frank castorf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
frank castorf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2024 Pazar

21 TEMMUZ


1897 tate gallery londra'da açılmış

1902 willis carrier buffalo-newyork'ta ilk klimayı üretmiş

1951 dalay lama sürgünden lhasa'ya dönmüş

1990 roger waters the wall'ı berlin potsdam meydanında icra etti. 

2007 santiago de compostela şehrinde bir konser gittim; teatro principal'de la grande chapelle orkestrası'nı albert recasens yönetiyordu, solist veronique gens idi

2011 30 yıllık programı space shuttle programı atlantis'in cape canaveral'a inişiyle sonlandı

2001 çeşme açıkhava tiyatrosu'nda kayahan türkantoz ile mikhail baryshnikov'u seyrettim; kendi topluluğu white oak dance project ile bizzat david gordon, deborah hay, lucinda childs ve mark morris'in koreografilerinde sahneye çıktı

2023 atina-epidaurus festivali kapsamında frank castorf'un epidaurus antik tiyatrosu'nda sahneye koyduğu medea'yı seyrettim; 3.5 saatlik oyun sonrasında atina'ya döndüğümde saat sabahın 4'üydü, üç saat sonra kalkıp istanbul'a dönmek için havalimanının yolunu tuttum



10 Mart 2024 Pazar

10 MART




1876 ilk telefon görüşmesi gerçekleşmiş; alexander graham bell, asistanı thomas watson'a "bay watson, buraya gelin, sizi görmek istiyorum" demiş

1959 tennessee williams'ın sweet bird of youth adlı oyununun prömiyeri new york'ta gerçekleştirilmiş

1964 simon & garfunkel the sound of silence adlı şarkılarının ilk versiyonunu kaydetmişler

2012 bu ve ertesi akşam wuppertal'deki opernhaus barmen'de pina bausch'un wiesenland isimli yapıtını seyrettim

2017 frank castorf'un berlin volksbühne am rosa luxemburg platz tiyatro kurumu ile efsanevi ilişkisi kesilmeden önce sahneye koyduğu son gösteri olan j. w. goethe'nin faust'unun dünya prömiyerini seyrettim



17 Kasım 2023 Cuma

Atina-Epidavros Festivali 2023'ten İzlenimler II - Frank Castorf'tan "Medea"

epidvros yolu üzerinde

Frank Castorf’un Yunan oyuncularla bir Atina-Epidavros Festivali yapımı olarak Epidavros Antik Tiyatrosu’nda sahnelediği “Medea” ise bu yılki festivalin en merakla beklenen gösterilerinden biriydi. 

epidavros antik tiyatrosu

Gündüzki 40 derece sıcağın etkisinin devam ettiği ve tek bir esintinin bile olmadığı bir geç Temmuz akşamında, 13000 kişilik Epidavros Antik Tiyatrosu’nun seyirci alınan kısımlarında iğne atsan yere düşmeyecek sıkışıklıkta (9000 seyirci) ve sıcağı emmiş taş sıralarda oturarak arasız 3.5 saat süren, İngilizce yanyazılı Yunanca ve arada Fransızca, az Almanca bir gösteriyi seyretmenin bende haz almak ile işkence çekmek arasında salınan bir ruh haline tekabül ettiğini saklamayacağım. Bu seferki deneyimim, Epidavros Tiyatrosu’nda daha önce iki gösteri, ilki 2008’de Pina Bausch’un “Orfeus ve Euridike”sini, diğeri 2019’da Robert Wilson’ın “Oedipus”unu keyifle seyretmiş biri olarak, aşırı sıcağın ve uzun sürenin seyrettiğim gösteriyi alımlamamda ve neticesinde ondan aldığım hazda önemli etkilerinin olduğuna kanaat getirmemi sağladı.

Castorf metni Euripides’inkindeki temalardan esinlenerek, içine Heiner Müller’in Medea esinli metinlerinden bölümler ve bir Arthur Rimbaud şiiri katarak baştan yazmış. Gösteri tanıtımlarında; Euripides’in adı “esinlenme” veya “uyarlama” olarak bile anılmıyor ve “dünya prömiyeri” deniyor. 

gösteriyi beklerken 

Antik tiyatronun orkestrası çöplerle, boş plastik su şişeleriyle, market arabalarıyla ve ucuz mülteci çadırlarıyla kaplı, skene’sinin olduğu yere devasa bir ekran kurulu, ekranın üstündeki neondan Coca Cola yazısının Co la’sı ayrık ve sarkıyor (senografi: Aleksandar Denic). Ekrandan distopik bir tonda günümüz metropollerinin, fabrikalarının ıssız görüntüleri geçiyor. İlerleyen sahnelerde Castorf’un alameti farikası, canlı kamera çekimlerinin görüntüleri de bu ekrandan verilecek (video tasarımı: Andreas Deinert). Böylece öndeki bu dekorun arkasında bir de kapalı kırmızı bir odanın olduğunu anlayacağız. Oyunun kadrosunda sekiz oyuncu var; beş kadın oyuncu Medea’yı, üç erkek oyuncu da oyundaki erkek rollerini paslaşarak canlandırıyorlar.

Post-dramatik tiyatronun babalarından anarşist ve marksist Castorf 2008-2009 sezonunda Volksbühne Berlin’de sahnelediğinden sonraki bu “Medea”da da yine açık biçimi ve yapısökümü kullanarak ve farklı zamanlar ait metinlerin arasında dolaşarak, bir kadın protagonist olarak Medea’nın politik, sosyal ve psikolojik boyutunu ortaya serdi ve ezilen, ötekileştirilen, yabancı/şeytan/barbar addedilen bir özne olarak Medea çağımızda başkaldırdığında neye benzer, nasıl davranır, nasıl konuşur sorularını sordu.

Castorf trajediyle fars arasında salınan “Medea”sında bir yandan kişisel ve toplumsal protestoyu bütün sertliğiyle ve çıplaklığıyla ortaya koyarken, bir yandan kendi kendiyle dalga geçen bir eğlencelik yaratıyor (gösterinin süresine, hala seyircinin kalıp kalmadığına dair şakalar yapan oyuncular), bir yandan da yaklaşık her 15 dakikada bir, seyrettiğimizin bir gösteriden başka bir şey olmadığını ve tiyatralliğini vurguluyordu (oyuncular kendi repliklerini tekrar ettiler, birbirlerinin repliklerini tekrar ettiler, Heiner Müller’in Medea ile ilgili metinlerinin başlıklarını söylediler, Medea’lar Mısırlı revü kızları gibi gösterişli, payetli, tüylü kostümler giyiyorlardı). Ama sanki Castorf mesajlarını verme şeklinde biraz kolaya kaçmıştı bu sefer; kapitalizm, tüketim toplumu, otoriter rejim, militarizm ve metalaşan beden eleştirilerini pek bir doğrudan dillendirmişti ve belki de bu yüzden bütün bunlar gösteri ilerledikçe tekdüzeleştiler ve etkilerini yitirdiler. Castorf’un alameti farikası olan canlı video çekimlerinin sahnedeki büyük ekrandan gösterilmesi de bu sefer maalesef gösterinin tekdüzeleşen özelliklerinden birine dönüştü, çünkü Castorf beş oyuncuya canlandırtdığı “Medea”lara bıraktım renk farkını, nüans, ton veya tını farkı bile atfetmemişti; beş oyuncu da Medea’yı aynı ifadeci tarzda yorumluyor, aynı abartılı tavırlı öfkeli kadını canlandırıyorlardı.

gösteriyi alkışlarken

İlk yarım saatinden itibaren sürekli bir akışla tiyatroyu terk eden seyircilerden geriye kalanlar müthiş bir tezahüratla oyuncuları, yönetmeni ve sanatsal ekibi ayakta alkışladılar. Bir Frank Castorf deneyimi daha sonlanmış oldu. Antik bir tiyatroda, Epidavros’da gerçekleşmiş olması tiyatral deneyim açısından bir fark yaratmış mıydı, hayır. Bildik, kapalı bir çerçeve sahneye daha mı yakışırdı, sanırım… 

bütün fotoğraflar: mehmet kerem özel, 21.07.2023 

 [Bu yazının bir versiyonu tiyatro tiyatro dergisi'nde yayınlanmıştır.]

23 Şubat 2019 Cumartesi

milo rau eskizleri -II- "lenin"





fotoğraflar: mehmet kerem özel, 27.01.2019, amsterdam stadsschouwbourg rabozaal


amsterdam'da, milo rau'ya ayrılmış brandhaarden festivalinde ikinci günüm. matinede (gündüz 15:00'te yani) rau'nun berlin schaubühne'yle 2017'den beri sahnelediği "lenin"i seyredeceğim. başrolde ursina lardi'nin oynadığını biliyorum ve heyecanlıyım. lardi'ye, bir kaç yıl önce schaubühne'de ostermeier rejisiyle "die kleinen füchse/the little foxes"da seyrettiğimden beri hayranım.

salona girdiğimde, tipik milo rau tarzında yine perdesi açık bir sahneyle karşılaşıyorum; ortada bir ev dekoru, dekorun tam üstünde kocaman bir beyazperde, sağda askılıklara dizili kıyafetler ve duvarın dibine dizilmiş sandalyelerde oturan, dolaşan, giyinen oyuncular, solda bir makyaj masası, aynası seyirciye dönük.
ursina lardi bize arkası dönük makyaj yapıyor. yanında, kıyafetinden anladığım kadarıyla, oyunun makyözü, ya da makyozünün asistanı var, ona yardım ediyor. lardi ile asistan bir ara dönüp seyircilere bakıyorlar, tanıdık yüzler arıyor gibiler.

oyun başladığında ortadaki ev kendi ekseni etrafında dönmeye başlıyor ve böylece çeperinden bakan biz seyircilere içinden veya cephesinden dört-beş ayrı mekanını gösteriyor. mekanlar içeriden birbirlerine bağlanıyorlar.
iki saatlik oyun boyunca; ev devamlı dönecek, bazen biraz daha hızlı ama genel olarak aynı yavaş hızda, iki kameraman evin mekanları arasında, bazen de dışarıda durarak evde gerçekleşen olayları kaydedecekler ve bizler anında yapılan montajla yukarıdaki beyazperdeye yansıtılan görüntüleri seyredeceğiz. aşağıda sahnede olanları hiç izlemeseniz, sadece yukarıdaki perdeye baksanız, kendinizi bir sinemada film seyrediyor zannedebilirsiniz; dekor içinde oyuncuların ve kameramanların dolaşımı, ışık değerleri ve kadrajlar o kadar hatasız, çapaksız bir matematikle çözülmüş ki.
ancak doğrusu bu mükemmeliyet beni etkilemiyor. çünkü bundan çok daha kompleks sahne dekorlarında, çok daha kalabalık oyuncu kadrosuyla ve yine sadece iki kameramanla yapılanını seyrettim ve burada ve o seyrettiklerimde; tiyatro sahnesinde biçim üzerinden yapılmış bir zorlama, bir hüner gösterisi olarak görülebilecek bu durum (yani canlı kayıtla ve canlı montajla tiyatro sahnesi üzerinde sinema tadında film çekebilme), içerikle de birebir örtüştükleri için bana anlamlı gelmişti. az çok rene pollesh'in başlattığı (ve çok iyi bir örneği olmasa da, 2010'daki tiyatro festivali sayesinde istanbullu seyircilerin de deneyimleme şansına erdiği ""cinecitta aperta"da) ve özellikle frank castorf'un (örneğin volksbühne'deki son işi 6 saatlik "faust"ta) ifrata kaçarak sömürdüğü bu furyanın bana göre biçim-içerik bağlamında en sağlam iki örneği: ivo van hove'nin "roman tragedies"i ve fc bergman'ın "JR"ı.
burada ise benim için, schaubühne oyuncu ve teknisyenlerinin sahnede canlı olarak, sanki post-prodüksiyonu bitmiş bir film kadar mükemmel bir çekim yapılabilme maharetini göstermelerinin neredeyse hiç bir ilginçliği, albenisi, anlamı yok. tek, sona doğru bütün oyuncuların sadece rusça konuşmaya başlamalarıyla birlikte filmin siyah-beyaza dönmesi ve görüntülere sanki 1920-30'lardan kalma, eskimiş bir film efektinin hakim olması dışında, o da herhalde reji masasında çok basit bir filtre ile yapılabiliyor.

peki ne anlatıyor, 13 yaşında troçki'nin "genç lenin" kitabını okumuş, ileriki yaşlarında rusça öğrenmiş, 90'lı yıllarda rusya'da protestolar organize etmiş ve şu anda rusya'ya girişi yasaklı, kendini marksist olarak tanımlayan milo rau'nun "lenin"i: lenin'in rusya kırsalındaki çiftlik evindeki son günlerini. troçki orada, stalin orada. iki saat boyunca karakterler arasında bir sürü siyasi, kültürel, toplumsal ve "insani" tartışma oluyor. ve açıkçası konuya biraz yabancı (yani bu tarihi figürler hakkında okumamış, onları yüzeysel bilen) biri olarak bu tartışmalardan çok bir anlam çıkardığım söylenemez. rau'nun "lenin"ini; bütün o dönemi, o tarihi figürleri, felsefelerini ve aralarındaki iktidar savaşını derinlemesine bilenler için müthiş bir beyin fırtınası olabilir, ama benim için değildi.



fotoğraflar: thomas aurin

benim için rau'nun "lenin"inin en ilginç tarafı rau'nun lenin'i bir kadın oyuncuya oynatması, bununla da kalmayıp; lenin'i oynayan sarışın, saçları açık, güzel bir kadın olan ursina lardi'nin makyajla (yani kelleştirilmiş saçları ve yaşlandırılmış yüzüyle) lenin'e bürünmeden önceki oyunun ilk yarısında; o "sarışın, saçları açık, güzel bir kadın olan" lenin'in doktorundan ve hizmetindeki askerden ciddi anlamda (yani erkek egemen dünyada kadına reva görülen anlamda) kötü muamele görmesiydi.
doktorun lenin'in "kıçına" bir iğne yapışı, bunu yapmak için onu bir soyuşu, hizmetindeki askerin lenin'i yatağında bir ters çevirişi var ki, bu kadar hoyratça olabilirdi! işte o anlarda benim gibi lenin'i çok az tanıyor olsanız dahi, onun güç dengelerinin tekrar belirlendiği tekinsiz ve saptırılmış bir ortamda stalin tarafından savunmasız ve yapayalnız bırakıldığını çok açık ve net bir şekilde anlıyorsunuz. rau bunu yabancılaşmanızı sağlayarak başarıyor; lenin diye hitap edilip kötü davranılan figürü "sarışın, saçları açık ve güzel bir kadına" oynatarak.
ne zaman güzel ursina lardi makyajla yaşlı lenin'e dönüşüyor, oyun sepya renkli tarihi bir dramaya yelken açıyor.

halbuki, milo rau'nun ursina lardi ile schaubühne'de bir önceki işbirliği "mitleid. die geschichte des maschinengewehrs" hakkında ayşe draz'ın enfes yazısını tekrar okuyarak amsterdam'a gelmiş, bir akşam önceki "lam gods"dan çok etkilenmiştim; ne beklentilerim vardı bu oyundan!

16 Mart 2017 Perşembe

berlin'den..

castorf'un volksbühne'deki ilk yıllarından bir fotoğraf..

berlin tiyatro dünyasında bu yaz bir dönem kapanıyor. sadece almanya'nın ve almanca konuşulan ülkelerin değil dünya tiyatrosunun önemli noktalarından berliner ensemble ve volksbühne am rosa luxemburg platz kurumlarının başlarındaki, sadece alman değil dünya tiyatrosunun efsanevi tiyatro adamları claus peymann ve frank castorf genel sanat yönetmenliği görevlerini başkalarına devretmek zorunda bırakıldılar. peymann 18, castorf 25 senedir bu kurumları yönetiyorlardı. kurumların bağlı olduğu yerel hükümet, berlin için yeni bir vizyon oluşturmak uğruna, bu iki tiyatro çınarının üzerini çizdi.

söz konusu bu iki devir teslimin bir çok sonucundan biri, bu kurumlarda halihazırda sahnelenmekte olan ve hatta 2017'in ilk aylarında prömiyer yapmış olan bütün repertuarın 15 temmuz 2017'deki sezon kapanışından sonra bir daha izlenemeyecek olması. yani, örneğin berliner ensemble'da, dünyaca ünlü tiyatro adamı robert wilson'ın -geçen mayıs ayında istanbul tiyatro festivali'nde izlediğimiz- "die dreigroschenoper" (üç kuruşluk opera), "faust I und II", "shakespeares sonette" ve "peter pan" rejilerinin yanısıra daha aralık başında prömiyer yapmış olan beckett'in "endspiel" (oyun sonu) adlı işi, ya da volksbühne'de mart başında prömiyer yapan yedi saatlik castorf rejisi "faust" gün sayıyor. bu iki örneği çoğaltmak mümkün: yıllardır berliner ensemble'ın kapalı gişe prodüksiyonlarından olan peter stein rejili, klaus maria brandauer'in başrolünde oynadığı "der zerbrochene krug" (kırık testi), volksbühne'deki bir çok herbert fritsch, chrsitoph marthaler ve -yine geçtiğimiz istanbul tiyatro festivallerinden birinde istanbul'da volksbühne yapımı bir işini izlediğimiz- rene pollesch rejili iş maalesef tarihe karışmış olacak.
tabii, bu durum bu iki kuruma özgü bir olgu değil; almanca konuşulan ülkelerdeki tiyatro kurumlarının geleneği, genel sanat yönetmeni değiştiğinde kuruma dair her şeyin değişiyor olması. her genel sanat yönetmeni kendi özgün bakışını kuruma yansıttığı için; kendi repertuarını, kendi birlikte çalışmak istediği yönetmenleri, sahne tasarımcılarını, oyuncuları beraberinde getiriyor ve hatta kurumun internet sitesi ve broşür tasarımları bile değişiyor; giden de, birlikte çalıştığı sanatçıları genellikle gittiği kuruma beraberinde götürüyor, ancak maalesef önceki kurumdaki yapımları tekrarlamıyor.

volksbühne'nin amblemi "das laufende rad / raueber-rad" (ayaklı/haydut tekerlek) castorf'un 1992'de volksbühne'deki ilk rejisinden, schiller'in ""die raeuber" (haydutlar) oyunundan esinle ortaya çıkmış. amblemin tasarımı geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, castorf'un bütün işlerinin ve dünya tiyatrosunun avantgarde sahne tasarımcısı bert neumann'a ait.

volksbühne'nin bilet fuayesine kurulmuş sergi mekanında castorf dönemine ait yapımların görsellerine votka shotlar eşlik ediyor..

tabii ki, seyirci olarak bu işleri bir daha seyredemeyecek olmanın ötesinde, bu devir teslimlerin esas götürüsü, yaklaşık iki yıldır almanya'da tartışılmakta olduğu gibi, yeni genel sanat yönetmenleriyle birlikte bu kurumların kimliklerinin ciddi şekilde zedelenecek olma ihtimali. hele de volksbühne'nin başına bir tiyatro insanının değil de, bir müze direktörünün, tate modern'den ithal edilen hollandalı chris dercon'un geçirilecek olması bu kuşkuları güçlendiriyor. volksbühne çalışanları ve almanya'nın önde gelen sanatçıları berlin idaresine mektuplar mı yazmadılar, claus peymann ayrıca bir yazı mı kaleme almadı; kaygı, volksbühne'nin tiyatro üreten bir kurum olmaktan çıkarılıp, ağırlıklı olarak yabancı yapımların turneye geleceği bir sahneye dönüştürülecek olması. yapılmayan kalmadı ama idare kararından geri dönmedi; dercon da belli aralıklarla berlin'de basın toplantıları düzenleyerek, volksbühne'nin mevcut yapısını sürdüreceği garantisini vermeye çalıştı. bakalım zaman bize neler gösterecek..
mimar oskar kaufmann'ın 1914'te tasarladığı volksbühne, kuruluşundan itibaren, mimarisi de dahil olmak üzere, belli bir kimliği olan bir kurum: adı üzerinde -ve binasının üzerinde yazdığı gibi- "die kunst dem volke" (halka adanmış sanat); her zaman avantgarde, alışılmamış, eleştiren ve sol tandanslı işlerin üretildiği bir mekan.
berliner ensemble da malum, brecht'in mirası, onun tiyatrosu. buranın başına da, şu sıralar schauspiel frankfurt'ta son zamanlarını yaşayan oliver reese geçecek. adı ingilizmiş gibi dursa da, reese alman bir yönetmen-dramaturg. 2009'da frankfurt'a zaten berlin'den, maxim gorki theater'daki başdramaturgluk görevinden gitmiş, dolayısıyla tanıdığı bir şehre geri dönüyor; dinamizmini ve yaptıklarını sevmiş ve benimsemiş olan frankfurt'luları ardında bırakarak..

mart 2017, castorf'un "faust" prömiyeri öncesi...

chris dercon ile oliver reese neyi ne kadar başaracaklar şimdiden öngöremeyiz, ancak şimdiden bildiğimiz bir şey var ki, peymann'ın 18 yılda, castorf'un 25 yılda oyuncularla, tasarımcılarla ve yönetmenlerle büyüttükleri, yeşerttikleri ve olgunluğa eriştirdikleri iki müthiş ekibin, berliner ensemble ile volksbühne'nin işlerini dağılmadan önce izleyebilmek için dört ayın kaldığı; ekipler dağılacağı için mevcut yapımların önümüzdeki sezon turneye çıkma ihtimali de yok maalesef.
bu yüzden ne yapıp edip, robert wilson'ın, leander haussmann'ın, claus peymann'ın berliner ensemble'da; frank castorf'un, christoph marthaler'in, herbert fritsch'in, rene pollesch'in volksbühne'de sahneledikleri işleri son kez görebilmek için 15 temmuz'a kadar berlin'e gitmek gerek!

14 Aralık 2009 Pazartesi

"ich bin ein berliner!"







sevgili dostum k. haftasonu kaçamağımı öğrenince "du bist ein berliner" demişti, evet gerçekten de ben berlin'i seviyorum.

üç büyük arasında hangisini tercih edersin deseler; londra mı, paris mi, berlin mi, cevabım berlin olur.
ilkinde zaten hala kraliyet mevcut, ikincisinde ise anlı şanlı saltanat günlerinin izlerini kentte ve kurumlarını kent sakinlerinde görmek mümkün. londra ve paris, zamanının sömürge imparatorluklarının başkentleri; kibirleri hala baki.
berlin ise, bence, -herşeyin ötesinde- insancıl bir kent. yakın tarihindeki soykırımdan arınabilmek (ve belki de günah çıkartmak) için insan haklarını, eşitliği, sosyal devleti yüceltmiş bir kent. insanları sevecen, saygılı, güleryüzlü, yardımsever ve konuşkan. sokakları yemyeşil (sonbaharda sarı), herkes için ulaşılabilir, sakin ve temiz. ve tabii ki sanat ile dopdolu.

berlin'de sayısız özel tiyatronun yanısıra beş tane tiyatro tarihinin köşetaşı tiyatro kurumu var: berliner ensemble, schaubühne, volksbühne, maxim gorki theater, deutsches theater. üç operası var: staatsoper unter den linden, deutsche oper, komische oper. dört senfoni orkestrası ki bunlardan biri dünyanın en iyisi: berliner philharmoniker.
avangarde gösterilerin mekkesi hebbel theater, sıradışı gösterilerin mekanı sophiensaele, sacha waltz'ın mekanı radialsystem, revü ve konserlerin vazgeçilmez mekanları admiralpalast ve friedrichpalast... saymakla bitmez!
berlin sahneleri, paris'e nazaran dünya'ya daha kapalı, ancak ne gam; sahne sanatları deyince alman rejisörler 20.yüzyıl boyunca bu sanatı şekillendiren başlıca aktörlerden biri olmuşlar, dolayısıyla berlin'de sadece alman rejisörleri izlemek bile yeterince doyurucu.

bunları düşünürken, bir kere daha yolum berlin'e düştü geçtiğimiz haftasonu; kendime bir tiyatro ziyafeti çektim: bausch x 2, 1 wilson, 1 gotscheff, 1 castorf.
başlıca amacım spielzeit europa'ya konuk olan tanztheater wuppertal pina bausch'un 1976 yılı başyapıtı, brecht/weill gecesi projesi, "die sieben todsünden" (yedi ölümcül günah)'ı seyretmekti. sevdiğim sanatçılardan aynı eseri iki kere seyretme alışkanlığımı bozmayıp, cumartesi ve pazar akşamları için birer bileti yedi ay önce satın almıştım [o zaman daha pina bausch hayattaydı].
geçen ay, berlin'in yerleşik tiyatro kurumlarının aralık programı kesinleşince "yedi ölümcül günah"a; müthiş bir şans eseri -seyretmeyi çok arzuladığım- robert wilson ile rufus wainwright'ın berliner ensemble ile sahneledikleri "shakespeares sonette" ve berlin'in bohem tiyatrosu volksbühne am rosa luxemburg platz'da dimiter gotscheff'den "prometheus" ve frank castorf'dan "medea" eklendi.

2009'un ekiminde kapılarını açan, david chipperfield'in 10 yılda küllerinden yeniden canlandırdığı "neues museum" ise haftasonu kaçamağımı mesleki açıdan zenginleştiren, ufkumu açan, nefesimi kesen (ve kendi ülkemdeki uygulamaları düşününce umutsuzluğa iten) bir deneyimdi.

bütün izlenimlerimi zaman buldukça teker teker buraya taşımak istiyorum. bu prolog olsun...