arif akkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arif akkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2012 Cuma

kumbaracı 50 üçlemesi I : gerçek hayattan alınmıştır


geçen akşam kumbaracı50’de “gerçek hayattan alınmıştır”ı, ertesi -yani dün- akşam da “barzo ile konserve”yi izledim. bu oyunlar altıdan sonra tiyatro’nun kumbaracı50 üçlemesi’nin ilk iki ayağını oluşturuyor.
“gerçek hayattan alınmıştır” hakkında aşağıdaki metni “barzo ile konserve”yi izlemeden önce yazdığımı özellikle belirtmek isterim.



“gerçek hayattan alınmıştır” birbuçuk saat sürüyor; oyun ile gerçek, oyun alanı ile seyirci alanı, oyuncu ile seyirci arasındaki ayırımların bulanıklaştığı, sorgulandığı, ortaya serildiği “gerçek zamanlı” bir birbuçuk saat.
anne ile oğlunu oynayan iki oyuncunun yokuştan çıkarak nefes nefese vardıkları ve bir tiyatro mekanına dönüştürülme aşamasındaki “oyun alanı” gerçekten de bir yokuş üzerinde ve gerçekten de başka bir işlevden tiyatroya dönüştürülmüş bir yer.
emekliliğine az kalmış bir oyuncuyu canlandıran, gerçekten de mayıs sonunda yaş haddinden emekliye ayrıltılacak bir oyuncu.
seyirciler, “oyun alanı”nın sınırlarında konumlandırılmışlar; üç bir taraftan “oyun alanı”nı belirliyorlar. kulis yok, ışık-efekt-müzik kumanda masası yok, perde yok. her şey o anda, gerçek zamanda oyun alanının sınırları içinde “gerçek”leşiyor.
ışık ve müzik oyuncular tarafından kontrol ediliyor. tavandan sarkan ampüller, elde dolaştırılan uzun kablolu ampül, küçük fenerler, cep telefonunun ışığı, ışıldak, küçük cam fanuslar içinde mumlar: oyunun ışık kaynakları bunlar ve oyuncular tarafından yakılıp söndürülüyorlar.
oyunun ritmine ve duygusal-dramatik anlarına önemli bir katkısı olan müzik de yine oyuncular tarafından başlatılıp susturuluyor.
efektler de “gerçek”; bardak kırılıyor, tekmelenen teneke kutu müthiş bir gürültüyle yerde sürükleniyor, tabanca patlıyor, tokat şaplıyor.
seyrettiğimizin bir “oyun” olduğunu bize hatırlatacak/unutturmayacak bütün ihtimaller düşünülmüş; her şey gözümüzün önünde “gerçek”leşiyor. neredeyse; kan, kusmuk, cin-tonik ve zehrin de “gerçek” olmama ihtimalini sorgulamayacağız.

bizler seyirciyiz, ancak oyun alanında seyrettiğimiz iki kişi ne zaman bizlere oynuyorlar, ne zaman birbirlerine, ne zaman kendi aralarında ne zaman kendilerine karşı; belirsiz.
oyun içinde oyun içinde oyun. oyuncu oyun içinde oynadığı oyuna dair yorumlar yaparak hem kendini hem de bizi yabancılaştırıp uzaklaştırıyor oyundan.
bir katman da, oyun içinde oyunun oyuncular tarafından kameraya alınmasıyla oluşuyor. bizlerin tanıklığı yeterli görülmüyor; ilerisi için kanıt olması/kalması için kaydediliyor. [“barzo ile konserve”yi izleyince, bu kaydın gerçekten de “ilerisi” için yapılmış olduğunu görmek heyecanlandırdı beni!]

“gerçek hayattan alınmıştır” yönetmen arif akkaya’nın unutamadığım iki çalışması “iyi geceler anne” ve “bana bir picasso gerek” ile bir çok açıdan akraba; bu oyunlar aynı dili, tonu, atmosferi paylaşıyorlar. ikişer kişilik oyuncu kadrosu, akkaya’nın oyunculardan aldığı olağanüstü verim, mekan kullanımındaki yetkinlik ve bununla eş değerde etkili bir ışık kullanımı.
“gerçek hayattan alınmıştır”da akkaya sadece kumbaracı50’nin mekanını şimdiye kadar olmadığı kadar farklı kullanmasıyla değil, herhangi bir “boş mekan”ı ustaca ve yaratıcı şekilde kullanıyor olmasıyla da beni etkiledi.
“gerçek hayattan alınmıştır”da akkaya sadece ışık ve müzik kullanımında yarattığı tutarlılıkla değil, bunları oyunun “gerçekliğiyle”, içeriğiyle ve ritmiyle örtüştürmesiyle de beni etkiledi.
tamam, tomris incer benzersiz bir oyuncu, sertdemir ise iyi olmasına iyi oyuncu -bence oyunculuğundan ziyade yazarlığı ve yönetmenliği ile daha değerli olduğunu tirearası belirtmek isterim- ama ne kadar benzersiz ve iyi oyuncular olurlarsa olsunlar, yönetmen akkaya’nın “gerçek hayattan alınmıştır”da bu iki oyuncudan almayı başardığı verim beni etkiledi.
toparlarsam; “gerçek hayattan alınmıştır”ın tiyatro sanatına dair bütün biçimsel özelliklerine hayran kaldım, oyunun biçimsel ve kavramsal anlamda sahneye koyuluşunu müthiş bir zevkle izledim.

yiğit sertdemir tarafından yazılan metin strüktürel açıdan çok çok iyi. kabaca üç bölümden oluşuyor oyun. ilk bölüm anne ağırlıklı; oğul sessiz kalıyor, bakıyor, dinliyor; hep birlikte anneni anlattığı hikayeleri dinliyoruz... oğul’un yaptığı "hayati" bir açıklamayla ikinci bölüme geçiliyor; bu sefer oğul konuşuyor, koşuyor, paralıyor kendini; hareketli, öfkeli, duygulu. üçüncü bölümde ise anne ile oğul, oğulun yazdığı oyunu oynuyorlar; gerilim doruk noktasına ulaşıyor; geçmişe dair bütün sırlar peşpeşe ortaya dökülüyor.
sertdemir yeri geldiğinde kelimelerle oynayarak, özellikle yaşam-ölüm karşıtlığını vurgulayarak, yeri geldiğinde karakterlerini kah kinayeli kah hazırcevap kah okkalı konuşturarak seyretmesi insana büyük bir tatmin duygusu yaşatan bir metin kaleme almış.

ancak; içerik olarak bazı çekincelerim var.
bir anne-oğul ilişkisinin, ne kadar aykırı, farklı, özgün de olsa, böyle ol(a)mayacağını ve tanık olduğumuz birbuçuk saatin böyle sonlanamayacağını düşünüyorum.
erkek çocuklar annelerine hayrandırlar, öyle ki eşlerinde bile annelerini ararlar gibisinden çok bildik -ve genel olarak doğru- yorumlara ters düşüyor olması değil beni oyundaki ilişkide ve ilişkinin gelişiminde rahatsız eden.
oyundaki oğul o kadar ince, düşünceli, hassas çizilmiş ki, annesine bu kadar büyük bir kin besleyemez gibi geliyor bana. niye mi hassas? basit bir örnek: annesinin oturması için hazırladığı kalasın üzerine peçete sermeyi ihmal etmiyor; çünkü önceki bir sahnede anne çöp tenekesinin üzerine otururken titizlenmiş ve peçete sermiştir. en önemlisi; oğulun peçeteyi sererkenki jesti "annem öyle kibirlidir ki, kesinlikle kirli yerlere oturmaz" anlamı taşımıyordu; en azından ben öyle algıladım.
anne ne kadar bencil, sadece kendini düşünen ve sadece kendiyle varolan bir karakter olarak çizilmiş de olsa, belli ki oğul ona hayran; bu kadar hayran olduğu annesine, ne olursa olsun böyle bir sonu yaşatmaz. ona her zaman hikayeler anlatan annesinden ilham alarak hikayeler ve oyun yazmış olması ve beraber oynadıkları oyunu filme çekiyor olması annesine duyduğu hayranlıktan hep; ona rakip olmak için değil.
bir çocuğun annesine bu kadar (oyunun sonunu kastederek) büyük bir hınç biriktirmiş olabileceği inandırıcı gelmiyor bana.

annelerle çocukların hesaplaşması edebiyat-sanat tarihinde sıkça işlenmiş bir konu; hatırlamak için:
anneler ile genellikle kız çocukları hesaplaşır (klişe amerikan sinemasını bir kenara bırakırsak, bence bunun en güzel örneği ingmar bergman’ın “güz sonata”dır).
anneyle hesaplaşan kız çocuğu değilse eşcinsel çocuktur (bakınız: çok taze bir örnek xavier dolan’ın “annemi öldürdüm”).
erkek çocuklar ise babalarla hesaplaşırlar (malum: rakip olma hali) ve nice amerikan filminde oğulun babasını affetmesiyle hep beraber “katharsis”e ulaşırız.
kızlar da babalarıyla hesaplaşırlar ama enderdir; hesaplaşma varsa da çoğunlukla geçmişte ensest bir ilişki sözkonusudur da ondan.
erkek çocukların anneyle dertleri de genellikle ensest sularda gezinir (bakınız: bernardo bertolucci’nin ünlü “la luna”sı, yakın zamandan kötü bir örnek christopher honoré’nin “annem”i). gerçi “gerçek hayattan alınmıştır”da da tabancanın ağza sokulmasında cinsel bir ton var, ama başka da bir ipucu yok bu minvalde.
(hazır sinemadan gidiyorken; sıradışı bir anne-oğul ilişkisi çizen sokurov’un “anne ile oğlu”nu da unutmamak lazım.)

diyeceğim o ki, tabii ki anne-oğul arasında klişelerden uzak, az rastlanır bir ilişkinin kurgulanmış olması mümkündür, illa da bildik veya beklendik olmak zorunda değildir, ancak buradaki kurmaca inandırıcılık sınırlarını biraz zorluyor. karşılığında seyirci olarak değecek bir şey kazanıyor olsak, neden olmasın; ancak bence öyle bir kazanç da yok; insan ilişkileri konusunda zenginleşmiyoruz ya da anne-oğul ilişkisini tekrar düşünmemizi sağlayan doneler vermiyor bize oyun; kendi içinde olup bitiyor; dışarıya doğru, bize doğru yayılmıyor.



ertesi akşam “barzo ile konserve”yi izleyince; “gerçek hayattan alınmıştır”ın içeriğine dair yukarıda yazdığım her şey bana bir anda afaki gözüktü. çünkü -kendi çapımda- fark ettim ki; bu üçlemede içerikle ilgili bir kazanımdan çok, tiyatral öğelerin kullanımına dair bir denemeye girişilmiş. ve ayrıca; kumbaracı50 mekanının da bütün geçmişi, şimdisi, grisi, akustiği ve “kolonları”yla bu denemeye sağlam bir arkaplan oluşturması istenmiş. en azından; üçlemenin ilk iki oyununu seyrettikten sonra edindiğim izlenim bu yönde ve bu beni fazlasıyla tatmin etti.

“barzo ile konserve” hakkında yazmak için sabırsızlanıyorum...

4 Nisan 2009 Cumartesi

münferit kaza: "sürmanşet"

oyun broşüründeki sunuş yazısından belli ki, istanbul halk tiyatrosu'nu kuranların tiyatroya dair ortaya koydukları hedefler gerçek ve samimi, yoksa durup dururken ve çoğu zaten şehir tiyatrolarından maaşlarını alırken neden ekonomik olarak da zor bir işin altına girmeye yeltensinler; belli ki "tiyatroya aşık"lar.
"yalansız, yalın, gerçekten tiyatro" sloganıyla yola çıkmışlar; ilk oyunları "can tarlası"nı izleyemedim, ikinci oyunları "sürmanşet"i yakın zamanda seyrettim.

sahne ışıklarına hazırlanırken gazetelerde bayağı reklamı yapılmıştı "sürmanşet"in; malum, oyuncularının hepsi tiyatrodan ziyade film ve tv dizileri ile tanındıklarından, oyunun magazin değeri yüksekti. zaten halk tiyatrosu'nun ilk oyununa nazaran "sürmanşet"e seyircinin ilgisini çekmek te kolay olmuştur.
hiç kuşkusuz, oyunda iki kadının öpüşüyor olması da ilgiyi arttırmıştır; hetero erkeklerin vazgeçilmez fantazisi ve eşcinselllerin kendilerini sahnede bulmaları anlamında, tam da broşürde dendiği gibi "ayrımsız, tüm halkını hedef kitlesi olarak belirleyen" bir tiyatro topluluğu için, biçilmiş bir kaftan olmuş "sürmanşet"!

konu edindiği entrikalar (polis-mafya-hükümet ilişkisi), sert cinsel içerik ve bol bol küfür bağlamında ingilizlerin "in-yer-face" akımına türk katkısı olarak bakılabilir oyuna. ancak, oynandığı salondan kaynaklanıyor olmalı, "gerçekler" pek de seyircinin yüzüne fırlatılamıyor; her şey yukarda, yüksek sahnede olup bitiyor, seyirciye de pek geçemiyor.

arif akkaya yönetmen olarak elinden geleni yapmış gibi duruyor. kullanmayı çok sevdiği hareketli görüntü fikri ilk defa hakkıyla yerini bulmuş ["bana bir picasso gerek"te dikkat dağıtıyor, "deri ceket"te yama gibi duruyordu]. farklı bir sürü mekanın sık sık değişmesi gereken oyunda projeksiyon görüntüleri sayesinde mekan atmosferlerinin hakkıyla yaratılmasının yanısıra oyuna dinamizm katılması da sağlanmış.
oyunculardan; ceyda düvenci ve beste bereket rollerinin hakkını veren, dramatik değişimleri ustaca yansıtan, "sürmanşet"in en başarılı oyuncuları. erkan can düşekalka idare ediyor. bütün entrikanın merkezindeki iki kilit karakter dolunay soysert ve tardu flordun ise maalesef başarılı olmaktan çok uzaklar; bırakın karakterlerini kanlı-canlı hale getirmeyi, repliklerinin en az yarısı -mikrofonlu olmasına rağmen- anlaşılmıyor bile, ağızlarının içinde konuşuyor gibiler.

"sürmanşet"in, "tüm halktan" ziyade "halkın televizyon ve magazinel haberlerle daha ilgili olan kısmına" hitap ettiğini kabul ederek, istanbul halk tiyatro'sunun bir sonraki projesini, rejisini mehmet ergen'in yaptığı "gagarin sokağı"nı, ümit ve merakla bekliyorum...

7 Şubat 2009 Cumartesi

kırk kapılı bürokrasinin labirentinde...

arif akkaya'nın iki sezon önce yönettiği "iyi geceler anne" hayatımın unutulmaz oyunları arasına girmişti. marsha norman'ın yazdığı ve yıldırım türker'in türkçeye çevirdiği oyunun başrolünde hikmet körmükçü ile celile toyon vardı. muhsin ertuğrul sahnesi'ne gencay gürün zamanında kazandırılmış cep tiyatrosu'nda en küçük detayına kadar gerçekçi tasarlanmış dekorda, bir ana-kızın evlerine konuk olmuştuk. çok acılı, sancılı ve sert bir oyundu.

o oyunda hikmet körmükçü'ye bir kere daha hayran kalmıştım. kendisi tiyatro dünyamızın en iyi oyuncularından biridir bana göre.
onu 1988'de, ışıl kasapoğlu fransa'dan türkiye'ye döndüğünde istanbul'da ilk sahnelediği oyun olan "iki efendinin uşağı"nda seyretmiştim. 2006'daki tiyatro festivali'nde "iki efendinin uşağı"nı bu sefer ünlü piccolo teatro di milano'dan giorgio strehler rejisiyle izlerken, oyun arasında hikmet hanım'ı görmüş ve hiç adetim olmadığı üzere yanına gidip, kendisini yıllar önce bu oyunda seyrettiğimi, çok beğendiğimi ve hala unutamadığımı söylemiştim. çok memnun olmuştu.

bu sezon yönetmen arif akkaya ile hikmet körmükçü bulgar oyunu "deri ceket"te bir kere daha beraber çalışıyorlar.
oyunun ilk yarısı müthiş eğlenceli. ikinci yarı ise -metinden kaynaklanan nedenlerden dolayı- biraz sarkıyor; gereksiz yere didaktikleşiyor, oyunun bütününe sinen hiciv biraz zedeleniyor.
oyuncuların hepsi iyi, hikmet körmükçü ise tam anlamıyla döktürüyor; sözlerinin her bir vurgusunda, her bir mimiğinde, jestinde bir maharet var, sesini de çok ustaca kullanıyor.

"leonce ile lena"nın yönetmeni, altıdan sonra tiyatro grubu'nun kurucusu, bu topluluğa yazdığı oyunlarla ödüller sahibi yiğit sertdemir ise "deri ceket"in diğer başrolünde. [şubat ayı benim için tam bir yiğit sertdemir ayı oluyor: bu genç ve yetenekli tiyatrocunun "leonce ile lena"da yönetmenliğini, "deri ceket"te oyunculuğunu gördüm, ileriki günlerde de altıdan sonra ile sahnelediği "444" ve "öldün duydun mu?" oyunlarıyla yazarlığına tanık olacağım.]
"deri ceket" ile "leonce ile lena"nın yaratıcı ekibi örtüşüyor; yiğit sertdemir'in yanısıra, leonce'u oynayan cengiz tangör'ün "deri ceket"te de rolü var. "leonce ile lena"nın başlangıç ve ara anonsları gibi "deri ceket"indekiler de özel olarak bu oyun için hazırlamış ve yine çok eğlenceli.
"leonce ile lena"da sahne tasarımı ve kostümden sorumlu gamze kuş ile nihan kaplangı "deri ceket"te de iş başındalar ve yine çok yaratıcılar. gamze kuş sahne tasarımında "bürokrasi" kavramını cisimleştiren kapı fikrinden yola çıkmış. her biri birer kapı olan hareketli dekor parçaları her sahnede farklı kurgulanarak hem yeni bir mekanın oluşmasını hem de oyunda anlatılan absürd bürokratik kısırdöngünün görselleşmesini sağlıyor.

"deri ceket"i seyrederken insanın aklına ister istemez bolca absürd tiyatro, bir tutam gogol ("palto"), bir tutam aziz nesin ("yaşar ne yaşar ne yaşamaz"), belki biraz charlie kaufman ("being john malkovich") ve bolca, t.c. resmi dairelerinde yaşanan kişisel anılar geliyor.

28 Aralık 2008 Pazar

dünyayı değiştirmek için sanat gerek!

dışarda rüzgar, yağmur, fırtına! dar bir kapıyı gösteriyorlar girmemiz için, kolunda gamalı haç elinde fener, siyah kıyafetli genç bir adam aşağı inen merdivenleri işaret ediyor. aşağısı karanlık, mumlar yanıyor. inince sola dönüp loş koridordan ilerliyoruz, bir genç daha var bizleri yönlendiren. büyük bir mekana geliyoruz, ortada bir masa, üzerinde bir mum, etraf karanlık olduğu için pek seçilemiyor. yerlerimize oturmaya çalışırken bir yandan da sirenler çalıyor...
yaşlıca bir adam, bir kadın hükümet görevlisi tarafından sorgulanmak üzere bulunduğumuz sığınağa getiriliyor. biraz sonra anlıyoruz ki nazi işgali altındaki paris'teyiz ve getirilen adam ünlü ressam pablo picasso. arada elektrik gidip geliyor, sokaktan çatışma sesleri ulaşıyor kulağımıza. bir yandan da picasso'nun sorgusunu izliyoruz.

aslında kadıköy'deyiz; kadıköy anadolu lisesi'nin tiyatro binasının bodrumunda. seyrettiğimiz oyun jeffrey hatcher’den "bana bir picasso gerek". sahneye koyan ve ışığını tasarlayan arif akkaya. iki oyuncu, picasso’da usta sanatçı sezai altekin ve sorgu görevlisinde genç tiyatrocu ayça bingöl geçen sene neredeyse bütün oyuncu ödüllerini topladılar. sezai altekin'i, şehir tiyatroları'ndaki birçok oyundaki rolleriyle ama özellikle de yirmi yıl önceki "biz aşağıda imzası olanlar" adlı muhteşem oyundaki etkileyici performansıyla unutamayan biri olarak onu tekrar aynı güçte sahnede seyretmek büyük keyifti benim için.

bulunduğumuz yerin aslında kadıköy’de olduğunu bize ilk andan itibaren unutturan öğelerin başında gelen sahne tasarımı çok başarılı. aslında “bana picasso gerek”teki çalışmayı sahne tasarımı yerine “mekan düzenlemesi” olarak adlandırmak daha doğru olur kanımca; bodrum kat bütüncül bir yaklaşımla ele alınmış, her bir m2si kullanılarak çok etkileyici bir atmosfer yaratılmış (dekor ve giysi tasarımı: zuhal soy). örneğin, oyunun sergilendiği esas mekanda ışık spotlarını görmek mümkün değil, hepsi bir şekilde havalandırma veya su borusu gibi tavandan geçen kanalların arasına/içine gizlenmiş; oranın bir sığınak değil de bir sahne olduğunu ispatlayacak neredeyse hiçbir öğe açıkta bırakılmamış.

arif akkaya’nın etkileyici rejisinde beni rahatsız eden tek biçimsel unsur, mekanın bir duvarına projeksiyonla yansıtılan picasso resimleri oldu; sanki oyunculardan rol çalıyor gibiydiler! ince uzun mekanda seyircinin özellikle o tarafa bakması gerekiyor ki resimleri görebilsin, bu da kişiyi oyundan/oyunculardan koparıyor.
zaten, oyuncular ve mekan düzenlemesi o kadar güçlü ki, picasso’nun resimlerini -oyunda kritik bir yer tutan “guernica”yı bile- birebir görmeye kesinlikle ihtiyacı yok seyircinin.

oyun konusuyla da, duyarlı seyirciyi avucunun içine almasını biliyor. sanatın gerekliliği, sanattan ne kastedildiği, sanatçının politik duyarlılığı, sanatçının üretim ortamı/süreci/özgürlüğü oyunun heyecanlı sorgu sürecini içeren üst-metnine yedirilmiş alt katmanlar. ve hepsi de günümüz türkiye’si için güncel, hala tartışılması gereken, çözülmemiş konular. bir yerinde nazi dönemi avrupası için söylenen “sanat hiç bu dönemdeki kadar ayaklar altına alınmamıştı” sözü bugünün türkiye’sini de anlatmıyor mu?