tilbe saran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tilbe saran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2024 Cumartesi

04 MAYIS


1506 venedik'teki matbaacı lucantonio giunta, parşömen üzerine bilinen en eski basılı minyatür kitaplardan biri olan saatler kitabı officium beatae mariae virginis secundum consuetudinem romane curie'yi üretmiş


1555 nostradamus'un kehanetleri olarak bilinen les propheties de m. michel nostradamus'un 353 ayetlik ilk baskısı çıkmış


1891 arthur conan doyle'un son sorun adlı romanında sherlock holmes ve profesör moriarty, meiringen yakınlarındaki reichenbach şelalesi'ndeki kavgada ölmüşler


1927 hollywood'da film endüstrisindeki ilerlemeyi teşvik etmek amacıyla, academy of motion picture arts and sciences, sinema sanatları ve bilimleri akademisi'ni kurulmuş; 1929'dan itibaren oscar olarak bilinen film ödüllerini verecek olan akademinin ilk başkanı douglas fairbanks olmuş


1953 ernst hemingway'in yaşlı adam ve deniz öyküsü pulitzer ödülü almış


1959 françois truffaut'nun yönettiği 400 darbe gösterime girmiş

1959 grammy ödülleri ilk defa dağıtılmış

1996 akbank sanat prodüksiyon tiyatrosu altında ışıl kasapoğlu'nun yönettiği, tilbe saran ve cüneyt türel'in oynadıkları ronald duncan'ın abelard ve heloise adlı oyunu akbank sanat'ta hayranlıkla seyrettim

1998 renzo piano tarafından, yerli kanak kültürünü onurlandırmak için tasarlanan jean-marie tjibaou kültür merkezi, yeni kaledonya'nın nouméa kentinde açıldı




31 Ocak 2024 Çarşamba

31 OCAK


1542 ispanyol alvar núñez cabeza devaca, iguazú şelalelerini keşfeden ilk avrupalı olmuş

1901 anton çehov'un üç kızkardeş adlı oyununun dünya prömiyeri moskova sanat tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

1961 şempanze am, NASA'nın mercury-redstone 2 göreviyle cape canaveral'dan uzaya fırlatılmış; yaklaşık altı dakikayı ağırlıksız ortamda geçirdikten sonra kapsülüyle birlikte hiçbir zarar görmeden atlantik okyanusu'na düşmüş

1972 rosa von praunheim'ın nicht der homosexuelle ist pervers, sondern die situation, in der er lebt (sapık olan eşcinsel olan değil, içinde yaşadığı durumdur) filmi almanya devlet televizyonunda gösterildi

1977 renzo piano ile richard rogers'ın tasarladıkları beaubourg-centre pompidou açıldı

1986 istanbul pangaltı'daki dormen tiyatrosu'nda haldun dormen, metin serezli, aliye uzunatağan, kamuran usluer, hüseyin kutman, tilbe saran ve sanırım o akşamki gösterimde uğur yücel'in oynadıkları hangisi karısı adlı oyunu seyrettim; gülmekten öldüm

1989 yücel erten'in yönettiği aliye uzunatağan'ın başrolünde oynadığı katherina blum'un çiğnenen onuru'nu ikinci kere seyrettim

2009 ilk defa yiğit sertdemir'in yönettiği bir oyunu seyrettim; kadıköy haldun taner sahnesi'nde leonce ile lena'yı

2010 diz boyu kar altındaki wuppertal'de, varresbeck mezarlığının orman kısmında (waldfriedhof) 2009 temmuz'unda toprağa verilmiş olan pina bausch'un mezarına yaptığım, sonraki yıllarda defalarca olacak ziyaretlerimin ilkini gerçekleştirdim; bu ilkinde yanımda annem vardı





 

20 Aralık 2012 Perşembe

TEB oyun, kış 2012-13 / 16.sayı



Başyazı / Üstün Akmen
Editör Yazısı / Tijen Savaşkan
Can Üflediği Karakterlerle Özdeşleşiyordu / Üstün Akmen
Tiyatromuzun Altın Çocuğu / Ayşegül Yüksel
İyi Geceler Canım Prens / Ali Poyrazoğlu
Sahnede de Hayatta da Eğlenmeyi Unutmayan Üstün Bir Aktör / Tilbe Saran
Tertemiz Çocuk Ruhuyla Yaşayan Bir Dâhi / Defne Halman
Minnet Borcumuzu Unutmamalıyız / Gülşen Karakadıoğlu
Erol'a Mektup / Haldun Dormen
Enfant, Olumsuz Bir Ütopya Düşlerin Tükenişi / Zehra İpşiroğlu
Samuel Beckett - Oyun - Şahika Tekand / Hasan Anamur
6. İdans Festivali'nden / Kerem Özel
Yaşam Coşkusuyla Yaşam Hüznünün İç İçeliği: Ateşli Sabır / Üstün Akmen
Karagöz'de Açık-Saçıklık / Cengiz Özek
Ergun Köknar'a İkinci Mektup To Be Or Not To Be - 2 - / Atila Alpöge
Dün, Bugün, Yarın Geçerli Bir Oyun: Ayak-Bacak Fabrikası - 2 - / Özdemir Nutku
Türkiye Tiyatro Platformu 'Tiyatro Çalıştayı'
Koltès Bienali / Beki Haleva
Drama, Ritüel ve Şanlıurfa / Nihal Kuyumcu
Feyza Zeybek'in Gözardı Tasarımları Yeni Bir Sahne Plastiği ve Oyunculukla İlişkisi / Tijen Savaşkan
Karadeniz'e Kıyısı Olan Kent Tiyatroları Birliği Derneği KATİB / Cem Kaynar
Dünyayı Değiştirebilecek Bir Tiyatro: Forum Tiyatro / İbrahim Yakut

3 Temmuz 2012 Salı

TEB oyun, yaz 2012 / 14. sayı



Başyazı / Üstün Akmen
Editör yazısı / Tijen Savaşkan

İNCELEME
Tiyatroda Cinsellik / Sevda Şener

SÖYLEŞİ
Uluslararası Tiyatro Festivali üzerine Zehra İpşiroğluyla söyleşi / Tijen Savaşkan

ELEŞTİRİ
18. İstanbul Tiyatro Festivali'nin yabancıları / Üstün Akmen

DANS/PERFORMANS
Festival'den dans notları / Kerem Özel

İNCELEME
Ergun Köknar'a mektup: To Be Or Not To Be / Atila Alpöge

İZLENİM
Şehrin çocuklarıyla büyüyen festival / Nalân Özübek

ELEŞTİRİ
Gergedan(lar) / Hasan Anamur
Antonius ile Kleopatra'nın Aşkı Oyun Atölyesi'nde / Metin Boran

DOSYA
Devlet Tiyatroları kültürel bir gereksinimdir / Özdemir Nutku
Tiyatronun turşusunu kim kuracak / Üstün Akmen
Ödenekli tiyatrolarda son gelişmeler ve beklentiler
Özelleştirmede ABD modeli / Mehmet Fuat Ulus
İştisan teslim olmuyor

ANISINA
Gerçek bir aydını yitirdik / Metin Boran
Cüneyt'le Aksanat'lı yıllar / Tilbe Saran
Bir zamanlarki gençlik festivalleri / Cüneyt Türel
Kardeşim Cüneyt / Metin Deniz
Cüneyt'le "El ele" son sahne yolculuğumuz / Başar Sabuncu

SERGİ
Devlet Operaları Afişleri (1941-2011) Sergisi / Osman Şengezer

ÖDÜLLER
Ekip, Çek Cumhuriyeti'nden Büyük Ödül'le döndü
TEB Ödülleri
Gülriz Sururi'nin ÇYDD Ödül Töreni'ndeki konuşması

12 Mayıs 2012 Cumartesi

hayat ile oyun, gerçek ile kurmaca ne kadar içiçe geçebilir



“oyuncu” filmi iki oyuncunun gerçek bir yazar ile gerçek bir oyuncu hakkındaki bir oyunun provaları sırasındaki görüntülerinden oluşuyor. sırasıyla; oyuncular: cüneyt türel ile tilbe saran, yazar: anton çehov, oyuncu: olga knipper, oyun: “elin elimde”.

ocak ayının ortalarında başlayıp cüneyt türel’i kaybettiğimiz 1 mayıs’a uzanan prova süreci tilbe saran için -filmin sonlarına doğru kendisinin de belirttiği gibi- “hayat” ile “oyun”un bütünüyle içiçe geçtiği, sınırlarının muğlaklaştığı bir zaman dilimi olmuş.
her ne kadar bu sürece bizzat tanık olmamış, sadece koltuklarımızda oturan seyirciler de olsak, filmi seyrederken çoğu kez bizler de filmde cüneyt türel’in veya tilbe saran’ın ağızlarından çıkan sözlerin hangisinin oyun replikleri hangisinin o andaki gerçek fikirlerini/durumlarını/duygularını yansıtan sözler olduğunu kestiremiyoruz. tilbe saran’ın dediği gibi hayat ile oyun hiç bu kadar içiçe olmamıştı.

dün akşam küçük sahne’de “elin elimde” oyununun başlangıç saatinde türkiye’nin çok özel tiyatrocularından birini, cüneyt türel’i andık.
“elin elimde”ye biletimi ilk gün almıştım; cüneyt türel ile tilbe saran karşılıklı oynarlardı da, kaçırılır mıydı; hele de başar sabuncu yönetmişse, bir de oyunun konusu çehov hakkındaysa.
dün akşam küçük sahne’de biletimin koltuğuna oturdum. “elin elimde” sahnelenmeyecekti. sahne ağzı perdeyle kapalıydı, ortasına büyük bir projeksiyon perdesi yerleştirilmişti. “oyuncu” adlı bir film gösterilecekti. filmin başlamasına 15 dakika vardı. cüneyt türel’i düşündüm; onu ilk sahnede seyrettiğim oyunları; “vahşi batı”, “aç sınıfın laneti”, “vişne bahçesi”... onu ve tilbe saran’ı birlikte seyrettiğim, seyretmeye doyamadığım, tekrar tekrar seyretttiğim, tam beş kez seyrettiğim, unutamadığım “vanya dayı” geçti zihnimden sahne sahne… ve tabii, başta “abelard ve heloise” olmak üzere akbank prodüksiyon tiyatrosu oyunları geldi aklıma... türel ile saran’ın birlikteliğinden doğan veya beslenen işler -en azından benim takip ettiğim dönemde- kesinlikle türkiye tiyatro tarihinin unutulmazları arasındalar.
ve sonra fark ettim ki, cüneyt türel benim için biraz da tilbe saran. hatta; cüneyt türel’i tilbe saran’sız düşünmek neredeyse imkansız benim için. “oyuncu” filmi bittiğinde bu kanım pekişti; benim için cüneyt türel ile tilbe saran özdeşleştiler…

tilbe saran’ın filmde dediği gibi, onun bütün itirazlarına rağmen iyi ki evren ercan “elin elimde”nin prova sürecini kayda geçirmiş. 70 dakikalık bu film; her ne kadar kendisini daha yeni kaybetmişken yakınları ve biz cüneyt türel severler için yoğun bir hüzün barındırsa da, tiyatro sanatı ve tiyatronun gücü adına benzersiz bir kayıt.
o zaman diliminin tarihe ve geleceğe miras kalması çok çok iyi oldu. evren ercan’a teşekkürler…

“oyuncu” bugün “elin elimde”nin sahnelenme saati 18:30’da tekrar küçük sahne’de gösterilecek.

15 Ocak 2012 Pazar

zümrüt-ü anka kuşu gibi bir "zenne"


"zenne" zümrüt-ü anka kuşu renklerinde bir film. konu ettiği karakterlerinin dert dolu, depresif hayatlarına rağmen, "zenne" umut dolu bir film. "zenne", küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi, töre cinayetine kurban giden eşcinsel ahmet'in de daha mutlu, daha eşit, daha özgür, daha sevgi dolu bir dünyaya tekrar doğacağını hayal eden bir film.

bu topraklarda ilk filmini çeken bazı yönetmenler gibi (örneğin: uğur yücel, bknz: "yazı tura") "zenne"nin yönetmenleri m. caner alper ve mehmet binay da kucaklarına, taşıyamayacaklarından çok karpuz doldurmaya çalışmışlar. bu ülkede töre cinayetlerini ve eşcinsellerin yaşadıklarını anlatmak yeterince ağır ve zorken, bir de bunlara alman fotoğrafçının travmatik afganistan izlenimleri, güneydoğu'da şehit olmuş binbaşının iç savaşta arızalanmış büyük oğlunun hezeyanları katılmış. yetmemiş; can'ın teyzesi, ahmet'in kızkardeşi, danny'nin menejeri derken senaryo o kadar kabarmış ki, esas karakterler yeterince derinlikli çizilememişler, onların arasındaki ilişkileri işlemeye yer ve zaman kalmamış. neyse ki özellikle yan karakterleri canlandıran oyuncular (tilbe saran, esme madra, jale arıkan) o kadar inandırıcılar ki, onları seyretmek bir keyif; karakterlerini hiç fazlalıkmış gibi hissettirmiyorlar.
ancak; bu kabaran senaryo yüzünden eşcinsel ahmet yıldız'ın ailesi tarafından öldürülmesinden esinlenilen esas hikaye neredeyse ikinci plana itilmiş.

antalya'da ahmet'i oynayan erkan avcı'ya en iyi erkek oyuncu ödülü verilmiş ancak filmin birinci karakteri o değil ki; "zenne" can, canlandıranı kerem can. kaldı ki, kerem can erkan avcı'dan daha iyi bir performans çıkarıyor; ödül neden ona verilmemiş!

ve ne yazık ki "zenne"nin bir çok sahnesi bir çok filmi hatırlatıyor. ilk akla gelen; kumsal sahnesi ve "çöller kraliçesi priscilla".

bu kadar can alıcı bir konuyu gündeme getirmek ne kadar isabetliyse, ve yönetmenlerin samimiyetlerinden zerrece kuşku duymuyorsam da, "zenne" maalesef sinema sanatı açısından oldukça acemice bir film. bol renk, müzik ve oryantalizme göz kırpan gösterişli kostümlerle bezenmiş dans sahneleri filmi kurtarmıyor. bir çok sahne yapay kalıyor; duygusu seyirciye geçmiyor. filmin artistik ve estetik puanları güçlü ancak dramatik yapısı yeterince sağlam değil.

çok basit bir örnek: ahmet neden kızkardeşini gardan uğurlamaz da, evde kalır. gar sahnesi çekmek pahalı olduğu için mi. o zaman sadece iç mekanlarda, odalarda geçen bir film çekilseymiş. zaten filmin büyük bir çoğunluğu, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan iç mekanlarda, odalarda geçiyor. karakterlerin kıstırılmışlık hisleri de bu iç mekanlarda daha yoğun hissediliyor.

zenne can'ın odasında, yatağının başucunda asılı fotoğraflardan biri pina bausch'un gençlik zamanından cilveli bir pozu. can'ı canlandıran kerem can'ı zenneliğe çalıştıranlardan biri de pina bausch'un dansçısı ve asistanı daphnis kokkinos.
sırf o pina fotoğrafı bile filmin bütün ekip tarafından ne kadar içtenlikle çekildiğinin kanıtlarından biri. ancak ne yazık ki, sözkonusu sanat olunca sadece samimiyet ve niyet yeterli olmuyor.
yine de; bütün acemiliklerine rağmen "zenne" izlenmeyi hak ediyor. başta, yönetmenler olmak üzere bütün yaratıcı ekibin, bu toplum için marjinal kalan kahramanların hikayelerini beyazperdeye taşıma cesareti gösterdikleri için.
ve ahmet yıldız için...

21 Kasım 2011 Pazartesi

cam kırıkları üzerinde kutlanan "düğün"


bir düğün evinin mutfağı ve sekiz kadın. ikisi geçkin nesilden, ikisi orta yaşlı, dördü genç. üç ayrı toplumsal seviyeden; ikisi hizmetli, ikisi eğitimsiz ve sonradan zengin anadolulu, dördü soylu, eskiden varlıklı, şimdi orta halli ve eğitimli istanbullu; sekiz kadın, sekiz farklı hayat.

“düğün” yaratıcı ekibinden oyuncularına, sahne amirinden fotoğrafçısına hepsi kadınlardan oluşan bir ekiple sahneye konuluyor. yani, oyundaki sekiz kadının hikayelerini seyirciye aktaranların hepsi kadın. bu anlamda “düğün” kadınların kotardığı bir oyun, ama "kadınlar matinesi" oyunu değil.
“düğün” erkek egemen toplumumuzda kadına uygulanan şiddeti, ayrımcılığı ve cinsel tacizi sahnede hiç erkek göstermeden gözlerimizin önüne seriyor. duygulandırdığı anlar oluyor olmasına, ama en çok, güldürerek parmak basıyor gerçeklere, eğlendirerek gösteriyor toplumsal yaralarımızı.

"düğün"ü asya prodüksiyon tiyatrosu sunuyor; tilbe saran, ayşe bayramoğlu, evren ercan ve eda çatalçam proje tasarımını yapıyorlar; ayşe bayramoğlu yazıyor ve tilbe saran yönetiyor.



oyunun bence en büyük artısı, hikayesini anlattığı kadınlardan hiçbirini yargılamıyor, taraf tutmuyor, onları haklı veya haksız konumlandırmıyor olması. her kadın kendi toplumsal çevresi içindeki durumuyla ortaya konuluyor. o kadını o hale getiren, öyle davranmasına neden olan, o tercihleri yapmasını gerektiren toplumsal ortam eleştiriliyor, kadının kendisi veya tercihleri değil.

sekiz kadın canlı, hayatın içinden, yaşayan portrelerle sunuluyor. ne düğün günü ofise gitmek zorunda kalan reklamcı duygu’yu yadırgıyoruz, ne ahretlisi ile karşılıklı oturup gümüş takımları parlatan soylu ev sahibesi saffet hanım’ı, ne “erkek fatma” fotoğrafçı pelin’i, ne hazırcevap şerbet’i, ne de safrası tutan neriman’ı.

tilbe saran (neriman), şebnem sönmez (ahsen), zerrin sümer (şerbet) ve eda çatalçam (nazife) öne çıkan oyunculuklarıyla canlandırdıkları karakterlerin hikayelerine kapıp götürüyorlar bizi.
neriman’ın ailesinin "sağlıklı" erkeklerini el üstünde tutuşuna, hayatta kalmak uğruna yaptığı tercihlere; ahsen’in annesiyle kızı arasında kalmış ara nesil olma haline, hayatını kızı duygu üzerine inşa etmiş olmasına; şerbet’in görmüş geçirmiş, kimseyi takmayan, lafını sakınmayan dobra haline; nazife’nin ezikliğine rağmen candanlığını yitirmemiş saflığına onları sahnede gördüğümüz ilk anda inanıyoruz.
keşke evren ercan’ın biraz isyankar biraz hayalperest biraz şımarık, çocukluk korkusunu yenmesini sağlayan beyaz atlı prensine aşık olmuş duygu’suna da inanabilseydik; maria akgüllü’nün biraz sakar, biraz beceriksiz, çokça aceleci garson kızına; güler öktem’in soylu bir aileden gelen ağırbaşlı saffet hanım’ına da. maalesef, kağıt üzerinde yaşıyormuş gibi gözüken bu karakterler hak ettikleri gerçeklikle sahne üzerinde can bulamıyorlar. saffet hanım aile yadigarı kolyeyi duygu’ya verirken sakil; duygu, garson kızın düğününü mahfettiğini iddia ederken inandırıcılıktan uzak; garson kızsa bu kadar gerçekçi bir oyunda neden o kadar stilize (ve ne yazık ki komik de değil).

“düğün”, prodüksiyon konusundaki bazı eksikliklerine rağmen, kadının toplumumuzdaki konumunu, tilbe saran’ın dediği gibi “kadına uygulanan şiddetin yüzde bin arttığı” çok kritik bir dönemde içtenlikle ortaya koyması ve sanatçı duyarlılığıyla gündeme getirmesi açısından oldukça önemli bir görevi üstleniyor.
umarım oyun, yapımcı aysa prodüksiyon'un da gayretleriyle kadıköy-şişli-bakırköy üçgenini kırıp, istanbul’un farklı mahallelerinde; anadolu’da da izmir ve ankara dışında olabildiğince çok şehirde sahnelenir. çünkü oyunda kırılan bardaktan saçılan cam kırıkları, kadın erkek hepimizin üzerinde yürüdüğü zemini tekinsizleştiriyor…

16 Kasım 2011 Çarşamba

iran'dan sesler / altıdan sonra tiyatro




dört hafta boyunca salı akşamları kumbaracı50’de iran’dan sesler yankılandı. aynı salıları 18.30’da açık radyo’da yayınlanan ikişer kısa oyun, akşam 20.30’da sahne okuması formatında kumbaracı50’de sahnelendi. “sahnelendi” diyorum çünkü benim tanık olduğum iki akşamdaki (1 ve 15 kasım) gösterilerin tiyatral niteliği ve kalitesi, bir sahne okumasının çok ötesindeydi. bu yapımlar basit ama etkili mizansenlerle ve milimetrik hesaplanmış titiz ışık tasarımlarıyla, mies van der rohe’nin modern mimari aforizması “az çoktur”unu sanatsal yaklaşım bağlamında doğrulayan yapımlardı.
1 kasımdakilerin yöneteni eraslan sağlam, 15 kasımdakilerinki yiğit sertdemir’di.

eraslan sağlam “sokakta bir kahraman”da; her an takip ediliyor, izleniyor olma hissiyle yaşayan bir toplumun ürkek, endişeli ruh halini yansıtan bir mizansen tasarlamıştı. oyunun anlatıcısı kadın, her bir repliğini, kumbaracı50 sahnesinin “ortasındaki” iki kolonda, her seferinde birinden diğerine koşarak ve her seferinde farklı bir yüzünde seslendiriyordu. bu sırada ışık da sadece o yüzeyi aydınlatıyordu. “kadın”ı neredeyse sadece gözleriyle ve tabii ki o benzersiz sesiyle ve vurgularıyla oynayan tilbe saran’ın ustalığı da sağlam’ın sade ama vurucu mizansenini kuvvetlendirdi.

benzer anlamda; yiğit sertdemir’in “oyuncu” mizanseni de çok basit ama giderek “nefeskesici” bir fikirden besleniyordu. şebnem sönmez’in hiçbir repliğini harcamadan, müthiş nüanslarla canlandırdığı sinema oyuncusu saravi, bir türlü sonuna kadar çekilemeyen film sahnesinin her tekrarında, olası devlet sansürüne karşı film yönetmenin otosansürüyle gitgide “kadınlığından” (önce gözlerinden, sonra göğüslerinden, sonra kalçalarından ve en sonunda da kısılmış sesinden) soyutlandıkça, etrafını saran film ekibinin halkası da giderek daraldı; ve en sonunda kadın oyuncuya nefes (yaşam/varoluş) alanı bırakmadı. ışık tasarımı yine mükemmeldi; kadın oyuncunun cenderede boğulma hissini kuvvetlendirdi, dramanın altını çizdi.

yiğit sertdemir’in yönettiği ve aynı zamanda “kurban”ı, yani reza’yı canlandırdığı “reza’nın hikayesi” adlı ikinci oyunda ise; gerek ayak hizasından ve çok gerilerden (seyirci tribünlerinin altından), gerekse de tam yukardan ama kuvveti oldukça azaltılmış şekilde verilen ve gidip gidip gelen ışık, saçlarının uzunluğundan dolayı haksız yere eşcinsellikle itham edilen reza’nın polisler tarafından uğradığı tecavüzün ağırlığını bütün şiddetiyle geçirdi izleyiciye. sertdemir’in reza’sı neredeyse zar zor duyulan kısık, bitap, yenik bir sesle canlandırması da, zaman zaman bütünüyle karanlığa gömülen mekanla aktarılan çıkışsızlığı vurguladı.
baskı unsurunu temsil eden “diğerleri” ikinci oyunda da, “kurban”ın çevresinde halka olmuştular. halka bu sefer gittikçe daralmadı, ama çeperdekiler merkezdeki kurbana, “şeytan taşlar” gibi, üzerinde ithamlarının yazılı olduğu kağıtları fırlattılar.

sertdemir ilk oyunda hareket tasarımını öne çıkarırken, ikinci oyunda oyuncuların statik duruşlarına karşıtlık olarak ses-efekt tasarımını kuvvetlendirmiş. “diğerleri”nin sandalyeleriyle “oynayarak”, ellerini kağıtlara sürterek çıkardıkları seslerle oluşturulan efektler, oyunun radyo oyunu olarak seslendiriliyor olma haliyle de örtüşüyor. “reza’nın hikayesi” sertdemir’in, efektlerini oyuncuların çıkardıkları seslerle oluşturduğu “ikiye bölünenvikont” ve “surname 2010” oyunlarına eklenen bir halka da aynı zamanda.

altıdansonratiyatro’cuların müthiş bir tevazuyla “sahne okuması” tanımını kullandıkları sahnelemeler, sezon başından beri izlediğim nice bağıra bağıra, üstüne basa basa “ben tiyatro yapımıyım” diyen gösteriden çok daha saf ve etkileyici bir tiyatro deneyimi yaşatırlar bana.

“iran’dan sesler” ne yazık ki kumbaracı50’de sonlandı, ne mutlu ki açık radyo’da her salı 18.30’da devam edecek.

18 Ocak 2011 Salı

kendimden utandım!


o ne çoşkuydu öyle! taştı çağlaya çağlaya!
ve ben ne cahilmişim; bu topraklarda 40 yılım geçmiş, haberim yok şiirlerinden bedri rahmi'nin! ayıp bana!!! sadece ressamlığı, yazmacılığı bildiğim...
hele de, kürsüdeki hocamdan defalarca ezbere dinlemişken "karadut" şiirini. onun olduğunu fark etmeden...
meğer "yiğidim aslanım" da bedri rahmi'ninmiş. sadece zülfü livaneli'nin içli bestesi olarak söylediğim...
ve daha bir sürü birbirinden etkileyici, çoşkulu, hayatın taa içinden, dolu dolu, hayatla dopdolu, kanlı canlı şiir...

tilbe saran, hakan gerçek, metin belgin ve bülent emin yarar ne güzel okudular, anlatamam. şiirleri bir de önceden biliyor olsaydım, herhalde kanatlanır uçardım!
ilk onbeş-yirmi dakikadan sonra seyirciler de dahil oldu birbirinden çoşkulu seslendirilen şiirlerden taşan enerjiye; her birinin ardından alkışlar, bravolar yükseldi...
zafer erdaş adlı, önceden tanımadığım ama bağlamasını çalmaya, türküsünü söylemeye başlayınca, tok ve doygun sesine vurulduğum bir de müzisyen eşlik etti onlara.
unutulmaz bir geceydi!

atilla birkiye'nin hazırladığı şiir akşamının sahne uyarlamasını yapan mehmet birkiye bu sefer birinci sınıf bir iş çıkarmıştı. birkiye, modern bir yaklaşımla bedri rahmi'nin çok yönlülüğü sahneye taşıdı.
karanlık sahneye yerleştirilmiş beş dikey perdenin önünde beş figür vardı. perdelere arkadan bedri rahmi'nin fotoğrafları ve resimleri yansıtılıyor, önlerinde ise bir-iki eşyayla bedri rahmi'nin farklı yönleri anlatılıyordu: dönen sehpa üzerinde kil hamuruyla heykeltraşlığı (hakan gerçek), şövalyeyle ressamlığı (metin belgin), çekmeceli kalın bir masayla yazarlığı (bülent emin yarar)... belki de şiirlerinde ve resimlerindeki kadın figürlerini betimleyen tilbe saran... sanatının folklorik altyapısını vurgulayan türkülerle zafer erdaş...

doruk noktaları birbiriyle yarışan, çoşkunun hiç tükenmediği; bu topraklarda yaşıyor olmaktan; bu şairle ve onun şiirlerini seslendiren bu sanatçılarla aynı havayı soluyor olmaktan insanı gurur duyduran bir akşamdı.

13 Aralık 2010 Pazartesi

tut ki gecedir... ve gecenin son tramvayında üç tenha köpek...


karlı berlin'den yağmurlu istanbul'a varır varmaz, evde şöyle bir soluklanıp, kendimi işsanat'a attım. işsanat'ta bu akşam "atilla ilhan şiirleri: ben sana mecburum bilemezsin" adlı şiir dinletisi vardı.
iyi ki de üşenmemiş, ayağımın tozuyla gitmişim; pek bir yakıştı yağmurlu soğuk istanbul akşamına atilla ilhan'ın dizelerindeki karanlık tekinsiz pis ıslak arka sokakları istanbul'un; geceyi, yalnızlığı, hüznü ve aşkı anlatan...

atilla birkiye'nin hazırladığı gösteriyi mehmet birkiye sahneye koymuş.
gecenin mavisinin bütün koyuluğuyla hüküm sürdüğü sahnede, çöp bidonlarında yanan ateşin sıcaklığını ve tüten dumanının yoğunluğunu; birbirinden güzel sesleri ve etkili vurgularıyla bizlere yaşattılar dört usta tiyatrocu: tilbe saran, bülent emin yarar, hakan gerçek ve metin belgin.
ilhan'ın şiirlerinde konu ettiği hayali kişiler ise, silüetler olarak sahnedeydiler; tiyatrocuların silüetlerine karışarak...

benim gibi şiirden anla(ya)mayan, bir türlü zevk almasını beceremeyen biri bile, türkçeye mal olmuş bir-iki dizesi dışında daha önce bilmediği atilla ilhan şiirlerden bu kadar etkilenmişse; bir de bu şiirleri ezbere bilenleri, satıraralarındaki anlamlara vakıf olanları düşünüyorum; kim bilir ne büyük keyif alarak çıktılar bu akşam işsanat'tan.

...

bu muhteşem ekiple bir sonraki buluşma 17 ocak 2011'de; bu sefer bedri rahmi eyüboğlu'nun şiirlerine can katacaklar.

7 Kasım 2010 Pazar

TİLBE SARAN'DAN "MAÇKA'DA KATLİAM" MEKTUBU

NE ZAMAN KADAR SUSACAGIZ?

BIKTIM BU HOYRATLIKTAN !

UZUN ZAMANDIR O TARAFLARDAN YURUMUYORDUM
MACKA MADEN FAKULTESININ ONUNDEKI CINARLI YOLA SAPTIM
CESMENIN YANINDAN PARK BOYUNCA PASTIRMA YAZININ ILIK GUNESINDE ISINMIS
O BUYULU YOLA...
VE CESMEYI BIR IKI ADIM GECER GECMEZ BIR TUHAFLIK OLDUGUNU SEZDIM
COCUKLUGUMUN, ILKGENCLIGIMIN, ORTA YASLARIMIN O ULU CINARLARI YERDE YATIYORDU:
32 ESKI DOSTUM
GOLGESINDE BUYUDUGUM, OPUSTUGUM, AGLADIGIM, GULDUGUM O ULU AGACLAR
ISTANBUL BUYUKSEHIR BELEDIYESI PARK VE BAHCELER MUDURLUGUNUN SARI IS MAKINESI
COKTAN DIPLERINDEN KESILMIS 32 CINARIN DARMADAGAN OLMUS GOVDELERINDEN SACILMIS DALLARI
ORTADAN KALDIRIP KATLIAMIN IZLERINI SON HIZLA SILMEYE UGRASIYORDU.
KALAKALDIM.
YOLUN SONUNDA KALAN SON 2 CINAR'IN ONUNDEN UTANDIM DA GECEMEDIM !

5 Nisan 2010 Pazartesi

TİLBE SARAN'DAN "EMEK" MEKTUBU

DOSTLAR,
HABERİNİZ VAR MI ÇOCUKLUĞUMUZUN ANILARINDAN BİRİNİ DAHA KOPARIP ATIYORLAR !
EMEK SİNEMASI DA İSTANBUL'UN RANT AVCILARINA PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR !
AŞAĞIDA EMEK İLE İLGİLİ KÜÇÜK ANIMI SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDIM:

Emek sinemasına -sanırım- ilk kez 4 yaşındayken Ayşe annemle gitmiştim. Annem perdeye yansıyacak büyülü görüntüleri ancak karanlıkta görebileceğimi, sessizce oturursam o ışıgın içinden beyaz perdeye akacak hikayeyi izleyerek çok eğleneceğimi söyledi sonra da Ayşe anneme acıkırsa muzunu yedirirsin diyerek bizi yolcu etti. Sabahtı, hava güneşli ama soğuktu.
Teşvikiye'den Beyoğlu'na nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum.
Masal kitaplarındaki kraliçe saraylarına benzer kocaman salona, kadife perdeye, altın yaldızlı çerçevesine koltukta büzülerek baktığımı anımsıyorum. Koltuk çok büyük ben çok ufaktım. Işıklar yavaş yavaş sönüp o kalın perde hafif hafif sallanarak iki yana ayrılırken Ayşe anneme yapıştığımı ve onun "korkma, bak annen ne dedi, şimdi sihirli görüntüler başlayacak" diye yumuşacık sesi ve tombul kollarıyla beni sarmaladığını, elimi tuttuğunu ve perdeyi daha rahat görebilmem için paltosunu katlayıp altıma yerleştirdiğini anımsıyorum....
Sonra Tom ve Jerry başladı. Kocaman ekranda oradan oraya koşuşturan komik hayvanlar...Ayşe annenin elini ne zaman gevşettiğimi ve koltuğa bağdaş kurduğumu anımsamıyorum. Derken fareleri kovalayan kedi ve farelerin kediye uyguladığı şiddet bana hiç de komik gelmemeğe başladı. Oysa o kocaman bir dürbün gibi büyülü ışık hüzmesinin içinde çok komik şeyler saklı olduğunu söylemişti annem. Ama beyaz perdedeki hayvanlara olanlar annemin söz verdiği gibi hiç de komik değidi.
Kediye içim acımaya başladı bir süre sonra gözlerimden akan yaşlara hıçkırıklarımda eklenince Ayşe annem "evladım orada olanlar gerçek değil " diye beni teskin etmeğe uğraştı. Ne o yumuşacık sesi ne o tombul kolları beni yatıştıramadı ve giderek içimde uyanan isyanı bastıramadı. Kollarından kurtulup koltuğun üzerine hangi ara çıktığımı hangi ara yumruğumu sallayarak "eşşoğlueşşek fareler" diye basbas bağırmaya başladığımı anımsamıyorum. Hangi ara Ayşe anne benim ağzıma muzu tıktı hangi ara biz o kocaman salondan çıktık anımsamıyorum.
Tek anımsadığım,içimi çeke çeke ağzımdaki kocaman muzu yutmaya çalışırken Ayşe annemin kırmızı paltomun düğmelerini çekiştire çekiştire ilklemeğe çalışması ve o muzun tadının tuzlu olduğu...
Şimdi Emek sinemasını yıkacaklarmış...Çocukluğum, gençliğim eyvah ! Eyvah onca açılışta, kapanışta beraber olduğum dostlar....
Artık muzlar hep tuzlu olacak....

24 Aralık 2009 Perşembe

bir kayıp daha...


yıldız sertel, zeki ökten, ali taygun... bugün de cüneyt gökçer'in vefat haberi geldi.
2009, çıkmaya yakın, kültür-sanat ortamımızı bayağı çoraklaştırdı; önemli kayıplar...

cüneyt gökçer'i, istanbullu bir sanatsever olarak, yakından takip ettiğimi söyleyemem; zaten cüneyt bey'in anlı şanlı, ihtişamlı devlet tiyatroları dönemine yetişemedim, yetişsem de üretiminin çoğunu ankara'da yaptığı için takip etmem de imkansızdı. ancak, bir pazar günü öğle saatinde trt 1'de siyah-beyaz yayınlanan "kral lear"ini hatırlıyorum cüneyt gökçer'in.
sanırım "kral lear"i ilk seyredişimdi. klasik bir yorumdu. çağdaş sahneleme tekniklerinden habersiz bir çocuk olarak bu klasik yorumdan fazlasıyla etkilenmiştim. [çok daha sonra, şehir tiyatroları yapımı, ışıl kasapoğlu'nun yönettiği bir "kral lear" izlemiştim ki, işte esas, kendi çapımda, tiyatroya bakışımı değiştiren oyun bu olmuştu. dekoru, kostümleri, ışığı, müziği, lear'da erol keskin'i, cordelia/soytarı'da tilbe saran'ıyla bu "kral lear" zamanında birkaç kere izlediğim ve hala da bazı sahnelerini unutamadığım, kişisel tiyatro tarihimin köşetaşlarından biridir.]

cüneyt gökçer'i ayrıca "damdaki kemancı"nın tevye'si olarak da sevgiyle hatırlarım.
sadece cumartesi akşamı ve pazar öğlenleri devlet tiyatroları'na tahsis edilen akm'nin büyük salonu'nda tıklık tıklım, biletleri çıkar çıkmaz biten bir yapım olarak hatırlıyorum "damdaki kemancı"yı.
sahne derinliğini (ve döner sahnesini) cömertçe kullanan rejisiyle, bizde az rastlandığı üzere, müziklerinin icrası, dansları ve oyuncuların teatral ve müzikal kabiliyetleri ile eli yüzü düzgün bir müzikal yapımdı. [ya da ben, o zamanki birikimime göre, böyle hatırlarım; anılarımda böyle yer etmiştir.]

tabii, cüneyt gökçer'i esas eşi ayten gökçer'i yönettiği oyunlarla hatırlarım: "yedi kocalı hürmüz"ü istanbul yapımı olduğu için izlemiştim. "kim korkar hain kurttan" ve en son 1998'deki "ustalar sınıfı" ise ankara devlet tiyatrosu'nun istanbul'a turneye getirdiği oyunlardan yakalayabildiklerimdi. ayten gökçer'in yıldızlaştığı oyunlardır bunlar.

yanılmıyorsam cüneyt gökçer opera rejisi de yapardı. biz de tiyatro yönetmenlerinin pek bulaşmadığı (veya bulaştırılmadığı), yurtdışında ise çok sıkça rastlanan bir durumdur bu. hatta tiyatrocuların operaya taze kan aşıladığı bile iddia edilebilir.

türkiye'nin çeşitli sahnelerinin tozlarına karışmış bir sürü cüneyt gökçer anısı vardır; dile gelseler kimbilir neler anlatırlardı bizlere...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

PROTESTO II: "gecenin en karanlık anı, gündüze en yakın olanıdır"

engin cezzar, füsun akatlı, genco erkal, gülriz sururi, nedim saban, tilbe saran ve zuhal olcay buluşma çağrısı yaptılar:
hukuk devleti, ifade özgürlüğü, demokrasi, laiklik, insan hakları ve eğitim hakları için 18 mayıs pazartesi günü sessiz bir yürüyüş düzenleyecekler. saat 11.00’de galatasaray lisesi’nin önünden hareket edecek sanatçılar, taksim’e doğru, ellerinde pankartlar ve flamalarla yürüyecekler.

gülriz sururi'nin kaleme aldığı çağrı metninde hoş tespitler var:
"Garip bir toplumuz. Sahip oduğumuz değerleri korumak için bile parmağımızın ucunu kıpırdatmak istemiyoruz ve bu rehavet içinde bir gün bir de bakmışız, 'Ilımlı İslam' yaftası yapıştırılmak isteniyor üstümüze."

yürüyüşe katılmak isteyenlerin adlarını 13 mayıs'a kadar palinerken@hotmail.com adresine bildirmeleri gerekiyor.
ben 18 mayıs günü istanbul dışında olacağımdan yürüyüşe katılamayacağım, ancak kalbim ve beynim bu sessiz ama anlamlı prototesto yürüyüşte olacak.

19 Ocak 2009 Pazartesi

"bir bulut geçiyordu senin gözlerinden"

bu güzel toprakların kendi değerlerini hunharca yok etmesiyle bize yaşattığı utançlardan ikisi bugün üstüste denk geldi: hrant dink'i kaybetmemizin ikinci yıldönümünde metin altıok'u şiirleri ile andık.

küçük bir taşra kasabasının tenha meydanı; yanda asırlık bir çınar, ortada sekizgen bir havuz, içinde küçük bir fıskiye, azar azar şırıldamakta, "dünya". arkada cumbalarıyla bir sokak, meydana çıkan, tek tük pencerelerden ışık sızıyor, "yalnızlık". etrafta plastik masalar, üzerlerinde kare desenli kırmızı örtüler, ince belli çay bardakları ve plastik sandalyeler, beyaz, "sevda".
arkada bir podyum üzerinde bir yaylı çalgılar dörlüsü; boğaziçi quartet. önde sandalyelerde oturan üç tiyatrocu; metin belgin, hakan gerçek ve benzersiz tilbe saran.

metin altıok'un şiirleri okundu.

şiirden anlamayan/şiirin keyfine varmayı bilemeyen/şiir okumayı beceremeyen ben bile çok keyif aldım bu akşamdan.
her biri buruk, kırık, hüzünlü birer öykü anlatan enfes şiirler, öykülerin farkına varmamızı sağlayan üç mükemmel tiyatrocu, öykülerin arkaplanını hazırlayan schubert'in kırılgan müziği.
her şey çok ince düşünülmüş, çok hoş kotarılmıştı. birkiye kardeşlere teşekkürler!

işsanat'ta bir sonraki şiir akşamı 9 şubat'ta: "aşklar var unutulmamak için"