jannis kounellis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jannis kounellis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2023 Perşembe

on soruluk sohbetler 97: theodoros terzopoulos

© Johanna Weber

Tiyatronun özü sizce nedir?
Tiyatronun çekirdeği, dönüşüm süreci, sürekli değişim, öteki benliğimizi ve kolektif oluşu arayıştır. Ama her şeyden önce tiyatronun özü, bir çekirdeğin gelişmesidir. Bu çekirdek sürekli kanayan bir yara olabilir; psikolojik, ontolojik ve aşkın boyutta bir yara.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Elbette, dönüşüm kavramına inanıyorum. Heraklitos τα πάντα ρει der, yani "her şey akar", güneş her gün yenidir. Her şey değişir, dönüşür, her ne kadar biz aynı kaldığımızı düşünsek de. Değişim, dönüşüm, yeniden doğuş, rönesans. Bu nasıl başarılabilir? Tüm duyuları tetikte tutarak, uyanık olarak, empati göstererek; "öteki"ni, farklı olanı hissetme , dinleme, görme yeteneğini sürdürerek, Öteki'nin bizi dönüştürmesine ve değiştirmesine izin vererek.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
İçime ve dışıma bakarım; tüm uyaranlar duyularımı besler. Özgürce işlev görmeleri ve bilinçaltını, rüyaları, hatta kabusları özgürleştirmek için duyuları açık tutmaya çalışırım.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bazen başlık bir çıkmazdan, var olmayan bir şeyden, anlatılamaz olandan ortaya çıkar. Bazen de bir oyuncunun bir jestinden ya da bir leitmotif gibi tekrarlanan bir kelimeden ortaya çıkar, örneğin Alarme’deki gibi. Nora ve Io'da iki kadın figürüne odaklandım: Nora'da kahramanın ve onun çıkışının (Exodus) trajik boyutuna dikkat çektim. Io'da savaşın avladığı bir kadına odaklandım. Sonuçta tiyatronun maskesi kadın maskesidir.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Akıl hocam ve çalışma arkadaşım olan Heiner Müller ile tanışmam beni derinden etkiledi. Aslında In the Labyrinth: Theodoros Terzopoulos meets Heiner Müller (Labirentte: Theodoros Terzopoulos, Heiner Müller ile Buluşuyor) başlıklı bir kitap var ve bu, Müller’in benim çalışmalarım ve çoğunlukla da düşünce tarzım üzerindeki etkisine tam olarak gönderme yapıyor. Müller bana, klasik ile klasisizm arasındaki farkı ve kabusla bile olsa mit ile olan derin bağlantıyı öğretti.

Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

prometheus'ların ikincisi

(scott eaton)


(paul bouré)




sahnede yunanca, almanca ve türkçe konuşan oyuncular. oyun antik kafkasya'da geçiyor. derinden gelen atmosferik müziğe silah top sesleri, şehir alarmı eşlik ediyor. arasıra piazzolla'nın keskin hatlı bir tangosu giriyor. boğazdan geçen eğlence teknelerinden surlara çarpan melodiler ise rol çalıyorlar; hem de, tekneler hareket ettiği için surround ses sistemi atmosferinde! bir ara kafkas havaları geliyor püfür püfür, ne güzel tam da oyunun coğrafyası diyorsunuz, ardından dümbelekli oryantal esintiler çarpıyor yüzünüze.
sonra yavaş yavaş azıcık geçkin ama vakur dolunay beliriyor gökte; bulutların arasından sakin sakin, biraz gizemli seyrediyor -jannis kounellis tarafından- ellibin siyah gözlükle doldurulmuş yuvarlak diskini rumelihisarı'nın, ve çemberin etrafında tıklımtıkış oturmuş hayranlarını yetkin dikinciler'in.

daha önceki yıllarda festivalde seyrettiğim terzopoulos oyunlarından daha aydınlık, daha umut dolu bir yorum içeriyor gibiydi "zincire vurulmuş prometheus".
terzopoulos oyunun sonunda, bir leitmotif gibi oyunboyu üç dilde tekrarlattığı "bir gün gelecek!" repliğini seyircilere de onaylattı; hepimizin, "bir gün gelecek"ine olan inancımızı tazeletti; hepimiz birer prometheus'a dönüşerek ayrıldık hisar'dan.

(kikladik dişi figür, m.ö.2500'ler)




ajans 2010'un "yetkin dikinciler’in “prometheus” rolünü oynadığı performansın biletleri tükenmek üzere…" şeklindeki lansmanını boşa çıkarmayacak şekilde, yetkin dikinciler'i doyasıya seyretmeye gelmiş, iğne atsan yere düşürmeyecek kalabalık biraz hayalkırıklığı ile ayrıldı hisar'dan, zira tam da terzopoulos'a yaraşır bir tarzda oldukça yalın ve soyuttu sahneleme; yani, yetkin dikinciler bol bol konuştu ama klasik veya antik anlamda rol yapmadı, arkaik jestlerle uzun uzun karnını ovaladı.
zaten oyun biraz uzun olsaydı, öyle arasız falan dinlemez kalkıp giderdi seyirci; tam, aralarında konuşmaya başlamışlardı ki oyun bitti.
dikinciler bile "bilgili bir tek kişinin beğenisi bilgisiz bütün bir yığına bedeldir” diye düşünürken bana laf düşmüyor. yine de umarım; sadece dikinciler sayesinde hisar'a gelmiş kitle arasından sıkılmamış ve kafasında "demek ki tiyatro böyle de olabiliyormuş" diyen meraklı birileri çıkar.

terzopoulos hakkında şahika tekand'ın sözleri ise, sahne sanatlarının herhangi bir dalında eğitim alan herkese ders niteliğinde: “dürüsttü, sahne üzerinde çok dürüsttü ve tiyatroyu, tiyatro olarak değerli kılan bir yolu vardı. sene 1989-90. studio’yu açmıştım ama bir tiyatro topluluğum yoktu, performans grubum vardı. terzopoulos’un ‘bakkhalar’ını seyrettiğimde ben asıl olarak tiyatroyu neden seçtiğimi bir kere daha fark ettim. ve eve dönüp ilk oyunum ‘gergedanlaşma’nın tekstini yazmaya başladım o gece.”

...

sahne sanatları alanında ajans-2010'un kaydadeğer uluslararası işbirliklerine imza atmış olan dikmen gürün dünki cumhuriyet'te, muhsin ertuğrul'un önayak olduğu rumelihisarı'ndaki tiyatroda önceleri ve sonraları keyifle ve zevkle oyunlar seyrettiğimizden bahsediyor ve son yıllardaki anlamsız yasak yüzünden oranın ancak çok zahmetli izinlerle etkinliklere açılabildiğinden yakınıyordu.
istanbullu bir seyirci olarak benim için de rumelihisarı'nın özel bir anlamı var; ben de orada -kendimce- özel anlara tanık oldum. hisarın tiyatrosu boyut olarak o kadar ölçekli ki; hem arka planında ağaçlar, burçlar, boğaz ve karşı kıyının oluşturduğu müthiş bir espas var hem de sahneye, oyuncuya elinizi uzatacak mesafedesiniz; en arkada oturan seyirci bile rahatlıkla sahnedeki mimikleri takip edebiliyor. gerçekten de tiyatro -ve hatta konser- mekanı olarak benzersiz bir yer.
ama sanırım, günümüzde durmaksızın boğaziçi'ni delen gürültülü teknelerin taciz ettiği rumelihisarı'nda tiyatro seyretmek artık keyif değil ıstırap.