2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2010 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2010 Perşembe

maçka'daki ağaçlar ile ilgili olarak esra tacettin'in başvurusuna belediye'nin cevabı ve raporlar

BAŞVURU TARİHİ : 11/11/2010 00:32:08
AD : ESRA
SOYAD : TACETTIN
BAŞVURU AÇIKLAMASI : Beşiktaş ve Şişli ilçe sınırları içinde yer alan Maçka, Eytam, Abdi İpekçi ve Taşkışla caddeleri üzerinde bulunan çınar ağaçları için

İstanbul ve Marmara Üniversiteleri ile İstanbul II.Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından düzenlenen raporlar.

Sayın Esra TACETTIN, Bilgi edinme talebiniz, ilgili birimimiz Park Ve Bahçeler Müdürlüğü' ne iletildi. Park ve Bahçeler Müdürlüğü' nden tarafımıza gönderilen cevabi yazı aşağıdaki ve ekteki gibidir.


"İstanbul her geçen gün yeni yeşil alanlara, yeni sosyal donatı alanlarına kavuşmaktadır. Park ve Bahçeler Müdürlüğü olarak tüm çabamız daha yeşil , daha yaşanılır bir İstanbul içindir. Görevimiz sadece ağaç dikmek ya da park yapmak değil; yapılmış olanları da korumaktır. Ağaçların bilinçsizce kesilmesi veya budanması söz konusu değildir. Kadırgalar Caddesi, Maçka Caddesi , Eytam Caddesi , Abdi İpekçi Caddesi ve Taşkışla Caddesi'nde bulunan bir kısım Çınar Ağaçlarında kurumalar olduğu, 2009 yılı yaz sezonunda tespit edilmiştir. Bu ağaçların kuruma sebeplerini araştırmak üzere Park ve Bahçeler Müdürlüğü'nce İstanbul üniversitesi Orman Fakültesi ile Marmara Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümüne başvurular yapılmıştır. Yaptlan bu başvurular üzerine İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyeleri'nin hazırlamış olduğu raporun 7. maddesinde " Dördüncü , beşinci ve altıncı maddelerde açıklanan olumsuz ekolojik koşulların Çınarlarda direnci azaltabileceği ve buna bağlı olarak mikroskobik bazı canlıların tasallutuna neden olacağı düşünülmektedir. Bu konunun yapılacak araştırmalarla açıklığa kavuşturulması gerekir." Denilmektedir. Yine ayrıca aynı raporun 10.maddesinde " Kuruyan ağaçların yerine; yeterli kök yayılma alanı verilmesi koşuluyla aynı (madde 7'de belirtilen husus göz önüne alınarak) ya da benzer ağaçlar dikilebilir. Aksi durumda daha küçük toprak alanlarda yetişebilen çalı formundaki dekoratif ve değişik mevsimlerde çiçek açan süs bitkilerinin alana getirilmesi bir çözüm olarak düşünülebilir." İfadelerine yer verilmiştir. Orman Fakültesi Öğretim Üyelerinin gerek şifahi olarak arazideki tespitlerinde ve gerekse raporlarında yazılı olarak mikroskobik canlılara atıfta bulunmaları üzerine başvuru yapılan Marmara Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümünce hazırlanan raporda kurumaya başlayan bu ağaçlarda Stain Canker olarak isimlendirilen Doku Bozuklaşması Hastalığı tespit edilmiştir. Aynı raporda hastalığın tespit edildiği Çınar Ağaçlarını kurtarma ümidinin kalmadığının da belirlenmesi üzerine hastalığın diðer Çınar ağaçlarına yayılma riskinin bulunması sebebiyle kurumaya başlamış ya da kurumuş hastalıklı Çınar Ağaçlarının ivedi olarak kesilmesinin uygun olacağı ifade edilmiştir. Çınarlarda Doku Bozuklaşması Hastalığına ilk defa dünyada 1935 yılında Kuzey Amerika'da rastlanılmıştır. Bu hastalığın İkinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa'ya geldiği tahmin edilmektedir. Avrupa'da özellikle 1976 yılunda Fransa'da , 1972 yılında İtalya'da , 1980 yılında İsviçre'de 1994 yılında Belçika'da 1996 yılında ise Yunanistan'da görülmüştür. Asya'da ise Ermenistan ve İran'da bu hastalığa rastlanmıştır. Özellikle 2007 yılında İtalya'da görülen hastalık sonucunda çok miktarda Londra Çınarı zarar görmüş ve kurumuştur. Fransa'da ise çok kısa zamanda bu hastalık neticesinde 50.000 adet Batı Çınarı kurumuştur. İstanbul'da ise 2 yıldan beri söz konusu çınarlarda görülen bu hastalık tarafımızdan izlenmektedir. Hastalığın hazırlanan raporlarda da belirtildiği üzere yayılmasını önlemek amacıyla İstanbul 2 numaralı Koruma Bölge Kurulu Kararıyla hastalıklı Çınarların kesilmesine yerlerine de nitelikli ağaçlar dikilmesine karar verilmiştir. Koruma Bölge Kurulu Kararı doğrultusunda kesilen ağaçların yerlerine en kısa zamanda çoğunluğu 6-7 metre boylarında çevresi 30- 35 cm olan nitelikli Çınar yapraklı Akça Ağaç , Çitlembik ve Meşe türünden ağaçlar dikilecektir."

Bilgilerinize sunulur.

BMS173 : MERVE KÜÇÜKYAZICI_











9 Kasım 2010 Salı

maçka'daki ağaçlarla ilgili olarak...

GUNAYDIN,
BU SABAH (11:10) ITIBARIYLE,

BUYUKSEHIR PARK VE BAHCELER MUDURLUGUNDEN 32 CINARIN KESIMI ILE ALDIGIM YANIT:
"HASTALANMISLARDI KESTIK"

SISLI PARK VE BAHCELER MUDURLUGUNDEN ALDIGIM YANIT:
2 YIL ONCE YANLIS BUDAMA SONUCU KURUMUSLARDI KESTIK
DAHA DA KESILECEK !

SANIRIM BIRLIK OLUP HER KESILEN AGACIN YERINE YENISINI DIKTIRMEDIKCE
VE EVLERIMIZIN, ISYERLERIMIZIN ONLERINDEKI AGACLARI KORUYUP
KOLLAMADIKCA GIDEREK DAHA KORKUNC BIR SAHTE KENTTE YASAMAYA MAHKUMUZ.

TİLBE SARAN

maçka'daki ağaçlarla ilgili olarak belediyeyi telefon yağmuruna tutmak için:

büyük şehir belediyesi 455 1300
büyük şehir belediyesi park ve bahceler müdürlüğü 312 6200
müdür: mehmet ihsan simsek.
sekreter: mustafa bey.

7 Kasım 2010 Pazar

TİLBE SARAN'DAN "MAÇKA'DA KATLİAM" MEKTUBU

NE ZAMAN KADAR SUSACAGIZ?

BIKTIM BU HOYRATLIKTAN !

UZUN ZAMANDIR O TARAFLARDAN YURUMUYORDUM
MACKA MADEN FAKULTESININ ONUNDEKI CINARLI YOLA SAPTIM
CESMENIN YANINDAN PARK BOYUNCA PASTIRMA YAZININ ILIK GUNESINDE ISINMIS
O BUYULU YOLA...
VE CESMEYI BIR IKI ADIM GECER GECMEZ BIR TUHAFLIK OLDUGUNU SEZDIM
COCUKLUGUMUN, ILKGENCLIGIMIN, ORTA YASLARIMIN O ULU CINARLARI YERDE YATIYORDU:
32 ESKI DOSTUM
GOLGESINDE BUYUDUGUM, OPUSTUGUM, AGLADIGIM, GULDUGUM O ULU AGACLAR
ISTANBUL BUYUKSEHIR BELEDIYESI PARK VE BAHCELER MUDURLUGUNUN SARI IS MAKINESI
COKTAN DIPLERINDEN KESILMIS 32 CINARIN DARMADAGAN OLMUS GOVDELERINDEN SACILMIS DALLARI
ORTADAN KALDIRIP KATLIAMIN IZLERINI SON HIZLA SILMEYE UGRASIYORDU.
KALAKALDIM.
YOLUN SONUNDA KALAN SON 2 CINAR'IN ONUNDEN UTANDIM DA GECEMEDIM !

6 Kasım 2010 Cumartesi

şu şehri mahvettiğiniz yetmedi mi!!!




bugün taksim istikametinden cemal reşit rey konser salonuna yürürken son etapta, harbiye orduevi'nin köşesini dönüp de o beton-taş-metal yığını, ağaçsız, yeşilsiz, sevimsiz kongre merkezinin sınırlarına girince; bir kere daha düşünmeden edemedim; turizm adına bu şehre bunları reva görenler farkında değiller mi ki bindikleri dalı kesiyorlar!
o meydan ve etrafındaki kongre merkezi yapıları kadar insan ölçeğinden uzak, soğuk ve kötü, evet kötü ve beceriksizce tasarlanmış mekanlara layık mıyız! layık mı bu şehir!

gösteriden eve döndüm, bilgisayarımı açtım, posta kutumda dikkatimi çeken ilk mektup bu kentin geleceğime dair çaresizliğimi, üzüntümü ve umutsuzluğumu arttırdı; ağlattı beni.

belki maçkalı, teşvikiyeli veya vişnezadeli değilim, ama doğduğumdan beri yaşadığım bu şehirde sayısız kere maçka maden fakültesi'nin önünden maçka parkının kıvrılarak dönen sırtı boyunca taksim'e doğru, taşkışla'ya doğru, spor sergi sarayı'na doğru, muhsin ertuğrul sahnesi'ne doğru, cemal reşit rey konser salonu'na doğru yürümüşlüğüm çoktur. bazen de tam ters istikamette beşiktaş'a inerim bu güzergah üzerinden.

yukarıda görüldüğü gibi, bu kıvrımlı yolun vazgeçilmez bir parçası olan güzelim çınarlarını istanbul park ve bahçeler müdürlüğü bir günde kesmiş!
neden? yol genişletmek için!
o yol o noktada genişleyecek de, 100 metre, 200 metre sonra da binaları mı yıkacaklar yolun genişliği aynı kalsın diye!!!

1950'lerde de yol çalışmaları yapılırken fatih'te saraçhane'yi edirnekapı'ya bağlayan ana yolun ortasındaki ulu çınarlar bir gecede kesilmişmiş, dedem anlatırdı ve -kendisi demokrat partiye oy vermesine rağmen- bu konuyla ilgili olarak hiç aklımdan çıkmayan bir yorum yapmıştı: "adnan menderes o çınarların ahını aldı".
sanırım, daha fazla söze gerek yok!

daha da gecikmeden:
maçka maden'in önündekiler daha kesilmemiş, ama sıra onlardaymış! bir şeyler yapıp, en azından onlara sahip çıkmalıyız!

27 Ekim 2010 Çarşamba

o kadar isabetli tespitler yapıp canalıcı sorular soran bir yazı ki, aynen buraya almadan edemedim: "Belediye heykeltıraş oldu"


Atatürk Havalimanı’nın girişindeki heykeli hatırlar mısınız? Açık alan projeleriyle tanınan heykeltıraş Ümit Öztürk’ün 1993’te Yeşilköy’e yerleştirilen ‘İstanbul’ adlı soyut bir heykeliydi bu ve İstanbul’un, dünya üzerinde iki kıta üzerine oturmuş tek kent olma özelliğini simgeliyordu. Geçen yıl bir de baktım yok. Sordum soruşturdum, havalimanı kavşağındaki değişiklik nedeniyle kırılmış, yok edilmiş. Şaşırdım desem yalan olur. Açıkçası İstanbul koşullarında esas şaşırtıcı olan, 16 yıldır yerinde duruyor oluşuydu. Nurettin Sözen döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği ‘Açık Alanlarda Çağdaş Sanat’ başlıklı proje kapsamında Öztürk’ün heykeli gibi İstanbul’un çeşitli semtlerine yerleştirilen heykellerin çoğunun yerinde yeller esiyor bugün. Yerinde duranlarsa zaten acil bakıma muhtaç. Bu heykeltıraşlardan Işılay Kür, bir zamanlar Kadıköy’de duran heykelinin izini bile sürememiş.

Ümit Öztürk ise, kırılan heykelinin hesabını sormaya karar vermiş, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne dava açmış. Durum böyleyken, geçenlerde havalimanının önünden geçiyorum, bir de baktım heykel orada! Bu kez şaşırmadım desem yalan olur: Heykel kırılmıştı, bildiğim kadarıyla sanatçısı Ümit Öztürk yenisini yapmamıştı, o halde bu heykel nereden çıkmıştı böyle? Heykeli yeniden yapmaya soyunan heykeltıraşın kim olduğunu, yüzünde tarif edilemez bir buruklukla aktaran Ümit Öztürk’ten öğrendim: Belediyenin tayin ettiği bir inşaat şirketi. Sağolsunlar, benzetivermişler Öztürk’ün heykeline çabucak! Ölçüler, malzemeler başka, sanatçının rızası elbette ki yok, ama olsun, ‘bakın heykel yoktu şimdi var’, daha ne istiyorsunuz?

Daha doğrusu, biz bu kentte heykel istiyor muyuz?.. Yaşadığımız deneyimler, çoğumuzun etrafımızdaki heykellerin farkında bile olmadığını, olsak bile sahiplenmediğimizi gösteriyor. Yoksa belediyelerin korumakla görevli olduğu heykeller ya tahrip edilmiş ya da bakımsızlıktan çürüyor olmazdı. Pek farkında olmasak da kolektif bellek paylaşımında, yani ‘biz’ duygusunun oluşumunda açık alanlara yerleştirilen heykellerin, anıtların önemli bir işlevi var. Gerçi elbette ki her heykelin aynı etkiyi uyandırması beklenemez: Heykel vardır sızıverir insanın yaşamına (Kadıköy’ün Boğa’sı gibi), heykel vardır bir türlü ‘yer’leşemez yerine. Bizde az da olsa vardır öyle bir yerin yerlisi olmuş heykeller: Ne yazık ki bezafiş direği gibi kullanılıyor kullanılmasına ama, Şadi Çalık’ın Galatasaray’daki heykeli o heykellerdendir örneğin. Başı gözü yarılmış bir halde, heykel diyemeyeceğimiz bir hale gelmiş, Muzaffer Ertoran’a ait Karaköy işçi heykeli de onlardan biridir. Ama Çalık ve Ertoran’ın yanı sıra 20 heykeltıraşın heykelleri yerleştirilmişti İstanbul’un çeşitli semtlerine 1970’li yıllarda. Kaçını hatırlıyoruz, kaçına sahip çıktık, neredeler şimdi, hangimizin umrunda?

Ümit Öztürk’ün bir uçak kanadını andıran heykeli de bana göre, 1990’lardan beri havalimanı kavşağının heykeliydi, oralı olmuştu. Zaten orası için tasarlanmış mekâna özgü bir yapıttı. Belediye bütün bu yıkıp dökme ve yeniden yapma işini sanatçıyla birlikte çözümleyebilirdi. Oysa belki kimin yaptığını bile bilmiyorlardı heykeli: yerel yönetimlerin birbirine aktardıkları bir arşiv var mi ki, bir bellek var mı? Heykelin bir inşaat şirketine yeniden yaptırılması kadar rencide edici bir hareket düşünemiyorum: Bu, yaşadığımız kentte sanatın ve sanatçının değerinin resmi anlamda apaçık göstergesi.

İstanbul’da zaman zaman karşınıza çıkan birtakım heykeller -ki bunların büyük bir kısmı 1970’lerde ve 1990’larda olmak üzere iki kez planlı, toplu kentsel heykel projesi olarak gerçekleştirildi- ülkenin belli başlı sanat kurumlarından heykel konusunda uzman akademisyenlere başvurarak hazırlanmış projelerin sonuçları. Aralarında iyi olmayan, yerine yakışmayan/uymayan örnekler de vardı, buna kuşku yok, ama sonuç olarak şu ya da bu belediye yetkilisinin beğenisiyle değil, özerk birtakım kurulların belirlediği örneklerdi. Bu heykellere kentte yaşayanların zarar vermesinden daha kötüsü, onları korumakla yükümlü mercilerin bunu yapmaması. Konu yalnızca bugünkü yerel yönetim değil; İstanbul’da yerel yönetimlerin heykele ilişkin, kentte sanata ilişkin genel tutumu. 2010 daha bitmedi, dolayısıyla ister istemez oraya bağlayacağım: Bir kültür kenti olarak İstanbul algısının yaratılması noktasında insanın aklına gelen bazı sorular var çünkü. Bir kentin ‘kültürlülüğü’, o kentte yalnızca kaç etkinlik yapıldığı, hangi büyük serginin açıldığı, hangi ünlü müzik grubunun konser verdiğiyle ölçülebilir mi? Yoksa geçmiş ve çağdaş kültürel mirasa, kamusal paylaşım alanlarının simgelerine sahip çıkmak, bir kentin kültürlülüğünü belirleyen ölçütler arasına girmiyor mu artık?

- Ahu Antmen, Radikal gazetesi, 27.10.2010

17 Ekim 2010 Pazar

kınıyorum


bomonti'de dünki gösteriden önce birisinin "beşiktaş'taki yerleştirmeye saldırı olmuş galiba" dediğini duydum, idans görevlilerinden kıdemli gibi gözükeni "bize böyle bir bilgi gelmedi, haberim yok" dedi.

dün akşamdan beri idans'ın sitesini kontrol ettim bir açıklama çıkacak mı diye. biraz önce mimesis'ten öğrendim haberi.
ne ilginç, günlerin köpüğü'nün içine doğmuş sanki, dünki yazısında benzer bir durumun çok isabetli bir tahlilini yapmıştı.

her şeye rağmen; serginin tasarımcılarından rosan bosch'un açıklamasını, bu ülkedeki "iklime" dair bilmediğimiz şeyleri söylemiyor olsa da, çok çok önemli buluyorum:

Sergideki objelerin herbirinde bir soru var. Bu sorulara farklı yanıtlar verilebilir ve ifadelere karşı çıkıp tartışmak mümkündür. Ancak, tartışmanın mümkün olmaması bazı dogmaların olduğuna işarettir. Buluşup konuşup paylaşacağımız alanlar oluşturmayı hedefleyen bir projede çalışırken böyle bir durumla karşılaşmak beni çok üzdü.

17 Eylül 2010 Cuma

"Bağımsız bir yargıç varsa, gezegenin en uzak yerinde bile olsa, umut kaybedilmemiştir."

"Sayıca çokuz ve büyümeye devam edeceğiz. Keyfiyete ve hoşgörüsüzlüğe karşı gerçek bir güç olacağız. Bazen bir evrensel adalet şekli, bazen bir savaşın kınanması, bazen doğayı bozan ve en zayıf olanları fakirleştiren başarısız ve kültürsüz küreselleşmeye karşı mücadele ederek, bazen diktatörlüklere karşı mücadele edip, ortak çalışma programları geliştirerek. Bazen de sınırların halkların itibarını bozmaması hakkını savunarak. Belki yakın bir gelecekte dünyadaki bütün "Guatanamolar"ı sonlandırabiliriz. Belki sonunda, Birleşmş Milletler'in görevi olan, uluslararası kuralların uygulanmasını talep etmesini sağlarız. Belki, her türlü insan hakkı ihlalini engelleyecek evrensel bir programa sahip oluruz. Belki, arkadaşlar, hep birlikte, cezasızlığı ortadan kaldırabilir ve gerçek "uluslararası adaleti" kurarız."
- Baltasar Garzon,
2010 Uluslararası Hrank Dink Ödülü sahibi İspanyol yargıç

3 Eylül 2010 Cuma

akm bahane, kültür -günün moda deyimiyle- "iklimi"miz şahane!

türkiye'de yayınlanan bir gazetede (radikal) bir ay (ağustos 2010) boyunca çıkan yazılardan "bir arajman": fazlası yok eksiği var!


ahu antmen, 10.08.2010

"...Son yıllarda da biliyorsunuz Atatürk Kültür Merkezi’ni meydandan usulca kaldırmak projesi var. AKM’yi yeterince tarihsel, yeterince estetik bulmayanlara paylaşımdan, kolektif hafızadan, kolektif hafızaya malolmuş bir yerin anlamından söz etmek boşuna... Dahası, son yıllarda AKM’nin yeterince tarihsel, yeterince estetik, yeterince donanımlı vs. bulunmaması gibi gerekçelerin ötesinde bir nedenle gözden çıkarılmak istendiğini hisseder olduk: AKM yeterince kiç, yeterince zevksiz değil sevgili okurlar! ‘Resmi beğeni’nin Taksim Meydanı’nı süsleme biçimleri, bunun açık göstergesi.
...
Kamusal alanda sergilenecek heykelleri biblo kültüründen öte bir görsel kültürü olmayanların değil, sanatçıların yapması gerekir. Ayrıca Belediye yetkililerinin böyle görüntüde hayvanseverlik yerine, çok zor yaşam koşullarıyla mücadele eden sokak kedi ve köpeklerinin durumunu iyileştirecek düzenlemeler yapmaları gerekir.
Günümüzde açık alanlarda dozu giderek artan içi boş bir ‘kamusal kiç’ ortamının yaratılmasına katkıda bulunmaktan başka bir işlevi olmayan bu tür heykeller, bir yandan da heykel denen nesneyle aramızdaki sevgi/nefret ilişkisinin kamusal alanda sergilenen sürgit göstergesi. Seri üretilmiş kötü Atatürk heykellerinden sonra gelip gelebildiğimiz nokta bu kiç laleler, kediler. Yazık.
"


beral madra, 13.08.2010

"...Tabanlıoğlu, babasına ve toplumun isteklerine karşı büyük bir saygı göstererek binayı olabildiğince az yenilese bile, ister istemez bir değişim gerçekleşecek.
Burada değişimin ve yerine gelecek sistemin ne olacağı konusunda iyimser olmak ise zor; çünkü düzen değişikliği, başka bir bozuk düzene, yani ‘özelleştirme’ye dönüşüveriyor. Sonuçta devlet yönetemediği bir kurumdan kurtulmak istiyor ve kurumdan yararlanan kitleyi bir işletmecinin insafına bırakıyor! İstanbul’da sanat üreticisinin kullanacağı çok mekân var, ama bunlar ihale ile bir işletmeciye verilmiş ve kiralık! Her türlü etkinliğe kiralık; yani birisinin uluslararası sanat etkinliğinden sonra başka birisi gelip şirket tanıtımı yapabilir...

Zaman içinde sona ve dona kalan modernist kale AKM’nin birçok rakibi ve ardılı oluştu; Post-modern bir kırılmanın işaretleri olarak.. Bunlar AKM’ye gidenlerin gitmedikleri çevre ilçelerdeki kültür ve sanat merkezleri... Bir ucu Tuzla, öteki ucu Küçükçekmece, bu birbirinden donanımlı konser salonlu ve bulundukları ilçelerin zanaat, toplumsal etkileşim ve kültür gereksinimini karşılayan ve hayatında AKM’ye hiç gitmemiş insanlara hizmet veren kültür merkezleri; aynı zamanda belediyelerin imaj ve siyasal çıkarlarına da yarıyor. Neo-klasik sütunlu giriş, cam dış yüzey, mermer ve granit zemin ve sütunlar, bol koridorlu iç mekânlardan oluşan melez mimarileri karikatür gibi, kuşkusuz... Yönetim ve içerikleri de sözünü ettiğim sorunları barındırıyor; dolayısıyla dış Post-modern ama iç AKM’nin temsil ettiği köhne Modern!
"


korhan gümüş, 09.08.2010

"...Ayasofya Bizans’ı, Sultanahmet Camisi Osmanlı’yı yansıtıyormuş, ama AKM Cumhuriyet’i yansıtmıyormuş. Peki hangi yapı onun özlediği Cumhuriyet’i yansıtıyor? AKM’nin üç katı bütçeye mal olan Sütlüce Kongre Merkezi mi? Yoksa Belediye’nin her biri bir tasarım faciası olduğu kadar işletilmesi de mümkün olmayan sanat merkezleri mi? Ahşap taklidi malzemelerle kaplanan semt konakları, arabesk belediye hizmet binaları mı? Yeni yapılan kazulet adalet sarayları mı? Mimarı bile olmayan uyduruk camiler mi? Belediyenin Saraçhane’deki binasına bir bakın. İçini kartonpiyerlerle süsleyip, kitsch haline getirdiler..."


serhan ada, 28.08.2010

"...
Projeyi hazırlayan İstanbul Metropoliten
Planlama mimarlarına ve onaylayan
Anıtlar Kurulu üyelerine ve avukatlığını
yapan turizm baronlarına ve “kente
ihanet” diye demeçler verdikten sonra
arkalarını dönüp başka protesto demeçlerine
girişen mimarlık ve kent bilgiçlerine bu
yürüyüşü tavsiye ederim. Proje konuşulurken
Kongre Vadisi’nin “kamusal alan” olacağı
konuşuldu. Burası olsa olsa “kentsel donatı!”
(TDK’nın kelime bulucularına parmak ısırtan
bu tamlamanın bir tür küçültücü deyim
olmasını öneriyorum) olur. Bir de Vadi
bizim bildiğimiz eski cadde değil. Bence
isimler de değişmeli. Çünkü hepsi birlikte
bir dönemi tanımlıyor. O dönem bitti. Ben
gördüm. Açıkhava her gün kullanılmıyor
diyen kongre turizmcileri kaç tek insan
getirip bu acayip bölgeden kaç kuruş gelir
sağladı? Bunu tartışacak kentbilimciler
nerede?...
"


haber, 13.08.2010

"...Ek sürenin topluma yanlış yansıtılarak, sanki tehlike geçmiş gibi bir izlenim bırakıldığını belirten İstanbul S.O.S, projelerin kimler tarafından ve ne şekilde yürütüldüğüyle ilgili hiçbir açıklama yapılmadığının altını çizdi.
...
Kültür Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin girişimleriyle komitenin, İstanbul’un Dünya Miras Listesi içindeki tarihi alanlarla ilgili Türkiye’ye ek süre verdiğini vurgulayan İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zeynep Ahunbay, 2005’te de benzer bir durum yaşandığını ve verilen sözlerin yerine getirilmediğini söyleyerek kaygılarını şöyle anlattı: "Türkiye şu anda Ekim 2010’a kadar Haliç Metro Köprüsü’nün revizyonu, Şubat 2011’e kadar da diğer tarihi alanlarla ilgili şartları yerine getirmek konusunda söz vermiş durumda... Şu anda da söz verildi ama gerçekleşiyor mu, kimler çalışıyor, çalışmalar nasıl yürütülüyor, değerlendirmeyi kim yapıyor, proje alternatiflerini kimler hazırlıyor gibi konularda yetkililerden herhangi bir açıklama yapılmıyor."
"


bener onar, 29.08.2010

"...Bu açılış töreninin yaratıcılıktan uzak, sıradan, biraz banal bir şey olacağını, Fazıl Say facebook’tan duyurmuştu. Say bile bu kadar kötüsünü beklemiyordu herhalde. ‘Truva Atı’nın etrafında çocuklara ellerinde basketbol topuyla tur attırmak, nasıl bir zekânın ürünüdür acaba?
Ekşisözlük’te de çok iyi entryler var ama ‘marmarmar’ınki durumu özetlemiş: “Beklenmedik derecede samimi bir açılış oluyor bence, bu topluma dair ne varsa bu açılış töreninde de o var. Teknik beceriksizliğimizden, organizasyon eksikliğimize, kimlik bunalımımızdan, politik fırsatçılığımıza kadar bize dair hemen her şey... En önemlisi bunların hiçbirini de umursamadığımızı gösteren kendi çalıp kendi oynamamız, süper...”
"


haber, 30.08.2010

"Dünya Şampiyonası boyunca her maçın molalarında ve devre aralarında Ankara’da gösteri yapan Ukraynalı 10 kız, Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın salona gelmesiyle birlikte sansüre uğradı."


haber, 31.08.2010

"...’Allianoi’ diye bir yer o kişinin uydurduğu bir kelimedir. Bunu ben ispat ettim..."

1 Ağustos 2010 Pazar

bir pazar günü sabahında, gayrettepe'de...

"...
Bu süreçte her ama her konuda toplumu ayrıştırmanın, "ya bendensin ya da bana karşısın yani düşmansın, vatan hainisin!" zihniyetini yerleştirmenin sonucudur!
...
En önemlisi, bugüne dek linç kültürüne yeltenenlerin, bu kültürü kışkırtanların bugüne dek görmezden gelinilmesi, hatta alkışlanması ve ödüllendirilmesidir!
En tehlikelisi ise bu şiddeti, bu linç kültürünü içselleştirip kanıksamak! Öylesine kanıksar oluyoruz ki, doğalmış gibi, sanki doğrusu buymuş gibi, sanki olmamış gibi davranabiliyoruz.

Linç kültürü sadece etnik konularda öne çıkıyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz!
Her ama her konuda örneklerini görüyoruz:
Hoşumuza gitmeyen basın açıklamasını susturmak... Karşı çıkanı bastırmak... Parasız eğitim isteyen gençlere öfke... "Namus", "ahlak"tan kaynaklanan saldırılardan tutun kadına yönelik tacize; borç harç meselelerinden kahvedeki mahalle kavgasına, bir anda işsiz güçsüz ve de öfkeli kitleler, kalabalıklar birbirini parçalamak ve yok etmek için tetikte bekliyor.
Adeta, hayattan hınç almak için bekleşen güruhlara dönüştü toplumumuz...
..."
- zeynep oral
esintiler, cumhuriyet gazetesi
1 ağustos 2010 pazar

28 Temmuz 2010 Çarşamba

prometheus'ların ikincisi

(scott eaton)


(paul bouré)




sahnede yunanca, almanca ve türkçe konuşan oyuncular. oyun antik kafkasya'da geçiyor. derinden gelen atmosferik müziğe silah top sesleri, şehir alarmı eşlik ediyor. arasıra piazzolla'nın keskin hatlı bir tangosu giriyor. boğazdan geçen eğlence teknelerinden surlara çarpan melodiler ise rol çalıyorlar; hem de, tekneler hareket ettiği için surround ses sistemi atmosferinde! bir ara kafkas havaları geliyor püfür püfür, ne güzel tam da oyunun coğrafyası diyorsunuz, ardından dümbelekli oryantal esintiler çarpıyor yüzünüze.
sonra yavaş yavaş azıcık geçkin ama vakur dolunay beliriyor gökte; bulutların arasından sakin sakin, biraz gizemli seyrediyor -jannis kounellis tarafından- ellibin siyah gözlükle doldurulmuş yuvarlak diskini rumelihisarı'nın, ve çemberin etrafında tıklımtıkış oturmuş hayranlarını yetkin dikinciler'in.

daha önceki yıllarda festivalde seyrettiğim terzopoulos oyunlarından daha aydınlık, daha umut dolu bir yorum içeriyor gibiydi "zincire vurulmuş prometheus".
terzopoulos oyunun sonunda, bir leitmotif gibi oyunboyu üç dilde tekrarlattığı "bir gün gelecek!" repliğini seyircilere de onaylattı; hepimizin, "bir gün gelecek"ine olan inancımızı tazeletti; hepimiz birer prometheus'a dönüşerek ayrıldık hisar'dan.

(kikladik dişi figür, m.ö.2500'ler)




ajans 2010'un "yetkin dikinciler’in “prometheus” rolünü oynadığı performansın biletleri tükenmek üzere…" şeklindeki lansmanını boşa çıkarmayacak şekilde, yetkin dikinciler'i doyasıya seyretmeye gelmiş, iğne atsan yere düşürmeyecek kalabalık biraz hayalkırıklığı ile ayrıldı hisar'dan, zira tam da terzopoulos'a yaraşır bir tarzda oldukça yalın ve soyuttu sahneleme; yani, yetkin dikinciler bol bol konuştu ama klasik veya antik anlamda rol yapmadı, arkaik jestlerle uzun uzun karnını ovaladı.
zaten oyun biraz uzun olsaydı, öyle arasız falan dinlemez kalkıp giderdi seyirci; tam, aralarında konuşmaya başlamışlardı ki oyun bitti.
dikinciler bile "bilgili bir tek kişinin beğenisi bilgisiz bütün bir yığına bedeldir” diye düşünürken bana laf düşmüyor. yine de umarım; sadece dikinciler sayesinde hisar'a gelmiş kitle arasından sıkılmamış ve kafasında "demek ki tiyatro böyle de olabiliyormuş" diyen meraklı birileri çıkar.

terzopoulos hakkında şahika tekand'ın sözleri ise, sahne sanatlarının herhangi bir dalında eğitim alan herkese ders niteliğinde: “dürüsttü, sahne üzerinde çok dürüsttü ve tiyatroyu, tiyatro olarak değerli kılan bir yolu vardı. sene 1989-90. studio’yu açmıştım ama bir tiyatro topluluğum yoktu, performans grubum vardı. terzopoulos’un ‘bakkhalar’ını seyrettiğimde ben asıl olarak tiyatroyu neden seçtiğimi bir kere daha fark ettim. ve eve dönüp ilk oyunum ‘gergedanlaşma’nın tekstini yazmaya başladım o gece.”

...

sahne sanatları alanında ajans-2010'un kaydadeğer uluslararası işbirliklerine imza atmış olan dikmen gürün dünki cumhuriyet'te, muhsin ertuğrul'un önayak olduğu rumelihisarı'ndaki tiyatroda önceleri ve sonraları keyifle ve zevkle oyunlar seyrettiğimizden bahsediyor ve son yıllardaki anlamsız yasak yüzünden oranın ancak çok zahmetli izinlerle etkinliklere açılabildiğinden yakınıyordu.
istanbullu bir seyirci olarak benim için de rumelihisarı'nın özel bir anlamı var; ben de orada -kendimce- özel anlara tanık oldum. hisarın tiyatrosu boyut olarak o kadar ölçekli ki; hem arka planında ağaçlar, burçlar, boğaz ve karşı kıyının oluşturduğu müthiş bir espas var hem de sahneye, oyuncuya elinizi uzatacak mesafedesiniz; en arkada oturan seyirci bile rahatlıkla sahnedeki mimikleri takip edebiliyor. gerçekten de tiyatro -ve hatta konser- mekanı olarak benzersiz bir yer.
ama sanırım, günümüzde durmaksızın boğaziçi'ni delen gürültülü teknelerin taciz ettiği rumelihisarı'nda tiyatro seyretmek artık keyif değil ıstırap.

1 Temmuz 2010 Perşembe

her nabza ayrı şerbet






şehre inen opera, tünel'i saran caz, su üstünde avrupa, üsküdar'da cervantes, harbiye'de bale;
istanbul'da herkesin gönlüne göre bir şeyler olacak temmuz'un ilk on gününde.

aklım bazılarında kalsa da, kentten ayrılıyorum bir haftalığına; zira, dünya dans sahnesinin en yaramaz çocuklarıyla randevum var amsterdam'da.


lojistik destek için kuzenim s.'ye şimdiden teşekkürler ve, umarım herhangi bir aksilik yaşamadan gider gelirim...

28 Haziran 2010 Pazartesi

seçim yapmak zorunda kalmak!

heyecanla aksanat'taki lars danielsson konserini beklerken, geçenlerde otobüste bu afişe denk geldim. topluluğu tanımıyorum, ancak mekan, haliç tersanesi, muhteşem! konser belli ki tek defalık!

öğrencilerle bir dönem burada proje yapmıştık; etraflıca gezme imkanımız olmuştu ve bazıları projelerinde bu havuzlardan birini performans mekanı olarak düzenlemişti; şimdi burada bir konser verilecek; çok heyecan verici!

adını hermann hesse'nin bozkırkurdu romanından alan die anarchistische abendunterhaltung (daau), çağrıştırdığı gibi alman değil belçika-antwerp'li bir topluluk; kendilerini internette araştırınca, heyecanım ve sıkıntım iyice arttı.
heyecan?... topluluğun sitesi: çok hoş! son albümlerinden 15 dakikalık bir parça indirilip dinlenebiliyor: çok hoş! topluluk akordiyon, klarinet, viyolonsel ve kontrabas'tan oluşuyor: çok hoş!
sıkıntı?... seçim yapmak zorunda kalma sıkıntısı! iki konser aksi gibi neredeyse aynı saatte; biraz kaymış olsalardı, birinden çıkıp diğerine koşturma, birini tam yapıp diğerinin kokusunu alma denenebilirdi; bu haliyle imkansız!

23 Haziran 2010 Çarşamba

akm'ye iki yıldır tek bir çivi çakılmamışken;


adamlar ilk önce schiller tiyatrosu'nu üç yıllık bir renovasyondan geçirdiler; çünkü şimdi oraya staatsoper'ı (berlin'in devlete ait üç opera topluluğundan en prestijlisi) taşıyorlar. peki neden? çünkü şimdi staatsoper'ın binası renovasyona giriyor; üç yıl sürecek.
staatsoper 2013'te kendi binasına geri dönünce, bu sefer de komische oper (berlin'in -yabancı operaları almanca sahneleyen- "sözde en hafif" opera topluluğu) schiller tiyatrosu'na taşınacak. neden mi? çünkü bu sefer onların binası renovasyona girecek.

nasıl? tam alman işi değil mi! ama, sözkonusu "iş" yapmaksa böyle olmalı!

bize de, oturduğumuz yerden "helal olsun" deyip gıpta etmek kalıyor. ha, belki bir de; işimizi allaha havale etmek!

...

berlin'e bir gittiğimde bu renovasyon çalışmalarına gelir sağlamak için düşünülmüş hediyelik/anı objelerden birini satın alarak katkıda bulundum: altın rengine boyanmış küçük bir küp taş, 10 avro.

akm için parasal sorunumuz yok sanırım, malum biz "zengin" bir ülkeyiz; kolayca har vurup harman savuracak kadar zengin!

ne yapsınlar; almanların parasal durumları sıkışık, staatsoper'in yenileme maaliyeti 239 milyon avro tutuyor, "alım gücü yüksek olmayanlar da belki yardımda bulunmak ister" düşüncesiyle bu hediyelik eşyaları hazırlamışlar; türkiye'den turist olarak gelen birinin de, az da olsa çorbada tuzu olacağı tutmuş!

..

berlin'deki kamu binalarından sorumlu bürokrat almış, gazetecileri staatsoper'ı gezdirmiş; en alt bodrumlarına kadar götürmüş, mevcut durumu göstermiş, yenilemenin nerelerde yapılacağını, nerelerinin yıkılıp tekrar yapılacağını, hangi ek yapıların inşa edileceğini, paranın büyük bir kısmının yapının hangi görünmeyen kısımlarına harcanacağını anlatmış.

boşaltıldıktan sonra, kulaktan dolma bilgiler dışında bizim gazetecilerimizden akm'yi gezeni, onları alıp da bakın biz şunları şunları yapacağız, bunlar bunlar kötüydü yenileyeceğiz diyerek gezdireni var mı!

19 Haziran 2010 Cumartesi

konstantiniyye'den istanbul'a kongre vadisi'nin lirik hikayesi!


dün akşam arkeoloji bahçesindeki polonez caz yerine açıkhava'da lirik tarihi tercih ettim.

bu sene ilk açıkhava tiyatrosu konserim; belki de sonuncusu.
istanbul'un iki numaralı parkının, bir peri [buradaki peri türsab oluyor] dokunuşuyla nasıl kısa sürede bir kongre vadisine dönüştürüldüğüne birinci elden tanık olmak için bu yaz bol bol fırsatı olacak istanbullu gösteriseverlerin.
[türsab, istanbul arkeoloji müzesinin işletmesini aldı yanılmıyorsam; artık iskenderin lahtini masa niyetine mi kullanırlar yoksa müzede bolca bulunan sikkelerden kolye mi yaparlar; hayalgüçlerine kalmış, cesaretleri var çünkü!]

yeni yapılan yeraltı kongre merkezimiz için, buzdağı benzetmesini kullanmayacağım; çünkü gerek üst kottan, gerek alt kottan, gerekse de uzaklardan feci şekilde sevimsiz, abartılı ve gayriinsani duruyor, algılanıyor, gözüküyor.
açıkhava ile kongre merkezinin arayüzü olan kıvrımlı yol yayalaştırılmış; taşıtlar alttan geçiyor.
yayalaştırılmış yolun bir cephesi bütünüyle sağır; kongre merkezinin belli aralıklarla tekrar eden, sanki mısır'daki piramitlerin girişleri gibi dışarıya fırlamış servis modüllerini ve muhtelif havalandırma bacalarını görüyoruz: içleracısı çirkinlikte!
yani; kongre merkezinin aşağıdan gözüken cephesi, okullarda mimarlığın nasıl olmaması gerektiğini anlatmak için çok güzel bir örnek.
bu zavallılığın içinde, -sanırım 19.yy sonu- duvar çeşmesi de, iki yanına kondurulmuş uyduruk nişlerle utancından ağlayacak gibi.

yolu aşağı alıp açıkhava'nın önünü yayalaştırmanın, konser etkinlikleri açısından tek ve en büyük faydası, konser biter bitmez açılan kapılardan içeriye hücum eden gür ve bet sesli "bostancıııı" "bostancıııı" nidalarını kesmiş olması.
[tiyatro festivalinde bir oyun çıkışı, taa orduevi'nin önünden bir dolmuşçu öyle bir "bostancıııı" diye bağırıyordu ki, yerler taş, bina metal, ses sert zeminlerde yankılandıkça bütün o boşluk [meydan diyemeyeceğim, meydanlara hakaret olacak] çın çın çınlıyordu.]
öyle ısrarlı ısrarlı "bostancııı" diye bağırıyorlar ki, sanırım bir konser çıkışı dayanamayacağım, hiç düşünmeden bineceğim şu bostancı dolmuşlarından birine; artık o saatten sonra tekrar avrupa yakasına nasıl dönerim bilmem; belki de dönmem!

dün akşamki konserde "bostancııı" "bostancıı" yoktu ama başka bir gürültü vardı, anlatıyim:
[kendi konusunda dünyanın bir numarası olan tanztheater wuppertal 'in "nefes"inin biletleri 23 tl. iken, adını sanını ilk defa bu konserle duyduğumuz, amerika'da yaşayan bir türk müzikologun, dr. mehmet ali sanlıkol'un tasarladığı "konstantiniyye istanbul" gösterisinin en ucuz bilet fiyatı 56 tl idi. ben de ancak o kategoriden bilet alabildim.]
açıkhava'da 500 kişi bile ancak olduğundan önlere, birinci halkaya geçtim. iyi ki öyle yapmışım; konserin sonlarına doğru, etrafımdakilere dayanamayıp yukarılara geri döniyim deyince anladım neden iyi yaptığımı: açıkhava'nın arkasındaki gece külübünün bangır bangır seslerini engelliyormuş meğer birinci halkayı çevreleyen duvarlar; ikinci halkanın etrafı bütünüyle açık olduğu için, gece kulübünde çalan müzikler olduğu gibi konseri bastırıyordu.

bu kadar gürültü kalabalığı yeter, artık konserden bahsetme zamanıdır, yoksa afaganlar basacak yazmaktan vazgeçeceğim.

ilk defa habitat'ın açılışında akıl edilen, çoşkuyla karşılanınca aynı yıl 29 ekim bayramında da tekrarlanan, sonrasında istanbul'daki her türlü uluslararası etkinliğe dahil olan, zamanla taklitlerinin de çıktığı, en son, 2010 etkinliklerinin açılışında yeniden ısıtılarak tazelenen "lirik tarih" adlı bir postmodern, eklektik gösterimiz var ya; işte, dün akşamki "konstantiniyye istanbul" konseri onun düzgün ve akademik olanıydı.
konser başlamadan, özenle hazırlanmış ancak maalesef bir sürü türkçe hatası bulunan, konser kitapçığını okuyup çalınacak eserlere şöyle bir göz attığımda bayağı bir heyecanlanmadım değil.
istanbul'un tarihi, müzik yoluyla ve dönem çalgıları kullanarak antikiteden günümüze bir kitap bir hikaye gibi takip ediliyordu. program ince ince düşünülerek, araştırılarak ve akademik hazırlanmıştı.

programın açılışını yapan, günümüze herhangi bir müzik notası kalmamış antik yunan dönemi için mehmet ali sanlıkol, antik yunan çalgısı aulos'u da kullandığı özgün bir müzik bestelemişti.
ardından konser; schola cantorum korosunun seslendirdiği bizans vesperleri, 6. yüzyıldan popüler bizans ezgileri, ensemble trinitas'ın söylediği -konstantiniyye'nin latinler tarafından istilasını anlatan- 10.yüzyıl latince, eski fransızca şarkı ve ağıtları, ortaçağ bizans balladları, trakya dansları ve rum ortodoks kilisesi müzikleri ile devam etti.
hemen düşüş/fetih öncesinde; bizans'ın avrupalılardan yardım çağrısını konu eden bir şarkıyı, osmanlılardan korunmak için tanrıya yalvaran bir duayı ve hatta, meryem'in oğlu isa'ya konstantiniyye'nin düşüşünü şikayet ettiği fransızca bir şarkıyı dinledik.
bu son üç parçanın aralarında çeng-i harbi çalınarak, osmanlıların kente yaklaşması ve kentin düşüşü temsil edildi. fransızca şarkıdan sonra çalınan son çeng-i harbi de, kentin fethini anlatarak ilk bölümü sonlandırdı.
ikinci yarıda; türkçesiyle bildiğimiz iki popüler istanbul türküsünün rumca ve ladino okunması da ayrı bir incelik, hoşluktu. gerek ilk yarıdaki rumca sololarda gerekse bu iki istanbul türküsündeki yorumuyla, tok ancak içli sesiyle nektarios antoniou kulaklarımın pasını sildi.
mevlevilerin konu edildiği bölümde usta neyzen ercan ırmak da topluluğa katıldı.

topluluk demişken; konserin reklamı 5-6 topluluğun biraraya gelerek oluşturduğu bir program varmış gibi yapılmıştı. konser kitapçığında da sanki sekiz farklı topluluk varmış gibi gözüküyor.
ancak, gerçekte üç topluluktu konseri gerçekleştiren. nasıl mı?
1- rum ilahilerini okuyan schola cantorum,
2- ortaçağ avrupa şarkılarını söyleyen ensemble trinitas,
3- bir iki değişiklik dışında neredeyse hepsi aynı müzisyenlerden oluşan, dünya kültür/sanat vakfına ait altı grup.
akademiklik işte böyle durumlarda "fazla" kaçıyor! müzisyenler aynıysalar, gruptan gruba sadece çaldıkları çalgı değişiyorsa, bir topluluk neden farklı farklı adlar alsın ki; genel bir adı olur, topluluk çalınan esere göre azalır veya çoğalır.

...

konser esnasında sahnenin arkasındaki dev ekrandan gravürler, çizimler, notalar ve minyatürlerle hem bahsi geçen dönemler hem de kullanılan çalgıların orijinalleri gösterilerek konser görsel olarak başarılı bir şekilde zenginleştiriliyordu zenginleştirilmesine, ancak; sanki bir pop konserindeymiş gibi kullanılan janjanlı ışık efektlerine ve sahnenin bir kenarından konser boyu verilen dumana ne gerek vardı anlamış değilim!
bizans kiliselerinin buğusunu mu, latin ve osmanlı istilası altındaki kentin yanışını mı temsil ediyordu bu duman! etmiyordu tabii ki, ikinci yarıda da cılız cılız püskürmeye devam etti zavallı makina; sanırım atmosfer zenginleştirilmek istenmişti.

...

murat beşer, geçtiğimiz salı günü cumhuriyet'te yayınlanan eric clapton & steve winwood konseri hakkındaki yazısında; müziğin gücünün seyirci, organizasyon ve mekan gibi sahne dışındaki her türlü rahatsızlığın üstesinden geldiğini belirtiyordu. yine de; yazısının azımsanmayacak bir kısmında bu olumsuzluklardan bahsetmeden de edememişti.
ayşe'nin kitap kulübü'nün konser izlenimlerinde de seyirci ve mekan olumsuzlukları bayağı bir yer kaplıyor. zira, benimkilerde de.

öyle bir hal aldı ki bu durum, konser dışında herşey konserin önüne geçmeye başladı.
kişisel olarak, konsantrasyonumun çok kolay dağıldığını biliyorum, farkındayım. benim rahatsız olduğum şeylere etrafımdakiler tepki vermeyince, herhalde bende bir sorun var diye düşündüğüm oluyor çokça.
neyse ki, son zamanlarda başkalarından da benzer şikayetler duydukça/okudukça rahatlamaya başladım; yoksa benim için tek çözüm, evden dışarı adımımı atmamak olmalı.

işte dün akşamın seyirci izlenimleri:
tahmin edileceği gibi, ilk yarıda çeng-i harbi dışındaki bütün müzikler sakin, ruhani, sessizlik ve dinginlik içinde icra edilen içkin yapıtlardı; kapalı ve disiplinli bir konser salonunun mutlak sessizliğine ihtiyaç vardı. nerdeee!
ajans-2010'un sahne sanatları bölümünde üst düzey çalışanların frigo yiyerek izlediği, açıkhava'nın iki yanındaki büfelerin ışıklarının söndürülmediği, büfedekilerin yüksek sesle konuştuğu, gezgin satıcıların "sessiz sessiz" su-frigo-çekirdek-mısır satmaya devam ettiği, iki çiftin çiğdem çıtlatma kuartetinin sahnedeki müziğe eşlik ettiği, uzun ince topuklu hanımların mütemadiyen taş basamaklarda iniş çıkışları, badigardların telsizlerinden gelen seslerin konseri bastırdığı ilk yarının en beklenmedik [belki de beklendik!] ve üzerimde soğuk duş etkisi yaratan kısmı;
kentin düşüşü sırasında barkovizyonda gösterilen sultan mehmet portresiyle birlikte [ki bu görüntü grand palais-sabancı müzesi sergisi afişinden apartmaydı] seyircilerden azımsanmayacak bir kısmının alkışlamaya, evet ALKIŞLAMAYA, ve son çeng-i harb'te de tempo tutmaya başlaması oldu!

3 Haziran 2010 Perşembe

ajans-2010'un pina bausch macerası


eğer akm'nin yenilenmesi vaktinde başlayıp bitmiş olsaydı, haziran sonunda "nefes"e ek olarak üç akşam da "vollmond"u izleyecektik pina bausch'un dansçılarından.
"nefes" bile muhsin ertuğrul sahnesi'ne zor sığacakmış deniyor... [yeniden yapılmış/tasarlanmış bir salon neden uluslararası standartların altında diye sorarak oyunbozanlık etmiyim!]

pina bausch'un iki farklı yapıtını izlemek istanbullular için büyük bir şans olacaktı. dans tiyatrosunun kraliçesi pina bausch altı senedir kentimize gel(e)medi;
.bu yedi senenin üçünde topluluğun idari yöneticisi bir türk, koza tamdoğan, olduğu halde!
.ilk defa 1998'de istanbul'a gelmesini sağlayan tiyatro festivali genel sanat yönetmeni dikmen gürün her an onu getirmek için hazır olmasına rağmen!
.pina bausch'un kendisi de çok istekli ve istanbul'a özlem dolu olmasına karşın!
şimdi, artık pina bausch hayatta değilken, sanki daha da zor olacak topluluğun bir daha istanbul'a uğraması...

2007 yılında wuppertal'de "vollmond"un prömiyeri sırasında fuayede koza hanım ile dikmen hanımı yanyana görünce, dayananamış, daha kendimi tanıtmadan "neden pina bausch'u istanbul'a getirmiyorsunuz?" diye "hesap sormuştum"!
cevap hep ekonomik nedenler oldu. hele de, istanbul üzerine hazırladığı bir gösteri için bile sponsor bulunamamışken! [benim güzel ülkem!]

geçen haftasonu gazetelerde çıkan tam sayfa "istanbul 2010 ajansı haziran ayı etkinlikleri" ilanında en üstte pina bausch'un "nefes"i yazılmıştı.
altındaki kısa metinde ise [belli ki eskiden kalmış (ne kadar eski olabilir, nasıl eski olabilir, anlamadım; sormıyım daha hayırlı belki de) ve kontrol edilmemiş olsa gerek] pina bausch'un istanbul'a iki yapıtıyla birlikte geldiği, diğerinin "dolunay" (vollmond) olduğu yazılı! [gülmek bile az gelecek ağlanacak halimize!]

geçen gün "nefes"in biletleri satışa çıktı, bilet fiyatları 23 tl. ve 12 tl.; şaka gibi!
yani; yedi yıl önce bilet başına lale indirimiyle birlikte 63.500.000 tl. [ekonomiden çok anlamasam da, herhalde bugünün en az 63.5 tl'sidir] ödeyen bizler kazıklandık mı!
bıraktım yedi yılı, iki ay önce bile kazıklanmış olabiliriz! akram khan gösterilerinin ne kadrosu ne teknik donanımı ne sahne tasarımı, koskoca tanztheater wuppertal pina bausch topluluğunun "nefes" prodüksiyonu ile yarışabilir; neden onun biletleri 34 tl. idiydi de bununkisi 23 tl.
anlamak imkansız, sormak abes!

yanlış anlaşılmasın bu fiyata karşı değilim, değilim de, acaba dünya üzerinde bir pina bausch yapıtını bu kadar "da" ucuza [şehir tiyatrolarının 1 tl.'ye tiyatro kampanyası aklıma gelmedi değil!] seyretmek ne kadar doğru; var mıdır dünya üzerinde başka bir örneği, yoksa; ajans-2010'nun akm'yi bitiremedi diye istanbul halkına yaptığı bir kıyak mıdır bu durum!!!

doğru - yanlış bilemeyeceğim ancak, yıllardır ekonomik nedenlerle istanbul'a gelemediği söylenen bir topluluğun bilet fiyatı için garip olduğu kesin!

işin başka güzel bir tarafı ise; pina bausch'u iksv getirmiş olsa, salonun yarısının baştan davetliye-sponsora ayrılacağı düşünüldüğünde, ajans-2010'un sadece 1.-2. sıranın tamamı ile 6.-7. sıraların yarısını kapatmış olması rüya gibi!
zaten, salı günü çıkar çıkmaz aldığım biletlerin gerçek olduğundan hala şüpheliyim; nasıl ki ajans-2010 bu haftasonu haydarpaşa garı'nda gerçekleşecek etkinlikler için "haydarpaşa garı'nda bahar" sloganını kullanıyorsa, pina bausch'un "nefes"iyle de rahatlıkla bir 1 nisan şakası yapıyor olabilir!!! hiç şaşmam; paşa paşa gider biletlerimi geri veririm, koyun gibi bir millet olmuşsuz zaten, buna mı baş kaldıracağım!

30 Mayıs 2010 Pazar

AKM'DE RANDEVU : 30 mayıs 2010, pazar, saat: 17.00


Kapanışının Tam İkinci Yılında
Avrupa Kültür Başkenti’nde
Güzel Bir Bahar Gününde
Sabırları Tükenen
Kültür-Sanat ve Müzik Dostları
AKM’lerine DÖNÜYOR
Özlemlerini Üzüntülerini Kırgınlıklarını
Çiçeklerle Sergiliyor
Özel Duygularını Kartlara Yazarak Paylaşıyor
Sanatçı Dostlarımız Sesleriyle, Enstrümanlarıyla
Bizlere Eşlik Ederlerse Mutluluk Duyarız
Kuruluşlar Çelenklerle Katılırlarsa Seviniriz
Kültür Sanat ve Müziğe Gönül Verenleri
Bütün Sanatçı ve Sanatseverleri
AKM’den Sonra Kabuğuna Çekilen Teyzelerimizi Amcalarımızı
AKM’leri Yaşatacak Gençlerimizi ve Yarının Sanatçıları–Çocuklarımızı
Kültür ve Sanata Destek Veren Tanınmış Ailelerin Fertlerini
Kültür ve Sanata Sponsor Olan Güçlü Şirketlerimizin Temsilcilerini
Kültür ve Sanata Destek Veren Köşeyazarlarımızı
Bütün Kültür-Sanat Kuruluşlarının Temsilcilerini
Orada Görmek İstiyoruz
Görüşmek Üzere

Prof. Dr. Taylan Ula


(Toplantı ile ilgili yasal izinler İstanbul Valiliği ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden alınmıştır.)

5 Nisan 2010 Pazartesi

YILDIRIM TÜRKER'DEN "EMEK" MAKALESİ

Emek'i yıkıyorlar!

Türkiyeli sinemaseverlerin hemen her birinde mutlaka derin izler bırakmış bir mekândır. İnsanı hayali bir geçmiş resminde ağırlar. Her şeyin daha hafif ve uçucu, renklerin sepyayla hareli, insanların ille de hülyalı olduğu bir geçmiş resmine. Perdenin iki yanındaki art nouveau meleklerden almıştır ilk adını: Melek.
Emek, sinemadır. Birçok sinema delisi için sinema denince akla gelendir.
1924 yılında başlıyor serüveni. 1958 yılında Emekli Sandığı’nın mülkiyetine geçtiğinde adı Emek oluyor.
Emek Sineması da umursamaz otorite karşısında hep diken üstünde bir varoluş sürdürmüş mekânlardandır.
Rant ve sadece rant üstüne kurulu şehircilik serüvenimizde ikide bir üstüne hesaplar yapılır, Beyoğlu’nun bu koskocaman adasında yapılabilecek kârlı yatırımlara engel olarak görülür.
Mülkiyet bekçileri gözünde beş paralık değeri yoktur. Oysa kapsadığı alan (onlar ‘işgal ettiği’ demeyi tercih eder) çok değerlidir. Orada büyük yatırımlarla büyük kazançlara gebe ‘shopping mall’ler, yepyeni ticaret mabetleri açmak varken kazancıyla zar zor ayakta durabilen bir sinemaya arka çıkmak elbette şımarıklık olarak değerlendirilecektir.
Ben beni bildim bileli her on yılda bir Emek Sineması’nın yıkılacağı haberiyle sarsılırız. Sonra yenilenir, karşımızda yeni ses düzeni, değiştirilmiş koltuklarıyla çıkıverir.
Emek Sineması’yla sinemasever arasındaki ilişki, bu nedenle hep gerilimlidir.
Evet, artık 875 koltuklu sinemaların ayakta kalması çok güç.
Evet, ultra-süper-mega ticaret merkezlerindeki 100-200 kişilik yatar koltuklu sinemaların yanında hantal, loş ve uğultulu kaçıyor.
Ama Emek Sineması, bu şehirde yaşayanların, bu şehirden geçenlerin, bu şehir hakkında düş kuranların anılarında bambaşka bir yer tutar.
Ben, o koltuklarda seyretmiş olduğum yüzlerce film arasında gezinerek yazıyorum sözgelimi bu yazıyı. Orada seyretmiş olduğum Passolini’leri, Cassavetes’leri dün gibi hatırlarım. Tarkovski’yle tanışmamın hangi koltuğunda gerçekleştiğini de. ‘Andrei Rublev’i başka hangi sinemada aynı büyüyle seyredebilirdim?
‘Dantelci Kız’ filminin sonunda ağlamaktan kalkıp da çıkamadığım sinema da Emek’tir.
Bütün sevdiklerimle kol kola film seyretmişliğim vardır orada. Bütün sevdiklerimi daha çok sevmiş olduğum bir yerdir.
Emek Sineması’nın yok edilmesi bu şehirde büyümüş, bu şehirde yaşamış olanların anılarına apaçık saldırıdır.

Belediye sen nesin?
Şimdi öğreniyoruz ki hiçbirimizin ruhu duymadan Emek Sineması’nı yok etmek için çoktan yola koyulmuş kimileri.
Hem de öyle ki, önce yalanlarını hazırlamışlar. Son ana kadar uyanmayalım diye.
Türkiye Mimar Mühendisler Odası (TMMOB)’nın Yürütmeyi Durdurma talepli dilekçesinden durumu takip edelim.
1.Türkiye’nin ve İstanbul’un son yıllarda ticari anlayışların baskısı altında alınan hukuksuz ve hatalı kararlar sonucunda hızla kaybetmekte olduğumuz kültür ve mimari mirasımızı n en önemlilerinden birisi olan Emek Sineması ve 1884’te Mimar Alexandre Vallaury tarafından projelendirilerek Abraham Paşa tarafından inşa edilen Cercle d’Orient binasını da içeren İstanbul İli, Beyoğlu İlçesi, Hüseyinağa Mahallesi Sakız ağacı Sokak 5 pafta 29 30, 31, 32, 33 (eski 27, 28, 1) parselleri kapsayan adaya ilişkin olarak basında çıkan ‘Emek Sineması Yıkılıyor’ haberleri üzerine müvekkil Oda tarafından 20.11. 2009 gün ve 29.06.17249 sayılı yazı ile ilgili T.C.Kültür Ve Turizm Bakanlığı İstanbul Yenileme Alanları Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna başvurulmuştur. Alınan yanıt ve iletilen kurul kararları üzerine sayın mahkemenize başvurulmak durumunda kalınmıştır.
2. (söz konusu adada) ...Melek Apartmanı, İskentini Apartmanı, İpek Sineması ile birlikte; bir asırdan fazla İstanbul’un kültür yaşamına damgasını vuran ve yalnızca İstanbul’un değil Türkiye’nin en eski ve görkemli sinema salonlarından olan... Son yirmi yıldır Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne de ev sahipliği yapmakta olan Emek Sineması ile Cercle d’Orient binası kompleksindeki en eski yapılardan birisi olan ve 1884’te Mimar Alexandre Vallaury tarafından projelendirilerek Abraham Paşa tarafından inşa edilen bina bulunmaktadır.
3. Bu yapılar özellikle de ‘Emek Sineması’ taşıdığı tarihi ve kültürel miras niteliğinin yanı sıra Türkiye için erken dönem betonarme bina olarak yapı teknolojisi ve endüstrisi açısından da miras niteliğini taşımakta olup bu niteliği ile de DOCOMOMO (Documentation And Conservation Of Buildings, Sites And Neighborhoods Of The Modern Movement) listelerine girmiştir.
4. ...14.10.1978 gün ve 10538 sayılı kararla tescilli olan bu önemli alan; 16.06.2005 gün ve 5366 sayılı Kanun AMACINA UYGUN OLMAMASINA RAĞMEN Bakanlar Kurulu’nun 20.06.2006 gün ve 2006/10172 sayılı karan ile Yenileme Alanı olarak belirlenmiştir.
...Bütün bu bilimsel, kültürel ve sivil mimari mirasının korunmasına ilişkin gerekçelere tespitlere rağmen; İstanbul I nolu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun 25.06.2004 gün ve 1850 sayılı yazısında açıkça belirtildiği üzere gerekli izinler alınmadan 1993 yılında Emekli Sandığı tarafından Kamer İnşaat adında bir şirkete kiralanan; İstanbul II nolu Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’nün 27.06.2007 gün ve 1196 sayılı yazısı ile dosyasında satışı ve tahsisi ile ilgili bilgi bulunmadığı bildirilen söz konusu adaya ilişkin BEYOĞLU BELEDİYESİ TARAFINDAN; ALANDAKİ GERCLE D’ORİENT BİNASI HARİÇ BÜTÜN TESCİLLİ YAPILARIN YIKIMINI VE TİYATRO DEKORU GİBİ SADECE CEPHELERİNİN YENİ MALZEME İLE İNŞASINI ÖNGÖREN ÖZELLİKLE DE YUKARIDA ÖZELLİKLERİNİ ARZ ETTİĞİMİZ EMEK SİNEMASININ YIKILARAK SÖZ KONUSU YERDE İNŞA EDİLECEK BİR ALIŞVERİŞ MERKEZİNİN ÜST KATINA KOPYALANMASINI ÖNEREN VE BU KONUDA KAMU YARARI OLDUĞUNU ÖNEREN SÜREN AKIL ALMAZ BİR TEKLİFLE YENİLEME KURULUNA SUNULAN AVAN PROJELERİN T.C.KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI İSTANBUL YENİLEME ALANLARI KÜLTÜR VE TABİAT VARLIKLARINI KORUMA BÖLGE KURULU’NUN, 09.10.2009 TARİH 973 NO.LU KARARI İLE PRENSİPTE UYGUN OLDUĞUNA KARAR VERİLMİŞTİR.
Uzatmayalım. Belediye’nin yalan dolanının ardına saklanıp Emek’i yıkıyorlar.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı, avan projeyi onayladı.
Böylelikle avan proje, artık imar planı hükmündedir.
TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, 25 Mart tarihinde uygulama projelerini kabul etti. İş bitti. Şirketin yıkıma başlaması an meselesidir.
Beyoğlu Belediye Başkanı, Emek yıkılmayacak derken, haydi kibarlık edelim, DOĞRU SÖYLEMİYOR!
Bizim de son örneğini Sulukele’nin ‘ıslahı’ projesinde gördüğümüz, kamu yararını tamamıyla kendi faydacı rant anlayışına göre tanımlayan Belediyecilik, hayatımıza düşmandır.
Belediyelerin temel görevlerinden biri, insanların ortak anılarını korumak ve sakınmak olmalıdır.
Şehir, öncelikle ortak anılardan oluşan bir bütündür.
Hayatımızı, geçmişimizi yağlı kâr bezleriyle silivermenin yollarını arayanlar.
Emek Sineması’ndan elinizi çekin!
Bu şehirdeki geçmişi silinebilir bulunan, Belediye’nin umursamadıkları, bir araya gelmek zorundayız.
Bundan başka Emek Sineması yok.


- radikal gazetesi,
05.04.2010

TİLBE SARAN'DAN "EMEK" MEKTUBU

DOSTLAR,
HABERİNİZ VAR MI ÇOCUKLUĞUMUZUN ANILARINDAN BİRİNİ DAHA KOPARIP ATIYORLAR !
EMEK SİNEMASI DA İSTANBUL'UN RANT AVCILARINA PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR !
AŞAĞIDA EMEK İLE İLGİLİ KÜÇÜK ANIMI SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDIM:

Emek sinemasına -sanırım- ilk kez 4 yaşındayken Ayşe annemle gitmiştim. Annem perdeye yansıyacak büyülü görüntüleri ancak karanlıkta görebileceğimi, sessizce oturursam o ışıgın içinden beyaz perdeye akacak hikayeyi izleyerek çok eğleneceğimi söyledi sonra da Ayşe anneme acıkırsa muzunu yedirirsin diyerek bizi yolcu etti. Sabahtı, hava güneşli ama soğuktu.
Teşvikiye'den Beyoğlu'na nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum.
Masal kitaplarındaki kraliçe saraylarına benzer kocaman salona, kadife perdeye, altın yaldızlı çerçevesine koltukta büzülerek baktığımı anımsıyorum. Koltuk çok büyük ben çok ufaktım. Işıklar yavaş yavaş sönüp o kalın perde hafif hafif sallanarak iki yana ayrılırken Ayşe anneme yapıştığımı ve onun "korkma, bak annen ne dedi, şimdi sihirli görüntüler başlayacak" diye yumuşacık sesi ve tombul kollarıyla beni sarmaladığını, elimi tuttuğunu ve perdeyi daha rahat görebilmem için paltosunu katlayıp altıma yerleştirdiğini anımsıyorum....
Sonra Tom ve Jerry başladı. Kocaman ekranda oradan oraya koşuşturan komik hayvanlar...Ayşe annenin elini ne zaman gevşettiğimi ve koltuğa bağdaş kurduğumu anımsamıyorum. Derken fareleri kovalayan kedi ve farelerin kediye uyguladığı şiddet bana hiç de komik gelmemeğe başladı. Oysa o kocaman bir dürbün gibi büyülü ışık hüzmesinin içinde çok komik şeyler saklı olduğunu söylemişti annem. Ama beyaz perdedeki hayvanlara olanlar annemin söz verdiği gibi hiç de komik değidi.
Kediye içim acımaya başladı bir süre sonra gözlerimden akan yaşlara hıçkırıklarımda eklenince Ayşe annem "evladım orada olanlar gerçek değil " diye beni teskin etmeğe uğraştı. Ne o yumuşacık sesi ne o tombul kolları beni yatıştıramadı ve giderek içimde uyanan isyanı bastıramadı. Kollarından kurtulup koltuğun üzerine hangi ara çıktığımı hangi ara yumruğumu sallayarak "eşşoğlueşşek fareler" diye basbas bağırmaya başladığımı anımsamıyorum. Hangi ara Ayşe anne benim ağzıma muzu tıktı hangi ara biz o kocaman salondan çıktık anımsamıyorum.
Tek anımsadığım,içimi çeke çeke ağzımdaki kocaman muzu yutmaya çalışırken Ayşe annemin kırmızı paltomun düğmelerini çekiştire çekiştire ilklemeğe çalışması ve o muzun tadının tuzlu olduğu...
Şimdi Emek sinemasını yıkacaklarmış...Çocukluğum, gençliğim eyvah ! Eyvah onca açılışta, kapanışta beraber olduğum dostlar....
Artık muzlar hep tuzlu olacak....