kurt weill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurt weill etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Aralık 2025 Salı
19 Mayıs 2025 Pazartesi
15 Ocak 2025 Çarşamba
15 ocak 1989, pazar
Etiketler:
ali düşenkalkar,
bertolt brecht,
cengiz daner,
deniz gökçer,
engin şenkan,
gösteri kitapçığı,
ışıl yücesoy,
istanbul devlet tiyatrosu,
kurt weill,
mustafa avkıran,
tiyatro,
yücel erten
12 Aralık 2024 Perşembe
12 ARALIK
1920 maurice ravel'in la valse adlı bale müziğinin dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş
1977 john travolta'nın başrolünü oynadığı, bee gees'in müziklerini yaptığı saturday night fever filmi gösterime girdi
1998 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da bir yıl önce hayatını kaybeden soprano zehra yıldız anma gecelerinden ilki düzenlendi
2009 bu ve ertesi akşam berlin'de haus der berliner festspiele'de wuppertal tanztheater pina bausch topluluğundan pina bausch'un bertold brecht - kurt weill akşamı die sieben todsünden'i seyrettim; anna 1 ve anna 2 rolünü julie shanahan canlandırıyordu, şarkıları mechthild grossmann söylüyordu.
aynı gün matinede volksbühne am rosa-luxemburg platz'da dimiter gottschef'in prometheus adlı oyununu seyrettim
Etiketler:
bee gees,
bertolt brecht,
dans,
dans tiyatrosu,
dimiter gotscheff,
john travolta,
kurt weill,
maurice ravel,
pina bausch,
tanztheater wuppertal,
tarihte bugün,
tiyatro,
vals
14 Ekim 2024 Pazartesi
14 EKİM
1952 modernist binaların en etkililerinden biri olan ve le corbusier tarafından tasarlanan unité d'habitation fransa'nın marsilya şehrinde kullanıma açılmış
1964 martin luther king jr. nobel barış ödülü'ne değer görülmüş
1988 necip mahfuz nobel edebiyat ödülü'ne değer görüldü
2007 brecht'in berlin'deki efsanevi tiyatro topluluğu berliner ensemble yapımı olarak, efsanevi binası theater am schiffbauerdamm'da annem ve babamla robert wilson'ın yönettiği üç kuruşluk opera'yı seyrettik
2018 aurelien bory'nin sahnelediği christoph willibald gluck'un orfee et eurydice operasını paris opera comique'de seyrettim
2018 aynı gün suarede theatre des champs-elysees'de sunwook kim & berlin filarmonisi solistleri oda müziği konserine gittim
Etiketler:
aurélien bory,
bertolt brecht,
c.w. gluck,
edebiyat,
konser,
kurt weill,
le corbusier,
Martin Luther King,
mimarlık,
necip mahfuz,
opera,
orfeus ve euridike,
robert wilson,
tarihte bugün
11 Eylül 2024 Çarşamba
11 EYLÜL
1951 igor stravinski'nin the rake's progress adlı operasının dünya prömiyeri venedik'te la fenice operası'nda gerçekleştirilmiş
1995 1. leyla gencer uluslararası şan yarışmasının finali istanbul cemal reşit rey konser salonunda gerçekleştirildi, annem ile ben de seyirciler arasındaydık
2001 kayahan ağabey (türkantoz) ile okuldaydık, kürsüde herkes çıkmıştı, biz kürsünün yanındaki atölyede o sırada girdiğimiz yarışma için çalışıyorduk; kayahan ağabey'in annesi aradı ve hemen eve gelin dedi, new york'ta ikiz kulelere saldırı olmuştu. evlerimize gittik ve bu feci olayı hollywood filmi gibi televizyonlarımızdan izledik
2022 gent'te kalırken trenle günübirliğine antwerp'e gidip matinede opera vlaanderen yapımı ivo van hove'nin sahnelediği brecht & weill müzikli tiyatrosu aufstieg und fall der stadt mahagonny'i seyrettim
2022 pandeminin hafiflemeye başladığı dönemde iki kere yakalamaya çalışıp, birinde covid kuralları gereği yurtdışına çıkamadığım, diğerinde vpn ile kendimi yurtdışında göstererek sadece hollanda sınırlarında çevrim içi olan yayını alamadığımdan seyredemediğim fc bergman'ın the sheep song adlı işini nihayet canlı seyrettim, suarede gent'te
31 Ağustos 2024 Cumartesi
31 AĞUSTOS
1932, cumhuriyet gazetesi
1934, cumhuriyet gazetesi
1848 johann strauss tarafından bestelenen ve aynı adı taşıyan mareşale ithaf edilen radetzky marşı'nın dünya prömiyeri viyana'daki wasserglacis'te yapılmış
1928 bertold brecht ile kurt weill'ın müzikli tiyatro yapıtı üç kuruşluk opera'nın dünya prömiyeri berlin'deki schiffbauerdamm tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş
1987 michael jackson'ın martin scorcese tarafından yönetilen bad müzik videosu televizyonda ilk kez gösterildi
1993 50. venedik film festivali'nde çok sevdiğim iki yönetmenin çok sevdiğim filmleri ortaklaşa altın aslan ödülüne layık görüldüler: robert altman'ın yönettiği short cuts ve krzysztof kieslowski'nin yönettiği trois couleurs: bleu
2018 ilk defa berlin'de tanz im august festivali'nde bir gösteri seyrettim; pina bausch'un ölümünün ardından tanztheater wuppertal topluluğu tarafından sahnelenen ve bir akşamın bütününü kaplayan ilk yapıt olan alan lucien oyen'in bon voyage bob adlı gösterisi
Etiketler:
alan lucien oyen,
bertolt brecht,
dans tiyatrosu,
johann strauss,
krzysztof kieślowski,
kurt weill,
martin scorsese,
michael jackson,
müzik,
robert altman,
sinema,
tanz im august,
tanztheater wuppertal
12 Temmuz 2024 Cuma
12 TEMMUZ
1987 dünyanın en iyi arp sanatçılarından nicanor zabaleta'yı istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da dinledim
1990 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da john mclaughlin'i kendi bestelediği gitar ve orkestrası için akdeniz konçertosu'nu bryden thomson şefliğindeki iskoç ulusal orkestrası'yla çalarken dinledim
1991 istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da ilk defa the paul taylor dance company'i seyrettim
1992 istanbul st. antuan kilisesi'nde ilk defa bir konser dinledim; org & trompet konserinin sanatçıları bernard soustrot ile françois-henri houbart idi
1993 andrew lloyd webber'in, billy wilder'ın 1950 tarihli aynı adlı filminden uyarlanan, başrollerinde patti lupone ve daniel benzali'nin yer aldığı sunset boulevard müzikalinin dünya prömiyeri londra'daki adelphi tiyatrosu'nda gerçekleştirildi
1994 harbiye açıkhava tiyatrosu'nda milton nascimento'yu ve toots thielemans'ı dinledim
1997 harbiye açıkhava tiyatrosu'nda sezen aksu ve eleftheria arvanitaki'nin konuk olarak katıldıkları night ark konserini dinledim
2012 istanbul arkeoloji müzesi bahçesi'nde çok sevdiğim caz kontrbasçılarından lars danielsson'u, dörtlüsüyle dinledim
2023 aix-en-provence opera festivali'nin prestijli mekanı theatre de l'archeveche'da thomas ostermeier'ın comedie française topluluğu ile sahneye koyduğu bertold brecht & kurt weill'ın üç kuruşluk operası'nı seyrettim
Etiketler:
andrew lloyd webber,
bertolt brecht,
caz,
dans,
john mclaughlin,
konser,
kurt weill,
lars danielsson,
müzik,
müzikal,
nicanor zabaleta,
night ark,
paul taylor,
tarihte bugün,
thomas ostermeier
7 Temmuz 2024 Pazar
07 TEMMUZ
1550 orta amerika'da binyıllardır içecek olarak popüler olan çikolata avrupalılar tarafından ilk defa keşfedilmiş
1881 carlo collodi tarafından bir araya getirilen pinokyo'nun maceraları'nın ilk hikayesi roma'da yayınlanmış
1985 boris becker 17 yaşında wimbledon'u kazanarak en geç tenisçi ünvanını aldı
1990 roma'daki caracalla hamamları'nda plácido domingo, josé carreras ve luciano pavarotti'nin yer aldığı ilk üç tenor konseri gerçekleşti; konserin kaydı dünyanın en çok satan klasik müzik plağı oldu
1990 martina navratilova wimbledon'da 9. tek kadınlar şampiyona olarak rekora imza attı
1996 ud sanatçısı rabih abu-khalil'i ilk defa canlı dinledim; istanbul atatürk kültür merkezi konser salonu'nda
2011 istanbul rumelihisarı'nda münih theater am gaertnerplatz topluluğu yapımı thomas schulte-michels'in sahneye koyduğu bertold brecht - kurt weill'in mahagonny kentinin yükselişi ve düşüşü'nü seyrettim
2016 yıllar sonra helsinki ve istanbul versiyonlarını da deneyimleyeceğim, stefan kaegi'nin tasarladığı remote serisinin rimini protokoll & gorki theater ortak yapımı olan remote mitte versiyonunu deneyimledim
2019 anna netrebko'yu ilk defa seyrettim; arena di verona'da franco zeffirelli'nin sahneye koyduğu verdi'nin il trovatore operasında; yanımda arkadaşlarım gizem, ayşe ve selim vardı
2023 ilk defa avignon off'da gösteriler seyrettim; sabah 10:00'dan akşam 23:00'e kadar toplam yedi gösteri seyrettim
Etiketler:
anna netrebko,
bertolt brecht,
çikolata,
festival off avignon,
franco zeffirelli,
konser,
kurt weill,
müzik,
opera,
pinokyo,
stefan kaegi,
tarihte bugün,
tenis,
verona arenası opera festivali
7 Haziran 2024 Cuma
07 HAZİRAN
1905 dresden'de ernst ludwig kirchner, fritz bleyl, erich heckel ve karl schmidt-rottluff, dışavurumcu bir sanatçı grubu olan brücke'yi kurmuşlar
1933: başrollerinde lotte lenya ve tilly losch'un yer aldığı, koreografisini george balanchine'in yaptığı bertolt brecht ile kurt weill'ın yedi ölümcül günah adlı yapıtının dünya prömiyeri paris'teki théâtre des champs-élysées'de gerçekleştirilmiş
1994 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda james brown'u canlı dinledim
2010 aya irini'de arvo paert'in adem'in yakarışı isimli yapıtının dünya prömiyeri gerçekleştirildi; borusan istanbul filarmoni orkestrası, estonya filarmonik oda korosu ve vox clamantis'i tõnu kaljuste yönetiyordu
2016 sidi larbi cherkaoui'nin eastman topluluğu ile sahnelediği fractus V adlı gösteriyi paris grande halle de la villette'te seyrettim
2018 ilk defa diana damrau'yu canlı dinledim; borusan istanbul filarmoni orkestrası'nı pavel baleff yönetiyordu
9 Mart 2024 Cumartesi
09 MART
1776 adam smith ulusların zenginliği'ni yayınlamış
1842 giuseppe verdi'nin nabucco operasının dünya prömiyeri milano'da teatro alla scala'da gerçekleştirilmiş
1844 giuseppe verdi'nin ernani operasının dünya prömiyeri venedik'te teatro la fenice'de gerçekleştirilmiş
1868 ambroise thomas'nın hamlet operasının dünya prömiyeri paris'te gerçekleştirilmiş
1930 bertolt brecht ile kurt weill'ın müzikal tiyatro yapıtı mahagonny kentinin yükselişi ve çöküşü'nün dünya prömiyeri leipzig'de gerçekleştirilmiş
cumhuriyet gazetesi, 1944
1987 u2 the joshua tree albümünü yayınladı
2022 charles darwin'e ait, ünlü "hayat ağacı" taslağının da sayfaları arasında bulunduğu defterler, çalındıktan 22 yıl sonra gizemli bir şekilde cambridge üniversitesi kütüphanesi'ne iade edildi
Etiketler:
bertolt brecht,
charles darwin,
defter,
giuseppe verdi,
kurt weill,
müzik,
opera,
tarihte bugün,
u 2
19 Şubat 2024 Pazartesi
19 ŞUBAT
1931 georg wilhelm pabst'ın yönettiği die dreigroschenoper filmi berlin'de gösterime girmiş
2021 milo rau'nun grand theatre geneve yapımı olarak sahneye koyduğu wolfgang amadeus mozart'ın la clemenza di tito operasının sadece internetten yayınlanan dünya prömiyerini izledim
10 Ekim 2023 Salı
aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler IV - thomas ostermeier'den üç kuruşluk opera
gösteriyi beklerken, 12.07.2023, théâtre de l’archevêché (fotoğraf: mehmet kerem özel)
2019 yılındaki festivalde ünlü Belçikalı tiyatro yönetmeni Ivo van Hove’nin sahneye koyduğu başka bir Weill-Brecht ortak yapıtı “Mahagonny Kentinin Yükselişi ve Düşüşü”nün başarısının ardından (ki bu yapımı geçen yıl Antwerp'te canlı seyretme şansım oldu, hakkında da yazmıştım, merak edenler buraya tıklayabilirler), yönetmen koltuğunda bu sefer yine ünlü bir tiyatro yönetmeni, Alman Thomas Ostermeier oturuyordu. Fransa’nın en eski tiyatro topluluğu Comédie-Française ise festivale, 75 yıllık tarihinde ilk defa konuk oldu.
Festivalin ünlü mekânı, eski başpiskoposluk sarayının avlusundan açık hava tiyatrosuna dönüştürülen L’Archevêché (Başpiskoposluk) Tiyatrosu’nda sahnelenen gösterinin orkestra şefliğini, kendi topluluğu Le Balcon’u yöneten Maxime Pascal üstlenmişti.
Ostermeier ile Pascal’ın bu projesi; Alexander Pateau tarafından Fransızca’ya yeni bir çevirisi yapılan, müzik açısından ise Weill’ın istekleri doğrultusunda 1928’deki özgün versiyonuna sadık kalınan ve 1937 yılında bu yapıt için bestelenmiş ancak hiç icra edilmemiş bir şarkının (Pauv’ Madam Peachum) eklendiği yepyeni bir yapımdı.
Üç Kuruşluk Opera, John Gay (şarkı sözleri) ile Johann Christoph Pepusch'un (müzik) 1728 tarihli Dilenci Operası'nın Elisabeth Hauptmann tarafından Almanca’ya çevrildikten sonra Brecht’in yaptığı bir uyarlamadır. Adında “opera” tabiri geçmesine rağmen, konvansiyonel anlamda bestelenmiş bir opera değildir; opera sanatçılarından çok, şarkı söyleyen oyunculara ihtiyaç duyulan bir yapıttır. Özgün başlığı “Bir girişi ve dokuz sahnesi olan müzikli bir yapıt” olarak geçer. 18. yüzyıl Londra’sının Soho bölgesinde hüküm süren suç çetesi lideri Macheath, nam-ı diğer Sustalı Mackie’nin başından geçenleri anlatan yapıt; burjuvazi, polis ve yasadışı çeteler arasındaki ilişkilere odaklanır ve böylece yolsuzluk, sömürü ve hırsızlık üzerinden burjuvazi ile devletin birlikte sürdürdükleri kapitalist düzenin kirli çamaşırlarını ortaya serer.
Herhangi bir çağdaş sahnelemede artı puan olabilecek natüralist bir dekor yerine boş sahnede konstrüktivist stilde hareketli merdiven ve köprülerden oluşan sahne tasarımı (Magda Willi), farklı şekil ve boyutlarda asılmış panolardan verilen, giderek günümüz imajlarına dönüşen yine konstrüktivizm esinli grafik video görüntülerinin (Sébastien Dupouey) kurduğu zamansız arka plan, renkleri ve payetleriyle göz alıcı ve çağdaş kıyafet tasarımı (Florence von Gerkan) ve baştan sona sahnenin en önünde sabit duran dört ayaklı mikrofonun kullanımı gibi öğeler yönetmen koltuğunda, Berlin’de 1999’dan beridir genel sanat yönetmeni olduğu ünlü Schaubühne Tiyatrosu’nda ve İstanbul Tiyatro Festivali’nin çeşitli edisyonlarında bir çok zihin açıcı, provokatif, perspektif değiştirici ve dantel gibi ince ince işlediği yapıtını seyretme imkanı bulduğum Thomas Ostermeier oturunca temel olarak zaten olması gerekenler olarak kalıp, tatmin edici niteliğe ulaşmıyorlardı. Brecht’ten sadece kariyerinin en başında, 1997’de “Adam Adamdır”ı yönetmiş olan Ostermeier’den, yıllardır neokapitalist dünya düzenine karşı en yoğun halk hareketlerinin gerçekleştiği Fransa’da sahnelediği bir Brecht oyununda çok daha radikal bir yorum bekledim. Yoksa, gösteri temsil ile gerçeklik arasındaki farkı ortadan kaldıran, oldukça vaatkâr bir başlangıç yapmıştı: Bir karakter diğerine nereden geliyorsun diye sormuş, diğeri “sahne arkasından” diye cevap vermişti. Metne yapılan doğaçlama eklemeler de özellikle gösterinin ilk yarısına kabare karakteri kazandırarak, yapımın eleştirel tarafını güçlendirdi.
Belki de Ostermeier’in yorumunun en radikal tarafı, kendisi de selama çıktıktan sonra sahnedeki herkesin birlikte söylediği kapanış korosuna, Brecht’in 1948 yılında eklediği ama sonradan çıkarılmış ve yayınlanmamış olan “yeni faşistler”i kınayan kısmının eklenmiş olmasıydı.
Le Balcon’u yöneten orkestra şefi Maxime Pascal’ın Weill’in müziğini elektro gitar ve klavye ekleyerek modernize ettiği versiyon kulağı tırmalamıyordu. Macheath’te Birane Ba, Brown’da Benjamin Lavernhe ve Jenny’de Elsa Lepoivre hem tiyatral hem de müzikal açıdan başarılıydılar. Peachum çiftinde Comédie-Française’in efsanevi aktörlerinden Christian Hecq ile Véronique Vella harikalar yarattılar. Polly’i canlandıran Marie Oppert ise sesini kullanmadaki deneyimiyle herkesten bir adım öne çıktı, ancak bu durum diğerleriyle uyuşmayan bir liriklik yaratması açısından rahatsız ediciydi.
gösteriyi alkışlarken, 12.07.2023, théâtre de l’archevêché (fotoğraf: mehmet kerem özel)
“L’opéra de quat’sous” Comédie-Française’in repertuvarının bir parçası olarak sezon boyunca Paris’te sahnelenecek.
22 Eylül 2022 Perşembe
Ivo van Hove’den film stüdyosunda geçen zamansız bir “Mahagonny”
1930 yılında Leipzig’de prömiyer yapan, kısa adıyla “Mahagonny” kült bir yapıt olarak Brecht ile Weill'in altı yıllık ortaklıklarının zirvesidir. Bütün kült ve döneminin ötesinde yapıtlar gibi, örneğin Stravinski’nin Bahar Ayini’nin 1913’te Paris’teki ilk sahnelenişinde olduğu gibi, prömiyerinde (Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi sempatizanlarının düzenlediği) protestolarla karşılanmış ve gösteri yarıda kesilmek zorunda kalmıştır.
Eski adı Toneelgroep Amsterdam olan International Theatre Amsterdam’ın 2001’den beridir genel sanat yönetmeni olan Ivo van Hove’nin Aix-en-Provence Opera Festivali, New York Metropolitan Operası ve Flaman Opera ve Balesi ortak yapımcılığında sahnelediği “Mahagonny” operası boş bir sahnenin ortasında durmakta olan birkaç basamaklı ince bir platform ve ona monte edilmiş devasa bir ekran ile başlar. Üç kafadar hapishane kaçkınının çölün ortasında sıfırdan Mahagonny adını verdikleri kenti kurmaları gibi, sahne de yavaş yavaş gerek eşya gerekse insan olarak kalabalıklaşır. Kente ilk gelenler fahişelerdir, onlarla birlikte sahnenin bir kenarına makyaj masalarından oluşan bir kulis yerleştirilir. Oturdukları kentlerinde sıkıntıdan ölmekte olanlar (o sırada iç içe dairelerde yürüyen insanlar tam bir kısırdöngü sıkıntısını betimlemektedirler) ve ardından Alaska’da altın bulup zengin olmuş oduncular Mahagonny’e akın ederler. Zamanla sahnenin tamamı bir film stüdyosuna dönüşür. Ayaklı ışık spotları, kameralar, gölgesiz ışık kaynağı sağlayan tavandan sarkıtılmış çoklu aydınlatma sistemi ve devasa yeşil duvarlar sahneyi doldurur.
Van Hove, sahnelemelerindeki başat anlatı araçlarından biri olan sahnede/n kameramanlarla yapılan canlı çekimin sahnedeki ekran/lar/a naklen yansıtılması yöntemini, bu sefer belki de bundan önce hiç olmadığı kadar isabetli bir şekilde, hikayede insanlara geçirtilen boş zaman üzerinden para kazanmak için kurulmuş yapay eğlence kenti ile yaklaşık 120 yıldır yapay eğlencenin üretildiği sinema endüstrisini örtüştürmek için kullanır. Van Hove’nin, bunun üstüne bir de, dört eğlence türünün anlatıldığı ikinci perdede yeşil ekran efektini devreye sokması hem genelde Brecht’in tiyatro anlayışıyla hem de insani duyguların körelmesi (yapaylaşması) bağlamında özel olarak bu yapıtla doğrudan ilişki kurmasını sağlar. Sahnenin solundaki, arkası devasa yeşil panolarla kaplı film setinde çekilen görüntünün naklen olarak sahnenin sağındaki devasa ekrana, ama arka planına solda olmayan görüntüler bindirilerek sunulması; örneğin seks sahnesinde solda erkeklerin teker teker ilişkiye girdikleri kadının aslında fiziksel olarak olmaması ama sağdaki ekran görüntüsünde olması, boks müsabakası sonunda ölecek olan karakterin, bütünüyle yeşil kıyafetler giydirildiği için ekrandaki görüntüde görünmeyen biriyle (bir “şey”le) dövüşüyor olması Mahagonny sakinlerinin (yani erkeklerinin) aslında yapmadıkları eylemlerle, yapay eğlence dünyasının içlerini boşalttığı, duygularını körelttiği insanlara dönüşmelerini aktarır bizlere. Zaten, ancak duyguları o kadar köreltilmiş bir topluluktan bir kişi bile ilerleyen sahnede, parası olmadığı için herkese ısmarladığı içkileri ödeyemediği için çıktığı mahkemede ölüme mahkum edilen Jim Mahoney yargılanırken, ona arka çıkmaz, onu savunmaz, sevgilisi fahişe Jenny bile ona borç para vermekten imtina eder, hatta o kadar ki, hepsi Mahagonny’nin kurucuları üç kafadarın popülist söylevleriyle onların akıllarını çelmeleriyle Jim’in mezarını kazarlar, katline, parçalanmasına, adeta vahşi kapitalizme yem olmasına ortak olurlar, ve işin acısı, bununla da kalmaz, akbabalar gibi cesedinin üzerine üşüşürler.
2019 yazında ilk defa Aix-en-Provence Opera Festivali’nde sahnelenen üç saatlik bu yapım içinde bulunduğumuz Eylül ayının başında Flaman Opera ve Balesi’nin 2022-23 sezonunu açtı ve kurumun Antwerp ve Gent’teki binalarında dönüşümlü olarak sahneleniyor. Van Hove, bir Brecht-Weill yapıtı için görkemli sayılabilecek sayıda bir ekibin, sahne teknisyeninden korosuna, solistlerinden figüranlarına yaklaşık 60 kişinin bizzat sahne üzerinde yer aldığı “Mahagonny”i, hem yukarıda anlattığım gibi düşünsel olarak Brecht’in tiyatro anlayışına sadık kalarak hem de bu devasa ekibi matematiksel titizlikle tasarladığı hareket düzeni sayesinde yöneterek sahneleniyor. Sahne arkasında ise van Hove’ye yıllardır birlikte çalıştığı yaratıcı ekip, aynı zamanda hayat arkadaşı olan sahne ve ışık tasarımcısı Jan Versweyveld, kostüm tasarımcısı An D’Huys ve dramaturg Koen Tachelet destek veriyor. Böylece van Hove’nin artık bir imzaya dönüşmüş olan tarzı bu yapımda da kendini gösteriyor.
Yapımın müzik direktörlüğü üstlenen orkestra şefi Alejo Peréz, Weill’ın yapıt boyunca cazdan madrigale, cenaze marşından füge, salon danslarının ritimlerine uzanan geniş yelpazedeki müziğini ustaca yorumlayarak, orkestra çukurundaki yaklaşık 30 kişilik müzisyen grubunu yönetiyor. Jim Mahoney’de Leonardo Capalbo ile fahişe Jenny’de Katherina Persicke yetkin şancılıklarının yanı sıra oyunculuk kabiliyetlerini de konuşturuyorlar. Pina Bausch’un özgün Almanca “Orpheus und Eurydike” yapımında Orfeus partisini seslendirmiş/oynamış olan mezzo soprano Maria Riccarda Wesseling ise, van Hove’nin özellikle etkisini güçlendirdiği kadın karakterlerden Leokadja Begbick’te (Mahagonny’i kuran üç kaçkından biri) gerek müzikal yorumu gerek oyunculuğu gerekse postürüyle harikalar yaratıyor.
Ivo van Hove yıllardır sahneye koyma hayalini kurduğu ve her yıl tekrar tekrar sahneye koyabilecek kadar aşık olduğu “Mahagonny”i, “yaşamdaki durumlarından memnun olmayan ve esenliği zenginlikle karıştıran insanlar hakkında zamanımız için bir mesel” olarak adlandırıyor ve şöyle devam ediyor: “Mahagonny bir toplumun durumu, insanların neler yapabileceği ve tek bir amaç için bir araya geldiklerinde işlerin ne kadar çabuk kontrolden çıkabileceği hakkında kasvetli bir hikayedir.”
Van Hove “Mahagonny” yapımında günümüzdeki herhangi bir şiddet veya protesto olayı, kişi, topluluk, veya bir kent ile doğrudan ilişki kurmuyor, bunun yerine boşluğa düşmüş insanlığın vahşetini en sade şekliyle ortaya koyarak hiç eskimeyecek bir yapıtın hiç eskimeyecek bir yorumuna imza atmış oluyor.
[bu yazı 19 eylül 2022 tarihinde tiyatro dergisi'nde yayınlanmıştır.]
13 Haziran 2022 Pazartesi
on soruluk sohbetler 70 : Agnieszka Kazimierska
İstanbul Fringe Festival 2021-22 sezonunda heyecan verici bir karara imza atarak, sezon içinde her ay bir-iki yabancı gösteri sanatları topluluğunu İstanbul'da konuk etti. Böylece, şehirdeki diğer kültür-sanat kurumlarının organizasyon eksikliği nedeniyle sezon içinde yabancı gösteri sanatları topluluklarının pek uğrayamadığı İstanbul, adeta sezon boyu süren bir festival kazanmış oldu. Bu kapsamda İstanbul Fringe Festival'in, 17-24 Eylül 2022 tarihleri arasındaki yeni edisyonu öncesinde, sezon konuklarının sonuncusu Katie's Tales 19-21 Mayıs tarihlerinde şehrin üç farklı gösteri mekânında sahnelendi. Workcenter of Jerzy Grotowski and Thomas Richards'ın Açık Program'ı kapsamında Mario Biagini tarafından yönetilen ve Agnieszka Kazimierska tarafından tasarlanan ve oynanan Katie's Tales, sevgilisi tarafından korkunç bir olaydan sonra bir gün geri dönme sözüyle terk edilen genç bir kadının bir bahçede geçen hikâyesini anlatıyor. Heybemizdeki on soruyu, Agnieszka Kazimierska'a yönelttik.
Katie's Tales oyunundan Agnieszka Kazimierska, © Nikita Chuntomov
Tiyatronun özü sizce nedir?
İnsanlar arasında, zanaata dayalı, derin, anlamlı, canlı -dolayısıyla yüz yüze- ve besleyici bir karşılaşma. İlişkiye girebilme ustalığı gerektirir. İnsanların dikkatlerinin ya da niteliklerinin; saklı olanı uyandırmak için, tamamı kök salmış ve bedende yaşayan ve genellikle uykuda tutulan fikirler, idealler, hayaller, arzular arasında çıkılan ortak bir yolculuk için nazik bir taşıyıcıya dönüştüğü bir alan. Bir ortaya çıkarma ve ortaya koyma alanı. Cömert bir verme alanı. Vazgeçme alanı.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Evet kesinlikle. Her sanat, veya herhangi bir “sanat” bu güce sahip değildir, ancak kesinlikle tüm sanatlar dönüştürme potansiyeline sahiptir. Ben tiyatro, yaşayan sanatlar hakkında konuşmak istiyorum: Burada ve şimdi, fiziksel mevcudiyetin ve dikkatin paylaşıldığı bir mekânda gerçekleşen sanatlardan. Bu dönüştürücü güç pek çok düzeyde etkili olabilir, tiyatro sanatıyla meşgul olan hem aktörler hem de seyirciler, hem profesyoneller hem de profesyonel olmayan pek çok insan için çok değerli olabilir. Profesyonel tiyatro sanatları bağlamında yüksek bir dönüşüm ve iyileştirme potansiyeline sahip olduğunu sezdiğim bir şeyden bahsediyorum. Potansiyel var, ancak gerçekten dönüştürücü sanatlarla tanışmak kolay değil. Aksine, benim deneyimime göre bu nadiren gerçekleşiyor. Ama olasılık var, o yüzden işlemeye devam edelim.
Bu dönüşüm nasıl olduğunu biliyormuş gibi yapmayacağım. Bununla birlikte, sanatın nasıl dönüşebileceğine ve iyileştirebileceğine dair kendi düşüncemde ve anlayışımda bana yardımcı olacak bazı fikirler, imgeler veya kavrayışlar sunabilirim. Öncelikle sanatçının hem yaratım sürecinde hem de icra ettiği sanat eseri içinde bir dönüşüm geçirmesi gerekiyor. Bu dönüşüm benim için yeni fikirlerle ya da farklı bakış açılarıyla karşılaşmakla ilgili değil. Ya da tek başına sadece bu değil. Bu kesinlikle önemli, ancak dönüşümün potansiyeli çok daha ilerilere ulaşıyor. Bu olasılığın gerçekleşmesi için, oyuncunun çalışmasının vücuduna, zihnine ve kalbine ulaşması ve onları buna dahil etmesi gerekiyor. Belki de olayı biraz basite indirgeyen bu üçlü birbirleriyle bağlılar ve de bu tanımlamayı yapabilmemin en net yolunu sunuyorlar. İkincisi sadece duygularla ilgili değil, bundan daha fazlası olduğunu seziyorum. Daha fazlasının tam olarak ne olduğunu söyleyemesem bile. Duygular önemli ve Batı toplumlarında, özellikle olumsuz olmaya mahkum olan duygularımızı bastırmak için çok fazla eğitildiğimizi biliyorum; bazen bir odada birlikte hissetmek bile çok önemli ve dönüştürücü hale geliyor ve bu anlamlı bir şey. Ancak yaşayan sanatların dönüştürücü gücü bundan çok daha ileriye gidiyor. O zaman başka sorular da sorabiliriz: Nereye? Ve bu olasılığa nasıl yaklaşmalı? Bu, kendisini bu arayışa adamak isteyen bir sanatçı için ömür boyu sürecek bir arayış.
Yukarıda bahsettiğim dönüşüm anlayışı ile ilgili, son zamanlarda kafamda kök salmış bir fikirden bahsetmek istiyorum. Bu bir bakıma, insan etkileşimleri sırasında neler olabileceğini tanımlama girişimi. Geçenlerde şöyle düşündüm; iki insan bir araya geldiğinde, iki DNA dizisi gibiler, birbirinden (bilgi) "kopyalayan" iki DNA dizisi gibi; böylece yeni diziler inşa ediyor, var olanları güçlendiriyoruz, ötekinde algıladıklarımızı - bir insanın bilgileri, yapı taşları - kopyalıyor, onları yeniden doğruluyoruz. Ve böylece kendimizi ve birbirimizi inşa etmeye devam ediyoruz. Bu büyük ölçüde, kendimizde ve başkalarında algıladıklarımızı yansıtarak gerçekleşiyor. Tüm bilgileri yansıtarak: Bu bilinçli olarak fark edilen bilgi parçalarının yanı sıra tam olarak tanımlanamayan tüm bilgiler. Başka bir deyişle, birbirimizle etkileşime girdiğimizde, aramızda çalışan bütün bir iletişim otoyolları ağı var - düşünceler, fikirler, algılar, bilgiler, izlenimler, uyanmakta olan anılar. Hızla akan bu otoyolların bazı çalışmalarını fark ediyoruz ve diğerleri unutulmaya devam ediyor. Ancak bu buluşmanın niteliği, onun ve karşımızdakinin genel izlenimi, hem fark ettiğimiz bilgiler hem de bilinçli olarak kabul etmediğimiz bilgiler tarafından bilgilendiriliyor. Yani sadece fark ettiğimizi değil, her şeyi “kopyalıyoruz”, bu fark edilmeyen her şeyin ne olduğunu saptamak zor olsa bile. Bütün insan-organizmamız, başka bir insan-organizmanın her şeyini algılıyor ve “kopyalıyor”. Sadece düşünceleri, bakışları, davranış unsurlarını değil, her şeyi: Vücutta istenmeyen duyguları, anıları, rüyaları, ruh hallerini, ruh halini taşıyan en minimal kasılmaları…
İnsan alanımızda, hepimizin etrafında taşıdığımız ya da içinde yaşadığımız harika gizemli psişik bir bulutta yüzen ve yaşayan tüm bu unsurları. Biz “kopyalıyoruz” - yani algılıyoruz (bilinçli ve bilinçsiz olarak), muhtemelen diğerini hissederek (empati), ama aynı zamanda kendimizi bu kopyalanmış bilgilerden inşa ediyoruz. Tüm bunların ortasında zihnimiz, algıladığımız ve yorumladığımız şeye yön verme, yönlendirme gibi inanılmaz bir kapasiteye sahip. Şaşırtıcı bir yönlendirme kapasitesine sahip - aklımızı nereye yönlendirdiğimiz, düşüncelerimizi nasıl çerçevelediğimiz, etrafımızdaki gerçekliği okuma şeklimizi etkiliyor: Nasıl ve neyi algılıyoruz? Ayrıca bu bedenimizin ve psişik sıvılarımızın çalışma şeklini de etkiliyor.
Bazı fikirler, bazı düşünme biçimleri, bazı farkındalıklar bizi besler, sağlıklıdır, yaratıcıdır, hayat verir, düşünme, anlama, tasavvur etme, algılama kapasitemize ufuklar açar. Başka fikirler veya düşünme biçimleri ise köreltici, sağır edici, sağlıksız, sıkışmış, kısır, hasta olabilir. Ve böylece bir oyuncunun, bir performansçının sağlıklı, besleyici, dönüştürücü fikir ve ideallere uyum sağladığı, zihin, beden ve duygularının birbirleriyle temas ve iletişim halinde olduğu bir performansa tanık olmak, sahnede oyuncunun duygu ve duyum yollarının serbest kaldığı, yaşayan bir insanın düşünce sürecini deneyimlemek ve oyuncunun bu düşünceye tepki verdiğini gözlemlemek o zaman bir izleyici ve kendini sürekli olarak kendisinden ve diğerlerinden yeniden inşa eden bir DNA yapı zinciri olarak -vay, bu benim için “kopyalayabileceğim” ne müthiş bir zenginlik. Bunların hepsi bugünlerde benim zihnimde oynadığım bir dizi metafor, imge.
Ve bir izleyici olarak sanatın dönüştürücü gücünü düşünürken şunu da söylemek istiyorum ki tiyatronun diliyle dokunduğu, üzerinde durulması gereken önemli konular var ve bunlar dönüştürücü. Ayrıca nitelikli oyunculuk -şarkı söyleme, dans etme gibi işler, bir oyuncunun çalışmalarının niteliği bana estetik bir zevk, bazen şaşkınlık, bazen hayranlık, bazen bunların karışımını veriyor - ve bu da beni dönüştürüyor, önümde eylemekte olan bir insana tanıklığımın niteliğini değiştiriyor. Bir bakıma beni şok ediyor ve orada olmak, onlarla yüzleşmek, onların varlığına ve yaptıklarına karşı daha dikkatle, kendi içimde daha mevcut bir biçimde gözlemlemek için beni kışkırtıyor.
"Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Bu günlerde benim için zor bir soru. Ve birkaç nedenden dolayı. Birincisi, şu anda “ustalara” bakmamaya çalışıyorum. “Usta” bir “çırak”ı çağrıştırır. Ve bu “usta - çırak” ilişkisi kesinlikle zengin ve yaratıcı güçle dolu olsa bile, şu anda benim için durum bu değil. Geçmişte hayranlıkla baktığım, benim için muazzam bir ilham kaynağı olan, zengin bilgi, hatta belki de bilgelik kaynağı olarak gördüğüm insanlar vardı, ama şimdi yapamıyorum ve yapmak istemiyorum. Şu anda pusulam kendi benzersiz derin kişisel sezgim. Benim büyük "hanımım" o. Ve onun kişisel seçimlerimi ve sanatsal yönlerimi etkilemesini istiyorum.
Bu zorluğun bir kaynağı o halde kişisel: Yaratıcı hayatımın şu anki aşamasında herhangi bir dış otoriteyi reddediyorum. Kendi benzersiz sanatsal dilimi ve sesimi keşfetmeye ve beslemeye devam etmek istiyorum. Ve bu meydan okumanın, belki de sadece kişisel değil, aynı zamanda kültürel olan başka bir nedeni daha var: Belki kültürel veya tarihsel bir kahraman seçme eğilimini (usta, deha, kötü adam, şeytan - hepsi erkek, çünkü kahramanlar ya da ustalar hakkında konuşurken hala çoğunluk böyle “düşünüyor” ve dil hala bunu öneriyor) ve onları besleyen tüm karmaşık “arka planı”, içinde büyüdükleri ve çoğu zaman gururla içinde bulundukları ekosistemi, reddetmek. Elbette, bu dünyada olağanüstü bireyler var. Bunu reddetmek istemiyorum. Onun yerine, kendilerini etkileyen tek bir kişi olmadığını - ya da varsa - tek başlarına, kendi başlarına var olmadıklarını kabul etmek istiyorum. Eylemleri tek başlarına ve sadece kendilerinden var olmuyor. Ne “iyi” ne de “kötü” olanlar. Ne takdire şayanlar, ne de aşağılık olanlar. "Hiç kimse bir ada değildir", değil mi? Hiçbirimiz kendi başımıza yokuz, kendi başımıza büyük işler yapmıyoruz, kendi başımıza ürkütücü işler yaratmıyoruz. Hepimiz, bizi besleyen ve yapmamıza, yaptığımız ve olduğumuz şey olmamıza izin veren karmaşık bir ekosistem tarafından destekleniyoruz… Bu bizim büyümemizi sağlıyor. Ve bence hala kültür, kahramanlarımız, yaratım, sanat ve sanatçılar hakkında “düşüncemizde” bu çok sık göz ardı edilen veya unutulan bir şey. Bu önemsiz bir şeyse, şu anda benim için çok önemli olan bir önemsizlik. Beni tutan ve besleyen ekosistemin (ilişkilerin ve etkilerin) tüm öğelerinin desteğini adlandırmak, tanımak, kabul etmek. Beni tutan tüm insanlar: Yaşamış ve ölmüş. Beni, sanatçı arkadaşlarımı veya zamanımın veya geçmiş zamanların kadın ve erkek kahramanlarını tutuyorlar. Yanımda taşıdığım önemli bir soru, her şeyin karmaşık bir ekosistemden ortaya çıktığı kabulüyle nasıl ilişki kuracağım. Bir sanat eseri yaşar. Yaşayan ilişkiler ortamından ortaya çıkan yaşayan bir “şey”dir. Bu ortamdan beslenen arzu ve ihtiyaçlar; ve ayrıca tatmin edilmemiş olanları da dahil. Hem bolluk hem de eksiklik bizi şekillendirir. Eksiklik çoğu zaman tepki vermemiz ve yaratmamız için - eksik olan bolluğu sağlamak için - bir çağrıdır. Görevimiz, duyduğumuz, gördüğümüz ya da algıladığımız ve cevaplanmayan çağrılara cevap vermektir.
Sanat dünyasında, zanaatımı ve tiyatro anlayışımı doğrudan etkilemiş pek çok insan var. Ama perde arkasından sanatıma etki eden o kadar çok insan var ki, ailemin üyeleri, büyüklerim, bazı arkadaşlarım. Beni etkileyen önemli hocalarım kimler? Doğduğum dünya, halklar, içine doğduğum millet, içine doğduğum aile, atalarım ve onların hayat hikayeleri. Eksiklikleri ve bollukları. Hayalleri, sınırları ve arzuları. İşimi etkilemiş isim verebileceğim birkaç kişi var. Ve adını sayamadığım daha pek çok görünmez ilham. Ve tarihimizin nasıl anlatıldığı için, kahramanları adlandırmanın, dâhileri tekil bireyler olarak adlandırmanın öğrenilmiş eğilimi nedeniyle, sanki kendi başlarına var olmuşlar gibi, çok önemli öğretmenlerimin kim olduğunu neredeyse reddetmek istiyorum. Çünkü sadece onlar yoktu. Ya da onlara isim verirsem, isimleri tekrarlanacak ve hatırlanacak. Tekrar ve tekrar. Ve diğerlerininkiler bilinmeyecek. Ve bu şekilde, benim fikren katılmadığım bir tarih anlatma biçiminin sürdürülmesine katılıyor olacağım. Ama evet, kesinlikle çalışmamı ve yaşayan sanatların olasılıkları kavramını güçlü bir şekilde etkileyen benzersiz insanlar var. Onların etkisi, sanatı yaşayan bir uygulama, yaşayan insanlar arası da bir olay, bir değiş tokuş, toplumsal dönüşüm potansiyeli taşıyan değerli bir hazine olarak görmeme yardımcı oldu. Sanatı bir meta olarak değil, bir yaşam mücadelesi, bir ayrıcalık, kişisel bir dil olarak, evrenle evren hakkında konuşmanın -evreni kendisine yansıtmak için- bir yolu olarak görmeme yardımcı oldu. Bir insan, bir sanatçı, bir yaratıcı olarak beni etkileyen gerçekten çok sayıda insan var. Pek çok parlak kadın, erkek, insanlardan öğrendiğim, çalıştığım veya yürüdüğüm insanlar. Bazıları sanatçı, diğerleri başka önemli işlerle meşgul; bazılarını yaşayan sanatçılar olarak görüyorum. Sadece birkaçını saymak gerekirse: Grotowski, Weil, Chagall, Gaugin, Złotowska. Bu çalışmanın oluşum sürecinde ve sanatçı olarak oluşum sürecinde önemli bir kişi, İstanbul'a getirdiğim performansım Katie's Tales'in yönetmeni. Yanındayken keşfettiğim ve öğrendiğim her şey için kendisine çok minnettarım. Ve ondan hem olumlu hem de olumsuz şekillerde öğrendim. Ayrıca uzun yıllar birlikte çalıştığım tiyatrodaki tüm meslektaşlarımın o yıllarda bana ilham kaynağı olduğunu ve sanatsal çalışmalarıma etki ettiğini söylemek isterim.
Söyleşinin devamını okumak için tıklayın.
Etiketler:
Agnieszka Kazimierska,
ayşe Draz,
gösteri sanatları,
jerzy grotowski,
kurt weill,
marc chagall,
mehmet kerem özel,
on soruluk sohbetler,
paul gaugin,
söyleşi,
tiyatro
29 Ağustos 2017 Salı
tanztheater wuppertal'de bir dönem daha kapandı
(fotoğraf: mehmet kerem özel)
mechthild großmann; tok sesli, gür siyah saçlı, geniş suratlı ve kocaman yeşil gözlü bir kadın.
bu oyuncuyu istanbul seyircisi de tanır. şehrimize ilk defa 1998 istanbul tiyatro festivali'nde konuk olan pina bausch'un "cam temizleyicisi"nin (der fensterputzer) unutulmaz figürlerinden biridir großmann; almanya'nın en ünlü oyuncu simalarındandır aynı zamanda; ülkenin en popüler dizilerinden polisiye "tatort"da oynadığı savcı rolüyle özellikle.
1970'lerde önce claus peymann'ın övgüsünü almış, sonra bochum schauspielhaus'ta harikalar yaratan iki yönetmenin, rainer werner fassbinder ve peter zadek'in tedrisatlarından geçmiş großmann, 1975'te wuppertal'e turneye geldiğinde pina bausch tarafından fark edilir. großmann ilk defa bausch'un zoruyla, 1976'daki brecht/weill akşamı "die sieben todsünden" (yedi ölümcül günah)'ta şarkı söylemiş; ve o noktadan sonra da ayrılmamışlar. (2009'da berlin turnesinde izlediğim bausch'un die sieben todsünden'i ile ilgili yazımı merak edenler tıklasın)
1978'de bochum'da düzenlenen shakespeare festivali için zadek bausch'tan bir yapıt istediğinde, bausch'un beraber çalışmak için direttiği isim großmann olmuş. großmann o sırada bochum tiyatrosunda bir moliere oyununda oynayacağı başrolü bırakmış ve bausch'un teklifini kabul etmiş.
bausch'un yorumlamak için seçtiği shakespeare oyunu ise "macbeth"tir, ama tabii bausch'un macbeth yorumu, yani "er nimmt sie an der hand und führt sie in das schloss, die anderen folgen" (erkek kadını elinden tuttu ve şatoya götürdü, diğerleri onları takip ettiler), adı gibi, en sıradışı shakespeare uyarlamalarını bile aşar. bochum'daki prömiyer gösterimlerinin ciddi şekilde yuhalanmış olması bunun en güzel kanıtı!
b
großmann oyuncu olduğu halde, bu yapıttan sonra topluluğun neredeyse kadrosuna girmiş gibi o dönem çoğu yapıtta misafir sanatçı olarak sahneye çıkmış. tam da bausch'un kendi çalışma/üretme tarzını ve estetiğini bulduğu ve oturttuğu yıllardadır bu yapıtlar: "blaubart", "keuschsheitlegende", "1980" (2013'te wuppertal'de izlediğim bu yapıtla ilgili eleştiri yazıma tıklayarak ulaşabilirisiniz) ve bir çok başkası..
bausch'un, shakespeare yapıtının yaratım sürecinde her provadan sonraki lokanta sohbetlerini bitirmemek için kullandığı "und noch ein weinchen und noch ein zigarettchen und bloß nicht nach hause“ (bir küçük bardak şarap daha ve bir kısa sigara daha, ve sakın eve gitmek yok) sözü, yıllar sonra großmann tarafından bausch'un başka bir işinde kullanılır.
bausch ve großmann'la ilk karşılaşmam "cam temizleyicisi"yle olmuş olmasına ve bu yapıttan büyülenmiş olmama rağmen, benim için großmann bausch'un en kıyıda köşede kalmış işlerinden "two cigarettes in the dark"taki performansıyla bir numaradır. işte bu yapıt hakkında yazdığım eleştiri yazısından großmann 'güzelleme'm:
k "akşamın tek “güçlü” kadını benzersiz mechthild grossmann’tır!
mechthild grossmann volümlü saçları, delici bakışları, insanı hipnotize eden sesi ve “femme fatale” tavırlarıyla yapıtın bütününe damgasını vurur. bir kere; akşamı o açar: en gerideki kapıdan sahneye girer, kararlı adımlarla ve gülümseyerek sahnenin en önüne gelerek, kollarını bizleri davet edercesine iki yana açıp “çekinmeden içeri girebilirsiniz, kocam savaşta” diyerek başlatır ritüeli.
akşamın son sekansı, bütün dansçıların sahnenin en gerisinden en önüne doğru kollar iki yana açık ve seyircilere gülümseyerek düz bir çizgide ama rastgele bir düzende defalarca yürümelerinden oluşmaktadır; grossmann’ın açtığı parantez kapanır; ritüel sonlanır.
hemen açılışın ardından, yapıtın yaklaşık 10-15. dakikasında mechthild grossmann yine sahnenin en önüne gelip, müthiş bir oyunculuk sergileyerek bizlere brecht’in “über die verführung von engeln” (meleklerin baştan çıkartılması hakkında) adlı -kimilerine göre “erotik”, kimilerine göreyse “pornografik”- şiirini okur; bir meleği nasıl ev girişinde kıstırıp, dilini ağzına sokup, yüzünü duvara yapıştırarak, (kullanılan tam tabirle) “s…bileceğinizi”, meleğe kalçasını iyice çalkalamasını ve rahatça sizin t…klarınızı elleyebileceğini söyleyebileceğinizi anlatır grossmann; ama bunu yaparken dikkat etmeniz gereken iki şeyden de bahsetmeyi ihmal etmez: meleğin gözlerinin içine bakmamaya ve n’olur, kanatlarını kırmamaya özen göstermelisinizdir!
daha bu noktadan akşamın rengi bellidir; grossmann’ın bizi davet ettiği mekanda tanık olacaklarımız belli ki hoşumuza gitmeyecek, rahatsız edecektir bizleri."
(2011'de wuppertal'de izlediğim two cigarettes in the dark ile ilgili yazımın tamamını okumak isteyenler tıklasın)
two cigarettes in the dark (1986'daki gösterimden bir fotoğraf)
böylece; yola pina bausch'la başlayan, tanztheater wuppertal'in ilk dönem protagonistlerinden mechthild großmann da dans tiyatrosu sahnesine veda etti, geçtiğimiz temmuz ayındaki "ten chi" gösterileriyle..(2012'de wuppertal'de izlediğim then chi hakkındaki eleştiri yazıma tıklayarak ulaşabilirsiniz)
69 yaşında biri olarak artık bausch'un çoğu yapıtında sahneye çıkmak için artık yeterince gücünün olmadığını, temmuz'daki "ten chi" gösterilerini ise bu yapıttaki rolü onu çok fazla zorlamadığı için kabul ettiğini söylemiş bir röportajında großmann.
koyu sesi ve kocaman gözleriyle tanztheater wuppertal'in ironi ve mizah dolu figürüydü großmann. bausch'un yapıtlarında bütün dansçılar kendileriyle oradalar tamam; ama großmann çok özeldi, çünkü dans etmekten ziyade oyunculuğuyla (sesiyle, okuduğu şiirlerle, anlattığı öykülerle, telafuzuyla, vurgusuyla) o sahnedeydi ve kendisi olarak çok özel, tekil bir figürdü. bundan sonra onun rollerini hangi oyuncu/performansçı canlandırabilir ki! "1980" bir daha aynı "1980", "ten chi" bir daha aynı "ten chi" olmayacak; tanztheater wuppertal'de şimdi artık gerçekten, yeri hiç bir şekilde doldurulamayacak bir performansçının topluluktan ayrılmasıyla, bir dönem daha kapandı...
Etiketler:
bertolt brecht,
bochum schauspielhaus,
claus peymann,
kurt weill,
mechthild grossmann,
peter zadek,
pina bausch,
rainer werner fassbinder,
tanztheater wuppertal,
tiyatro,
william shakespeare
29 Ekim 2013 Salı
NRW024 gidemediklerim
birine biletim vardı; içim acıyarak yakmak zorunda kaldım. diğerine
ise, satışa çıktıktan iki saat sonra tükendiği için bilet bulmamıştım zaten.
üç akşamının da biletleri iki saat içinde tükenen konser,
almanya’nın meğerse çok ünlü ve tanınan rock topluluğu die toten hosen’in de dahil
olduğu bir organizasyondu; biletlerin hızlıca tükenme nedeni zaten bu grubun
hayranlarıydı. ama konser tipik bir toten hosen konseri olmayacaktı.
nazilerin “yozlaşmış sanat” olarak damgalayıp sergisini
açtıkları ve dönemin önde gelen neredeyse bütün almanya kökenli ressam ve
heykeltraşlarını kapsayan 1938 yılında münih’teki “entartete kunst” olayını hepimiz az çok biliriz. meğer bunun bir de
“entartete musik” versiyonu varmış;
aynı yıl düsseldorf ehrenhof’da gerçekleştirilmiş. bu konserde, malum, “yozlaşmış”
müzik olarak tanımladıkları yahudi bestecilerin ve tabii ki avant-garde ve caz
müzik bestecilerinin yapıtları icra edilerek, halka ifşa edilmiş.
robert schumann hochschule senfoni orkestrası bu olayı anmak,
“unutmamak” için o konserde seslendirilen yapıtlardan oluşan bir program
düzenlemiş ve die toten hosen da, almanya’nın en ünlü anti-faşist müzik topluluğu
olarak bu konsere katkıda bulunmuş.
programa göre, arnold schönberg’in “ein überlebender aus
warschau” adlı yapıtında, die toten hosen’in şarkıcısı campino anlatıcı
görevini üstlendi.
campino’nun ismi bana toten hosen’den değil, yakın zamanda berlin’de klaus maria brandauer rejisinde bir “üç kuruşluk opera” yapımında mackie messer’i oynamasından tanıdık; brecht’in 50. ölüm yıldönümü dolayısıyla berliner ensemble’da yapılan üç saatlik galaya, admiralpalast’taki oyununu bitirdikten sonra gelmiş ve ünlü mackie messer şarkısını söylemişti; ard naklen vermişti o anma törenini; yoksa o tören için bizzat theater am schiffbauerdamm’da bulunmuşluğum yok.
campino’nun ismi bana toten hosen’den değil, yakın zamanda berlin’de klaus maria brandauer rejisinde bir “üç kuruşluk opera” yapımında mackie messer’i oynamasından tanıdık; brecht’in 50. ölüm yıldönümü dolayısıyla berliner ensemble’da yapılan üç saatlik galaya, admiralpalast’taki oyununu bitirdikten sonra gelmiş ve ünlü mackie messer şarkısını söylemişti; ard naklen vermişti o anma törenini; yoksa o tören için bizzat theater am schiffbauerdamm’da bulunmuşluğum yok.
mor ve ötesi’nden harun tekin, keşanlı ali
destanı’nda keşanlı ali’yi oynasa nasıl olurdu? neyse..
“gidemediğim konsere” dönersem; sonradan gazete haberinden öğrendiğime göre üç saat sürmüş; schönberg'in yapıtı dışında
kurt weill besteleri, toplama kamplarındaki yahudi müzisyenlerin bestelediği
şarkılar ve film müzikleri icra edilmiş.
die toten hosen kendi hitlerini özellikle seslendirmeyeceğini,
bunun tipik bir die toten hosen konseri olmayacağını hayranlarına önceden
açıklamıştı zaten. ama 1800 kişilik düsseldorf tonhalle’yi üç akşam
kapatanlar da çoğunlukla hayranlardı.
ilginç ve kolay kolay denk gelinemeyecek bir
organizasyondu..
bir diğer ender rastlanacak konser de “NOW! yeni müzik
festivali”nin açılış konseriydi; ona biletim de vardı!
konserin doruk noktası karlheinz stockhausen’in üç
orkestrayı birarada kullandığı “gruppen” (1955-57) adlı yapıtıydı; essener
philarmoniker, duisburger symphoniker ve ensemble musikfabrik bu konser için
işbirliği yapmışlardı. seyirciyi/dinleyiciyi üç bir taraftan çeviren üç
orkestra, müziğin mekanda gezinmesini sağlayacak şekilde yazılmış bu yapıtla
herhalde çok ilginç bir müzikal deneyim yaşattılar.
bochum’daki endüstri yapısından dönüştürülmüş devasa
etkinlik mekanı jahrhunderthalle’de gerçekleşen konserde ayrıca günter
stenke’nin de “quasar” adlı “ensemble ve mekanın içindeki büyük orkestra için”
yapıtının da ilk seslendirilişi gerçekleşti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































.jpeg)













