10 Ağustos 2026 Pazartesi
3 Ağustos 2026 Pazartesi
Kairos'tan...
Bütün mezarlar saydamlaşıyor şimdi, adamla kadın doğrudan mezarlık arazisinin üstünde duruyor, canlıların adası kadın ve adamın ayaklarının altındaki bir karış toprak kadar sadece. Kız, adamın gözlüğünü alıp kenara bırakırken adam da ilk kez kollarını kıza doluyor; o sırada insanlık, insanlık adına sessizlik ve ebedi ışıkk için yalvarıyor. Kız, adamın yüzünü ellerinin arasına alıp öpüyor, ama hafifçe. O sırada yapayalnız genç bir ses yükseliyor, Tanrı'yı övüyor, çünkü Tanrı'yı tanırsa o da onun canını bağışlar belki. Ses dua ederken adam, kızın çıplak omzunun avucunun içinde yarattığı hissi, iki omzunun da yuvarlaklaşmasını ömrü oldukça unutmayacak. Bütün insanlar sana gelecek, evet öyle, diye düşünüyor adam, sonra düşünmeyi bırakıyor. Öpüşmeler, korolar, kızın saçları, "Requiem" girişi tam sona ermek üzereyken kilisenin boşluğunda yankılanan, canlıların ölüleri için ısrarla yeniledikleri talebi: Onlara ebedi nur bahşet. İnsanlar kendi yanıtlarını kendileri verecek, oldukları yer hâlâ karanlık, arzu şiddet bilmez. Adam soluk alıp veriyor, kız başını ona yaslamış o da soluk alıp veriyor.
Ama adları çağrılanlar şimdi mezarlarında hareket ediyor, kemiklerini örtmek için kefenlerini düzeltiyorlar, birazdan göğe yükselecekler, kyrie eleison, Rab sana merhamet etsin, diye fısıldıyor kız adama bakıp ve gülümsüyor, sonra dişlerini adamın etlerine gömüyor, bu çılgın kız ondan bir parça mı koparmak istiyor yoksa? Ölüler titreyerek göğe yükselirken iki insanın bedeni görülemeyen, yalnızca elle tutulabilen bir tabiat manzarasına dönüşüyor, bu manzaranın içinde sayısız yollar var, ancak kaçıp kurtulmak olanaksız, biliyorsun şimdi sirada Dies irae, Öfke Günü, var diyor adam, hayır, diyor kız, daha iyi biliyormuş gibi başını iki yana sallayarak, hayır yok, sonra adamı iyice kendine doğru çekiyor. Gökte yaşayan Tanrı gökyüzünü kitap gibi sarıp birleştiriyor / Ve şekilden şekle giren gökyüzü ilahi toprağın ve denizlerin üzerine olduğu gibi düşecek / Ateşin yorulmak bilmeyen sağanağı akacak, toprağı, denizleri, göğün eksenini ve günleri yakacak / hatta yaratılışı bir bütün halinde eritecek.
Bütün kornolar, fagotlar, klarnetler, timpaniler, trombonlar, kemanlar, viyolalar, çellolar hatta org bile gerçekte onların komutuna mı bağlı yoksa? Her yerde gece olacak, uzun, hatta asi, herkes için, zenginler ve yoksullar için eşit.
Topraktan çıplak gelinir ve ona yine çıplak dönülür. Dünyanın günahının bedeli ateşle ödeniyor, ama ya ortada bir günah yoksa? Adamın elleri kızın belinden aşağı doğru kayarken, Thomas Mann'ın bir öyküsünde kullandığı hoş kalçalı sözcüğü geliveriyor aklına. Yargıç sorularla gelip tüm şikâyetleri titizlikle incelediğinde / nasıl bir korku ve çekince yaşanacak. Latince sözlere gayriihtiyari eşlik ediyor adam, bir yandan da kızın kalça kanatlarını avuçlarına birer birer sığdırmak için elleriyle ölçüp biçiyor. Derken trombon, yargılamanın başladığını haber veriyor, ikisi çok yakınlaştı artık, birbirlerine öyle yakınlar ki koro susuyor, onun yerine tek sesler duyuluyor: Bas, ölü ya da diri herkesin uyması gereken çağrıyı gönderiyor; tenor, bütün canlıların dirilişi şaşkınlıkla karşılamasını dile getiriyor; alto, bütün günahların yazdığı büyük kitabı açıyor, en son soprano her bir zanlı adına sesini yükseltiyor: Konuşma sırası bana gelince kendimi kim bilir ne berbat hissedeceğim? Beni kim savunacak? Adaletli kişi bile yargıcın karşısında temize çıkacağından emin olamıyorsa? Adamla kadın hâlâ oradalar, mavi salon halısının, adalarının üzerindeler, yalınayak, kolları ve bacakları birbirine dolanmış, kör mutluluklarından sadece arada bir uyanıyor ve gözlerini açıp bakışıyorlar. Şu kız bu güveni nereden buluyor acaba? Sonra elleriyle ve ağızlarıyla daha derinleri görebilmek için gözlerini yeniden kapatıyorlar.
Bütün güçlerin sahibinin ortaya çıkışı adamı bir an için kendine getiriyor, rex tremendae majestatis diye sesleniyor ona koro, adamın gözü, eski yaşamında elinden bıraktığı ve şimdi beyaz külden çubuğa dönüşmüş sigarasına takılıyor. Külün yanında kızın saati duruyor - ne zaman çıkardı ki kolundan? Birbirimizi mutsuz etmemeliyiz, diyor adam ve kızın kasıklarını kavrıyor. Kız gülümsüyor: Oraya geldik artık. Salva me, salva me. Seviş benimle, diyor kız. Bunun üzerine adam onu elinden tutup odadan çıkarıyor, yemek odasından, sonra holden yürütüyor, koridorun sonundaki loşluğa kadar götürüp bir aynanın önünden geçiriyor ve birlikte kıza daha önce göstermediği odaya kadar ilerliyorlar. Ey merhametli İsa, sana işkence edilmesine ve çarmıha gerilmeye insanlar hatırına göz yumduğunu hatırla. Yolunun sonunda nasıl bitkin olduğunu hatırla. Simdi beni harcarsan her şey boşa gidecektir. Hatırla.
Adam, karısıyla paylaştıkları yatakta karısının yattığı tarafa uzanıyor ve kendi tarafını kıza bırakıyor. Bu evlilik yatağında hiçbir sevgilisiyle yatmadı daha önce.
Kalkmayabilir şimdi, diyor, çok içtim ve çok heyecanlıyım. Hiç sorun degil, diyor kız ve penisine dokunuyor.
Bu arada meleklerin ve sınanacak insanlığın artık kendileriyle baş başa kaldığı salonda taksim yapılıyor: Sol tarafta alev alev yanan cehennem ateşi günahkârları bekliyor; sağ taraftaysa içinde sonsuza kadar sürecek tek bir gündüzün olduğu ve gecenin artık asla bulunmadığı bir gelecek kutsanmışları bekliyor. Tablanın üzerinde hâlâ dönmeye devam eden plakta hayaletsi sesler Voca me cum benedictis diye ağıt yakmaya devam ediyor. Şimdi kim son kez dönüp bir daha asla yok edilemeyecek mesafeden yeryüzüne bakarsa, mezarla semavi mahkemenin hududu arasındaki yolun gerçekte ne kadar uzun olduğunu görecektir. Yarım perdelerle umuttan ve korkudan oluşan sert kütlenin içinden geçerek neredeyse iki oktava kadar yükseliyor.
İniltiler ve ağıtlar yerini sessizliğe bıraktığında iki beden karanlıkta yan yana uzanmış, yatıyor. Bir daha asla bugünkü gibi olamayacak, diye düşünüyor Hans. Artık sonsuza kadar böyle olacak, diye düşünüyor Katharina.
Ardından gelen uyku, bütün düşünceleri siliyor ve onlar sakin soluklar alıp vererek yan yana yatarken başlarına gelenler beyin zarlarına kazınıyor.
- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Regaip Minareci)
Can Yayınları
19 Temmuz 2026 Pazar
Bütün Günlerin Akşamı'ndan
Bin ya da iki bin kişi muayene sonuçlarını geniş ve loş salonda bekliyor ve aralarına sürekli yeni kişiler ekleniyor. Bankalara oturmuş, yatmış ya da çömelmiş, yanlarına bohçalarını, yataklarını, yastıklarını, sandıklarını, semaverlerini almış insanlar, hiç eşyası olmayanlar da var, koşan çocuklar, ağlayan bebekler, yerde uyuyan insanlar; hasta büyükleri olan insanlar, tek kelime İngilizce anlamayan insanlar, onları almaya gelecek olan kişilerin gerçekten gelip gelmeyeceğini bilmeyen insanlar; umutlanan insanlar, çaresiz insanlar, vatan hasreti çeken insanlar, korkan insanlar, onları neyin beklediğini bilmeyen insanlar, ülkeye giriş için gerekli yirmi beş doları nereden bulacaklarını düşünen insanlar, ansızın geri dönmek isteyen insanlar, ayaklarının altındaki zeminin artık kaygan olmamasından mutlu olan insanlar; kısa ya da uzun pantolonlu, eşarplı, etekli, takım elbiseli, şapkalı, püsküllü, ayakkabılı ya da terlikli, eldivenli ya da manşetli, saç örgülü, sakallı, bıyıklı, saçları bukleli ve yandan ayrılmış, çok çocuklu, az çocuklu ya da çocuksuz insanlar - hepsi kalabilecek mi, yoksa Avrupa'ya geri mi yollanacaklar; bunu öğrenebilmek için adlarının okunmasını bekleyen sayısız insan. Bekleyenlerden biri olan genç adam, günü gelince herhalde kıyamet günü bundan pek farklı olmayacak, diye düşünüyor.
Derken salonda büyük bir şangırtı kopuyor, herkes bir an susup gürültünün geldiği yere bakıyor ve görüyor: Büyük Çin vazosu yere düşüp parçalanmış - tam da salonun kalabalık olmadığı, insanlarla, giysilerle ve bohçalarla örtülmediği, taş zemininin açıkta kaldığı ender noktalarından birinde küçük bir kız elinden düşürmüş; Bükreş ya da Varşova, Viyana, Odessa, Atina ya da Paris, Bremen, Anvers, Danzig, Marsilya, Pire ya da Barselona yakınlarındaki kasabasından yola çıktığından beri onca yol boyunca kucağında tuttuğu vazo şimdi orada, varış salonunda, New York'tan önceki son istasyonda kırılıyor, çünkü kız yaşamında ilk kez siyah tenli bir adam gördü, göçmen bürosundan bir memur o sırada tesadüfen salondan geçiyordu, kız adamı herhalde şeytan sandı. Kızın annesinin yüzünde çocuğunu öldürmek istermiş gibi bir ifade var şimdi, kızın yüzünde ise, keşke ölsem, ifadesi. Ardından gürültü yeniden başlıyor, ağlamalar, konuşmalar, çığlıklar, çocuklar koşuyor yine, yetişkinler bekliyor; bir erkek çocuk, yanına gelmesine izin verilen bir akrabasının getirdiği dondurmayı oturduğu banka bırakıyor, dondurma ağır ağır eriyor, çünkü çocuk dondurma nedir bilmiyor.
Baksana, muayene memuru sırtına tebeşirle bir şey yazmış - benimkine de yazmış mı?
Çocuk, sırtında o işaretten olup olmadığını görmesi için arkadaşına sırtını dönüyor, orada mı kalacağını, yoksa Avrupa'ya geri mi gönderileceğini o işaret belirleyecek muhtemelen.
Hayır, sırtında bir şey yazmıyor.
Ne harfi bu?
Bilmiyorum.
Şimdi ben mi geri gideceğim, yoksa sen mi?
Ne bileyim.
Yerde iki küçük kız oturuyor.
Susadım.
Battery Park'ta bir sürü çeşme varmış, büyükannem anlattı.
O zaman içerim suyumu.
Hayır, sakın böyle bir şey yapma.
Nedenmiş o?
O zaman kökenine dair bildiklerini unuturmuşsun, öyle dedi büyükannem.
Bahçeyi unutur muyum o zaman?
Evet.
Ocağı da mı?
Evet.
Büyükbabamı?
Evet.
Büyükannemi?
Evet.
Kediyi?
Evet.
Her şeyi mi?
Evet.
Büyükannen nereden biliyormuş ki?
Başkalarından duymuş.
- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Regaip Minareci)
Can Yayınları
15 Temmuz 2026 Çarşamba
14 Temmuz 2026 Salı
Göçmenlerin binyılları harmanlayan acıları: “Cries”
1952 yılında mimarlar Luigi Vietti ve Angelo Scattolin‘in tasarladıkları bu açık hava tiyatrosu, adını taştan yapılmış her seyirci sırasını bir önceki ve sonrakinden ayıran şimşir çitlerden alıyor. Böylece sahnedeki gösteriyi yeşillikler içinde oturarak seyrediyorsunuz. Adadaki genel restorasyon çalışmaları sırasında biriken molozlar kullanılarak inşa edilen tiyatro 1954'te açılmış. La Biennale di Venezia yıllarca burayı tiyatro, dans ve müzik festivalleri için kullanmış, sonra bir dönem sahnenin üstü örtülü olmadığı için kullanışsız diye terk edilmiş, sonra adada bir müze ve parka sahip olan Giorgio Cini Vakfı'na devredilmiş, en son 2021'de kapsamlı bir restorasyondan geçmiş ve o zamandan beridir genellikle konserler için kullanılıyor.
1500 kişilik seyirci kapasitesine karşılık sahne aşırı büyük, adeta devasa: Sahne ağzı 56 metre, m2'si 210'muş. Orkestra çukuru 150 müzisyen alabiliyormuş, ki normal ve yeterli olanının iki katı.
Atina Epidaurus Festivali yapımı, 2025 tarihli “Cries”ın; Aiskhylos’tan Seferis’e, Euripides’ten Brecht’e, Warsan Shire’a uzanan metni Taxiarchis Deligiannis ile Vasilis Tsiouvaras tarafından bir araya getirilmiş, Billie Holiday‘in ünlü “Strange Fruit”undan geleneksel Yunan müziğine mevcut melodiler de içeren güncel müziğini Alexandros Drakos Ktistakis bestelemiş ve sahnelemesi tiyatro oyuncusu ve yönetmen Christos Sterglogliou’na ait. Sterglogliou bariton Georgios İatrou ile birlikte sahnedeki iki oyuncu-şarkıcı-anlatıcıdan biri aynı zamanda ve onlara, dört müzisyenden oluşan bir grup canlı olarak eşlik ediyor.
65 dakikalık “Cries” bütün bu edebi ve müzikal referansları kullanarak mültecilerin, köleleştirilmiş veya yerinden edilmiş insanlığın binyıllar boyunca yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği acıları birbirine bağlayarak damıtan bir izleğe sahip. Sahnedeki mikrofon ve nota altlıklarını kullanan minimal mizanseninin yaratıcısı ve zaman zaman tiz çığlıklara dönüşen mesafeli tiyatral performansıyla Sterglogliou, kendisi de müzisyen grubun içinde olan besteci Ktistakis’in modern caz tınıları içeren müziğini ve İatrou’nun etkileyici bariton sesiyle tüylerimizi diken diken eden icrasını bir yandan bizleri derinden etkilemek, bir yandan da bu acılarla dolu insanlık panoramasına mesafe alarak bakmamızı sağlamak için ustaca dengeleyerek kullanmıştı; seyirci olarak kah etkilendim kah yabancılaştım, kah duygulanarak kaptırdım kendimi müziğe kah kendime geldim.
Ancak, Teatro Verde’nin kendisi ne kadar etkileyici bir açık hava tiyatro mekanı da olsa, “Cries” gibi gerek müzikal gerekse de içerik olarak zorlayıcı ve zaman zaman iç acıtıcı bir müzikli tiyatro gösterisini yeşillikler arasından takip etmek ortamı gereğinden fazla romantikleştirdi, hatta hülyalandırdı…
"Cries"ı alkışlarken
Bütün fotoğraflar Mehmet Kerem Özel'e ait. (9 Haziran 2026 - Teatro Verde, Venedik)
Bu yazının gösteriden yayın haklı görsellerinin kullanıldığı bir versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Etiketler:
alexandros drakos ktistakis,
billie holiday,
christos sterglogliou,
georgios iatrou,
luigi vietti,
mimarlık,
müzik,
müzikli tiyatro,
tiyatro,
tiyatro mimarisi,
venedik tiyatro bienali
13 Temmuz 2026 Pazartesi
12 Temmuz 2026 Pazar
Venedik’in hafızasına labirentvari bir yolculuk: “Promemoria”
"Promemoria"yı beklerken
Venedik’in turistik nirengi noktalarından uzakta, bir yaşlı bakım evi olan Centro Servizi San Giobbe’de gerçekleşen “Promemoria”ın ilk bölümünde, 30 kişilik seyirci topluluğu üçe kola ayrılıp binanın içinde yolculuğa çıkarılıyor. Bu yolculuk sırasında uğradığımız duraklarda bakım evinin yaşlı sakinleri ile karşılaşıyoruz, onların hikayelerini onların ağızlarından dinliyoruz. Bakım evi görevlileri kılığındaki genç oyuncuların yaşlı sakinlerle aylarca süren birlikte çalışma süreci sonucunda onlara rehberlik ettikleri, bazen onları yönlendirdikleri, bazen onların aklına hemen gelmeyen bir sözcüğü onlara hatırlatarak kesintileri giderdikleri bu uğraklar sırasında; fizyoterapi salonunda bir hareketin icra edilmesiyle, ortak alanda ikram edilen kahvenin içilmesiyle, el işi atölyesindeki soru-cevaplarla seyirciler olarak bizler de orada gerçekleşen duruma, olaya veya sohbete dahil edilerek, sadece seyreden/izleyen konumumuzdan çıkıp, adeta yakınını ziyarete bakım evine gelmiş kişilere dönüştürülüyoruz.
Hepsi Venedikli olan sakinlerin yaşanmışlıklarından, geçmişlerinden, anılarından süzülerek yeniden gün yüzüne çıkan hikayeler bizi hem kişisel olarak hikayeyi anlatanın hafızasıyla, hem de genel olarak Venedik’in kolektif belleği ile kenetliyor.
Sosyal merkezin koridorlarında, mekanlarında yaptığımız inişli çıkışlı, kıvrımlı, labirentvari yolculuk; başta ayrılan üç seyirci grubunun, bütün oyuncuların ve yaşlı sakinlerin bir araya getirildikleri merkezin büyük salonu Sala del Mosaico’da, kanatları kağıttan bir meleğin eşliğinde müziğin, dansın, farklı yüzeylere süperpoze edilerek yansıtılan projeksiyon görüntülerinin ve seslerin birleşimiyle, iyi ile kötü anıların üst üste bindiği, adeta karnavalesk bir parti atmosferi ile kolektif belleğin kıvrımlarında sonlanıyor.
"Promemoria" bitince
Bütün fotoğraflar Mehmet Kerem Özel'e ait. (9 Haziran 2026 - Centro Servizi San Giobbe, Venedik)
Bu yazının gösteriden yayın haklı görsellerinin kullanıldığı bir versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.
11 Temmuz 2026 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































































