rainer werner fassbinder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rainer werner fassbinder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2017 Salı

tanztheater wuppertal'de bir dönem daha kapandı

(fotoğraf: mehmet kerem özel)

mechthild großmann; tok sesli, gür siyah saçlı, geniş suratlı ve kocaman yeşil gözlü bir kadın.
bu oyuncuyu istanbul seyircisi de tanır. şehrimize ilk defa 1998 istanbul tiyatro festivali'nde konuk olan pina bausch'un "cam temizleyicisi"nin (der fensterputzer) unutulmaz figürlerinden biridir großmann; almanya'nın en ünlü oyuncu simalarındandır aynı zamanda; ülkenin en popüler dizilerinden polisiye "tatort"da oynadığı savcı rolüyle özellikle.

1970'lerde önce claus peymann'ın övgüsünü almış, sonra bochum schauspielhaus'ta harikalar yaratan iki yönetmenin, rainer werner fassbinder ve peter zadek'in tedrisatlarından geçmiş großmann, 1975'te wuppertal'e turneye geldiğinde pina bausch tarafından fark edilir. großmann ilk defa bausch'un zoruyla, 1976'daki brecht/weill akşamı "die sieben todsünden" (yedi ölümcül günah)'ta şarkı söylemiş; ve o noktadan sonra da ayrılmamışlar. (2009'da berlin turnesinde izlediğim bausch'un die sieben todsünden'i ile ilgili yazımı merak edenler tıklasın)



1978'de bochum'da düzenlenen shakespeare festivali için zadek bausch'tan bir yapıt istediğinde,  bausch'un beraber çalışmak için direttiği isim großmann olmuş. großmann o sırada bochum tiyatrosunda bir moliere oyununda oynayacağı başrolü bırakmış ve bausch'un teklifini kabul etmiş.
bausch'un yorumlamak için seçtiği shakespeare oyunu ise "macbeth"tir, ama tabii bausch'un macbeth yorumu, yani "er nimmt sie an der hand und führt sie in das schloss, die anderen folgen" (erkek kadını elinden tuttu ve şatoya götürdü, diğerleri onları takip ettiler), adı gibi, en sıradışı shakespeare uyarlamalarını bile aşar. bochum'daki prömiyer gösterimlerinin ciddi şekilde yuhalanmış olması bunun en güzel kanıtı!
b
großmann oyuncu olduğu halde, bu yapıttan sonra topluluğun neredeyse kadrosuna girmiş gibi o dönem çoğu yapıtta misafir sanatçı olarak sahneye çıkmış. tam da bausch'un kendi çalışma/üretme tarzını ve estetiğini bulduğu ve oturttuğu yıllardadır bu yapıtlar: "blaubart", "keuschsheitlegende", "1980" (2013'te wuppertal'de izlediğim bu yapıtla ilgili eleştiri yazıma tıklayarak ulaşabilirisiniz) ve bir çok başkası..



bausch'un, shakespeare yapıtının yaratım sürecinde her provadan sonraki lokanta sohbetlerini bitirmemek için kullandığı "und noch ein weinchen und noch ein zigarettchen und bloß nicht nach hause“ (bir küçük bardak şarap daha ve bir kısa sigara daha, ve sakın eve gitmek yok) sözü, yıllar sonra großmann tarafından bausch'un başka bir işinde kullanılır.

bausch ve großmann'la ilk karşılaşmam "cam temizleyicisi"yle olmuş olmasına ve bu yapıttan büyülenmiş olmama rağmen, benim için großmann bausch'un en kıyıda köşede kalmış işlerinden "two cigarettes in the dark"taki performansıyla bir numaradır. işte bu yapıt hakkında yazdığım eleştiri yazısından großmann 'güzelleme'm:

k "akşamın tek “güçlü” kadını benzersiz mechthild grossmann’tır! 

mechthild grossmann volümlü saçları, delici bakışları, insanı hipnotize eden sesi ve “femme fatale” tavırlarıyla yapıtın bütününe damgasını vurur. bir kere; akşamı o açar: en gerideki kapıdan sahneye girer, kararlı adımlarla ve gülümseyerek sahnenin en önüne gelerek, kollarını bizleri davet edercesine iki yana açıp “çekinmeden içeri girebilirsiniz, kocam savaşta” diyerek başlatır ritüeli. 
akşamın son sekansı, bütün dansçıların sahnenin en gerisinden en önüne doğru kollar iki yana açık ve seyircilere gülümseyerek düz bir çizgide ama rastgele bir düzende defalarca yürümelerinden oluşmaktadır; grossmann’ın açtığı parantez kapanır; ritüel sonlanır. 

hemen açılışın ardından, yapıtın yaklaşık 10-15. dakikasında mechthild grossmann yine sahnenin en önüne gelip, müthiş bir oyunculuk sergileyerek bizlere brecht’in “über die verführung von engeln” (meleklerin baştan çıkartılması hakkında) adlı -kimilerine göre “erotik”, kimilerine göreyse “pornografik”- şiirini okur; bir meleği nasıl ev girişinde kıstırıp, dilini ağzına sokup, yüzünü duvara yapıştırarak, (kullanılan tam tabirle) “s…bileceğinizi”, meleğe kalçasını iyice çalkalamasını ve rahatça sizin t…klarınızı elleyebileceğini söyleyebileceğinizi anlatır grossmann; ama bunu yaparken dikkat etmeniz gereken iki şeyden de bahsetmeyi ihmal etmez: meleğin gözlerinin içine bakmamaya ve n’olur, kanatlarını kırmamaya özen göstermelisinizdir! 

daha bu noktadan akşamın rengi bellidir; grossmann’ın bizi davet ettiği mekanda tanık olacaklarımız belli ki hoşumuza gitmeyecek, rahatsız edecektir bizleri."
(2011'de wuppertal'de izlediğim two cigarettes in the dark ile ilgili yazımın tamamını okumak isteyenler tıklasın)

two cigarettes in the dark (1986'daki gösterimden bir fotoğraf)

böylece; yola pina bausch'la başlayan, tanztheater wuppertal'in ilk dönem protagonistlerinden mechthild großmann da dans tiyatrosu sahnesine veda etti, geçtiğimiz temmuz ayındaki "ten chi" gösterileriyle..(2012'de wuppertal'de izlediğim then chi hakkındaki eleştiri yazıma tıklayarak ulaşabilirsiniz)
69 yaşında biri olarak artık bausch'un çoğu yapıtında sahneye çıkmak için artık yeterince gücünün olmadığını, temmuz'daki "ten chi" gösterilerini ise bu yapıttaki rolü onu çok fazla zorlamadığı için kabul ettiğini söylemiş bir röportajında großmann.

koyu sesi ve kocaman gözleriyle tanztheater wuppertal'in ironi ve mizah dolu figürüydü großmann. bausch'un yapıtlarında bütün dansçılar kendileriyle oradalar tamam; ama großmann çok özeldi, çünkü dans etmekten ziyade oyunculuğuyla (sesiyle, okuduğu şiirlerle, anlattığı öykülerle, telafuzuyla, vurgusuyla) o sahnedeydi ve kendisi olarak çok özel, tekil bir figürdü. bundan sonra onun rollerini hangi oyuncu/performansçı canlandırabilir ki! "1980" bir daha aynı "1980", "ten chi" bir daha aynı "ten chi" olmayacak; tanztheater wuppertal'de şimdi artık gerçekten, yeri hiç bir şekilde doldurulamayacak bir performansçının topluluktan ayrılmasıyla, bir dönem daha kapandı...

13 Kasım 2013 Çarşamba

NRW039 işsizlik sorununa değinen toplumsal gerçekçi bir oyun




christoph nussbaumeder’in yazdığı, heike m. götze’nin yönettiği schauspielhaus bochum yapımı “mutter kramers fahrt zur gnade” (kramer ana’nın merhamete gidişi) adlı oyun beş ay önce, almanya’nın önemli festivallerinden uluslararası recklinghausen ruhrfestspiele’de dünya prömiyerini yaptıktan sonra, 3 kasımda bochum prömiyerini yaptı. ilerleyen akşamların birinde oyunu izledim.
çıkışta, metinlere göz gezdirmek için açtığım oyun kitapçığındaki fotoğraflara bakınca, az önce seyrettiğim oyun ile hiç ilgisi olmadıklarını hayretle fark ettim. o kadar ki; acaba yanlış oyunun kitapçığını mı elimde tutuyordum, yoksa az önce seyrettiğim zannettiğim oyun boyunca uyumuştum da mı bu görselleri hatırlamıyordum diye bile düşünmedim değil.

meğer yönetmen heike m. götze, oyun bochum’da repertuar oyunu olarak tekrar sahne ışıklarına çıkmadan önceki provalarda yorumunu bütünüyle değiştirmiş; hem de nasıl bir değiştirme; 180 derece.
fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla beş ay önceki oyun alegorik, özellikle abartılmış jestlerden kurulu, masalsı, biraz grotesk ve ayrıca ağır bir sahne tasarımı ve video görsellerinin kullanıldığı bir yapımmış.
şimdiki ise psikolojik yönü ağırlıklı, neredeyse boş ve çıplak bir sahnede oynanan toplumsal gerçekçi bir sahneleme olmuş.
doğrusu, yönetmen götze’ye helal olsun; iyi cesaret tükürdüğünü yalamak; hele de bu kadar zıt bir kutba dümen kırarak.

oyunun konusunu düşününce aslında yapımın ilk hali de hiç zorlama değilmiş, az çok tahmin edebiliyorum. ama bu hali daha etkili olmuş; oyunun görselliği bütün fazlalıklarından kurtulmuş ve özüne, yani insan ilişkilerine, özlemlere, hayalkırıklıklarına ve ardından gelen özgürlük seçimine daha derin bir şekilde odaklanmış.

konu; hali vakti yerinde emekli ilkokul öğretmeni anita kramer, uzun zamandır kızı  carmen’den haber almadan, tek başına evinde yaşamaktadır. etrafında sadece, haftada bir temizliğe gelen kadın ve haftada bir incil akşamı toplantılarına beraber gittiği yaştaşı bir bey vardır.
bir gün orta yaşlı bir adam, işsiz rudi bayan kramer’in kaybolmuş cüzdanını eve getirir, bayan kramer onu içeri davet eder, sohbet koyulaşır ve bir aşk ilişkisi başlar.
carmen’in çıkagelmesi ve annesinin oturduğu ev hakkında ileriye dönük yaptığı kişisel planlar, rudi’nin işsiz ve dolandırıcı olduğunun ortaya çıkması, üstüne, temizlikçi kadının çevirdiği dolaplar derken, bayan kramer hayatındaki kişiler ve biraz kopuk yaşadığı etrafındaki toplumsal hayat hakkındaki acı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalır; etrafındaki hayatın yoksulluğunun ve kendi yoksunluğunun farkına varmıştır. tokat gibi yüzüne vuran bu yüzleşme kramer ana’nın yıkımına değil, kurtuluşa ve özgürlüğe açılacaktır.


nussbaumeder bu oyunu geçtiğimiz yüzyılda çevrilmiş iki alman filminden esinlenerek, ve protagonisti onlara eklemlendirerek kaleme almışmış.
oyun kitapçığından edindiğim bilgilere göre; bunlardan ilki 1929 tarihli, phil jutzi’nin yönettiği sessiz film “mutter kramer’s fahrt ins glück”(kramer ananın mutluluğa gidişi), ikincisi 1975 tarihli rainer werner fassbinder’in “mutter küsters’ fahrt zum himmel” (küster ananın göğe yükselişi). jutzi’nin işçi sınıfına mensup kramer anası mutluluğu, yoksulluktan kurtulmak için intihar etmekte bulurken, fassbinder’in, yine işçi sınıfına mensup krüster anası, çalıştığı fabrikada önce yöneticiyi sonra kendini öldürden kocasını temize çıkarmak için uğraşırken komünist partiye üye oluyor, anarşist eylemlerinden birinde de vurulup ölüyor.
filmler ile oyun arasındaki en önemli iki farklılık filmlerdeki “anneler”in işçi sınıfına, oyundakinin ise ortasınıfa ait olması ve filmlerdekiler ölürlerken,  nussbaumeder’in protagonistinin yaşadığı sahte hayatın farklına varıp özgürleşmesi ve sahip olduğu maddi varlığı yoksullara yardıma vakfetmeyi seçmesiyle sonlanıyor.

yönetmen götze, kramer ana’ya oyunun uzun bir süresi boyunca ayağından büyük ayakkabılar (belki de ölmüş kocasınınkiler) giydirerek ve sona doğru çıplak ayak oynatmasıyla; baştan beri sahnenin kenarında duran bavulun içerdiği potansiyelle; durmadan masaya getirilen çay-kahve takımları ve yenilen tartlarla ortasınıfın hem gündelik ritüellerinin sıkıcılığını hem de kramer ana’nın hali vakti yerindeliğini; kramer ana’nın yatağının bir tarafının çarşaflı diğer tarafının boş olmasıyla; arkadaki siyah tahtaya tebeşirle yazılanlarla kramer ana’nın ilkokul öğretmenliğine; sondaki evin toplanma sahnesinde kramer ana’nın sevgilisi işsiz rudi’yi masanın üzerinde sırt üstü yatırıp sandalyeleri üzerine kapattırmasıyla; ince ince, küçük detayları mizansenin içine yedirerek, bağırmadan, abartıya kaçmadan vurgulamak istediği noktaları açığa çıkartıyor.





oyunculuklar da genel olarak iyi; özellikle kramer ana’da anke zillich tam bir oyunculuk gösterisi sunuyor.
temizlikçi kadın’ı canlandıran bettina engelhardt’nın ise ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu, onu daha önce “wassa schelesnowa” ve “die ehe von maria braun”da başrollerde seyrettiğim için daha iyi anlıyorum; beden diliyle, duruşuyla, sesiyle nasıl bir zavallı temizlikçi kadına dönüşmektir bu!

“mutter kramers fahrt zur gnade” schauspielhaus bochum’dan seyirciyi hemen etkisi altına alan ve sahnedeki karakterlerle birlikte nefes almasını sağlayan bir oyun.

12 Kasım 2013 Salı

NRW038 yönetmenlerin "burn out" sorunu ve herkesin ikinci bir şansa ihtiyacı vardır: "liliom"


buralarda çok duyduğum bir olgu: tiyatro yönetmenlerinin “burn out” yaşamaları. alman tiyatro camiasında oyun sahnelemek nasıl bir stres ise, yönetmenler pek bir “burn out” yaşayıp, bir süre için tiyatro camiasından uzaklaşıyorlar.
geçenlerde izlediğim “peer gynt”in yönetmeni staffan valdemar holm sırf bu yüzden düsseldorfer schauspielhaus’un genel sanat yönetmenliğinden ayrılmışmış; kendisini izlanda açıklarında bir adaya atmış tedavi olmak için.
geçen akşam schauspielhaus bochum’da izlediğim “liliom”un yönetmeni christiana paulhofer de aynı “tükeniş”ten muzdarip olmuş ve 3.5 yıl tiyatrodan uzaklaşmış; hangi adalardaymış öğrenemedim.

paulhofer aslında tam bir “harika genç”; paris konservatuarı’nda daha eğitimine devam ederken schauspielhaus bochum’da osborne, koltés, strauß sahneye koyuyormuş ve her biri birbirinden başarılıymış; ilerleyen yıllarda almanca konuşulan bütün büyük tiyatro kurumlarında oyunlar sahnelemiş: viyana burg tiyatrosu, münih kammerspiele, berlin schaubühne, hamburg deutsches theater, schauspielhaus zürih. ve bu koşuşturmanın sonunda paulhofer yaklaşık dört yıl önce öyle bir yıpranmış ki, bu yılın ilkbaharında, tiyatroya başladığı kurumda, bochum’da “liliom”u sahneleyene kadar “mola hakkını” kullanmış.

....

“liliom” macar yazar franz molnár’ın ilk defa 1909’da sahnelenen bir oyunu. 1912’de alfred polgar tarafından almanca’ya çevrilmesiyle oyunun şansı açılmış;
molnár’ın şansı ise “liliom”un bir müzikale uyarlanarak, bir de üstüne filme çekilmesiyle açılmış yaver gitmiş; öldüğü 1952 yılına kadar, elle tutulur yeni bir şey üretmemesine rağmen, müzikalin yayın haklarıyla gül gibi yaşamış.

“liliom” biraz, ödön von horváth’ın “kasimir ve karoline”ini andırıyor: yine bir panayır/lunapark mekanındayız, bu sefer spesifik olarak eğlence trenindeyiz, hani şu inişli çıkış, ters dönmeli trenler var ya onlarda; yine bir aşk hikayesi; yine işsizlik ve suç kol geziyor; erkek tarafı yine bir baltaya sap olamamış; yine onu daha da kötü yola sevkeden arkadaşları var.
ancak bu seferki protagonistimiz bay liliom tam anlamıyla “kötü” bir adam; öyle ki, oyunun sonunda öldürülmemek için intihar edip, tanrı tarafından akıllansın diye tekrar yeryüzüne yollanmasına rağmen, bile isteye yine kötülüğü seçiyor.
doğrusu bayağı ilginç bir öykü.

schauspielhaus bochum’un 70’lerdeki efsanevi genel sanat yönetmeni peter zadek’in döneminde, 1972’de rainer werner fassbinder başrollerinde hanna schygulla ve wolfgang schwenk’in oynadığı bir “liliom” yapımını, tam da o akşam seyrettiğim güzel salonda sahneye koymuşmuş; fuayede peter zadek anısına hazırlanmış sergideki afiş ve fotoğraflara bakarken fark ettim bu detayı, doğrusu çok heyecanlandım; kimler gelmiş geçmiş o sahneden..
“liliom” alman tiyatrolarında pek popüler bir oyun; iki yıl önce john neumeier hamburg’da balesini bile yapmış bu hikayenin, yakın zamanda dresden’de, viyana burg tiyatrosu’nda, geçen yıl wuppertal’de oynanmış, şimdilerde bochum dışında frankfurt’ta seyretmek mümkün, mart’ta münchner kammerspiele’de stephan kimmig rejisiyle sahnelenecek.
bizde ise “liliom”u pek az insanın bildiğini sanıyorum; istanbul’da hiç afişlerde rastlamadım. hoş, benim de, geçen akşam seyredene kadar bu oyundan haberim yoktu.



peki, paulhofer “liliom”da ne yapmış: oyunun mekanını eğlence treninden çarpışan arabalara çevirmiş, “çarpışan arabalar” fikri herhalde oyundaki karakterlerin (ve hatta hayattaki kişilerin) birbirlerine çarpıyor/rastlaşıyor olmasından, hayatta alınan darbelerin ne zamaz nereden geleceklerinin kestirilemiyor olmasından ve çarpışan arabaların sert ve yaralayıcı bir oyun olmasından kaynaklanıyor olsa gerek.
sahnede gerçek bir çarpışan arabalar düzeneği kurulmuş olması ise gerçekten etkileyiciydi.

paulhofer ayrıca oyuna dört kişilik hip-hop dans grubu urbanmatrix’i dahil etmiş. bu seçim de yine oyunu güncelleştirmenin ötesinde; çıkış noktasının işsizlik, kenarda kalmışlık, hayata tutunamamış olma, aykırı durma, isyan etme gibi olgular olan hip hop’un hem sokak ile olan ilişkisinin hem de içerdiği bedensel zorlukların hikayenin atmosferiyle örtüşüyor olması.




paulhofer, liliom’un öldükten sonra gökyüzüne çıktığı sahnede ise sahne mekaniğini konuşturmuş; sahne boyutlarında (yani yaklaşık 12 x 12 m.) bir platform sofitadan aşağıya, zeminle 45 derece açı yapacak şekilde indiriliyor; müthiş etkileyici bir görüntü.
aksiyonu terse çevirmiş olmak da bence dahiyane; liliom yukarı çıkmıyor da, yukarısı aşağıya iniyor. bu sırada son james bond filmi “skyfall”ın adele imzalı müziğinin adele’in sesi olmadan çalınması ise, evet biraz belki kolay yoldan “affect”e oynamak, ama hedefi onikiden vuruyor.
liliom ile meleğin 45 derecelik açıdaki sohbetleri, liliom’un hayatının kaygan zeminliğini ifade etmesi açısından da anlamlı ayrıca.


bütün bu “etkili” mizansen seçimlerine rağmen, paulhofer oyuncuları aynı olgunluğa getirememiş kanımca. Başta, oyunun en temel protagonisti liliom olmak üzere oyunculuklar ifadeden uzak; sanki oyuncular oynadıkları karakterleri anlamamış; kaybolmuş gibiler.
bir tek “liliom”un sevgilisi julie’de kristina peters bana dokundu; sahiciydi; yaralıydı; anlamlıydı.

....

soğuk ve yağmurda köln’den taa bochum’a “liliom”u seyretmeye, christina paulhofer’i merak ettiğim için gittim. neyse ki; “liliom” nefesimi kesmemiş olsa da, büyük bir hayal kırıklığı da yaratmadı; hatta değdi bile diyebilirim.
paulhofer’e bir şans daha tanıyacağım: schauspiel köln’de kasım sonunda prömiyer yapacak friedrich hebbel oyunu “judith”e biletim var; sırf mitolojik/dinsel judith karakterinin sıradışılığı için değeceğini düşünüyorum, umarım bir kadın olarak paulhofer “judith”in hakkını verir.

31 Ekim 2013 Perşembe

NRW027 fassbinder'in "maria braun"u bochum'da


salona girdiğinizde bir anda sahnenin çiğ floresan ışıklarıyla karşı karşıya kalıyorsunuz; perdeler açık, yan sahneye kadar bütün teknik aksam gözüküyor, dekor parçaları, podyum ve panolar etrafa saçılmış, dağınık, ters dönmüş şekilde ortalıkta, kostümler arka duvara sıralanmış; tarumar olmuş ve çırılçıplak bir görüntü; adeta bir enkaz.
ışıklar kararıp, oyun başladığında, pejmürde kıyafetler içindeki maria ile hermann bu yıkıntının en önünde birbirlerinin parmaklarına hayali düğün yüzüklerini geçirip, konuştukları ağızlarından anlaşılıp duyulmadan birbirlerine evlilik yemini etmekte ve öpüşmekteler, bir yandan da bir nazi bayrağını havada tutmaktalar. arkada diğer oyuncular, yüzleri beyaza boyalı, ölüler gibi, panolara ve podyumlara vurarak ve kendi seslerini kullanarak bomba, siren ve çığlık karışımından oluşan savaş gürültüsü çıkarmaktalar.

rainer werner fassbinder’in aynı adlı sinema filminin peter maethes ve pea fröhlich imzalı senaryosunu kullanan “die ehe von maria braun” (maria braun’un evliliği) schauspielhaus bochum’un kammerspiele (oda tiyatrosu) salonunda jan neumann rejisiyle, işte bu tüyler ürpertici sahneyle başlıyor.

gorki uyarlaması “wassa schelesnowa”sından etkilendiğim neumann, geçen  sezon sahneye koyduğu bu oyunla – tam anlamıyla – beni kalbimden vurdu.

neumann, fassbinder’in ruhuna ve mesajına ihanet etmeden, filmin ana fikrini güncellemiş. evet, oyun film ikinci dünya savaşı’nın son günlerinde başlıyor, ama  10 yıl sonra almanya’nın dünya futbol şampiyonasını kazandığı (yani bir anlamda tekrar dünya liderliğine oynamaya başladığı) 1954’de maria’nın kendisini ve hermann’ı öldüren intiharı ile bitmiyor; neumann, maria’nın hikayesini günümüz almanyası’na kadar getirmiş.


 
başta gördüğümüz o enkaz halindeki dekor parçaları, oyun sürecinde yavaş yavaş toparlanıp, düzene girip hem olayların geçtiği farklı mekanlar olarak hizmet ederken, bir yandan da ilk önce yaklaşık 6 x 6 m’lik bir podyum, arkasından onun üstünde daha küçük bir podium, sonra daha küçüğü derken; son 15 dakikaya geldiğimizde bu podyumların yanlarının da beyaz panolarla kapatılması aslında bir kat kat düğün pastasının kurulmuş olduğunu fark ediyoruz.
maria –almanya’nın savaş sonrası dönemi misali– pejmürde elbisesinden, –amerikan yardımıyla gittikçe palazlanan ülkenin artan refah durumunu sergilercesine– kırmızı deri şapkalı, çantalı, kürklü, abartılı makyajlı bir görünüme dönüşürken; podyumların her katına da yavaş yavaş monopoli oyununun evlerine benzeyen siyah ev maketleri, siyah ve kırmızı volkswagen araba maketleri ve sarı plazma tvler yerleştirildi. son sahnede, şaşalı bir gelinlik içindeki maria ile siyah smokinli  hermann en üst kata çıktıklarında almanya’yı temsil eden düğün pastası tamamlanmış olur.
bu sırada hoparlörden konrad adenauer’den angela merkel’e kadar bütün almanya başbakanlarının kritik demeçlerinden bölümler duymaktayızdır (fassbinder filmini adenauer’dan helmut schmidt’e alman başbakanlarının fotoğraflarının negative görüntüleriyle bitirirken, neumann bu demeçler sayesinde durumu günümüze kadar getirmiş olur); bir yandan da başörtü gibi kafalarına sardıkları ispanya, portekiz, italya, irlanda ve güney kıbrıs bayraklarıyla diğer oyuncular temizlikçi kadınlar olarak yerleri temizlemektedirler; yerler de pırıl pırıl olur. bir anda, yan ve arka sahneden inen siyah kadife perdelerle de sahnenin arka pisliği kapanmış, arka plan pürüzsüz hale gelmiş olur.
işte yıkıntılardan doğan, ama ne pahalar ödenerek gelinen ve ne kadarının gerçek ne kadarının bir düğün pastası gibi gösterişli olduğu belirsiz almanya. neumann, fassbinder gibi, bomba sesleri içinde başlattığı oyunu onun gibi, protagonistlerin kendilerini öldürdükleri bir bombayla bitirmeyi tercih etmez;   bomba sesleri ve enkaz içinde gerçekleşen yoksul bir düğün sahnesiyle başlatır ve gıcır pırıl, tüketime hazır (ya da başka bir deyişle: tüketim ekonomisi sayesinde palazlanmış, ama içi biraz kof ve –fazla gelir elde etmek için amerikan bankalarına yatırdıkları paralarını mortgage krizi sonucunda kaybedip aşırı borç içinde yüzen, iflasın eşiğindeki alman belediyelerini düşünürseniz- her an yıkılmaya hazır) biraz sahte bir düğün pastasıyla bitirir.



maria’yı oynayan dışındaki altı oyuncu oyun boyunca yaklaşık 30 farklı karakteri canlandırdılar ve ayrıca trenden daktiloya, kuş cıvıltısından telefon sesine oyundaki bütün efektleri sesleriyle ya da mikrofon yardımıyla gerçekleştirdiler. rolden role geçerken kulise geçmediler, bütün kıyafetler, peruklar ve aksesuarlar arka duvarda aslıydı, oraya gidip değişip oyuna tekrar dahil oldular. podyum ve panoların taşınması ve yerleştirilmesini de sahne görevlileri değil, oyuncular yaptı. bu sayede; neumann’ın brechtyen mizansen tercihi, bir sinema filmini tiyatroya uyarlarken, -mış gibi yapmak yerine, yapılanın her şeyiyle o anda, orada ve canlı olduğunu vurgulayarak daha da anlam kazandı.



maria braun’u oynayan bettina engelhardt, 10 sene önce fassbinder’in oyunu ilk defa tiyatroya uyarlandığında düsseldorfer schauspielhaus’da da bu rolü canlandırmışmış. o zaman sarı bir peruk kullanmışmış. bu sefer kendi koyu renkli saçıylaydı; hanna schygulla’nın ölümsüzleştirdiği bu rolde, onun etkisinden kurtulmuş gibiydi; bambaşka bir “maria braun” portresi çizdi: acımasız, başarılı, zengin olma uğruna her şeyi göze alan, kanlı canlı ama sevgisiz ve duygusuz bir maria braun; sevgisizliğini, gittikçe grotesk bir hale dönüşürek ödeyen maria braun. 

bir kaç rol birden oynayan diğer bütün oyuncular çok iyidiler: “wassa schelesnowa”nın başrol oyuncusu katharina linder, yine o oyunda kadın sekreteri tüyler ürperterek oynayan daniel stock ve diğerleri.. 

yukarda uzun uzun anlattığım sahne tasarımında ise daniel angermayr’ın imzası var.


1 Nisan 2011 Cuma

1993 / 12. istanbul film festivali


.tek bir rezervasyon formuna 18-20 kişiyi yazdığım dönemler; evden, apartmandan, okuldan etrafın isteklerini toplar, herkese biletlerini ben alırdım. severek ve heyecanla yapardım. keyifli olurdu. hele de rezervasyonda hazırlanan biletlerin satın alınma günü en keyiflisi olurdu: herkesten parayı toparlamak en son güne kalırdı; son gün son dakikaya. şimdilerde emek'le birlikte yıkılması planlanan cercle d’orient binasının içinde üst kattaki salonda sinemalar masalar açmış olurdu, elinizdeki numara ile masa masa dolaşıp, zarflar içinde hazırlanmış biletlerinizi kontrol ederek alır, en son emek'e gelirdiniz. emek'tekiler, rezervasyon sırasında verdiğiniz kapora miktarını düşüp, kendi fiyatlarını çıkarırlardı. benim formlarda da hep emek en fazla biletin olduğu sinemaydı; dolayısıyla en yüklü parayı emek'e verirdim; onlar da dört gözle beklerlerdi, o kadar uğraşıp da hazırladıkları onlarca biletin sahibi gelsin, topluca bir para alabilsinler diye. nereden mi anlardım; "sizi bekliyorduk", "hiç gelmeyeceksiniz sanmıştık" sözlerinden.

.51 filmle festival rekorumu kırdım. bir daha da bu sayıya ulaşamadım.

.festivalin benim için en büyük sürprizi: otar iosseliani, "kelebek avı". muhteşem bir film. iosseliani'e hayranlığım baki.

.derek jarman'ın "edward II"si ile kanada filmi "claude'la evde"yi maaile seyrettik; müthiş etkilendim, bir yandan da beğenimi belli etmeye çekindim. yine de; "claude ile evde"nini çıkışında onnik amca'yla aşk ve tutku üzerine küçük bir tartışmaya girişmeyi göze aldım.

.o yılların programlarına bakınca, son yıllardakilerin ne kadar zayıf oldukları daha bir ortaya çıkıyor. aynı festivalde: fassbinder, fellini, welles, italyan altın palmiyeleri, bifa seçkisi!

.greenaway'den nihayet sevdiğim bir film: "prospero'nun kitapları"

.kanada sinemasına hayranlığımın devam etmesini sağlayan düşgücü yüksek, çocuk bakışı: "leolo"

.fassbinder'den "querelle" tam bir şaşkınlık!

.ölümsüz italyan filmleri: "venedik'te ölüm", "8 1/2", "babam ve ustam", "la dolce vita"

.orson welles'ten zaten herkesin hakkını verdiği "yurttaş kane"i beyazperdede izlemek, ama dahası, az bilinen, mücevher gibi shakespeare uyarlaması: "othello"

.son haftasonu herkesi büyüleyen "dünyanın son sabahları"

.fransızlardan yine bir ilişkiler şaheseri: "ayazda bir yürek"

.istvan szabo'nun "tatlı emma sevgili böbe"sini pek sevmemiştim; szabo'nun "mefisto"su, "albay redl"ı, "hanussen"inden sonra bana pek bir "sade suya tirit" gelmişti. o yıllar üniversitede üst sınıftan iki sinema meraklısı kızla okulda değil de festivalde karşılaşa karşılaşa arkadaş olmuştuk: şirin ile ece. şirin'in bir de bizler yaşında kızkardeşi vardı, onlar hep birlikte gelirlerdi festivale. her film sonrasında emek'in arka kapısından istiklel'e çıkana kadar yavaş adım filme dair ilk izlenimler paylaşılır ya; "tatlı emma sevgili böbe"nin çıkışında onlarla beraber yürürken füturusuzca filmi eleştirmiştim; belki biraz da fazla acımasızca! şirin'in kardeşi ağlamaya başlamış meğer, ben fark etmemiştimç yıllar sonra yine bir festivalde, daha samimi olduğumuzda, bir film arasında "sen beni ağlatmıştın" demişti; filmde anlatılan kızların hayatlarını uzaktan da olsa andıran bir geçmişleri varmış ve o duygusallıkla benim eleştirilerimi kişisel algılamışmış...

.o zamanların favori sinema dergisi antrakt festivalin her gününde yayınlanan bir gazete çıkardı.