teknik bir terim. Bambaşka bir disipline ait olan bu teknik terim ile dansı hep yan yana düşünürüm.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bir eseri gördükten sonra bazen hayatın olağan akışı içerisinde karşılaştığım şeyleri algılama ve ilişkilenme biçimimde bir dönüşüm olabiliyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Bulunduğum çevre, bu çevreyi değiştirme arzusu, bu yeni değişiklikte nasıl konumlandığım ve konumlandırıldığım, insanlarla ilişkilerim, koşullandırılmış durumları fark ettiğim anlar, korktuğum-tiksindiğim şeyler, sanat tarihi, beklentiler, gülemediğim, gülümseyemediğim durumlar, anlar ilham verebiliyor. Rüyalarımda gördüğüm imgelerden ilham aldığımı hatırlamıyorum ama uykuyla uyanıklık arasındaki o hâl, tuhaf bir durumun içinde oluş hâli beni etkiler. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

12 Nisan 2022 Salı

on soruluk sohbetler 66 : jan möllmer

Dimitris Papaioannou’nun şu anda dünya sahnelerini gezmekte olan Transverse Orientation gösterisine ayırdığımız dizimiz, yazarlarımız Ayşe Draz ile Mehmet Kerem Özel’in kaleme aldıkları oyunsu yazı denemesiyle başlamıştı. Dizimize gösterinin performansçılarından Jan Möllmer ile yaptığımız söyleşi ile devam ediyoruz. 



Dimitris Papaioannou, yazarımız Mehmet Kerem Özel ile Aralık 2019’da Atina’da yaptığı ve Şubat 2020’de Art Unlimited’de yayınladığımız söyleşisinde, o tarihte yaratım aşamasında olan Transverse Orientation için gerçekleştirdiği uluslararası seçmeye Kanada’dan Kore’ye, dünyanın dört bir yanından dansçıların katıldığını ve ilk defa uluslararası bir ekiple çalışacağı için heyecanlı olduğunu belirtmiş, ikisi Yunan sekiz kişilik ekip hakkında şunları söylemişti: “Görünen o ki, yetenekli insanlar benimle çalışmak için evlerini bırakıp Atina’da bir daire tutmaya istekliler. Ben de bu durumun avantajından faydalanıyorum ve neler olacağını merak ediyorum. Oluşturduğum kadro konusunda heyecanlıyım. Daha önce yapmadığım bir şeyi deniyor olacağım. Bunu istediğim gibi, merak da ediyorum.

Transverse Orientation’ın uluslararası ekibinden Jan Möllmer, Wuppertal’li bir dansçı/koreograf. Tanztheater Wuppertal ve Folkwang Tanzstudio’nun gösterilerinde konuk dansçı olarak görev alan Möllmer, Kasım 2015'te Alman Kuzey Ren-Vestfalya hükümeti tarafından Dans/Tiyatro kategorisinde Genç Yetenek Sanat Ödülü'ne layık görülmüş. Möllmer, Essen Folkwang Sanatlar Üniversitesi’ndeki dans eğitimi sırasında tanıştığı Tsai-Wei Tien’le birlikte 2017 yılında kurdukları Peculiar Man isimli dans topluluğunda Almanya ve yurtdışından sanatçılarla çeşitli projeler ve iş birlikleri gerçekleştiriyor. 



Performansın özü sizce nedir? 
Bir şeyleri tanımlamak veya sınıflandırmak istemiyorum. Ama performans sergilediğimde ne hissettiğimi açıklamaya çalışabilirim: duygular arasındaki bir ip üzerinde dengede durmaya çalıştığım bir hareket gibi geliyor bu bana. Kendi evrenimin sınırlarının ötesine geçmeyi ve yaptıklarım ile onu izleyenler arasında bir bağ kurmayı istiyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın tamamen bireysel bir dünya yaratabileceğine ve bu nedenle dünyayı biraz değiştirebileceğine inanıyorum.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Evet, Pina Bausch. Yaratmak zorunda kaldığı cesarete, kararlılığa, sevgiye ve yeteneğe hayranım. Ben dansı onun sayesinde, Kontakthof mit Teenagers ab 14 (14 yaş üstü Gençlerle Kontaktof)'a katıldığımda keşfettim.

Dans etmeye nasıl başladınız?
16 yaşındayken herhangi bir dans bilgim olmadan İngilizce dersinden kaçmak için okulumdaki spor salonunda Pina Bausch'un Kontakthof mit Teenagers ab 14 adlı yapıtının seçmelerine katıldım. Seçildim ve Avrupa turunu da içeren projeye katıldım.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

6 Nisan 2022 Çarşamba

Sezonun sürprizi: "May B" 27 Mayıs'ta CRR'de!

27 mayıs 2022 tarihinde İstanbul'da çok önemli bir gösteri sahnelenecek. Maguy Marin'in topluluğu Compagnie Maguy Marin ilk defa İstanbul'a geliyor ve bir başyapıtla: "May B" ile. 
"May B"nin İstanbul'da sadece tek akşam sahnelenecek olması ise, topluluğu konuk eden Cemal Reşit Rey Konser Salonu yönetimi açısından çok talihsiz bir karar. Bu kadar önemli bir gösteri değil iki, üç gece bile programda tutulabilirdi. zaten CRR'nin seyirci kapasitesi ne kadar ki, 600 kişi. "May B" gibi bir başyapıt İstanbul'da üç akşam kapalı gişe oynamaz mıydı! Neyse, benden söylemesi bir an önce biletinizi garanti edin, bu tek akşamlık gösterimi kaçırmayın.

Bu vesileyle, 2019 yazında Stuttgart Colours Dans Festivali kapsamında izlemiş olduğum "May B" hakkındaki izlenim yazımı tekrar paylaşıyorum:

Maguy Marin'den Beckett Dünyasına bir Bakış



Maguy Marin yaşayan koreograflar arasında herhalde en önemlilerinden biri, hatta en önemlisi; şu anda sadece Fransa'nın değil dünyanın çağdaş dans kraliçesi.
Marin’in 1981 yılında tasarladığı ve o zamandan bugüne Fransa içinde ve dışında sayısız turne yapmış olan bir başyapıtı var: “May B”. Marin’in bu neredeyse 40 yıllık yapıtı, üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen tazeliğinden, vuruculuğundan ve mizahından bir nebze bile kaybetmiyor. İşte bunlar tam da bir başyapıtın sahip olduğu özellikler; Pina Bausch'un "Café Müller"i ya da Maurice Bejart'ın "Bolero"su gibi.

Marin genç ve tanınmamış bir koreografken Samuel Beckett’in Fransız yayıncısına yazıp, eserlerinden serbestçe esinlenerek bir dans yapıtı tasarlamak için izin ister. Bunun üzerine, bizzat Beckett’ten, onunla yapıt hakkında tartışmak üzere bir davet alır. Marin ile Beckett Paris Montparnasse'da bir kafede buluşurlar. Beckett olumsuz yaklaşmasın diye Marin olabildiğince çok metin koymuştur taslağa, Beckett ise onu rahatlatır, metin konusunda serbest olduğunu söyler. "May B"nin son halinde Beckett’ten direkt tek bir alıntı vardır: “Endgame” (Oyun Sonu)’ndan “Bitti. O bitti. Neredeyse bitecek. Neredeyse bitmiş olmalı” repliği.
Buluşmalarında Beckett Marin'e adresini de verir, herhangi bir sorusu olursa danışması için, ancak Marin 1989'daki ölümüne dek bir kere daha yazarla iletişime geçmez. Beckett'in, 1981 kasımında prömiyer yapan "May B"yi seyretmediği de bilinmektedir.
Bu noktada bana ilginç gelen bir bilgiyi paylaşmak isterim: Beckett'in "May B"nin prömiyeri ile aynı yılda Alman televizyonu için, yönetmenliğini de yaptığı "Quadrat I + II" adlı yapıtı sözsüzdür ve sadece hareketlerden oluşur. Acaba Marin ile yaptığı sohbet Beckett'i sadece hareketlerden oluşan bir yapıt ortaya koyma konusunda tetiklemiş olabilir mi?..

"May B"ye geri dönersem:
Yapıt başladığında sahnenin her yeri siyah ve kapkaranlıktır. En gerideki kapılar belli belirsiz açılıp sahneye ruh gibi beyaz varlıklar girer ve dağınık şekilde yerleşiler. Franz Schubert’in “Der Leiermann” (Laternacı) isimli lied’i çalar baştan sona. Marin bu lied ile atmosferi tanımlar: sözleri bilmeyenler/anlamayanlar müzikten ve bariton sesinin tonundan biraz melankoli, biraz kasvet, biraz acı, biraz da insanlığın sınırlarında bir yerde/halde olma halini sezerler. Lied'in sözlerini önceden bilenler ya da anlayanlar içinse bunlar sezgiden ötedir: Soğuk bir kış gecesinde yaşlı bir laternacı yalınayak halde ve donan ellerle laternasını çalmaya devam etmektedir, kimse onu dinlemiyor kimse onu görmüyordur, sadece köpekler vardır etrafında.








Sonra yavaş yavaş sahne aydınlanırken, ruhvari figürler belirginleşmeye ve hareket etmeye başlarlar. Kadınlı erkekli 10 grotesk figürdür bunlar. Üzerlerinde bir örnek, ten rengi uzun donlu, entarili yatak kıyafetleri vardır. Her birinin suratlarındaki bazı organlar deforme olmuştur; birinin kulakları kepçe ve büyük, diğerinin burnu uzun, diğerinin burnu kıvrık ve sivri, çoğunun dişleri dökülmüş, hepsinin saçları, üzerleri tozluydur. Akıl hastanesi sakinleri de olabilirler, berduş da, kıyametten “arta kalabilmiş” bir grup insan da, insanlığın sınırında dolaşanlar da.
90 dakika boyunca bu grotesk ama sevimli 10 figür, insan olmanın kaçınılmaz durumlarıyla yüzleştirirler seyirciyi; yalnızlıkla, şehvetle ve şefkat ihtiyacıyla, ihtirasla, kinle, yardımlaşmayla ve açgözlülükle.

Marin'in “May B”de hareket, mim ve anlamsız sesler yoluyla ürettiği özgün sahne dili Beckett’in zamanda kaybolmuşluk ve belirsizlik yüklü absürd dünyasının duygusunu son kertesine kadar seyirciye geçirir.
Yapıt boyunca müthiş dengeli ve pürüzsüz bir fizikselliği, her bedensel detayı incelikle düşünülmüş bir tiyatrallikle birleştirmiş olan dansçılar dinmeyen alkışlar boyunca da odaklanmış oldukları rollerinden çıkmazlar; insanlığın sonuna dair umutsuzluğu ve kaçınılmazlığı imlercesine…

Maguy Marin bir röportajında; yapıtları seyirci tarafından anlaşılmazsa etkilendiğini ancak onu esas üzen şeyin yapıtlarının turneye çıkmaması, kendilerine ait bir hayatlarının olmaması olduğunu söyler. Neyse ki Marin'in, "May B" dahil olmak üzere bir çok yapıtı yıllardır dünyayı dolaşıyor. Ancak keşke Marin ve topluluğu çok geç olmadan İstanbul'a da turneye çağrılsa, böylece Marin'in yapıtları, tercihen "May B", hayatlarına İstanbul deneyimini de katsalar.

26 Mart 2022 Cumartesi

on soruluk sohbetler 65 : eva schumacher

İstanbul Fringe Festival'de gösterilerini canlı sunan sanatçılarla yaptığımız sohbetlerin bu haftaki konuğu 24 ve 25 Şubat tarihlerinde Institut français İstanbul’da seyirciyle buluşan Je t’appellerais Eve gösterisinin yönetmen, dramaturg ve senografı Eva Schumacher.

Fotoğraf: Louis De Ducla

Performansın özü sizce nedir?
Performansın iki kuvvetin sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum: Zaman ve insan. Sonsuza dek sürmeyecek olan belirli bir anı seçmek ve iki kişiyi, bir performansçı ile bir izleyiciyi, birinin bir teklifte bulunduğu ve diğerinin onu alıp ona tepki verdiği, karşı karşıya getirmektir. Performansın sadece bu buluşma hakkında olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor: Birbirine bakan, birbirlerine hikâyelerinin bir parçasını veren ve sonra duran iki insan.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Elbette sanatın bir değişim vektörü olduğuna inanıyorum çünkü olaylara bakışımızı değiştiriyor. Bize başka hikâyeleri, bildiğimizi sandığımız şeyler hakkında başka bakış açılarını gösteriyor. Farklı sanatlar aracılığıyla anlattığımız hikâyelerin bir adım kenara çekilmemize olanak sağlayıp bizi küçük bir değişime götürebileceğini düşünüyorum. Ve bu büyük bir güç. Sanatlar bir mesaj ya da doktrin taşımazlar, onlar açık birer sorudur, yakalayıp kendimizin kılabileceğimiz, gerçeğin içinde askıya alma anlarıdır.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Bana verilen, oyuncuların taşıdıkları, okuduğum ya da bana ait olan hikâyelerden yola çıkıyorum. Rüyalar da her zaman mevcutlar; aslında bu gösteride anlatılan birkaç rüya var, benim ya da başkalarının bana verdiği! Rüyalar, özellikle bir imge veya hareket çalışması için olağanüstü bir ilham kaynağı, çünkü özetleme, bir duyguyu, bir durumu aşırı derecede basitleştirme, onu bir imgede veya sizi uzun süre demirleyen bir kelimede yoğunlaştırma gücüne sahipler. Ayrıca sahnelerden, sahnede deneyimlemenin getirdiği duygulardan ve araştırma sırasında ortaya çıkan müzikal önerilerden de ilham alıyorum. Bu projede Caroline Martin'in güzel müziği büyük bir ilham kaynağı oldu.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Çok var! Ama yönetmen Pippo Delbono'dan ve onun sanatsal yaklaşımından çok etkileniyorum. Çalışmaları inanılmaz derecede samimi ve çok güçlü imgeler barındırıyor. Kendisini ve oyuncularını tam bir adanmışlıkla nasıl sunacağını biliyor ve bu beni çok etkiliyor. İnsanlarla ve onların deneyimleriyle çalışıyor, herhangi bir biçim veya konsept çalışmasının ötesine geçen gösterilerinde mevcut hümanizmi hissedebiliyorsunuz. 

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

1 Mart 2022 Salı

on soruluk sohbetler 64 : rita góbi

İstanbul Fringe Festival, Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Festivalde gösterilerini canlı sunan sanatçılarla yaptığımız sohbetlerin bu haftaki konuğu Volitant adlı dans gösterisi ile 26 ve 27 Şubat’ta İstanbul seyircisiyle buluşmuş olan Góbi Dance topluluğunun kurucusu Rita Góbi.

© Marcell Piti

Performansın özü sizce nedir?
Benim için performansın özü, yoğunlaştırılmış enerji, bakışları üzerine çeken mevcudiyet ve hayatın farklı unsurlarını birbiriyle paylaşmaktır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın sizi aynı anda hem sakinleştirebileceğine hem de harekete geçirebileceğine, düşündürebileceğine, bir meditasyon misali günlük yaşamınıza bir şeyler katabileceğine inanıyorum. Sanat, düşüncelerinizin özgürce uçmasını ve yapıtı kendi hayatınız doğrultusunda görmenizi sağlar. Sanatın sizi açmasına izin verirseniz, onu kucaklayabilirsiniz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Her zaman bir sürü fikrim oluyor, bana kolayca geliyorlar. Kendimi onlara kaptırıyorum ve yapıt kendini yazmaya başlıyor. Başlangıçta yorumlamaya çalışmıyorum, “sadece” uçmayı seçiyorum. Bir süre sonra durup çizdiklerime, bedenimle neleri yonttuğuma bakıyorum. Oynarken kale inşa eden bir çocuk misali.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Herkesin ve her şeyin üzerimde büyük bir etkisi olduğunu söylemeliyim, bir sivrisinek bile bana ilham verebilir. Bedenimi nasıl ısıtacağımı, güçlendireceğimi ve esneteceğimi, bunların hepsini yaşça benden büyük meslektaşlarımı gözlemleyerek öğrendim; her şey bana ilham verebilir. Bol bol performans izliyorum, etraftaki tüm prömiyerlere gidiyorum, dans arşivlerini araştırıyorum, televizyonda dünyanın her yerinden dans gösterileri izliyorum, dans kurslarına ve atölye çalışmalarına katılıyorum – sürekli öğrenmeye devam ediyorum. Çok genç yaşımda Macar Dans Akademisi'nde okurken aldığım en büyük hediye, hocalarımızın yaratmamıza izin vermesi ve böylece sahnede ve televizyonda gösterilen bazı koreografiler gerçekleştirebilmemdi.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

24 Şubat 2022 Perşembe

on soruluk sohbetler 63 : çıplak ayaklar kumpanyası - taşıdıklarımız


Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın EIRA iş birliği ile gerçekleştirdiği ve Portuguese Republic – Ministry of Culture | Directorate-General of Arts; Camões Institute ve Embassy of Portugal in Turkey tarafından desteklenen Taşıdıklarımız isimli dans gösterisi, 21 Şubat 2022'de Moda Sahnesi’nde yeniden seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bizlerde ikinci kez Çıplak Ayaklar Kumpanyası ekibini, bu sefer de ekipten bu gösteriye dahil olmuş diğerlerini On soruluk sohbetler serimizde misafir ettik. Avrupa’nın en Batı ve en Doğu uçlarını temsil eden iki dans kumpanyasını; koreograf Franscisco Camacho ve organizasyonu Eira ile, Çıplak Ayaklar Kumpanyası'ndan dansçılar Leyla Postalcıoğlu, Mihran Tomasyan ve müzisyen Berke Can Özcan’ı bir araya getiren Taşıdıklarımız, gezginliği, göçebeliği, hem hayatta kalmak için, hem de zaten alışılmış olunan hayat tarzı modeli için şartlar yaratma pratiğini ele alarak ilerliyor. Daha önce hakkında yazarlarımızdan Ecem Arslanay’ın da bir yazı kaleme aldığı bu dans projesinde, kökleri iki farklı liman şehrine dayanan bir yaratıcı ekip bir araya gelerek, birbirine uzak gelenek ve milliyetler, taban tabana zıt sosyo-kültürel gerçeklikleri yansıtan bir yapıt ortaya çıkarıyorlar. Bizi “Taşıdığımız şeyler aslında ihtiyacımız olan şeyler mi? Bizi hayatta tutan şeyler mi bunlar? Yoksa hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz hayatı devam ettirmemizi sağlayan şeyler mi? Sonucu olmayan hareketleri, ne kadar keyfi olduklarını fark etmeden yapıp duruyor muyuz, yoksa onlar olmadan boşluğun yavaşça içeri süzüleceğini bildiğimiz için mi tekrar ediyoruz bunları? Hayat laboratuvarının ipleri tamamen elimizde mi, yoksa kararlarımız, bütün tecrübemizi sorgulamamıza sebep olacak yüzleşmeyi erteleme biçiminden başka bir şey değil mi?” gibi sorularla yüzleştiren Taşıdıklarımız’ın yaratım ve performans ekibinden Leyla Postalcıoğlu ve Berke Can Özcan'la sohbet ettik.

Dansın özü sizce nedir?
Leyla Postalcıoğlu: Kalp atışı demek geliyor içimden, sonra nabız. Nabzın harekete dönüşmesi ve ritimlerde buluşmak.
Berke Can Özcan: Hareketsizlik, müziği müzik yapan şeyin aralara giren sessizlikler olmasındaki gibi yani.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
LP: İnanıyorum hem de çok. Yüzleşmesi zor olana bakabilmemi, yaklaşabilmemi sağlıyor, görünürde olmayanı duyumsamama, düşünmeme, hayal etmeme yardımcı oluyor. Paylaşmak istememi sağlıyor. Bu dönüştürücü gücün tek başına yeterli olmadığına sanatın dışındaki başka güçlerle birleşmesi gerektiğine de çok inanıyorum.
BCÖ: İnanıyorum elbette. Yaratma yetisi elle tutulabilir bir şey değil ama onun verdiği haz hiçbir şeyde yok. Yanlışlar yapıp, düşüp takılıp, bir şeyi berbat ettiğinde bile yeni bir yol belirebiliyor ve kendini hesaplamadığın yeni bir düzlemde bulabiliyorsun. Dolayısıyla ham maddesi ve mayası bu bahsettiğim tür bir “yaratma” olan sanatın dokunduğu gözler ve kulakların bir dönüşümden nasibini alması kaçınılmaz bence.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
LP: Anlardan, anılardan, arkadaşlarımdan, dinlediğim hikâyelerden, tanıklıklardan, tanıdık tanımadık hayvanlar, bitkiler, çocuklar ve yaş alanlardan, doğada olan desenler, düzenler, arızalar ve felaketlerden. Bazen bir fotoğraftan, bir haberden, cümleden, bazen sokaktaki bazen de bir filmdeki birkaç saniyeden, bazen bir sesten, bir şarkıdan. Bir nevi çarpılma anları oluyor bunlar ve peşimi bırakmıyorlar. Rüyalarım işlerimi hiç etkilemiyor ama işlerin dili rüyaların diline çok benziyor.
BCÖ: Rastlantılar, hikâyeler, dil, kelimeler, serbest çağrışımlar, tepkiler, titreşimler, anılar, hafıza. Rüyalarımın işlerime etkisini bilemiyorum ama rüyalarımın müzikleri benim midir hep merak ederim.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
LP: Kimi zaman çalışma aşamasında bir ismi oluyor, değişir diye düşünürken ve yeni isim türetmeye çabalarken dönüp dolaşıp aynı isimle kaldığı oluyor. Bazen de isimsiz kalabiliyor. Bir süredir ise aklımda bir isim var ama ortada henüz hiçbir üretim yok. İçerik ve o dönemde hissettiğim netlik ya da belirsizlik adlandırmayı etkiliyor.
BCÖ: Yapıtın gerçek adı genellikle kendiliğinden beliriverir, onu özellikle düşünmediğim bir anda gelip kendini mevzuya iliştirir, bu zaten işin olgunlaştığı anla eşzamanlı bir durumdur.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
LP: Usta olarak tanımlamıyorum kimseyi. Yollarımızın kesiştiği insanları bir bilgi ve deneyim aktarıcısı olarak uçsuz bucaksız geniş bir ağın parçası olarak görüyorum. Sanatsal olarak ilham vermeleri yetmiyor, insan olarak hayatla kurdukları ilişkiden besleniyor ya da çekiniyorum, en azından artık böyle. Geçmişe bakarsam Pina Bausch’un yapıtlarıyla karşılaşmam bir çıkış noktası oldu, beni yollara düşürdü. John Berger’in dile getirdiklerinin, kitaplarının düşüncelerimin şekillenmesinde etkisi çok oldu.
BCÖ: Dönem dönem öğreten olmaktan öğrenen olmaya ve tam tersine değişip duruyor yolculuk. Öğrenmeye açık ve istekliyken gerçek anlamda bir “usta”ya bile gerek yok bence, her şeyden ve herkesten almaya hazır kıvamdasınızdır zira. Böylelikle öğrenciniz olacak yaşta birinden ustalık öğrendiğiniz durumda da bulursunuz kendinizi ve bu çok zevklidir. İlham veren isimlerden şöyle biraz karıştırayım: John Cage, Meredith Monk, Kenny Wollesen, Huerco S. (Brian Leeds), Kara-Lis Coverdale, Julian Sartorius, Billy Martin, Arve Henriksen, Daniel Lanois. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

21 Şubat 2022 Pazartesi

on soruluk sohbetler 62 : çıplak ayaklar kumpanyası - hiçbir şey yerinde değil

Çıplak Ayaklar Kumpanyası, Belfast Queen Üniversitesi ve Tiyatro Medresesi ile ortak yapımı olarak 2017 yılında üretilen ve ilk defa Şubat 2018'de sahnelenen Hiçbir Şey Yerinde Değil isimli dans gösterisi 22 Mart 2022'de ENKA Kültür Sanat'ta ve 2-3 Nisan 2022'de Kundura Sahne'de tekrar seyircinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Belfast Queens Üniversitesi Senatör George J. Mitchell Evrensel Barış, Güvenlik ve Adalet Enstitüsü'nden Ulrike M. Vieten'in projesi olarak Çıplak Ayaklar Kumpanyası'na sunulan ve, fikir ve uygulaması Çıplak Ayaklar Kumpanyası tarafından gerçekleştirilen Hiçbir Şey Yerinde Değil kayıp ve yerinden edilme kavramları üzerine düşünen ve bu kavramları bedenselleştirerek tartışmaya açan bir çalışma. Gösterinin yaratım sürecinde geçen zamanı "birbirimizi anlamaya, hem yaşadığımız topluma hem de dünya halklarına, geçmişe ve insanı insan kılan herşeye ve bir çok kırılmaya göz atabilmek için bizi motive eden bir fırsat" olarak değerlendiren gösterinin dansçıları Aslı Öztürk, Büşra Firidin, Melih Kıraç ve Mihran Tomasyan'la sohbet ettik.

Dansın özü sizce nedir?
Aslı Öztürk: Benim için dansın özü, hareket yoluyla beden/zihin ve enerji bütünlüğünün deneyimlenmesi ve bu deneyimin paylaşılması.
Büşra Firidin: Bedenin varolduğu zamanla, geçmişte, gelecekte ve şimdi kurduğu ilişkilerinin taşıdığı izlerin, enerjinin hareket yoluyla anlatımıdır benim için.
Mihran Tomasyan: Hem geçmişin hem de geleceğin izlerinin aranması ve keşfedilen bilgilerin beden aracılığıyla sunulmasıdır.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
AÖ: Evet, çünkü sanatın görünmez olanı görünür kılma ve/veya mevcut olana yeni bir bakış açısıyla tekrar bakmayı önerme gücüne sahip olduğunu düşünüyorum. Görünmez olanı duyumsamanın ya da mevcut olana farklı bir perspektifle yeniden bakabilmenin ise, önce bireysel sonra da kitlesel olarak oldukça dönüştürücü olabileceğine inanıyorum.
BF: Sanat’ın insanlar arasında evrensel bir iletişim kurma şansı sağladığını düşünüyorum. 
MT: Hayır. Tek bir şeyin dönüştürücü gücüne inanmıyorum. Bir tohumun filizlenebilmesi için toprağa, suya ve binlerce başka bileşene ihtiyacı vardır. Sanat sadece insanla ilgili bi ifade aracıdır, elbette ki insanı dönüştürebilir ama evrene bir fayda sağlamaz.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
AÖ: Son yıllarda kendi üretimimde özellikle Doğu kökenli felsefe ve pratiklerden çokça ilham alıyorum. Hatta ilham almanın ötesinde Doğu’nun önerdiği pek çok beden odaklı farkındalık pratiğini hem verdiğim dans derslerinde, hem de üretim sürecinde somatik farkındalığı ve yaratıcılığı destekleyici araçlar olarak kullanıyorum. Rüyalara, özellikle lucid dreaming pratiğine çok büyük bir merakım olmakla beraber işlerimde rüyalarımdan faydalanmıyorum ama gelecekte özellikle lucid rüyalar üzerine çalışmayı çok isterim. 
BF: Resim yapmak, boyalarla vakit geçirmek, bir resme bakmak bana hep ilham vermiştir. Hayal ettiğim, deneyimlediğim süreçleri görsel olarak tanımlayabilmek beni iyi hissettirir.
MT: Ne yazık ki rüyalarımı hatırlayamıyorum. İlham kaynakları çok değişken olabilir. İçinde büyüdüğüm kültür, toplayıcılık, mücadele, zor durumda kalmak, mizah, şiir, karşılaşmadığım ifade biçimleri; Geriye dönüp baktığımda oyunlarımda sıklıkla karşıma çıkan temalar. Bu temalar etrafında dolanan her şey ilham olabilir. Genelde ilgilendiğim ya da arkadaşlık yaptığım birilerini sanatın dışında bırakmamak önem verdiğim bir şey. Onlardan aldığım ilham da oyunlarımın tutunduğu metotlardan biri sanırım. Arkadaşlarımdan çok ilham alıyorum.

"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
AÖ: Aslına bakarsanız bana eğitim sürecim boyunca pozitif anlamda dokunmuş olan tüm eğitmenlerime ustam demekten çekinmem ama bu soruyu okur okumaz aklımda beliren en net isim William Forsythe oldu. Hem koreograf, hem eğitmen, hem de insan olarak benim için gerçekten çok değerli ve sanatçı olarak üzerimdeki etkisi çok büyük.
BF: Bu yolculukta bana pozitif anlamda dokunmuş eğitmenlerim ve beraber hareket ettiğim, paylaşımda bulunduğum insanlar bana her zaman ilham olmuştur.
MT: Ustam olarak tanımladığım biri yok. Sanatta ustalık-çıraklık ilişkisinin eski kuşaklara ait olduğunu düşünüyorum. Sanat üreticilerinin bir yaşı yoktur. Hatta sanat alanında yaş faşizmi var bence. Birisinin benden yaşça büyük olması ve çok büyük koreografilere imza atmış olması usta olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir. Ustalık bu anlamda yaşla mı koreografik değerle mi, yetiştirdiği öğrenci sayısıyla mı ölçülmelidir? Bunun değeri nasıl ölçülebilir? Ama ilham verdiğini düşündüğüm pek çok insan var. Özellikle 90’lı yıllar ve 2000'lerde üretim yapan tüm Türkiyeli dansçılardan ayrı ayrı etkilenmiş olduğumu düşünüyorum. Kum,Pan,Ya topluluğunun hayatımda çok önemli bi yeri var ve ayrıca Fransa’da çalıştığım koreografım Charles Cré-Ange’ı mutlaka sayardım. 

söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

17 Şubat 2022 Perşembe

"kopenhag üçlemesi - gençlik"ten...



"... Bir akşam, Bay Krogh aramızdaki masanın üstünde duran yüksek, gümüş şamdanın mumlarını yaktığında cesaretimi toplayıp "Bay Krogh," diyorum., "ben çocukken şiir yazardım." Gülümsüyor ve "evet," diyor, "ve onları bana göstermek istiyorsun, öyle değil mi?" Ondan ne istediğimi tahmin ettiği için yüzüm kızarıyor. Bunu nereden bildiğini soruyorum. "Eh," diyor, "o olmasa, başa bir şey olurdu. İnsanlar hep birbirlerinden bir şey isterler ve senin, beni bir şey için kullanmak istediğini hep biliyordum." Bunu yadsıyan bir hareket yaptığımda "bundan yadırganacak bir şey yok ki," diyor, "gayet doğal. Ben de senden bir şey istiyorum herhalde." "Ne gibi?" diye soruyorum. "Öyle belli bir şey değil." Uzun ince piposunu ağzından çıkarıyor. "Ben eksantrik tip biriktiriyorum, farklı olan insanları, garip vakaları. Şiirlerini okumak isterim. Sırtıma vursana." Sonuncusunu kesik kesik söylüyor, yüzü masmavi kesiliyor. Her vuruşumda öksürüyor ve kolları yeke sarkacak şekilde öne eğiliyor. Acaba nedir hastalığı? Ölümcül mü diye sormaya cüret edemiyorum ama hemen ertesi akşam, şiir defterimle koşa koşa onu görmeye gittiğimde, çoktan bu dünyadan göçmüş olacağına neredeyse eminim. Göçmemiş ve kahve masasının başına oturduğumuz anda, onun gibi en iyi şiirleri okumaya alışık birinin ümidinin boşa çıkacağından korka korka, defteri ona uzatıyorum. Piposunu masaya bırakıyor ve defterin sayfalarını çevirirken, ben yüzünü dikkatle izliyorum."

-tove ditlevsen 
 (çeviri: leyla tamer) 
monokl edebiyat