19 Mayıs 2026 Salı
17 Mayıs 2026 Pazar
Kırk Üçteki Korkunç Traktör Yağmuru'ndan
"Onun görevi sistemi beslemekti. Sabahtan akşama kişilik testleri, yetenek sınavları, bilgi yarışmaları ve türlü çeşitli oyun oynamak, oğlunun tabiriyle bulmaca çözmek. Sistemin bu veriyi nasıl kullandığı hakkında onun ya da iş arkadaşlarının en ufak bir fikri yoktu. Sistemin hazırladığı yayın takvimine göre, zamanı geldiğinde, kendileri de birer sanal karakter olan yazarların kaleminden, her birinin kendine özgü tarzında yazılmış kitaplar ortaya çıkıveriyordu. Yayınevi çalışanı oldukları için %30 indirim hakları vardı, o kadar.
"Okula döndüğüne çok sevindim," dedi Aydın.
"Evet baba, biraz önce söylemiştin."
"Nasıl gidiyor dersler? İlgilendiğin belli bir alan var mı?"
"Top sektiriyorum son zamanlarda."
"Öyle bir dersiniz mi var? Bilmiyordum."
"Hee. Sistem tepki sürelerimizi mi ölçüyormuş, neymiş.
Benim için fark etmez, fazla kafa yormasın yeter. Ustalaşırsan belediyede falan iş bulabiliyormuşsun galiba."
"Hmm. Ben senin için daha zihinsel beceriye dayanan bir seyler hayal etmiştim. Strateji oyunları falan mesela. Zeki çocuksun, zekanı değerlendirecek bir iş daha doğru degil mi?"
"Hiç o saçmalıklarla uğraşamam baba, kusura bakma.
Okula döndüm diye sistemin maymunu olacak halim yok."
"Neden öyle diyorsun evladım? Strateji oyunlarının, politik sistemi eğitmekte ne kadar önemli olduğunu bilmiyor musun?"
"Tabii baba, tabii," dedi Nazım, alaycı bir tonda.
Aydın iç geçirdi. "Neyse, nasıl istersen öyle yap, ister top sektir, ister balon patlat. Aptal bir vahşi olup sefalete düşmenden iyidir."
"Seni de o aptal dediğin vahşiler kurtaracak, hiçbir işe yaramayan aptal işinde ömür tüketmekten...
"
"Hiçbir işe yaramayan ha! Sistem bu haline kendiliğinden mi geldi sanıyorsun? Senin babaannen..."
"Biliyorum, babaannem otuz küsur yıl boyunca binlerce sudoku çözerek seni okuttu değil mi? İyi bir işin olsun, sen de kendi bulmacalarını çözerek mutlu bir hayat yaşayasın diye. Ne şirketinde çalışıyordu babaannem?"
"Güneş enerjisi."
"Ne alakası var güneş enerjisinin sudokuyla?"
"Biz... bir alaka kuramayabiliriz, ama sistem bizim anlayamayacağımız bağıntıları kurar."
"Hikmetinden sual olunmaz diyorsun yani."
"Evet. Yani... hayır, öyle degil de... Biliyorsun, biz o karmaşıklıkta denklemleri anlayamayız oğlum."
Nazım güldü. Bu alaycılığı Aydın'ı iyice sinirlendiriyordu.
"Bak oğlum, bu gerici anlayışla bir yere varılamaz. Senin istediğin nedir yani? Eskisi gibi insanlar işsizlikten, yoksulluktan birbirlerini mi yesinler? Savaşlarla, krizlerle, darbelerle sefil mi olsunlar?" "Hayır, biliyorsun ne istediğimi. Madem sistem her şeyi mükemmelen hallediyor, biz neden çalışıyoruz baba? Neden çalışıyoruz?"
Aydın başını önüne eğdi. "Çünkü para kazanmamız lazım. Çalışıp para kazanmamız lazım. Başka çaresi yok oğlum. Çalışacağız ve ekmek paramızı kazanacağız."
Nazım cevap vermedi.
Yemekler geldi o arada. Tam üç dakika kırk saniyede ve her zamanki kadar lezzetli. Aydın oğluyla tartışmaktan nefret ediyordu ama yıllar boyu şimdi oğlunun savunduğu fikirleri savunanların neler çektiğine tanık olmuştu. Onu azıcık da olsa teşvik ediyor durumuna düşmemek için elinden geleni yapardı. Sistemi ikna etmek mümkün değildi. Onların anlamayacağı karmaşıklıkta yapılmış ve doğru düzen kurulmuştu. Çalışmayana ekmek yoktu."
- Afşin Kum
April Yayınları
15 Mayıs 2026 Cuma
Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 2 : Orlando
Mitchell sahnede bir film stüdyosu kurmuş. Bu stüdyoda seyirci tribününe paralel konumda ve uzunlamasına bir dekor kurulu. Dekorun bazı bölümleri sabit değil, örneğin birkaç parçadan oluşan uzun arka duvarları kendi içlerinde birkaç katmandan oluşuyor. Biri pencereli bir duvar, diğeri sağır bir yüzey olan bu katmanlar kalkıp inerek farklı mekanların yaratılmasını sağlıyor. Dekoru enlemesine üçe bölen ortadaki iki kısa duvarsa bütünüyle hareket ederek mekanı farklı şekillerde bölmeye yarıyor.
En önde yerde uzunlamasına bir ray döşeli, üzerine kamera monte edilerek pan (uzun kaydırmalı) çekimler yapılıyor. Sahnenin üst kısmında, dekorun yukarısında bir beyazperde asılı. Buraya, sahneden yapılan canlı çekimler ile daha önceden kaydedilmiş hazır çekimler anlık olarak kurgulanarak film formatında yansıtılıyorlar. Yukarıda perdenin bir yanında küçük bir oda var, bir kayıt stüdyosu. Bir oyuncu metnin anlatıcı bölümlerini orada okuyor. Sahnede, dekorun iki yanında kalan bölgeler o sırada görevi olmayan oyuncu veya sahne görevlilerinin bekledikleri, makyaj veya kostüm değiştirdikleri alanlar olarak kullanılıyor.
Sahnede hiç bir şey gizli değil. Seyirci olarak, hem canlı çekilmekte ve kurgulanmakta olan bir filmin nasıl gerçekleştirildiğine, üretildiğine tanık oluyorsunuz, hem de çıkan sonuç ürünü eşzamanlı olarak perdeden izliyorsunuz.
Yaklaşık 100 dakikalık gösteride; dokuz oyuncu, beş kameraman, bir boom operatörü* ve kostüm-makyaj-prop düzenine/değişimine yardım eden üç sahne görevlisi olmak üzere, toplam 19 kişinin sahnedeki trafiği tıkır tıkır işleyen bir matematiğin ürünü ve müthiş bir titizlik ve hakimiyetle icra ediliyor. Muhteşem performanslarıyla Orlando’yu canlandıran Jenny König ile metni seslendiren Cathlen Gawlich’i özellikle belirtmeden geçmeden, bu kalabalık ekibin diğer üyelerinin adlarını teker teker buraya yazmak imkansız, ama sırf onların bu performansına tanık olmanın bile insanı oldukça heyecanlandırdığını belirtmek ve hepsini kutlamak şart.
“Orlando”, sadece bu tür bir “tour de force” gösterisi de değil. Bu nefes kesici performansların üstüne bir de sahnede yapılan canlı çekimlerin görsel kalitesi ekleniyor. Yani, beyazperdede seyrettikleriniz öyle sahnede o anda çekildiğinden dolayı kolaylıkla maruz görülebileceği gibi çapaklı, falsolu ya da sıradan görüntüler değil, aksine kadrajı, ışığı, rengi ve kurgusuyla adeta post prodüksiyonu profesyonelce ve ustalıkla yapılmış bir sinema filmi tadında. Başka bir deyişle, sahneye asılı beyazperdedeki “Orlando”yu seyrederken, örneğin Derek Jarman’ın “Edward II”sini ya da “Caravaggio”sunu seyrederken aldığınız estetik hazzı alıyorsunuz.
Mitchell’ın “Orlando”sunun bana göre en vurucu özelliği ise, bu sahneleme biçiminin, yani filmin canlı çekilme şeklini seyirciye gösteriyor olmanın, Orlando karakteri ile kurduğu, etle tırnak gibi örtüşen ilişkisi. Şimdi kısaca bu ilişkinin nasıl kurulduğundan bahsedeceğim. Önce tek cümle ile Orlando karakterinin en belirgin özelliğini söylersem; yaygın olarak bilindiğini düşündüğüm üzere, Orlando 400 yıllık maceralarının bir aşamasında erkekten kadına dönüşen bir karakter. Bir cümle ile de bir film sahnesinin nasıl oluştuğuna dair temel bir bilgiyi hatırlatırsam; ender olarak kesintisiz tek bir çekimle gerçekleştirilenleri bir kenara koyarsak, herhangi bir sıradan filmdeki herhangi bir sahne, bir karakterin ya da bir durumun birkaç açıdan yapılan çekimlerinin bir araya getirilerek kurgulanmasıyla oluşturuluyor.
Mitchell’ın sahnede oyunculara ve teknisyenlere canlı olarak ürettirdiği ve üstündeki beyazperdede bize seyrettirdiği filmin Orlando karakterinin bulunduğu sahneleri, yukarıda açıkladığım gibi, onun o sıradaki eylemine bağlı olarak farklı beden parçalarının çekimleri arka arkaya getirilerek oluşturuluyor. Ancak Mitchell’ın projesindeki can alıcı nüans, gösteri boyunca baştan sona bir kadın oyuncu tarafından canlandırılan Orlando’nun eylemlerini gösteren çekimlerin, Orlando’nun yüzünün göründükleri dışındakilerde; Orlando’yu, Orlando kadın iken Orlando’yu canlandıran kadın oyuncudan farklı bir kadın oyuncunun, erkek iken ise bir erkek oyuncunun canlandırması. Bu “Orlando enflasyonu içeren bilmecemsi cümlemi” bir örnekle sarih hale getirmeye çalışırsam; Orlando’nun mektup yazdığı bir sahnenin beyazperdedeki halinde önce elinde tüyle mektup yazmasının yakın plan çekimini, ardından o sıradaki yüzünün yakın plan çekimini seyrediyoruz, ama aşağıdaki sette, ikinci çekim Orlando’yu oynayan oyuncunun yüzüyle yapılırken, ilk çekim bir erkek oyuncunun eliyle yapılıyor.
Böylece Mitchell’in “Orlando”su, romanın bir noktasında birdenbire cinsiyeti değişen, erkekten kadına dönüşen Orlando’nun içinde aslında, baştan beri ve hayatı boyunca her an diğer bir cinsiyetin, diğer bir kişiliğin hep var olduğunu, ancak tiyatro ile sinemanın yöntemlerini bir arada kullandığı takdirde gösterebileceği şekilde imlemiş oluyor. Bu da Mitchell’in “Orlando”sunu, film tekniğini ve canlı video çekimini kullanan bir sürü diğer tiyatro gösterisinden ayırarak, benzersizleştiriyor.
------------------------------------------------
*Boom operatörü, film çekimi sırasında uzun bir sopa ucundaki mikrofonla oyuncuların konuşma seslerini kaydeden ses teknisyenine verilen addır.
Bu yazıdaki bütün görseller ve videolar Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26.04.2026, Berlin)
Bu yazının, gösterilerden görseller içeren özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.
13 Mayıs 2026 Çarşamba
Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 1: Cow | Deer
Berlin’in dünyaca tanınan ödenekli tiyatro kurumlarından Schaubühne, 26 yıldır her nisan ayında 10 günlük bir uluslararası festival düzenliyor: Festival Internationale Neue Dramatik (Uluslararası Yeni Drama Festivali), kısa adıyla FIND.
Festival, Almanya dışından davet edilen tiyatro insanları ve toplulukları ile Schaubühne’nin karşılaşması, birlikteliği, bir araya gelmesi niteliğinde, çünkü programda Almanya içinden Schaubühne yapımları dışında herhangi bir topluluğun oyunları yer almıyor. Bu karşılaşma ve tanışma, festivale davet edilen yabancı tiyatro insanlarının ileriki yıllarda Schaubühne’de oyun sahnelemelerini de beraberinde getiriyor. Katie Mitchell, Robert Lepage, Simon McBurney, Caroline Guiela Nguyen bu isimlerden ilk aklıma gelenler. FIND’ın 2026 edisyonunda bu sanatçılardan biri, tekrar festivalin odağına kondu: Katie Mitchell.
Dünyada birçok prestijli opera ve tiyatro kurumunda gösteriler sahneleyen Mitchell kendi ülkesi Birleşik Kralık’ta uzun yıllar boyunca Royal Shakespeare Company ile Royal Court Theatre’ın yerleşik yönetmeniydi. Çalışmalarının biçimsel karakteristiğini oyunculuk, sahne tasarımı ve canlı video çekimini yenilikçi bir şekilde bir araya getirerek oluşturan Mitchell, tematik olaraksa kanonik metinleri feminist bir bakış açısıyla ele alarak, bu metinlere özgün yorumlar geliştirmesiyle tanınıyor.
FIND 2026’da üç Mitchell gösterisi programdaydı. Bunlardan biri Yunanistan Ulusal Tiyatrosu & Royal Court Theatre ortak yapımı “Cow | Deer” (2025), diğer ikisi Schaubühne yapımı “Orlando” (2019) ve “Bluets” (2026) idi. “Bluets”in festival kapsamındaki gösterimi aynı zamanda oyunun Almanca versiyonunun prömiyeriydi. Festivali takip ettiğim tek gün zarfında bunlardan ilk ikisini seyretme imkanım oldu.
"Cow | Deer" (İnek | Geyik), Katie Mitchell'in yazar Nina Segal ve ses tasarımcısı Melanie Wilson ile birlikte ortaya çıkardığı bir gösteri. 2025-2026 sezonundan itibaren üç yıllığına Yunanistan Ulusal Tiyatrosu artistik direktörlüğüne getirilen Argyro Chioti’nin, “yurtdışındaki tiyatro insanları ve kurumlarla ortak yapımlar ve iş birlikleri gerçekleştirerek, sürdürülebilir ve sistematik bir şekilde tiyatronun küresel varlığını güçlendirme” vizyonu çerçevesinde Pina Bausch’un “Kontakthof” (1978) adlı ikonik başyapıtıyla birlikte, içinde bulunduğumuz sezonda programa aldığı Mitchell’in "Cow | Deer" adlı gösterisinin dünya prömiyeri 2025 yılında Royal Court Theatre’da gerçekleştirilmiş.
"Cow | Deer", konuşma metni olmayan bir gösteri. Dört performansçı foley* stüdyosuna dönüştürülmüş sahnede, bir inek ile bir geyiğin bir gün boyunca yaşadıkları olayları sadece sesleri kullanarak anlatıyorlar. Sahne bir foley stüdyosuna dönüştürülmüş ancak gösteri bir foley gösterisi değil. Burada sahneye yansıtılan bir görüntü yok, yani performansçılar hareketli bir görüntüye, bir filme eşlik eden efektler ve sesler üretmiyor, doğrudan sadece efekt ve ses üretiyorlar. Gösteri sırasında eğer bir görüntü, bir film oluşuyorsa, biz seyircilerin zihninde oluşuyor. Gözlerinizi kapatsanız, sadece seslerin rehberliğinde inek ile geyiğin başlarından geçenleri zihninizde canlandırabilirsiniz. Ama bu gösteride gözlerinizi kapatmayı da tercih etmiyorsunuz, çünkü sahnede canlı olarak üretilen efekt ve seslerin üretiliş şekilleri bir tasarıma, bir koreografiye sahip ve bu da başlı başına bir performans; dolayısıyla o performansı seyretmek, takip etmek istiyorsunuz.
Ayrıca, seslerin kendileri ile üretiliş şekilleri arasındaki karşıtlık (hafif rüzgarda ağaçlardaki yaprakların hışırdama sesinin performansçıların ellerini portatif bir vestiyere asılmış -aslında parti süslemeleri olarak kullanılan- ince uzun metalize simli şeritlerin arasında gezdirmesiyle üretilmesi gibi örneğin), hem seyirci açısından ilginç, hem de yabancılaştırma efekti gibi işleyerek seyircinin pastoral ve cennetsi bir manzarada hayale dalmasını engelliyor. Bu da seyirciye, insan bakış açısının ve algısının ötesindeki bir dünyaya hayvanların algısı üzerinden bakmanın, o dünyayı hayvanların algısıyla duyumsamasının kapısını aralıyor.
Gösteri ilk yarısında gerek biçimiyle, gerekse de yaratılan ses dünyasıyla beni içine çekmiş olsa da, ilerleyen zamanla tekrara düşüşü ve hangi seslerin kayıttan verileceği hangilerinin sahnede canlı üretileceği konusunda verilmiş kararların karışıklığı ve keyfiliği (başlardan sadece insan yapımı sesler, örneğin uzaktan geçen bir arabanın veya yukarıdan geçen bir helikopterin sesi, ve hayvanların, hareketleri dışında çıkardıkları sesler, örneğin kuşların cıvıltıları, banttan verilirken, ilerleyen sahnelerde hikayenin bizzat protagonistleri olan inek ve geyiğin nefes seslerinin de banttan verilmesi) konsantrasyonumu dağıttı ve giderek gösteriden kopmama neden oldu. Bu sefer de Korina Kokkali, Christos Thanos, Joanna Toumpakari ve Alexandros Zotaj’dan oluşan ekibin müthiş bir adanmışlık ve titizlikle icra ettikleri performansa odaklanarak dikkatimi diri tutmaya gayret ettim.
-----------------------------------
*Foley, sinema ve televizyon dünyasında bir filmin post-prodüksiyon aşamasında ayak sesleri, kıyafet hışırtıları, kapı gıcırtısı gibi günlük ses efektlerinin stüdyo ortamında görüntüyle eş zamanlı olarak yeniden üretilerek ses bandına eklenmesi tekniğidir.
Bu yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir. (26.04.2026, Berlin)
Bu yazının, gösterilerden görseller içeren özgün hali Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.
11 Mayıs 2026 Pazartesi
eve yüzerken'den
- Deborah Levy
(Çeviri: Elvan Kıvılcım)
Everest Yayınları
2 Mayıs 2026 Cumartesi
Gölün Sırrı'ndan
Kızıl Ordu subayı kendine elbiselerin arasında, karanlığa yönelttiği tabancasıyla bir yol açıyor, nihayet bir vücuda çarpıyor silah, yakalamak için elini uzatınca karşısındaki beden sessiz bir direnişe geçiyor. Savaştan önce daha çocuktu Kızıl Ordu subayı, savas sırasında ise kadınları kullanmaya karşı hiçbir ilgi duymadı ama şimdi karşısındaki vücut kıvranmaya devam ettiği için onu iki eliyle daha rahat kavramak üzere silahını cebine sokuyor, kavramak, tutabilmek için çok uğraşıyor ve kavradığı, tutmaya çabaladığı için yaklaşmak zorunda kalıyor iyice ona, daha ne yaptığını düşünmeye bile fırsat bulamadan elleri karanlığın içinde bir kadının sıcak göğüslerine dokunuyor, hâlâ çırpınıyor kadın, direndikçe onu kendine çekiyor, saçlarını hissediyor şimdi yüzünde, nihayet yakalayıp dolaıin en dibine bastırdığında ve kadın kolunu ısırdığında, kollarını tutup sırtına kıvırdığında burnuna hafif bir nane ve kâfur kokusu geliyor, insanın yatağa serilmeden atlatamadığı hastalıkların kokusu, olgunluğun, huzurun kokusu.
Sakinleşiyor. Göremediği dudakları öpmeye başlıyor ki daha hiç kimseyi dudaklarından öpmemiş, büyük ihtimalle bir Alman'a ait olan ağzı öpmeye başlıyor, dolgun, belki biraz da geçkin dudakları ama bunu ayırt edecek durumda değil ki, hiç kimseyi öpmedi ki daha önce hayatında. Kadının kollarını serbest bırakıp başını okşuyor, o da direnmiyor artık, çırpınmıyor ama ağlamaya başladığını işitiyor erkek, teselli etmek istercesine okşuyor kadının başını, adamlarının benzer durumlarda ne yaptığını çok kere gözlemiş olmasına rağmen ne yapacağını bilmiyor. Anne, diyor, ne söylediğini bilmeden, o kadar karanlık ki insan kendi sözlerini bile göremiyor, birden itiyor kadın onu geriye, ayağı takılıyor, düşüyor erkek yere, kadın tekmeliyor, erkek baştan kavramaya çalışıyor vücudunu, dizleri geliyor eline, kadın birden duruyor ve elbisesini yavaşça yukarı çekiyor, erkek alnını kadının karnına yaslıyor, elbisesinin altında çıplak gibi, kıvırcık kıllarından yayılan hayat kokusunu içine çekiyor. Kadın bir-iki kelime sarf ediyor ama bu mahzende onun sözleri de görünmüyor. Belki de savaş, cephelerin ortadan kalkması demektir çünkü kadın erkeğin başını simdi, belki de sadece silahlı bir asker olduğunu bildiği için ve direnmemek daha akıllıca olduğundan, bacaklarının arasına çekerken yönetim kadına geçiyor, evet, belki de savaş hep birinin ötekinden korktuğu için ipleri kendi eline almaya çalısması demektir ve sonra tersi ve böyle sürüp gider. Ve şimdi genç asker belki de yalnız kadından korktuğu için dilini kıvırcık kılların arasına sokuyor, ağzına gelen tat demir tadı, erkeğin yüzüne önce usulca, derken kuvvetle sıcak bir sıvı boşalıyor, kadının yüzüne işediğini düşünüyor, adamlarının aşağıda, evin holündeki boyalı kapıya işedikleri gibi işiyor kadın suratına işte, demek ki hâlâ savaşıyor, bir dakika, yoksa sevişmeyle mi alakalı, bilmiyor asker, ikisi de birbirine çok benzemiyor mu, şimdi yönetme sırasının onda olması gerekirken hâlà daha kadının önünde diz çökmüş duruyor. Ve bütün bu ıslaklığın içinde gözyaşları süzülüyor birden yanaklarından aşağı. Alman dolabında gözünden gelen yaşlarla içinde boğulduğu büyük nehrin sıcaklığı aynı.
Yönetimi ele almak yerine kadının ayakucunda, dizlerinin üzerinde kalakalyor, basbayağı hıçkırıyor ve zaaf, kadını anlaşılan siddetten bile kolay silahsızlandırıyor. Çünkü kadın onu yukarı çekiyor, yüzünü içine yattıkları elbiselerden biriyle kuruluyor ve mırıldanarak bir şeyler söylüyor. Neredeyse poposuna hafif bir şaplak indirip, küçük oğlunu okula yollayan bir anne gibi, dolaptan dışarı postalayacak.
-Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Dilek Zaptçıoğlu)
Can Yayınları
30 Nisan 2026 Perşembe
28 Nisan 2026 Salı
26 Nisan 2026 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








































