12 Mayıs 2025 Pazartesi
24 Ağustos 2024 Cumartesi
24 AĞUSTOS
28 Temmuz 2010 Çarşamba
prometheus'ların ikincisi

sahnede yunanca, almanca ve türkçe konuşan oyuncular. oyun antik kafkasya'da geçiyor. derinden gelen atmosferik müziğe silah top sesleri, şehir alarmı eşlik ediyor. arasıra piazzolla'nın keskin hatlı bir tangosu giriyor. boğazdan geçen eğlence teknelerinden surlara çarpan melodiler ise rol çalıyorlar; hem de, tekneler hareket ettiği için surround ses sistemi atmosferinde! bir ara kafkas havaları geliyor püfür püfür, ne güzel tam da oyunun coğrafyası diyorsunuz, ardından dümbelekli oryantal esintiler çarpıyor yüzünüze.
sonra yavaş yavaş azıcık geçkin ama vakur dolunay beliriyor gökte; bulutların arasından sakin sakin, biraz gizemli seyrediyor -jannis kounellis tarafından- ellibin siyah gözlükle doldurulmuş yuvarlak diskini rumelihisarı'nın, ve çemberin etrafında tıklımtıkış oturmuş hayranlarını yetkin dikinciler'in.
daha önceki yıllarda festivalde seyrettiğim terzopoulos oyunlarından daha aydınlık, daha umut dolu bir yorum içeriyor gibiydi "zincire vurulmuş prometheus".
terzopoulos oyunun sonunda, bir leitmotif gibi oyunboyu üç dilde tekrarlattığı "bir gün gelecek!" repliğini seyircilere de onaylattı; hepimizin, "bir gün gelecek"ine olan inancımızı tazeletti; hepimiz birer prometheus'a dönüşerek ayrıldık hisar'dan.
(kikladik dişi figür, m.ö.2500'ler)

ajans 2010'un "yetkin dikinciler’in “prometheus” rolünü oynadığı performansın biletleri tükenmek üzere…" şeklindeki lansmanını boşa çıkarmayacak şekilde, yetkin dikinciler'i doyasıya seyretmeye gelmiş, iğne atsan yere düşürmeyecek kalabalık biraz hayalkırıklığı ile ayrıldı hisar'dan, zira tam da terzopoulos'a yaraşır bir tarzda oldukça yalın ve soyuttu sahneleme; yani, yetkin dikinciler bol bol konuştu ama klasik veya antik anlamda rol yapmadı, arkaik jestlerle uzun uzun karnını ovaladı.
zaten oyun biraz uzun olsaydı, öyle arasız falan dinlemez kalkıp giderdi seyirci; tam, aralarında konuşmaya başlamışlardı ki oyun bitti.
dikinciler bile "bilgili bir tek kişinin beğenisi bilgisiz bütün bir yığına bedeldir” diye düşünürken bana laf düşmüyor. yine de umarım; sadece dikinciler sayesinde hisar'a gelmiş kitle arasından sıkılmamış ve kafasında "demek ki tiyatro böyle de olabiliyormuş" diyen meraklı birileri çıkar.
terzopoulos hakkında şahika tekand'ın sözleri ise, sahne sanatlarının herhangi bir dalında eğitim alan herkese ders niteliğinde: “dürüsttü, sahne üzerinde çok dürüsttü ve tiyatroyu, tiyatro olarak değerli kılan bir yolu vardı. sene 1989-90. studio’yu açmıştım ama bir tiyatro topluluğum yoktu, performans grubum vardı. terzopoulos’un ‘bakkhalar’ını seyrettiğimde ben asıl olarak tiyatroyu neden seçtiğimi bir kere daha fark ettim. ve eve dönüp ilk oyunum ‘gergedanlaşma’nın tekstini yazmaya başladım o gece.”
...
sahne sanatları alanında ajans-2010'un kaydadeğer uluslararası işbirliklerine imza atmış olan dikmen gürün dünki cumhuriyet'te, muhsin ertuğrul'un önayak olduğu rumelihisarı'ndaki tiyatroda önceleri ve sonraları keyifle ve zevkle oyunlar seyrettiğimizden bahsediyor ve son yıllardaki anlamsız yasak yüzünden oranın ancak çok zahmetli izinlerle etkinliklere açılabildiğinden yakınıyordu.
istanbullu bir seyirci olarak benim için de rumelihisarı'nın özel bir anlamı var; ben de orada -kendimce- özel anlara tanık oldum. hisarın tiyatrosu boyut olarak o kadar ölçekli ki; hem arka planında ağaçlar, burçlar, boğaz ve karşı kıyının oluşturduğu müthiş bir espas var hem de sahneye, oyuncuya elinizi uzatacak mesafedesiniz; en arkada oturan seyirci bile rahatlıkla sahnedeki mimikleri takip edebiliyor. gerçekten de tiyatro -ve hatta konser- mekanı olarak benzersiz bir yer.
ama sanırım, günümüzde durmaksızın boğaziçi'ni delen gürültülü teknelerin taciz ettiği rumelihisarı'nda tiyatro seyretmek artık keyif değil ıstırap.
18 Temmuz 2010 Pazar
prometheus'ların ilki

"gergedanlaşma"dan beridir şahika tekand'a hayranım.
şimdilerde paris'te yaşayan dostum burcu ve teyze kontenjanından kardeşim c. ile seyretmiştik ilk defa 1996'daki festivalde oynayan "gergedanlaşma"yı. hatta o sıralar burcu tutturmuştu şahika tekand'ın oyunculuk atölyesine yazılalım, oyuncusu olalım diye. o zaman cesaret edememiştim, şimdi pişmanım!
şahika tekand sonraları oidipus üçlemesini sahneye taşıdı; iki yılda bir her tiyatro festivalinde bir bölümünün prömiyerini yaptı. her biri muhteşemdi.
hatta, yılda sadece temmuz-ağustos aylarında sadece antik yunan oyunlarının sahnelemesine izin verilen görkemli edipavrus antik tiyatrosunda bir yunan oyunu sahneleyen ilk -ve şimdilik tek- türk oldu şahika tekand; yani bir anlamda tereciye tere sattı; hafiften türk düşmanı olan yunanlılara kendi miraslarını yepyeni bir yorumla sundu!
şahika tekand'ın tiyatrosu, tiyatro sanatına yeni bir bakış, yeni bir yorum getiren, tiyatro sanatını geliştiren, yenileyen ve kendi tekniğini kuran özgün bir tarza sahip.
...
dikmen gürün'ün ajans-2010'dan ayrılmadan önce hazırlıklarını bitirdiği projelerden biri olan promethiade, temmuz başındaki atina gösterilerinden sonra bu akşam stüdyo oyuncuları'nın "on adımda unutmak - anti-prometheus" adlı oyunu ile istanbul'da start aldı.
promethiade projesine dahil olan şahika tekand ve theodoros terzopoulos'un, istanbul tiyatro festivali'nin vazgeçilmez sanatçıları olduğunu düşününce, bu projeye aslında bir anlamda bu seneki festivalin bir uzantısı olarak bakılabilir. aynı pina bausch'un "nefes"i gibi...


şahika tekand her zamanki gibi "oyun oynama" fikri üzerinden sahnelemiş prometheus mitini. yorum olarak da tersine çevirmiş miti: sisteme karşı çıkarak “sistemin mahkumu” olan prometheus yerine gönüllüce “sisteme mahkum olan” anti-prometheus'ların tragedyasını anlatmayı seçmiş. tabii, bu kendinden büyük bir güce/sisteme başkaldırmayıp da onun koyduğu kurallara göre davranmayı seçen "anti-prometheus" fikri, şahika tekand'ın, biçimsel olarak, önceden kuralları yönetmen tarafından koyulan oyun fikri üzerine kurulu tiyatro tarzına cuk oturuyor.
"oyun, bireysel küçük dünyasına sıkışmış, hayata müdahale etme yeteneğini ve büyük umutlarını ve uzun vadeli projelerini, kısa vadeli ve küçük kazanımlara feda etmiş, kendisine sunulan küçük konforlar aracılığıyla çevresine ve çevresindeki insanlara, sorunlara duyarsızlaştırılmış, maruz bırakıldığı bilgi bombardımanı içinde giderek farklı bir anlamda bilgisizleşmiş ve sonuçta cahilleştirilmiş çağdaş insanın tragedyasıdır."
stüdyo oyuncularının internet sitesindeki oyuna, konsepte dair açıklamalar ve yazar-yönetmenin notları, oyuna dair söylenebilecek bir çok şeyi içeriyorlar; bir seyirci olarak oyundan, orada yazanlardan daha fazlasını okumak neredeyse mümkün değil. acaba bu kadar açıklanmalı mıydı diye düşünmeden edemedim?
orada yazmayan ender ögelerden biri oyunun sonundaki sürpriz! doğrusu şahika tekand buradaki feminist duruşuyla [en azından ben öyle okumayı seçtim], helal olsun dedirtiyor, hem de pek bir eğlendiriyor.
son sahne, erkekler kurallara uymaya, konformist olmaya, boyun eğmeye ve sahip olduklarımızı korumaya/kaybetmemeye daha meyilliyiz de, kadınlar daha başınabuyruk, kural tanımaz, itaat etmez, daha kolay başkaldırıra getiriyor sanki.
bu figürün kadın olmasının yanısıra bir de yunanca konuşması var ki, bu da rahatlıkla türkler ve almanlar [oyunu başarıyla sırtlayan altı erkek oyuncunun üçü alman üçü türk] daha kolay itaat ederler, yunanlılar ise daha sorgulayıcı, asi ve başına buyruk olurlar yorumunu bile akla getiriyor!
şaka bir yana, son yıllarda emeklilik ve çalışma yasaları konusunda yunan ve türk hükümetlerinin yaptıkları -imf kaynaklı- değişiklikler düşünüldüğünde, yunanistan'da türkiye'den daha fazla protesto yapıldığı, hakkını arayan daha bilinçli ve organize bir ortasınıfın olduğu kesin! bu anlamda, sorgulayan figürün yunan olması da pek bir anlamlı!





