robert lepage etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
robert lepage etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2026 Cuma

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 3 : Needles and Opium




Berlin’in dünyaca tanınan ödenekli tiyatro kurumlarından Schaubühne’nin 10-16 Nisan 2026 tarihleri arasında 26.sını düzenlediği FIND - Festival Internationale Neue Dramatik (Uluslararası Yeni Drama Festivali)’ni takip ettiğim tek gün zarfında seyrettiğim gösterilerden biri Robert Lepage’ın, Quebec-Kanada’da yerleşik olan kendi topluluğu Ex Machina bünyesinde sahneye koyduğu “Needles and Opium” (İğneler ve Afyon) idi. 

“Needles and Opium”u belki hatırlarsınız; İKSV’nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali’nin ortak yapımcılarından biri olduğu bu gösteri, festivalin 2016 yılının mayıs ayında gerçekleşen 20. edisyonunun programındaydı, ancak o yılın ilk aylarında İstanbul’da gerçekleşen bombalı terör saldırılarından sonra Kanadalı ekip güvenlik nedeniyle festivale gelmekten vazgeçmişti. Festival İstanbul’a 2018 yılında Lepage’ın, Moskova-Rusya’da yerleşik Театр Наций (Milletler Tiyatrosu) bünyesinde sahnelediği “Hamlet | Collage” (Hamlet | Kolaj) adlı gösterisini getirmişti.

“Hamlet | Collage”’dan bahsediyorum, çünkü onunla “Needles and Opium”un sahne tasarımları arasında büyük benzerlik var, hatta aynı bile denebilir. Bütünüyle karartılmış sahnede havada asılıymış gibi duran, ortalama bir oda büyüklüğündeki bir küpün iç tarafındaki üç yüzey gözüküyor. Küp, bu üç yüzeyin birleştiği nokta ekseninde farklı açılarda ve yönlerde dönebiliyor. Bu dönüşlerin her seferinde seyircinin yüzeylere dair zemin, tavan ve duvar algısı değişiyor. Bu yüzeylerde açılan parçalar duruma göre kapı, pencere, yatak, komodin, banko olabiliyorlar. Yüzeyler, üzerlerine yansıtılan video projeksiyonlarıyla farklı mekanlara; “Needles and Opium”da New York sokaklarına, metrosuna, bir caz kulübüne, Paris’te bir otel odasına, bir kayıt stüdyosuna, New York’ta bir emanetçi dükkanına, hatta yıldızlarla kaplı bir uzaya bürünebiliyorlar.
Oyuncuların bu -bazen sahne değişimleri bazen de bizzat sahne sırasında dönmekte olan- yüzeylerin üzerinde “zahmetsizceymiş gibi” durabilmeleri, bu yüzeylerle adeta “baş edebilmeleri” için ise, oyunculuk dışında akrobatik kabiliyetlerinin de gelişmiş olması gerekiyor. “Needles and Opium”un iki oyuncusunun, Olivier Normand ile Wellesley Robertson III’ün bu iki konuda, yani hem oyunculuk hem de akrobasi konusunda, çok başarılı olduklarını söylemeliyim.

Peki, “Needles and Opium” ne hakkında ve neden böyle bir sahnelemeye sahip? Oyunda üç hikaye iç içe giriyor. Adının “Robert” olmasından Robert Lepage’ın kendisinin olduğunu düşündüğüm (ve sonrasında araştırınca oyunun 1991’deki dünya prömiyeri gösterimlerinde zaten bizzat canlandırmış olduğunu öğrendiğim, günümüz prodüksiyonunda Olivier Normand’ın oynadığı) anlatıcının hikayesi. 1989 yılındayızdır ve Robert geride, yani Quebec’te daha yeni bitmiş bir ilişki bırakarak, dolayısıyla kırık bir kalple Paris’e gelmiştir ve Miles Davis ile ilgili bir belgeselin seslendirmesini yapmaktadır. Stüdyodaki çalışmalar sırasında belgeselde sözü geçtiği üzere, o zamanlar daha yeni yeni tanınmaya başlayan Juliette Gréco’nun 1949’da Paris’e gelen Miles Davis ile başlayan ilişkisi, gösterinin ikinci hikayesinin konusudur: Davis Paris’te Gréco’yla başladığı ilişkiyi, Gréco’nun iyiliği için bitirmek zorunda kalarak, kırık bir kalple New York’a geri döner ve kendini eroinle avutur. Oyunda, repliği olmayan Miles Davis’i başarılı beden diliyle ve bir sahnede canlı çaldığı trompetiyle Wellesley Robertson III canlandırıyor. Gösterinin üçüncü hikayesi ise, aynı yılda, yani 1949’da bir filminin galası için bulunduğu ilk New York seyahatinden Paris’e dönmekte olan Jean Cocteau’nun uçakta yazdığı “Amerikalılara Mektup”udur. Oyunda Cocteau’yu, Robert’i de oynayan Olivier Normand canlandırıyor, ama bu sefer, ustalıkla yaptığı ağır bir Fransızca aksanlı İngilizce’yle.

Bu üç ana hikayenin beraberinde getirdiği başka küçük hikayeler de gösteride kendilerine yer bulur; örneğin Davis’in, kurgusu bitmiş son halini seyrederken bütünüyle doğaçlama çalarak müziğini bestelediği, o sırada 25 yaşında olan yönetmen Louis Malle’in “Ascenseur pour l'échafaud” (İdam Sehpası) filmi ve Malle’in film hakkındaki kısa bir konuşmasının görüntüsü, ya da Robert’in Quebec’te 20. yüzyıl boyunca sıfır ile biten yıllarda gerçekleşen önemli olaylar ile verdiği bilgiler…

Üç şahsiyet ve başlarından geçen hikayeler 95 dakikalık “Needles and Opium”da yeterince birbirine bağlanmıyor. Bu üç ana hikaye ile alt hikayeler arasındaki ilişkiler de sıkıca kurulmamış. Bu nedenle “Needles and Opium” biraz ham; sanki birçok lezzetli yemekten az az tadmışsınız ama sofradan doygun olarak kalkmamışsınız. Belki, bunun olabilmesi için Lepage’ın başka işlerinde, seyrettiklerim arasından örnek verirsem yedi saatlik “The Seven Streams of the River Ota” (Ota Nehrinin Yedi Kolu)’nda veya beş saatlik “Playing Cards: Hearts” (Kart Oyunu: Kupa)’da olduğu gibi, “Needles and Opium”un da daha fazla süreye ihtiyacı var. Ama diğer yandan şöyle düşünmeden kendimi alamıyorum: Aynı Miles Davis’in doğaçlama yaptığı caz müziği gibi, Lepage da “Needles and Opium”da doğrusal bir anlatı oluşturmadan parçalı ve doğaçlama olarak birbirlerine dokunan küçük hikayeleri örtüşmeler, tesadüfler ve önermeler üzerinden yan yana getirmiş ve bu sefer 900 sayfalık bir romandansa 90 sayfalık bir novella yazmayı tercih etmiş.

Robert Lepage’ın ustası olduğu; küçük hikayelerle zenginleştirilmiş izleği çok kişi, çok mekan ve çok tarih barındıran ve kişiler, mekanlar ile tarihler arasında hızla gidip-gelen anlatı tarzı için yukarıda anlattığım sahne tasarımı biçilmiş kaftan. Sahne tasarımcısı Carl Fillion ile video tasarımcısı Lionel Arnould ustalıklarını konuşturarak, Lepage’ın bu ona özgü olduğu kadar sıradışı da olan tahayyülünü etkileyici şekilde gerçekleştiriyorlar.
Ama bunun da ötesinde, bu anlatıyı bu sahne tasarımıyla kurmanın arkasında yatan temel fikrin, tam da gösterinin başlangıcında yattığını düşünüyorum. Şöyle ki: Oyun başladığında Robert bizlere ilk olarak akapunkturdan bahseder. Çinlilerin yüzyıllar önce işkence için kullandıkları, insan bedenindeki 12 meridyen boyunca konumlanmış 653 noktaya sokulan ince iğnelere, çağımızın alternatif tıbında bazı hastalıklar ve bunların sebep olduğu semptomların yanı sıra, ağrı ve stresi de hafifletmek amacıyla başvurulmaktadır. Robert bu temel bilgiden sonra şunu ekler: “Akapunkturun bile tedavi edemediği üç şey vardır; ıstırap, özgüven eksikliği ve kırık kalp”. İşte “Needles and Opium”; hayatlarının bir aşamasında bu üç şeye maruz kalmış ve bunları aşmak için iğnelere ve afyona ihtiyaç duymuş üç kişinin, Robert Lepage’ın, Miles Davis’in ve Jean Cocteau’nun, birbirleriyle kesişen duygu durumlarını, yani insanın ayaklarını yere sağlam basamaması, her an kendisini dengesiz ve huzursuz hissetmesi halini bu her an dönmekte olduğu için her an nirengi noktasının değiştiği sahne tasarımı yoluyla bizlere aktarıyor, hissettiriyor ve hatta yaşatıyor.




------------------------------------------

Bu yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir. (25 Nisan 2026, Schaubühne-Berlin)

Bu yazının, gösteriden görseller içeren versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

22 Kasım 2024 Cuma

22 KASIM



1928 maurice ravel'in boléro adlı yapıtının dünya prömiyeri paris operası'nda gerçekleştirilmiş

1965 mitch leigh'in, dale wasserman'ın metnine dayanarak yazdığı la mancha'lı adam müzikalinin dünya prömiyeri new york'ta anta washington square tiyatrosu'nda gerçekleştirilmiş

1967 mel brooks'un zero mostel ve gene wilder ile başrollerini paylaştığı ilk filmi the producers felaket bir gala yapmış ve neredeyse rafa kaldırılmış; film daha sonra oscar kazanmış ve kült statüsüne ulaşmış

2013 bu ve bundan sonraki iki akşamda pina bausch'un ilk defa 1975 yılında frühlingsopfer - dreiteiliger tanzabend von pina bausch başlığıyla sahnelediği üç yapıtını; das frühliingsopfer, der zweite frühling ve wind von west'i folkwang universitat der künste, essen - julliard school, new york ve folkwang tanzstudios, essen dansçılarından wuppertal barmen operası'nda seyrettim; son akşamda annem, babam ve teyzem de seyirciler arasındaydılar

2018 bu ve ertesi akşam zorlu performans sanatları merkezi büyük salon'da robert lepage'ın shakespeare'den uyarladığı hamlet I - collage adlı yapımı seyrettim; theatre of nations yapımı gösterinin oyuncusu evgeny mironov idi






4 Ekim 2024 Cuma

04 EKİM

1582 çoğu katolik ülkede gregoryen takvimi uygulanmaya başlamış

1883 orient express, paris'ten istanbul'a ilk resmi seferini yapmış

1987 bernardo bertolucci'nin yönettiği ve john lone, joan chen ve peter o'toole'un oynadığı son imparator tokyo film festivali'nde prömiyer yaptı 

1990 cüneyt gökçer'in rejisini yaptığı ve efsanevi yorumuyla tevye rolünde oynadığı joseph stein & jerry bock müzikali damdaki kemancı'yı istanbul atatürk kültür merkezi büyük salon'da seyrettim; diğer rollerde handan uran, deniz gökçer ve alev sezer oynuyorlardı

1993 cemal reşit rey konser salonu'nda nathalie stutzmann konserine gittim, ona piyanoda david selig eşlik ediyordu

1994 viyolonsel sanatçı alexander rudin'i ilk defa konserde dinledim; cemal reşit rey konser salonu'nda moskova "musica viva" oda orkestrası eşliğinde çaldı

2009 krakov'da teatr groteska'dan adolf weltschek'in yönettiği hommage a chagall'ı seyrettim

2012 rimini protokoll yapımı, stefan kaegi'nin yönettiği radio muezzin'i haliç kongre merkezi - sadabad salonu'nda seyrettim

2013 ruhrtriennale kapsamında robert lepage'ın playing cards: HEARTS adlı gösterisini essen-salzlager'de seyrettim



25 Kasım 2018 Pazar

robert lepage'ın "hamlet"ten yaptığı kolaj



bir akıl hastanesi hücresinde yatan, muhtemelen şizofren bir adam ve o adamın zihninden geçenler.
adamın; zihninden geçen mekanlar hep o hücrenin bir versiyonu, zihninden geçen karakterler hep kendisinin bir versiyonu, zihninden geçen olaylar ise william shakespeare'in en tanınmış oyunlarından, kısaca "hamlet" diye bilinen "danimarka prensi hamlet'in trajedisi"nden.
adam; günümüzde yaşadığı için olayları zihninde günümüze uyarlıyor ve muhtemelen tiyatrocu olmadığı ve ruhsal bir sorunu olduğu için onları shakespeare'in yazdığı sırayla zihninden geçirmiyor, kendi kolajını yapıyor.
adam kendini büründürdüğü her karakteri, yaşadığı zamanın, yani çağımızın, uzak (televizyondan) ve yakın (mahallesinden) çevresinden tanıdığı, bildiği, gördüğü tipik figürlerle özdeşleştiriyor.
adamın zihninden geçen mekanlar kesin çizgilerle birbirlerinden ayrılmış değiller, aynı bir kabus veya rüyada olduğu gibi, aynı zihinde serbestçe uçuşan düşünceler gibi birbirlerinin içine akıyorlar.

"hamlet I collage"; shakespeare'in, 14-15. yüzyıllarda geçen bir hikayeyi temel alan oyun metinlerinden esinlendiği ve 17. yüzyılın ilk yıllarında yazdığı oyunun 21. yüzyılda robert lepage tarafından; bir sürü yere dönüşen tek bir mekanda ve bir sürü (toplam 11) karaktere bürünen tek bir oyuncuyla yapılmış bir sahne uyarlaması.

oyunun hikayesi özünde; hamlet adlı kişinin, hayalet olarak karşısına çıkan babasının ona nasıl ve kimler tarafından öldürüldüğünü söylemesi üzerine, o kişilerden aldığı intikamı anlatır.
hayalet diye bir şey var mı gerçekten? belki 14.-15. yüzyıllarda veya 17. yüzyılda inanılırdı hayaletlere, peki hala inanıyor muyuz?
babasının hayaleti hamlet'in zihninin, hayalgücünün ürünü değil mi? hiç bir dayanağı olmayan, bir hayalet gibi yoktan varolan kendi şüphesinin, kendi zihninin kendisine oynadığı bir oyunun sonucundaki davranışları nedeniyle kendisiyle birlikte bir çok insanın mahvına ve acı sonuna sebep olan birisi değil mi hamlet?

bir sürü "hamlet" uyarlaması seyrettim/k, tek kişilik "hamlet" uyarlamaları seyrettim/k. sanırım "hamlet"i bu biçimde uyarlayan daha önce çıkmadı; hamlet'in hikayesini, hücresindeki bir köşeye kıvrılmış bir şizofrenin zihninden bakarak, onun sanrıları yoluyla anlatan.

shakespeare'in oyunlarını (ve diğer klasik metinleri); oyunlardaki olayların geçtiği zamanlardan farklı zamanlara, örneğin günümüze, geçtiği yerlerden farklı yerlere, örneğin tanıdık coğrafyalara uyarlamak tiyatro ve sinema yönetmenleri tarafından yıllardır uygulanan bir yöntem.
özünde tiyatro, sahnede "gerçek"leşenlerin seyirci tarafından -mış gibi olduğunun kabulü, yani oyuncular ile seyirciler arasında imzalanmış karşılıklı bir anlaşma üzerine kurulu bir sanat olsa da; eski tarihli metinler söz konusu olduğunda o metinlerdeki çoğu repliği, kişi ve yer ismini değiştirmeden başka zamana/yere alan uyarlamaların -mış gibiliği daha iğreti değil mi; yani -mış gibi yapmanın çifte kavrulmuş hali? tabii bir kere -mış gibiliği kabul ettikten sonra onun katmerlenmesinin önemi kalır mı diye de sorulabilir.
bence robert lepage hem uyarladığı metnin hikayesini oluşturan/başlatan/kuran temel duruma, hikayenin özüne, ana fikrine sadık kalıyor, hem de hiç iğreti olmadan onu sahnelediği yapımın gösterim yaptığı zamana ve yere taşıyor. bence bu kadar zekice olunamazdı.



"hamlet I collage"ının biçimine gelirsem;
lepage o tek oyuncuyu havada asılı duran, x-y-z koordinatlarında üç yüzeyi bırakılmış yarım bir kübün içine yerleştirmiş ("delilik" olarak tarif edeceğim sahne tasarımı carl fillion'a ait). yarım küp yavaşça dönüyor; aynı bir rüya tekinsizliğinde.
zemin, tavan ve duvar olarak tanımlanabilecek yüzeyler kübün her hareketinde değişiyorlar, dolayısıyla zemini, duvarı ve tavanı tanımlamak imkansızlaşıyor; aynı, bir rüyada veya zihnimizde kurduğumuz hayali mekandaki koordinatların serbestleşmesi gibi.
lepage yarım kübün yüzeylerine projeksiyonla görüntüler yansıtıyor. bunlar; hikayenin geçtiği farklı yerleri temsil eden görüntüler olduğu gibi, oyuncunun canlı veya önceden kaydedilmiş büyük boy görüntüleri de olabiliyor.
lepage her sahnede yüzeylerde farklı büyüklükte farklı konumlarda delikler açıyor; bunlar kah kapı, kah pencere, kah mezar çukuru (alttan yukarı, yani çukurun dibinden/içinden yukarı doğru bakılan!), kah salon tavanı, kah kale burcu merdiven boşluğu oluyor.
lepage bu deliklerden objeler ve eşyalar çıkartıyor; mum, kitap, çekmece, kontrol masası, lavabo..
lepage bazen yarım kübün sınırlarını ve sahne zeminini kullanıyor; kübün üstüne, yanına, altına konumlandırıyor o tek oyuncuyu. bazen küp hareket ederken de bunu yapıyor. oyuncu her an tekinsiz bir durumda. hiç bir anda ayaklarının altında sağlam bir zemin yok. aynı, rüyalarda veya zihindeki hayali mekanlarda olduğu gibi.

lepage bütün bunları yaparken, evet bir yandan gösterinin iksv tarafından üzerine basa basa reklamı yapıldığı üzere bir "multimedya dehası" olarak harikalar yaratıyor, ancak yapımın özüne baktığınızda  sahnede esas tıkır tıkır işleyen mekanik bir düzen var. lepage makinaları seviyor; az çok her işinde sahnede mutlaka bir harikalar makinası yer alıyor; yani lepage'ın zanaatkarane bir tarafı var es geçilmemesi gereken. aslında lepage bu anlamda antik yunan'dan rönesans ve baroğa uzanan sahne mekaniği geleneğinin günümüzdeki temsilcisi.

hayalet sahnesi, ophelia’nın intihar sahnesi, polonius’un eski doğu bloku ülkelerinde insanları gözetleyen gizli polislerin şefi gibi kontrol odasında olduğu sahne ve öldürülme sahnesi, mezarlık sahnesi, hamlet ile rosencrantz ve guildenstern’in karşılaştığı ilk sahne, kafatası yorick'in bir röntgen levhası olarak nesneleşmesi, hamlet’in ingiltere'ye yollanacağını öğrendiği kral ile yemek sahnesi; lepage her birini akıldan çıkmayacak güzellikte tasarlanmış.

lepage iki sahnede o tek oyuncuyu yarım kübün tam ortasındaki boşlukta konumlandırıyor; ayaklarının altından bütünüyle zemini çekip alıyor. dolayısıyla lepage'ın oyuncusu sadece üstün oyunculuk kabiliyetine değil, akrobatik hünere de sahip olmalı ve bunları gösterebilmeli. lepage'ın oyuncusu bir karakterden diğerine bazen anlık mimik bazense anlık aksesuar yardımlı değişimlerle dönüşebilmeli.
yıllar önce danimarka'da, sahneye koymanın yanısıra bizzat oynadığı bu yapımı moskova uluslar tiyatrosu için yeniden ele aldığında lepage'ın elinde usta bir oyuncu var: bu sene festivalin onur ödülünü de alan evgeny mironov. mironov sahnede harikalar yaratıyor; bir bukalemun gibi rolden role geçiyor, bir akrobat gibi rahat ve esnek, oyunun sıkı hareket matematiğini bir an olsun aksatmıyor.

oyunun rüya/zihiniçi atmosferini oluşturan bütün özellikleri, yani; yavaş ritmi, kübün yüzeylerinin bir yerden diğerine geçerkenki bulanık görselliği (enfes video görüntüleri lionel arnould'a ait), her karakter için mironov'un mikrofon sesiyle oynanmış olması ve müzik (ses tasarımı ve hipnotik müzik josuė beaucage'a ait) bana aleksander sokurov’un “anne ve oğul”,  “baba ve oğul” ve "alexandra" filmlerinin atmosferini çağrıştırdı. tabii bunda rusça duymanın da etkisi var hiç kuşkusuz.

robert lepage kendi topluluğu ex machina'nın bir yapımı "needles and opium" ile iki yıl önce festival programındaydı, biletleri satışa çıkmıştı. o dönemde türkiye'nin içinde bulunduğu tehlikeli ortam nedeniyle oyuncular gelmek istemedikleri için gösterimler iptal oldu. iksv tiyatro festivali iki yıl sonra, sahne tasarımı olarak o yapıma çok benzeyen başka bir lepage işini istanbul seyircisinin karşısına çıkardı.
yurtdışında üç farklı yapıtını seyrettiğim ve günümüzün en önemli tiyatrocularından biri olduğunu düşündüğüm robert lepage'ı ve sanatını istanbullularla tanıştırdığı için festival direktörü leman yılmaz'a ve tüm ekibe yürekten teşekkürler.

son bir not da iksv'ye:
internette küçük bir araştırma yapınca, bu yapımın rusya dışında sadece singapur'a turne yaptığını öğrendim. keşke istanbul tiyatro festivali'nde dili ingilizce olmayan yabancı oyunlara sadece türkçe değil ingilizce de üst/yanyazı konulsa. amsterdam'ın ünlü holland festival'de böyle mesela; felemenkçe dışında ingilizce üstyazı var. bu sayede festivale hem yurtdışından özel olarak hem de o sırada şehirde bulunan turistler seyirci olarak çekilebiliyor. en basitinden bu rusça oyuna istanbul'daki bir çok yabancı konsolosluk ve okul çalışanı gelememiştir.

12 Eylül 2018 Çarşamba

2018 sonbaharından 5 öneri

blogumu takip eden ve post'larımın altına yorumlarını paylaşan -neredeyse- tek kişinin, hayal kahvem'in geçenlerde yanlış anlama sonucunda da olsa, bir ricası oldu: sezondan 5 etkinlik önermemi istedi.

istanbul'da gösteri sanatları mekanlarının programları yurtdışında olduğu gibi önceki sezonun sonunda veya yaz başında açıklanıp, sezonluk abonman biletleri satışa çıkmıyor (istanbul'da abonman bilet satan tek etkinlik borusan istanbul filarmoni orkestrası). ödenekli ve özel tiyatroların, klasik müzik ve diğer türlerde sanatçıları ve toplulukları misafir eden kurumların programları genellikle son dakikada açıklanıyor. şimdi hele bir de dövizin ani yükselişiyle birlikte, belki bir çok konser ve etkinlik daha açıklanmadan iptal olacak.
şehrimizin kültür-sanat hayatı için yadırganmayacak bir şekilde şu ana kadar ne işsanat'ın, ne cemal reşit rey konser salonu'nun, ne istanbul devlet senfoni orkestrası'nın, ne babylon'un, ne kukla festivali'nin, ne atta gençlik ve çocuk oyunları festivali'nin programları açıklandı; açıklayan da ağırlıklı olarak sadece eylül-ekim programını açıkladı. bu nedenle istanbul'da sezon başlamadan sezonun geneline bakıp konser ve yabancı gösteri önerilerinde bulunmak çok zor.
tiyatro, dans ve opera önerilerinde bulunmaksa yapımları seyretmeden yapmayı tercih etmediğim bir şey çünkü kağıt üzerinde vaatkar bulduğum ve bana heyecan veren pek çok yapımı seyredince genellikle hayal kırıklığına uğruyorum. isterseniz geçen sezonki değerlendirme listeme bakıp, devam eden yapımlardan merak ettiklerinize gidebilirsiniz.

ezcümle şu ana kadar açıklanmış sonbahar ayları etkinliklerinden 5 önerim şunlar:


hamlet - collage, robert lepage
22-23 kasım 2018
bence 22. istanbul tiyatro festivali'nin en önemli konuğu robert lepage; dünya tiyatrosunun uzun yıllardır mihenk taşlarından biri olan, sahneye koyduğu yapımların sadece biçimiyle, sadece mizanseniyle değil, içeriğiyle de yoğun bir şekilde uğraşan çok özel bir tiyatro insanı. onun hakkında blogumda bir çok paylaşım yaptım. ondan seyrettiğim hiç bir yapım beni hayal kırıklığına uğratmadı. lepage'ı daha iyi tanımak isterseniz, onunla yapılmış bir söyleşi-kitaptan yaptığım çeviriyi tavsiye ederim, şu linke tıklamanız yeterli.


borusan istanbul filarmoni orkestrası, katia & marielle labéque, sascha goetzel
20 aralık 2018
borusan filarmoni'nin bu sezonki programı bana göre müthiş, ancak sezonunun ikinci yarısındakiler, yani 2019'dakiler çok daha heyecan verici; 12 konserden 9'u 2019'da zaten. 2018'de istanbul'da sadece üç  konser verecekler, çünkü aralık ayında avrupa'nın -bu sefer gerçekten- çok önemli konser salonlarına konuk olmak üzere turneye çıkacaklar.
2018'in bu son konserine ise; hem goetzel'in yedi tül dansı'yla yapacağı kıvraklıkları görmek, hem borusan filarmoni'nin başka dört orkestrayla birlikte labéque'ler için çağdaş bir besteciye ısmarladığı yapıtın prömiyerine tanık olmak, hem de yeni yıla girmeden önce beethoven'in en çoşkulu senfonisiyle havalanmak için mutlaka gidilmeli.


tarkovsky quartet
22 ekim 2018
iyi bir caz dinleyicisi olduğumu iddia etmiyor olsam da, akbank caz festivali'nin 28 yıldır çizgisini düşürmeden ve caza bakışını sulandırmadan devam eden istanbul'un tek damardan caz festivali olduğunu iddia edebilirim. ama dediğim gibi modern caza pek meraklı olmadığım için, her sene en fazla 2-3 konser ilgimi çekiyor akbank caz'da. tarkovsky quartet'in ise hiç bir albümünü dinlemedim, programa göz atana kadar da bu quarteti tanımıyordum bile. ama dört üyesinin adlarını okuyunca, üçünü diğer albümlerinden çok iyi tanıdığımı ve yaptıkları müzikleri çok ama çok sevdiğimi fark ettim: françois couturier, anja lechner ve jean-louis matinier bu sanatçılar. dolayısıyla bu konserden beklentim ve heyecanım çok yüksek!


celui qui tombe
11 kasım 2018
fransız kültür merkezi 1990'lı yıllarda her sezon bir-iki enfes gösteri sanatları işi getirirdi istanbul'a. uzun zamandır bu alışkanlığı bırakmışlardı, bu sezon muhteşem bir dönüş yaptılar: fransızların son yıllarda ünü gittikçe artan yeni-sirk/performans/dans sanatçısı yoann bourgeois'nın eski tarihli ama klasikleşmiş bir işini getiriyorlar:"celui qui tombe". bourgeois geçen sonbaharda paris odeon katedrali'nde bir ay boyunca sergilediği üç yere-özgü işiyle büyük övgü aldı, bu hafta başında paris'te açılan yeni gösteri mekanı la scala'ya özel hazırladığı ve bir ay boyunca sahnelenecek açılış gösterisine imza attı. "celui qui tombe" kesinlikle kaçırılmamalı!


9. leyla gencer şan yarışması final konseri
28 eylül 2018
gerçekten uluslararası başarı ve saygınlık kazanmış ender şancılarımızdan leyla gencer ne şanslıyım ki son yıllarında da olsa konserlerini izleyebildiğim, bir keresinde aya irini'nin kulisine gidip imza aldığım çok büyük bir sanatçı. bu yıl onun 10. ölüm yıldönümü. iksv biraz tökezleyerek de olsa onun adına, o hayattayken başlattığı şan yarışmasını düzenlemeyi sürdürüyor. şimdilerde dünya opera dünyasında yer alan nice yetenek leyla gencer şan yarışması'nda keşfedildi; biz istanbul seyircisi bu yarışma sayesinde dünyanın en ünlü opera kurumlarında sahneye çıkan şancılara, kariyerlerinin başlangıcında tanık olduk. işte yine elimizde böyle bir imkan var, kaçırmamak lazım. şehrimizde, hatta ülkemizde düzenlenen en prestijli uluslararası yarışma; seyirci olarak desteklemek lazım!

18 Şubat 2018 Pazar

ikiyüzlülüğün şeffaflığı: robert lepage'dan "quills"


bir oyun metnini veya konusunu okursunuz; yazarın betimlediklerinin sahnede nasıl gerçekleştirilebileceğini merak edersiniz, zihninizde kurmaya çalışırsınız, hatta bazen “yok artık sahnede herhalde bu kadarını da yapamazlar” diye düşünürsünüz. sonra, oyunun sahnelendiği bir yapımı izlersiniz ve haklı çıkıp hayal kırıklığına uğrarsınız. metinde yazanlar veya sizin hayalinizde canlandırdıklarınız sahnede yarım yamalak gerçekleştirilmiştir.
böyle ilk hayal kırıklığımı 1980’lerin ortasında istanbul devlet operası’ndan “sihirli flüt”ü ilk defa seyrettiğim zaman yaşamıştım. 14-15 yaşlarındaydım. akm’de herhangi bir operayı seyretmeden önce evde, dedemin, gençliğinde anneme hediye ettiği faruk yener’in “100 opera” kitabından o akşam seyredeceğimiz opera hakkında bilgi edinmeyi adet edinmiştim. “sihirli flüt” maddesinde okuduklarım beni çok heyecanlandırmıştı: “vay be, demek ki bu akşam akm’nin sahnesinde ejderhaların ağızlarından ateş fışkıracak, insanlar havada uçacak, görkemli mısır tapınakları olacak” diye içimden geçirdiğimi çok net hatırlıyorum, ardından yaşadığım hayal kırıklığını da. tabii ki o akşam akm’nin büyük sahnesinde bunların hiçbiri gerçekleşmedi; bıraktım ejderhaları, havada uçan habercileri, dekor niyetine bile sahnede neredeyse hiç bir şey yoktu, sadece bir kaç basamak ve inen kalkan ince tül perdeler! zamanla beklentilerimi törpülemeyi öğrendim, hele de türkiye’de bir yapım izleyeceksem.
şubat başında paris’e gitmeden önce, fransızca oynandığı için anlamayacağımdan doug wright’ın “quills” adlı oyununun ingilizce metnini edindim ve okudum. metne göre; oyunun yarısına doğru, bütünüyle çırılçıplak kalacak ve öyle oynamaya devam edecek bir protagonisti, çarmıh üzerinde çırılçıplak sevişileceğini ve vücuttan kopartılmış parçaların kendi başlarına hareket edeceklerini sahnede birebir göreceğimden pek umudum yoktu, yapımın altında ne kadar robert lepage imzası da olsa. yanılmışım; lepage, sanata ve tiyatroya olan inancımı bir kez daha harladı.

son yıllarda özellikle almanca konuşulan ülke tiyatrolarında erkek çıplaklığını kullanmak “a la mode” adeta. ancak lepage’ınki öyle 3-5 dakika veya tek bir sahne boyunca çıplak kalmak değil, lepage arasız 140 dakika süren oyunun 1/3 süresi boyunca çırılçıplak ve bu durumu muhteşem bir rahatlıkla içselleştirmiş olarak sahnede arz-ı endam ediyor.


marquis de sade’ın; önce hücresinin derece derece soyulması (ilk olarak kitap, kağıt ve kalemlerinin alınması, sonra bütün perde ve çarşaflarının) ve son aşamada peruğu dahil bütün kıyafetinin elinden/bedeninden alınmasıyla tamamıyla çırılçıplak kalmasının sahnede birebir gerçekleştirilmesi çok önemliydi, çünkü metinde marki’nin -aydınlanma felsefesini de besleyen- düşüncelerine savaş açan protagonistler (rahip, müdür, marki’nin eşi) lepage'ın yorumunda hem sımsıkı, katman katman ve koyu renkli kıyafetleriyle hem de büyük masraflarla inşa ettirdikleri şatoları ve pahalı, gösterişli ve kalabalık eşyalı yaşamlarıyla markiz’in karşıtını temsil ediyorlardı. bu nedenle; çıplak kalmadan önceki sahnelerde kıyafetlerinin giderek beyaza dönüşmesi, soyulduğunda/soyunduğunda bütünüyle kılsız vücudunun ve kel kafasının bembeyazlığı, ve sahnede hep gözleri kamaştıran beyaz neon ışıklarla çevrili oluşu marki'nin,  her türlü (düşünsel, bedensel, toplumsal ve cinsel) özgürlüğün simgesi olma halini cisimleştiriyordu adeta.

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 10.02.2018 la colline-paris)

düşünce ve ifade özgürlüğü engellenebilir mi, insanın zihninden geçenlere sınır konabilir mi, konmalı mıdır? insan, zihninden geçenlerin hangilerini gerçekleştirme özgürlüğüne sahiptir, bunun sınırı nedir? özgürlük nerede başlar, nerede biter? medeniyetin kuralları neye göre koyulmuştur, hangi kriterlere göre işler? kuralları koyan ve uygulamakla yükümlü olan erk sahiplerinin yöntemlerinin ne kadarı, kendi koydukları kurallara uyar?
doug wright’ın, 2000'de philip kaufman tarafından muhteşem bir kadroyla (geoffrey rush, michael caine, kate winslet ve joaquin phoenix) sinemaya uyarlanan, ve şu aralar erdal beşikçioğlu'nun yönettiği ve başrolünde oynadığı tatbikat sahnesi yapımı olarak istanbul dahil bir çok şehrimizde sahnelenmekte olan 1995 tarihli “quills” (tüy kalemler) adlı oyunu marquis de sade’ın charenton akıl hastanesindeki -kurmaca olarak son- günlerini ele alırken, yukarıda belirttiğim soruları tartışmaya açar ve ahlakın göreceliğini ve toplumun, dinin ve iktidarın ikiyüzlülüğünü apaçık bir şekilde ortaya serer.

günümüzün tiyatro ustalarından kanada-quebec’li robert lepage’ın kendi topluluğu ex machina bünyesinde sahneye koyduğu “quills” versiyonunu şubat başında paris’te izleme şansım oldu.
yapım, 6-18 şubat tarihlerinde, lepage’ın eski çırağı şimdinin ise önemli frankofon tiyatrocularından wajdi mouawad’ın genel sanat yönetmeni olduğu la colline ulusal tiyatrosu’nda turnedeydi. la colline’nin, internetten hala izlenebilen 2017-2018 sezon tanıtım toplantısında mouawad’ın lepage’ı ağırlayacak olmaktan duyduğu heyecan hissediliyordu.
bu vesileyle, benim gibi bir çok lepage ve mouawad hayranını heyecanlandıracak bir haberi de vermiş olayım: ikili önümüzdeki sezon, mouawad’ın geçtiğimiz (21.) istanbul tiyatro festivali’nde seyretme imkanı bulduğumuz “seuls” (yalnızlar) ile başlayan üçlemesinin son halkası “freres” (erkek kardeşler) de beraber çalışacaklar.



robert lepage “quills”de hem marquis de sade rolünü oynuyor, hem de jean-pierre cloutier ile birlikte yönetmenlik ve sahne mekanı (espace scenique) tasarımcılığı yapıyor.
lepage ile cloutier tasarım olarak seyirciye bakan tarafı aynalı, cam duvarlardan oluşan bir mekan hazırlamışlar; bunlar birbirlerinin üzerine kayabiliyorlar ve en içteki parçası kendi etrafında 360 derece dönüyor.
arkasına ışık verildiğinde şeffaflaşan, ama aynı zamanda ayna özelliğini de yitirmeyen bu yüzeyler wright’ın metninde detaylı bir şekilde tarif ettiği sahne direktiflerinin ve daha da ötesinin gerçekleştirimesine olanak sağlıyor. örneğin, öndeki mekanın zamanında konuşan iki karakterden biri eskiye dair bir şey anlatırken bahsettiği eski tarihli olaydaki diğer kişiler camın arkasında beliriyorlar, ve daha da ötesi: geçmişteki kişinin camın arkasındaki konumu ile şimdiki zamandaki kişinin öndeki konumu ve yönü o şekilde ayarlanmış ki, ilkinin cam ardındaki görüntüsü ile ikincisinin aynadan yansıyan görüntüsü sanki bu iki kişi geçmişte anlatılan olaydaki mekandalarmış gibi karşılıklı geliyor, halbuki farklı zamanlarda ve farklı mekandalar.
bu dönen ve kayan aynalı cam yüzeyler sayesinde bazen geçmiş ve şimdiki zamanlardaki farklı mekanlar, bazen sadece şimdiki zamandaki farklı mekanlar (birinci perdenin sonundaki, oyunun doruk sahnelerinden biri olan: markiz’in anlatısının hücreden hücreye aktarılması) ve bazen de karakterlerin zihninden geçen hayaller üstüste süperpoze edilmiş oluyor. bu da oyunun anafikrinin pırıl pırıl bir netlik ve şeffaflıkta ortaya serilmesini sağlıyor: insanın caniliğinin ve gerek düşünce gerek yapma/gerçekleştirme özgürlüğünün hem sınırsızlığı ve hem de ikiyüzlülüğü.


yapımın altı kişilik oyuncu kadrosunda, lepage dışındakiler -rejinin ustaca belirlediği trafik ve hızlı kostüm değişimleriyle- birer ikinci rol de canlandırıyorlar.
marquis de sade rolünde benzersiz bir icra sergileyen robert lepage ile rahip coulmier’de pierre-yves cardinal yapımın beş yıldızlık oyuncuları.
charenton müdürü doktor royer collard’da pierre lebeau ve marki’nin eşi rene pelagie’de erika gagnon maalesef rahatsız edici derecede abartılı oyunculuklar sergiliyorlar.
sahne tasarımının kusursuzca gerçekleşebilmesi içinse sahne arkasında 10 kişilik bir teknik ekibin varlığını, lepage’ın her gösterisinin sonunda olduğu gibi alkış sırasındaki özel onurlandırmayla öğreniyoruz.


robert lepage’ın ex machina bünyesinde yaptığı -şimdilik- son iş olan, 2016 yapımı “quills” şimdiye kadar sadece kanada’da montreal ve quebec’de ve fransa’da (16 yaş sınırıyla) lyon, chalons-en-champagne ve paris’te sahnelendi.
günümüz dünyasında tartışılması elzem ve isabetli temalar olan; insanın düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve iktidar kurumlarının ikiyüzlülüğü ve ahlakın göreceliliğini müthiş yaratıcı bir şeffaflıkla ortaya koyan bu yapımın yolu açık olsun.

1 Aralık 2017 Cuma

bir duvarın iki yüzündeki yalnızlıklar: wajdi mouawad'dan "seuls"




duvar
karşımızda bir duvar yüzeyi; ona dayalı bir yatak, yanda masa üzerinde koliler, yerde çevirmeli bir telefon. bize göre sağdan, duvarın arkasından bir adam girer; üzerinde siyah bir boxer şort dışında hiç bir şey yoktur. söylediklerinden bir tez savunmasına hazırlandığını anlarız; jüri üyeleri bizlermiş gibi bize dönük anlatır, zaten salonun ışıkları da yanıktır. adamın konuşması ilerledikçe salonun ışıkları söner, dinleyici rolünden seyirci rolüne geçmiş oluruz böylece.

duvarın üzerinde bir pencere vardır; adam ara sıra pencerenin jaluzisini aralayıp dışarı bakar. bunu oyunun ilerleyen sahnelerinde de ara sıra yapacaktır. oyun boyunca pencere kendi dışında başka bir çok işleve ve mekana bürünür. pencere sadece duvarda açılan bir delik değildir; bazen iç ile dış, yaşam ile ölüm arasında bir bağlantıdır, bazense bir ara-yer, araftır. ev bir bedense pencere de gözüdür o bedenin, evin dışarı bakan gözüdür. oyun sonunda adam kör olduğunda pencere de artık duvara dönüşür.

adam yalnızdır; sevgilisi onu terk ettiği, evden attığı için daha yeni taşınmıştır bu daireye. çoçukken ise doğduğu ülkedeki savaş yüzünden ailesiyle taşınmıştır bu ülkeye. doğduğu ülke güneşli ve sıcaktır, burası ise karlı ve soğuk. o sırada dışarda kar yağıyordur zaten, evden çıkarken sıkıca giyinir adam, evin içindeki çıplaklığının karşıtına dönüşür dışarda.
o tek duvar yüzeyi adamı dış dünyadan ayırır, sınırlar, ısıtır. dışarısı soğuktur, sıcak evlerimiz ise bedenlerimiz gibidir; oralarda yalnız da olsak güvende hissederiz kendimizi, o yüzden de çıplaktır belki orada adam; bedeniyle, kendiyle barışıktır; seyredeni yoktur, rahat ve güvendedir. halbuki o adamı bir tiyatro salonu dolusu insan seyretmektedir.



hikaye
wajdi mouawad'ın yazdığı seuls (yalnız) savaş yüzünden lübnan'dan kanada'ya göç etmiş bir ailenin küçük erkek çocuğu harwan'ın hikayesini anlatır. kız arkadaşından ayrılmış ve tek başına bir eve çıkmış olan harwan'ın, bitirmesi gereken bir tez vardır. tez, dünyaca ünlü, quebec'li tiyatrocu robert lepage hakkındadır. harwan tez danışmanından aldığı bir haberden dolayı, tezini bir an önce bitirebilmek için lepage ile yapması gereken söyleşinin tarihini öne alır; bu amaçla st. petersburg'a gidecektir. ve bu yüzden de her pazar babası ve ablası ile yedikleri yemeği iptal etmek zorunda kalır; telefonda babasıyla tartışırlar. harwan pasaport ve vize için vesikalık fotoğraf çektirmek amacıyla, -yurtdışında çok bulunan- fotoğraf kabinlerinden birine girer.

seuls (yalnız) -tahmin edileceği üzere- gerçeklerden esinlenen bir hikayeye sahip. oyunun yazarı -ve 23-25 kasım 2017 tarihlerinde 21. istanbul tiyatro festivali'ne konuk olan paris la colline - theatre national yapımının yönetmeni ve tek oyuncusu- olan wajdi mouawad kanada'ya göçmüş bir lübnanlı, ve gerçek hayatta yazmış olduğu tez de robert lepage hakkında. dolayısıyla robert lepage da kurgu bir kişilik değil, gerçek; gerçek olmasının ötesinde, günümüz tiyatrosunu etkileyen önemli tiyatro insanlarından biri. [hayıflanma hatırlatması: 2016 yılındaki 20. istanbul tiyatro festivali'nin programında yer alıp biletleri satılmış olan, lepage'ın yazdığı ve yönettiği needles & opium, topluluk terör olaylarından dolayı son anda gelmekten vazgeçmeseydi, istanbul seyircisi tarafından izlenebilecekti.]



sır
oyunun son virajına girildiğinde, yani bitmesine yaklaşık 40 dakika kala metin/mizansen seyirciye açık eder ki; harwan vesikalık fotoğrafını çekmek için kabine girdiğinde, patlayan flaş yüzünden bilişsel bir kaza geçirmiş ve komaya girmiştir.
seyirci olarak; bir yandan şimdiki zamanda oyunu izlemeye devam ederken bir yandan da zihnimiz geriye giderek, oyundaki tersyüz olma durumunun, başka deyişle oyunun "sırrı"nın, ipuçlarını hatırlamaya/yakalamaya ve anlamlandırmaya başlar. örneğin; kablosu prize takılı olmamasına rağmen çalan telefon, veya adamın kanada'daki evinin telefon numarası ile st. petersburg'daki bir telefon numarasının aynı olması gibi gariplikler artık yerli yerine oturur. hele de adamın, oyunun o anlarında komada olduğunu zannettiğimiz babasıyla yaptığı konuşmanın aslında adamın iç hesaplaşması olduğunu, ve o sırada onun babasına tekrarladığı bazı sözlerin aslında komada olan ona babası ve ablası tarafından söyleniyor olduğunu fark etmemiz oyunun doruk noktasıdır.
geriye dönük düşündükçe taşlar yerine oturur, sadece metne dair değil, mizansene dair kararlar da anlam kazanır; mesela babayla konuşmada mouawad'ın oyunculuğunu (jestlerini, vurgularını, mimiklerini) gereksizce aşırı bulmuşken, aslında bunların komadaki birisinin iç hesaplaşması olduğunu öğrenmek, o aşırılıklara birden anlam katar.


yapı
tiyatro oyunları/yapımları içinde en zoru hiç kuşkusuz tek kişilik olanlarıdır; hikayeyi kurmak ve tek kişi üzerinden anlatmak, bunu yaparken zorlama ve tozlu mizansen trüklerine başvurmaktan kaçınmak, örneğin karakteri karşısında biri varmış gibi konuşturmadan hikayenin gelişimini sağlamak zordur. mouawad bu durumu ustaca fikirlerle çözmüş; hikayenin başlangıcını tez savunma provasıyla sağlıyor, gelişim yapısını ise telefon konuşmaları fikri üzerine kuruyor. ders gibi bir strüktür bence.
mouawad'ın mizansen seçimleri de, metnin yapısı kadar isabetli. mesela; babayla konuşma sahnesi ne kadar abartılıysa, oyunun sonunda çok uzun (yaklaşık yarım saat) süren boyama sahnesi de o kadar abartılı; tek fark, mouawad ilkinde sözü kullanırken ikincisinde rengi kullanıyor. ayrıca; aşırılık ve çoşku üzerine kurulu bu iki sahne, oyunun ilk yarım saatinin sakin atmosferini de dengeliyor.



esin
seuls (yalnız)'ın bana göre en ilginç özelliği referanslarının hiç birini saklamıyor oluşu. mouawad oyunda kullandığı bütün öğeleri seyirciye teker teker sunuyor ve seyirciden bunlar arasında bağlantı kurmasını bekliyor.
robert lepage'ın etkisi; lepage'ın birebir oyunun metninde ve ses bandında yer almasının yanısıra, hem hikaye kurgulama biçiminde hissediliyor hem mizansen mantığında, hem video projeksiyonla yapılan ilüzyonlarda hem de sahne mekanının kullanımında. mouawad sahne mekanını tek bir yer ve zamanla sabitlemeden kullanma konusunda lepage kadar yaratıcı değil, ancak ustasının marifetlerini içselleştirmiş bir çırak olduğu yadsınamaz. mouawad lepage'dan daha edebi bir yerden yaklaşıyor sahne üretimine, güçlü olduğu taraf da orası zaten. yine de, özellikle hikayenin tersyüzünden sonra sahne mekanını kullanma konusunda boyutu (hem birebir fiziki hem de duygusal anlamda) ustaca genişletiyor mouawad: harwan hiç mekan değiştirmeden, evinin iç mekanı iç benliğinin mekanına dönüşüyor.

harwan yer değiştirmemiş, hala oyunun başında konuştuğu, hareket ettiği alandadır ancak duvardaki pencere artık başka bir mekana, mesela dışarıya açılmıyordur. duvar sadece sınırlamaz harwan'ı; bir yandan hapsederken, bir yandan da zihnin enginliğine geçit veren kapı olur, katman katman açılır, şeffaflaşır. duvar artık komadaki bir insanın içerden dışarıya bakışını görselleştirmeye yaramaktadır; mouawad duvarı mekana tercüme eder ve bunu hiç de girift olmayan, çok basit fikirlerle yapar, ama basit fikirler müthiş görsel bir etki yaratır sahnede. karakterin aynı anda hem iç dünyasını hem de o dünyadan hastane odasına bakışını gösterir bize.
harwan anılarında en mutlu olduğu yere dönmüştür, bulunduğu mekanı o yere dönüştürür. çünkü hafızamız, anılarımız vardır ve onlar sıcak tutar bizi. benliğimizin derinlerine, geçmişe gittikçe huzur buluruz, hele de vatanımızdan uzakta, bambaşka bir ülkedeysek, adımızı söylediğimizde karşı taraf anlamadığı için bir kaç kere tekrarlamamız gereken bir ülkede.
harwan beş yaşına kadar konuşmadığı, sessiz kaldığı çocukluğundaki dünyasına geri döner; o dönemde yaptığı resimlerin, boyaların, renklerin dünyasına. entelektüel bagajlı seyirciler hemen jackson pollock referansını yapıştırırlar, ben de yves klein'ı ekliyim. özgür seyirci ise; çocukluğa dönmüş bir adamın boyalarla oynaması diye yorumlar bu uzun sahneyi, sıkılmaz, bir sekans önceki uzun monologu zamanın lastik gibi uzadığı bu boyama seansında sindirebilir ancak.

mouawad, sadece gerçek hayatta da öğrencisi olmuş olduğu robert lepage'ı değil, oyunda kullandığı her türlü öğenin kavramsal arkaplanını kuran referansları seyirciyle paylaşır.
örneğin; harwan evde yokken telefonuna bırakılan bir mesajdan öğrenmemizin sağlandığı üzere, harwan'ın ısmarladığı ve kitapçıya geldiği belirtilen -adını hatırlamadığım bir yazar ait- "pencere" isimli kitap yoluyla biz seyirciler için duvardaki pencerenin anlamı çoğalır.
luka incili'ndeki "müsrif oğul" meseli ve rembrandt'ın bu meseli resmeden "savurgan oğlunu dönüşü" tablosu da yine oyunun hem metninin içine yedirilmiş hem de mizanseninin. harwan çoçukluğuna döndüğü uzun boyama seansı sırasında önce rembrandt'ın -sahneye (duvarda önceleri pencerenin, şimdi ise beyaz bir duvarın bulunduğu alana) projeksiyonla yansıtılan- tablosunda babasının önünde diz çökmüş oğulun pozisyonuna girer, bir süre sonra ise bu sefer babanın yerine geçer. sonda ise tablo silinir, harwan kalır geride; başı dışarda, bedeninin geri kalanı beyaz duvarın içinde kaybolmuş bir şekilde.
harwan; oyun boyunca gerek onun gerekse de projeksiyonlu alter ego'sunun aralayıp diğer tarafa bakmasına yarayan pencere ile, sonda ise duvar ve tablo ile imlenen "araf"ta kalmayı mı, yoksa gözlerini kaybetmiş de olsa dünyaya geri dönmeyi mi seçmiştir, belirsiz kalır; harwan sadece tebessüm ediyordur..


tanıklık
seuls (yalnız) bir erkek hikayesi anlatır; orta yaşta, yalnız ve göçmen bir erkeğin babasıyla ilişkisini, hesaplaşmasını, kendini keşfetmesi ve baba figürüyle barışmasını. bu keşfi ve barışmayı ancak komadayken iç benliğinde yapabilen bir erkeğin hikayesidir bu..

günümüzün önemli tiyatro yazarlarından wajdi mouawad’ı kendi oyununu yönetirken ve bizzat oynarken sahnede izlemek, hiç kuşkusuz ki unutulmayacak anlardan biri olarak iksv istanbul tiyatro festivali tarihine geçti. 21. festival kesinlikle mouawad’ı seyrettiğimiz yıl olarak hatırlanacak! kişisel olarak ise; metinlerinin yapısına ve anlattığı hikayelere hayran olduğum bir sanatçıyı iki saat boyunca kendi cümlelerini yorumlarken tek başına sahnede izlemek sanki bir rüyaydı.

5 Mart 2016 Cumartesi

20. istanbul tiyatro festivali programına bir bakış



ilkinden itibaren, hatta haziran-temmuz aylarındaki ana festivalden kopmadan önceki zamanlardan beridir iksv'nin istanbul'a getirdiği sahne sanatları gösterilerini kaçırmayan bir "istanbul tiyatro festivali takipçisi" olarak festivalin bu yıl mayıs ayında düzenlenecek 20. edisyonuna kendi penceremden bakmak istedim; "bu kadar oyundan hangisine gitsek, hangisini kaçırmasak" programı yapacaklara biletler satışa çıkmadan belki bir faydam dokunur, ve belki bazı konuları tartışmaya açabilirim ümidiyle..
buyrun festival programına:

yabancı yapımlar
bu yılki festival programına ve paralel etkinliklere baktığımda gözüme ilk çarpan şu dört isim oldu: robert wilson, robert lepage, guy cassiers, milo rau. 80'ine merdiven dayamışından, daha 40'ına gelmemişine günümüz tiyatro sanatının farklı çehrelerini temsil eden dört muhteşem isim.
wilson'ın uzun yıllar sonra (en son 2000'de festivale konuk oldu) tekrar bir işini, bu sefer berliner ensemble topluluğundan, hem de brecht'in "üç kuruşluk operası"yla izlemek büyük bir şans ve imkan. 16 yıl az bir süre değil; yeni nesillerin de wilson ile tanışması lazım.
cassiers'in ise bu, istanbul'a ikinci gelişi. 2010'da "damıtılmış kırmızı" ile beni derinden etkilemişti. bu sefer de 190 dakika uzunluğundaki yeni işi "merhametliler"den boğazımda düğümlerle çıkacağım kesin gibi.
galiba kendisi bizzat gelemeyecek olsa da, günümüz tiyatrosunun büyücülerinden lepage ise çok gecikmeli de olsa nihayet bir işiyle konuk ediliyor festivale; geliyor olsa eminim festivalin onur ödüllerinden biri de ona verilirdi. merak edenler, lepage hakkında detaylı bilgiyi blogumun eski tarihli yazılarından edinebilirler; "needles and opium" kaçırılmamalı.
rau ise daha yeni yeni parlayan, berlin schaubühne'deki işleriyle adını duyduğum genç bir isim; hiç bir işini izlemedim, "nefret radyosu"nu merakla bekliyorum.

bu dörtlü dışında iran, ingiltere, portekiz ve fransa'dan da topluluklar konuk olacak festivale; hatta bunlardan birinin dünya prömiyeri festival çerçevesinde gerçekleşecek. umarım yaratıcılarını tanımadığım bu oyunlardan kendim için yeni isimler keşfetmiş, yeni rotalar çizmiş, çoğalmış olarak çıkarım.
bu vesileyle önemsediğim bir konuda da festival yönetimini kutlamak isterim: uluslararası sanatçı ve topluluklarla ortaklıkları çoğaltmış olmaları. yabancı yapımlardan dördü "istanbul festivali ortak yapımı" ibaresi taşıyor ki, bu gerçekten çok çok önemli.

yerli yapımlar
yerli yapımlara baktığımda; üretim ritmini uzun zamandır, iki yılda bir düzenlenen festivale göre ayarlayan türkiye tiyatrosu'nun en önemli isimlerinden şahika tekand'ın ve yine festivale iki yılda bir belçika'lı topluluğuyla katılan mesut arslan'ın merakla beklediğim, ilkinin "godot'yu beklerken" ikincisinin "gizli yüz" isimli yeni projelerinin yanısıra; istanbul sahnelerinin alternatif tiyatro toplulukları arasından, istikrarlı şekilde nitelikli üretimleriyle son yıllarda isim yapmış, çoğu ülkemizi yurtdışında da önemli festivallerde temsil eden ekip, hayal perdesi, altıdan sonra, ikincikat, destar, biriken, galataperform, pera, talimhane gibi toplulukların en yeni işlerinin prömiyerlerinin festival programına alındığını görüyorum.

herhalde kendileri yeni bir projeyle başvurmayı seçmediler ama şehrin tek uluslararası tiyatro festivalinde moda sahnesi, semaver kumpanya, seyyar sahne ve tiyatrotem'in de yeni işleriyle yer almalarını gözüm aramadı değil.

tiyatroda yeni olmayan ama yazar ve yönetmen olarak bir önceki festivaldeki işleriyle adlarından söz ettiren ceren ercan ve gülce uğurlu bu sefer ayrı projelerle festivale katılıyorlar.
yine, adını ilk defa bir önceki festivalle duyduğum, bence bir anlamda festivalin keşfi olan sarı sandalye ekibini festival yönetimi takip etmeye devam ederek, yeni işlerini de bu yılki festivale dahil etmiş; çok iyi!

bu yapımların çoğunu, eğer bir aksilik olmazsa önümüzdeki sezonda izleyeceğiz. bu nedenle bu yapımların hepsi her ne kadar severek takip ettiğim topluluklara ve isimlere ait olsa da, beni festival bağlamında çok heyecanlandırdıklarını söyleyemeyeceğim.

bir yapımı sadece ve sadece festival kapsamında izlemek, bir yapımın sadece festivale özgü olması ayrı bir heyecan ve ivme kaynağı bana göre; örneğin eski yıllardan turgut-ümit denizer'in boğazköylerinin iskelelerine uğrayan bir vapurda geçen "perdeci", mahir günşıray'ın lorca projesi aklıma geliyor, ya da naz erayda'nın cihangir'deki, emre koyuncuoğlu'nun narmalı han'daki, hasköy iplik fabrikası'ndaki işleri gibi..
bu anlamda beni bu seneki programda en çok heyecanlandıran yerli yapımın özen yula'nın "ân" adlı işi olduğunu söylemeliyim. yeldeğirmeni sanat merkezi'nin mekanlarında dolaşarak izlenecek olan "ân"ı mutlaka izlemek istiyorum.

yeni dalga
iki yıl önceki festivalin "yeni dalga" bölümündeki isimlerden günümüze bir tek sarı sandalye'nin kalmış olması, festival ekibini yeni ve genç isimleri/toplulukları programa dahil etme konusunda ürkekleştirmiş olabilir, ancak bu bölümün devam ettirilmesinin sahne sanatlarımıza uzun vadede taze kan getireceğine inanıyorum.
belki "yeni dalga" yerli yapımlara uygulanan başvuru usulüyle değil, festival ekibinin samanlıkta iğne arar misali araştırarak, deşerek ortaya çıkarıp, hatta teşvik edip davet edeceği isimlerle/topluluklarla oluşturulmalı. festival en azından gençler söz konusu olunca risk almalı; biz seyirciler de yeni isimleri ilk veya ikinci işleriyle keşfetme heyecanıyla bu yapımlara koşmalıyız.

bu sene "yeni dalga" adı altında sadece iki iş var. bunlardan birinin yeni dalga altında olmasını biraz garipsedim; sanırım oyuncu ekip gençlerden oluştuğu için bu tercih yapılmış ancak tiyatro her şeyin ötesinde aslında bir yönetmenlik sanatı değil mi..

dans
dansa gelince bu yılki festival maalesef çok çok zayıf.
geçmiş yıllarda pina bausch, sacha waltz, ultima vez, cherkaoui, keersmaeker, papaioannou, forstyhe, cullberg ballet, monnier gibi dans alanında önemli isimlerin ve toplulukların bir kaçının bir arada konuk olduğu bir tarihe sahip festivalin bu yıl sadece bir yabancı, iki yerli dans işiyle karşımıza çıkması üzücü.
bu tercihin arkasında mesela "tiyatro festivalinin aksak yıllarını küçük çaplı bir dans festivaliyle dengelemeyi düşünüyoruz, o yüzden dansı bu sefer hafif geçtik" gibi bir haber yatsa, sesim çıkmazdı; ama iki yıl önce iksv'nin yönetim kurulu başkanı bülent eczacıbaşı tarafından bizzat telafuz edilen "tiyatro festivalini artık her yıl düzenleyeceğiz" vaadi bile hayata geçecekmiş gibi görünmezken, iksv'den bir de dans festivali ummak ancak güzel bir hayalden öteye geçmiyor sanırım.
bir yandan da; hayıflanmadan edemiyorum: şu aralar papaionannou'nun "still life", peeping tom'un "vader", akram khan'ın "untill the lions", akram khan ile israel galvan'ın "torobaka" gibi hem popüler olan hem de sanat niteliği yüksek işler ve şu anda aklıma gelmeyen, ama eminim festival yönetiminin haberdar olduğu küçük-büyük çaplı bir çok diğer dans yapımı dünya sahnelerini turlamakta. bunlardan bir-ikisinin bile olsa yolu istanbul'a düşürülemez miydi!

peki, bu yılki festivalde dans'ta kimler var?
yabancı olarak; topluluktaki türkiyeli dansçı kerem gelebek etkisiyle olsa gerek, son iki işiyle türk kültürüne göz kırpan christian rizzo dünyayı türkçe ismiyle turlayan bir önceki işi "sakınan göze çöp batar" ile değil, ondan daha iyi olduğunu arte-concert'te yayınlanmış olan kayıtlardan izleyerek bizzat gözlemlediğim son işi "d’après une histoire vraie (gerçek hayattan alınmıştır)" ile konuk olacak festivale. bu yapımı hararetle öneririm; ben de bu sefer canlı izleyecek olmaktan dolayı heyecanlıyım.

herhangi bir işiyle değil ama ustalık sınıfıyla festivale konuk olacak olivier dubois'yı atlamamak lazım tabii..

yerli olaraksa; sadece aslı bostancı ve tuğçe tuna'nın adını görüyorum programda.
yıllardır her festivale hazırladığı, bayrampaşa cezaevi, hasköy iplik fabrikası gibi dans söz konusu olunca sıradışı mekanlardaki tek defalık (yani sadece festival kapsamında sergilenebilen, devamı olmayan) yere-özgü işleriyle beni ve sanırım bütün dansseverleri heyecanlandıran tuğçe tuna bu sefer bizleri evinde, msgsü modern dans ana sanat dalı'nın mekanında (msgsü bomonti yerleşkesi, 2. kat) ağarlayacak.

mekan
festivalin mekanları arasında msgsü modern dans ana sanat dalı sahnesini görünce, ilk düşüncem "hah, nihayet dans için yaratılmış o güzel mekan festival için açıldı" oldu, ancak programda o mekanda gösteri olarak sadece mekanın evsahibinin işinin olması biraz hayal kırıklığına uğrattı beni.

bu noktayla bağlantılı başka bir durum da herhalde hepimizin gözlerinden kaçmamıştır: yıllardır festivalin mekan anlamında amiral gemisi olan harbiye muhsin ertuğrul sahnesi bu yıl sadece istanbul şehir tiyatrosu'nun kendi oyunu için perdesini açacak festivalde. bu durumda bir gariplik yok mu! herhalde festival yönetiminin kendi tercihi değildir şehrin merkezi noktasındaki bu mekanı bırakıp, festivalin en önemli ayağını oluşturan yabancı yapımları şehrin çeperinde zor ulaşılan bir mekana yerleştirmek. belki uniq hall, aynı atina festivali'nin kent çeperi mekanı peiraios 260 gibi bir çekim merkezi olacak; olursa ne mutlu; ama o zaman da insan her ikisi de, yani hem uniq hall hem de harbiye muhsin ertuğrul kullanılıyor olsaydı diye geçiriyor içinden.

yan etkinlikler
yan etkinlikler festivalin son yıllarında gittikçe artarak programın önemli bir ayağı olmaya başladı. şahika tekand'ın bu yıl festivalin onur ödülünü alırken "insansız yapılması mümkün olmayan tek iş" olarak tanımladığı tiyatroya adanmış bir festival de işte tam da bu nedenle sadece sahneyle sınırlı kalmamalı, sahne dışındaki etkinliklerle de beslenmeli, insan ile insan arasındaki ilişki bu yolla da güçlendirilmeli. festival ekibi de bunun farkında olmalı ki profesyonellerden seyircilere, bütün tiyatroseverler için sempozyumdan okuma tiyatrosuna, ustalık sınıflarından söyleşilere, sergilerden atölye çalışmalarına, performanslara "festival içinde festival" gibi bir yan etkinlik programı hazırlamış. kaçırmamak lazım.

yan etkinliklerden bağımsız olarak, festivalin neredeyse bütün yabancı topluluklarının oyunlarının bir akşamına oyun sonrası yönetmen söyleşileri konmuş. keşke bu uygulama yerli yapımlar için de düşünülseymiş..

teşekkür
her şey bir yana; yerel ve merkezi yönetimlerin ciddi desteği olmadan yerli-yabancı yapımlarıyla, yan etkinlikleriyle, ve ayrıca basın bülteninden öğrendiğim kadarıyla yurtdışından gelecek tiyatro insanlarına yönelik türkiye tiyatrosunun showcase'i ve dans platformu gibi aslında resmi kültür-sanat politikasıyla merkezi yönetimin üstlenmesi gereken etkinlikleriyle bu kadar kapsamlı bir festivali kurguladığı için festival direktörü leman yılmaz ve ekibine bir seyirci-takipçi olarak içten teşekkürlerimi sunarım.

bizi mayıs'ta, bir nebze de olsa yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerinden sanat yoluyla koparacak ve bazen de onlarla daha da sıkı bağlayacak çok güzel akşamlar bekliyor..

18 Şubat 2015 Çarşamba

TEB Oyun 24 / Kış 2015

Eskişehir'den Meslek Büyüklerine Kocaman Selam Lüküs Hayat Üstün Akmen  
Ostermeier Çeşitlemeleri Hasibe Kalkan
Saatin Çarkları Gibi Kart Oyunları: Playing Cards Kerem Özel 
Gölgeleriyle Yaşayanlar... Nalân Özübek 
Etik'ten Uygulamaya Québec Eleştirisinin Dünyadaki Yeri Michel Vais 
Eski Yollara Yeni Sözler Eugenio Barba
"Kültür Lafını Duyunca, Silahımın Emniyetini Açarım" Yücel Erten
Pinokyo Kral Übü'nün Ülkesinde ve Çocuk Hakları Üzerine Zehra İprişoğlu 

Anısına: Haldun Taner 100. Yaşında
Doğum Günü Partisi Demet Taner
Haldun Bey, Siz Gideli Garip Şeyler Oldu Bana... Gülriz Sururi 
Haldun Taner 100 Yaşında Bir Delikanlı Ayşegül Yüksel
Kabare Tiyatrosu ve Haldun Taner Dikmen Gürün
Haldun Taner'in Işığı Hasan Anamur

Anısına: Çolpan İlhan
Benim Çolpan İlhan'ım... Üstün Akmen
Küçük Sahne ve Çolpan İlhan Gülşen Karakadıoğlu 
Çolpan İlhan'a Saygıyla... Filiz Elmas 
Anısına: Talat Halman
Dev Bir Bilim ve Sanat İnsanı: Talat Halman Özdemir Nutku 

Anısına: Melisa Gürpınar
Bir İstanbul Sevdalısının Ardından Hayati Asılyazıcı 
Şiirin Ustası / Can Dost Dilek Türker
Sen De Mi Melisa... Üstün Akmen 
Bir İstanbul Sevdalısının Ardından Hayati Asılyazıcı 

Anısına: Tuncel Kurtiz
Kurtiz... Orhan Aydın
Toplumsal Cinsiyet ve Tiyatro Leyla, Lena ve Diğerleri Tijen Savaşkan 

1 Kasım 2013 Cuma

yakınplan robert lepage



alexander verlag berlin yayınevinin çok güzel bir dizisi var; “nahaufname” (yakın çekim) sahne sanatlarından koreograf ve yönetmenlerle yapılmış nehir söyleşiler. (bizde de iş bankası yayınlarının aynı minvalde güzel bir dizisi var)
bu seriden daha önce sasha waltz, robert wilson ve alain platel’i edinmiştim. ruhr triennale’deki “playing cards: HEARTS” öncesinde fuayede aynı seriden robert lepage kitabını görünce, hemen atladım. meğer yeni de değil, 2009 tarihliymiş; olsun..
anlaşılan almanya’nın sahne sanatları konusunda önemli isimlerinden olan renate klett, söyleşideki samimiyet ve açıklıktan yakın dostu olduğu belli olan robert lepage ile dört uzun konuşma gerçekleştirmiş ve bütün yönleriyle; insan, eşcinsel, oyuncu, sinema yönetmeni, tiyatro yönetmeni olarak lepage’ı sansürsüzce ve içtenlikle ortaya seren hayata, ülkelere, kendi geçmişine, hastalığına, eşcinselliğine, tiyatro dünyasına, kendi tiyatrosuna dair bir belge çıkmış ortaya.
playing cards: HEARTS”tan da çok etkinlenmiş olarak kitabı bir çırpıda okudum; keşke bütün bu “nahaufnahme” serisi türkçede yayınlasa diye de iç geçirmekten kendimi alamıyorum; bir sürü satırın altını çizdim. işte bunlardan, lepage’ın tiyatrosu konusunda tutarlı bir fikir verebilecek bir seçkiyi paylaşıyorum. umarım alexander verlag izinsiz alıntı yapmaktan hakkımda soruşturma açmaz.

.


La Trilogie des dragons, bu yapıtı oluşturmuş ve geliştirmiş olan oyuncular tarafından oynandı. Ota’da farklıydı, daha ortaya çıkarma ve geliştirme aşamasında oyunculardan durmadan gidip gelenler oldu ve turnelerde oynadığımız yıllar boyunca bir çok rol başkaları tarafından üstlenildi. Birisi bir karakteri geliştirmeye başladı, sonra başkası geldi ve o karakteri geliştirmeye devam etti ve doğal olarak da değiştirdi. Ve her oyuncu dil konusunda eşit yetiye sahip değildi [Les Spet Branches de la riviére Ota hem fransızca hem ingilizce sahneleiyordu], dolayısıyla yine oyuncu değişiklikleri oldu, onlar da karakterleri değiştirdiler, hatta isimlerini de. Ama bunların hepsi istenerek yapıldı, konseptin bir parçasıydı.
Lipsynch’de de şimdi aynı şey olacak, çünkü önümüzdeki yılki prova sürecinde şu anda oynayanların hepsi bulunamayacak. Oyun şu anda 5.5 saat sürüyor – bu 9 saat olmalı. Düzenli olarak yoğunlaştırılmış çalışma süreçlerimiz vardır ve ayrıca bir çok seyirciye açık prova yaparız. Şu andaki birinci versiyonumuz, ve her oynadığımız sefer oyunu değiştirmeyi göze alıyoruz. Bu yüzden Tenerriffa’da oynayacağımız oyunlar Newcastle’da oynadıklarımızdan farklı olacak.
Ama, bir akşamdan diğerine de değişiklikler yapabiliyoruz. Bazen sahnelerin sıralamasını değiştiriyoruz, bazı sahneleri kısaltıp uzatabiliyoruz. Sonbaharda ve kışın dokuz saatlik versiyonu çalışmak için bir kaç haftamız olacak ve arkasından yine davetli seyirciler için açık provamız. Bunu Quebec’te Caserne’de gerçekleştiriyoruz. Sonra 2008 yazında resmi prömiyer olacak ve arkasından turneler ve mutlaka başka değişiklikler – bizim çalışma sürecimiz böyle.
Bir şeyi fark ettim – belki sana çok yavan gelebilir–, şöyle ki, bir yapım üzerine çalışmadığınız zaman, daha üretkensiniz. Newcastle ile Teneriffa gösterileri arasında Lipsynch’e çalışamayacağımız iki ay süre var – ama bilinçaltında tabii ki çalkalanma devam ediyor. Ve bir anda bambaşka bir bağlamda bir fikir yakalıyorsun, ya da birisinden bir e-posta alıyorsun: şunu şunu düşündüm diye. En iyi şeyler böyle durumlarda ortaya çıkıyor – herşey gergin bir şekilde prömiyere odaklandığı zaman insan çoğunlukla bloke ve sınırlanmış oluyor.


Her an seyahat ettiğin için yapıtlarında her zaman seyahat önemli bir yer tutuyor. Geçen akşam Lipsynch’i izlerken fark ettim: birinci bölümün tamamında herkes her dakika yoldaydı. Sanki senin hayatını yansıtıyor.

Benim hayatımı, hikayeyi nasıl anlattığımın sanatı yansıtıyor. Ama birinci bölümün anafikri seyahat değil ki, Rebecca [Blankenship].
Lipsynch için yaptığım ilk eskiz bir uçaktı. Güney Amerika’ya giden bir uçaktaydım ve en arkada bebekli bir kadın vardı, bebek bütün yol boyunca ağladı. Ben ortalarda bir yerde oturuyordum, perde açık olduğu için oradan business class’ı görebiliyordum ve bebeğin çığlıklarından müthiş rahatsız olmuş bir işkadınının nasıl durmadan dönüp arkaya baktığını gözlemledim.
Bu Lipsynch için güzel bir resimdi: arkada bebekli bir kadın, Güney Amerikalı, yoksul, önde zengin bir kadın, rahatsız olmuş. Ve sonra bu kadın Rebecca olsaydı diye düşündüm, partiturunu çalışan bir opera şarkıcısı, eğitimli, rafine, bakımlı bir ses ve arkada onu çığrından çıkaracak derece kötü ve armoniden en uzak formunda bir insan sesi. Ve bu ikisi arasındaki koltuklar gelişme olabilir; her bir koltuk hikayemizin yolculuğunda bir adım.

Fikirlerimizi biriktireceğimiz ilk buluşmamızda bunu tahtaya çizdim. Ve daha sonra Rebecca kendi fikrini anlattı: passaggio ile ilgilendiğini ve uğraşmak istediğini söyledi, orada kadının sesi daha derinleşir/toklaşır ve dramatik soprano olarak göğüs sesinden kafa sesine geçmelisindir. O da passaggio kelimesini tahtaya yazdı ve sesin nasıl çalıştığını anlatan bir çizim yaptı. Ve bunlar birbirlerine tamıtamına uydular: ses, passaggio, passage (yol, pasaj), passagier (yolcu), benim uçağım.
Çıkış noktam herkesin durmadan ya uçakta ya da trende oturduğu modern dünya idi; Rebecca’nınki ise başka bir şey, ama bu ikisi birbirlerini çok güzel bir şekilde tamamladı.
Ve böylece birinci bölümde herşeyin hareket halinde olması fikri çıkmış oldu. Ve hareket durduğu zaman, kopacaktı. Yolda olmadıkları tek sahne ailenin evde akşam yemeğinde olduğuydu – ve orada büyük bir kavga kopuyor. Sonra her şey yeniden hareketleniyor, ve yine bir uçak var, ama bu sefer evinden kaçan delikanlı ile.


Provalarının başlangıcında her zaman form mu olur; içerik hiç olmaz değil mi?

İçerikle başlamak yerine form ile başlamayı daha çok tercih ederim, kendimi daha güvende hissederim, ve bana daha fazla zevk verir. Form, üzerinde oynayabileceğim oyun alanıdır, ama oynamak için tabii ki içeriğe dair bir şeylere ihtiyacım vardır. Temel olarak iki yol da mümkün tabii ki: formu içerikle doldurmak ya da içeriği form ile. En iyisi, bir nevi vahiy gibi olan, form içerik olursa ya da tam tersi.
İkisinin ayrılmaz oldukları an – “the medium is the message” sözünü ben hep şöyle anlarım: ne söylediğin ne yaptığın ve nasıl yaptığındır – bu ana ulaştığında, ki çok zaman alabilir, artık baştaki soru anlamsız olur.
Aslında metodla ilgilidir: benim gibi çalışıyorsan, form yoluyla içeriği provoke etmeye çalışırsın. Yani bunun için güçlü ve belli bir forma ihtiyacın vardır. Form tutarlı olursa ve kendi kurallarını takip ederse, sonunda içeriği de yaratır.

Peki, mükemmel bir formun var ama buna uygun içeriği bulamadın – o zaman ne yapıyorsun?

O zaman belki formu fırlatır atarım – eskiden yapmazdım, artık yapıyorum. Form ne kadar güzel olursa olsun eğer bir şeyleri tetiklemezse anlamsızdır.

….

Söylediğin gibi başlangıçta hiç bir şey bilmezsiniz, küçük bir şeyle başlarsınız ve onun sizleri nereye götürdüğüne bakarsınız. Pratik olarak bu nasıl işler? Herkes aynı şeyi mi yapar yoksa başka şeyler mi? Birbirinizden bir şeyler alır mısınız? Bu süreç nasıl işliyor?

Herkesin kendi özgün başlangıcı ve farklı önerileri vardır. Bir örnek vermek gerekirse: gösterimizin adı Lipsynch, diyorum ki: haydi, yabancı bir sese kendi bedenimizi nasıl veririz (“dublaj”) çalışması yapalım, herkes “bedenleştirmek” istediği bir şeyler getirsin. Ve John Cobb içinde bir ses terapisti hanımla yaptığı röportajı içeren bir ses kaseti getiriyor. Temamızla, yani ses ile ilgili olduğu için bunu hep birlikte dinliyoruz. Ve sonra ben diyorum ki: evet, şimdi bu terapistin sesini al ve bunu kendi bedenine yapıştır. O da bunu yapar ve hanım alzheimer  hastası olduğu için, bundan alzheimer üzerine bir çalışma çıkar. Önceden bu oyunun, bir çok başka şeyin yanısıra alzheimer ve beyin hakkında da olacağını bilmeyiz. Ama bir şey bizi bir sonrakine götürür ve bir anda bu temalar belirirler.

Ama yürüyen sandalyedeki bu hanım, ki sadece çok kısa bir süre perdede gözüktü, John Cobb’un bedeninindeki terapistin sesi, bu bir anda sahneye çıkan kişinin kim olduğunu ve oyunla ne ilgisi olduğunu anlamadık ki…

Evet, çünkü yapıt daha bütünüyle tamamlanmış değil. İlerde Ada’nın öğretmeni olacak – Ada, gençliğinde bir konuşma sorunu yaşamış olan ve bu hanımın iyileştirdiği opera şarkıcısı. Bu bizim malzememizi nasıl kullandığımızın tipik bir örneği. Bir sonraki gösteride daha anlaşılır olacak, çünkü ilişkiler üzerinde daha iyi çalışmış olacağız. Ya da başka bir örnek; baştan Lipsynch’de çokça seyahat olacağını biliyorduk, bu yüzden otel rezepsiyonları hakkında doğaçlamalar yaptık. Herkes bir check-in çalıştı, ama böyle bir sahnenin oyunun son halinde olup olmayacağını bilmeden. Ama böyle durumlar sayesinde figürleri ve aralarındaki ilişkileri geliştirme imkanımız oluyor.


Bir oyunu seyirciyle birlikte geliştirme nasıl işliyor merak ediyorum. Nasıl seçiyorsun, kimlere kulak veriyorsun? Herkesin bir fikri var, ama herkes haklı değil.

Hiç bir şey kesin ve değişmez değil – güzel/iyi olan da tam da bu. Her şeyi her zaman yeniden değiştirebilirsin, bu yüzden de bir çok şeyi prova ediyoruz. Ve kimin haklı kimin haksız olduğu değil mesele. Senin katkın çok büyük, bunu biliyorsun. Oyunları ilk gösterimlerinde izlediğinde, mesela Mulhouse’da The Blue Dragon’u, sorunları açıkca söylüyorsun. Ben de görüyorum o sorunları, ama sen onları bambaşka bir zusammenhangda görüyorsun. Eğer, hikaye çok fazla tahmin edilebilir dersen, o zaman bunu çok ciddiye alırım. Bunun hakkında düşünürüm ve ertesi gün Marie Michaud ile konuşup yeni bir şey prova ederiz. Kime kulak verip kime vermeyeceğimi çok titiz bir şekilde seçerim. Bunu yağcılık yapmak için söylemiyorum, bazı insanları diğerlerinden daha fazla dinliyorum.

Yine de: bir çok farklı yorum yaratıcılığı önleyebilir. Bir atasözümüz var: bir sürü aşçı bir arada hamuru mahveder. Açık provalarda nasıl işliyor? Seyirci yanılabilir. Bazen seyircinin fikrini hiç dinlememek gerekir, bazen seyirciye de bir meydan okumak ve onu ileriye taşımak gerekebilir.

Ama insan önce bir kere seyircisini tanımalı – tek bir seyirci yok ki, farklı bir çok seyirci var. Açık provalara çağırdığımız seyirciyi biz belirliyoruz. Eskiden genel bir çağrı olurdu, gazeteciler dışında herkes gelirdi. Gelenler çoğunlukla hayranlardı; kutsal Robert Lepage’ın kutsal kilisesine ibadet etmek için gelirlerdi. Bu çok güzeldi ama anlamsızdı, bize hiç bir şey kazandırmıyordu. Bu yüzden seçtiğimiz kişilere davet yollamaya başladık; konservatuar öğrencileri, fikirlerine güvendiğimiz yakın arkadaşlarımız, Montréal’den insanlar, ilerde birlikte çalışmak istediğimiz oyuncular, bize bir yerde yardım etmiş olan bir sekreter, ya da tanıdığımız ve tiyatroyla hiç alakası olmayan normal insanlar. Ödemeleri gereken ücret, oyundan sonra, yorumlarını içeren bir e-postayı bize göndermeleri.
Böylece daha iyi bir resim çıkıyor ortaya, reaksiyonlar daha sonraki “gerçek” seyircilerinkiyle örtüşüyor. Bazıları seviyor, bazıları nefret ediyor, bazıları şikayet ediyor, bazlarıysa ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Beslenmek için aradığımız tam da böyle geniş bir spektrum. Her zaman, bütünüyle yüzeysel olan insanlar vardır, turnelerde de karşılaşırız. Gerçek bir meraktan gelenler de vardır, tiyatrodan nefret eden ama görülmesi gerekli diye bir yerde okudukları için gelenler de. Soru her zaman kimin ne’den niye etkilendiğidir. Bu yüzden bir kere bütün yorumları alırım, yoksa diyalog olmaz, ama sonunda kimi ciddiye alıp kimi almayacağıma karar veren benimdir. Bu, eleştirmenlerde de böyle.


Senin sözün: “Kaosa inanıyorum”. Tam olarak ne kastediyorsun?

Başlangıçta her şey kaostu. Eğer yeni bir şey ortaya çıkarmak istiyorsan, önce bir kere kaosun üstesinden gelmelisin, ki bundan yeni olan doğabilsin. Otantik ve değerli olan her iş, her zaman kaostan çıkmıştır. Herhangi bir nedenle kaos olmazsa – ki hiç başıma gelmedi! – o zaman belki onu yaratmaya çalışırım, çünkü başka türlü çalışmaya başlayamam. Kuralların ve reçetelerin olduğu ve herşeyin çoktan beş kere çiğnenmiş olduğu noktada ben körelirim. Ve tabii ki tiyatroda reçeteler var, hepsini biliyorum, ama bana zevk vermiyorlar, çünkü reçetelerin hüküm sürdüğü yerde keşifler, denemeler/deneyler ve risiko olmuyor.
Belki sahnelediğim repertuar yapıtlarıyla da olan temel sorunu buradan kaynaklanıyor: yapıt ne kadar açık ve mantıklı kurulmuşsa, o kadar az kendi mantığınızı ararsınız, dolayısıyla oynayabileceğiniz oyunlar sınırlıdır. Büyük yapıtlar çok iyi ve çok parlaklar ama onlar da belki kaoslardan ortaya çıktılar. Birisi zaten kaosu yenmiş, o zaman geriye bana pek bir şey kalmıyor.

Senden bir alıntı daha: “Sanat, hakikatleri kusurlu hafızamız yoluyla anlatma marifetidir.”

Her hikayede önemli olan mitostur. Mitler şeyleri hakikatlerden daha iyi anlatır. Ancak bir mitos ancak gerçek bir olay yalanlar, kötü hafıza, abartmalar,  yanlış anlamalar ve vb. şeylerle filtre olursa, oluşur. 19. yüzyılda gerçekleşmiş bir olay al, bir tanık bir diğerine anlatmış olsun, o da başkasına, başka biri üzerine bir kitap yazsın, ki o da yanlış tercüme edilsin – sonunda ortaya ne çıkarsa çıksın o işlenmiş bir şeydir, gerçek olay değildir. Bütün bu süreçler olayı damıtmış ve onu mitos adında bir sanat eserine dönüştürmüştür. Ve bizim de olgudansa mitosa güvenmek gibi bir eğilimimiz var. Gerçekten vuku bulmuş olan artık ilginç değildir. İlginç olan aktarımların damıtmasıyla ondan geriye kalandır.
Bu yüzden büyük şehir efsanelerinden (urban myths) çok etkilenirim. Bunlar da belki gerçek olaylardan kaynaklanırlar; birinin başına gerçekten gelmiş ama zamanla dönüşmüştürler. Ve insanlar bu dönüşüm için sanatçıya bile ihtiyaç duymazlar, kendileri yaparlar. Belki düzensizliğe duyulan özlem harekete geçirir insanları; düzene, günlük hayattaki planlı olana bir cevaptır. Orada yeterince sürpriz, yeterince risiko yoktur ve dönüştürecek olan mitostur; sistemin dışında olduğu için farklılıkları vurgular ya da yok edebilir. Sistemin dışında vuku bulanlar, içinde olanlardan daha ilginçtir.


Tiyatroda vorbilderin kimlerdir? Ariane Mnouchkine, die sich übrigens sehr gut durchsetzen kann, belli ki senin esinlenmen için bir kaynak. Başkaları var mı? Hangi gösteriler seni özellikle etkiledi?

Çok kesin olarak Pina Bausch, ama tabii ki Bob Wilson ve benim neslim tiyatro insanları için papa gibi olan Peter Brook. Gösterilerden ise, spontan olarak aklıma gelen Mnouchkine’in Richard II’si, ya da film olarak bilsem de Brook’un Mahabharata’sı. Ve tabii ki Pina Bausch’un Café Müller’i. ondan daha sonra başka şeyler de izledim, Le Sacre du Printemps ve Kontakthof, onlar da muhteşemdiler ama Café Müller, nasıl denir bende ilk kıvılcımı yakmıştı.