miles davis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
miles davis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2026 Cuma

Schaubühne’nin düzenlediği FIND 2026’dan İzlenimler - 3 : Needles and Opium




Berlin’in dünyaca tanınan ödenekli tiyatro kurumlarından Schaubühne’nin 10-16 Nisan 2026 tarihleri arasında 26.sını düzenlediği FIND - Festival Internationale Neue Dramatik (Uluslararası Yeni Drama Festivali)’ni takip ettiğim tek gün zarfında seyrettiğim gösterilerden biri Robert Lepage’ın, Quebec-Kanada’da yerleşik olan kendi topluluğu Ex Machina bünyesinde sahneye koyduğu “Needles and Opium” (İğneler ve Afyon) idi. 

“Needles and Opium”u belki hatırlarsınız; İKSV’nin düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali’nin ortak yapımcılarından biri olduğu bu gösteri, festivalin 2016 yılının mayıs ayında gerçekleşen 20. edisyonunun programındaydı, ancak o yılın ilk aylarında İstanbul’da gerçekleşen bombalı terör saldırılarından sonra Kanadalı ekip güvenlik nedeniyle festivale gelmekten vazgeçmişti. Festival İstanbul’a 2018 yılında Lepage’ın, Moskova-Rusya’da yerleşik Театр Наций (Milletler Tiyatrosu) bünyesinde sahnelediği “Hamlet | Collage” (Hamlet | Kolaj) adlı gösterisini getirmişti.

“Hamlet | Collage”’dan bahsediyorum, çünkü onunla “Needles and Opium”un sahne tasarımları arasında büyük benzerlik var, hatta aynı bile denebilir. Bütünüyle karartılmış sahnede havada asılıymış gibi duran, ortalama bir oda büyüklüğündeki bir küpün iç tarafındaki üç yüzey gözüküyor. Küp, bu üç yüzeyin birleştiği nokta ekseninde farklı açılarda ve yönlerde dönebiliyor. Bu dönüşlerin her seferinde seyircinin yüzeylere dair zemin, tavan ve duvar algısı değişiyor. Bu yüzeylerde açılan parçalar duruma göre kapı, pencere, yatak, komodin, banko olabiliyorlar. Yüzeyler, üzerlerine yansıtılan video projeksiyonlarıyla farklı mekanlara; “Needles and Opium”da New York sokaklarına, metrosuna, bir caz kulübüne, Paris’te bir otel odasına, bir kayıt stüdyosuna, New York’ta bir emanetçi dükkanına, hatta yıldızlarla kaplı bir uzaya bürünebiliyorlar.
Oyuncuların bu -bazen sahne değişimleri bazen de bizzat sahne sırasında dönmekte olan- yüzeylerin üzerinde “zahmetsizceymiş gibi” durabilmeleri, bu yüzeylerle adeta “baş edebilmeleri” için ise, oyunculuk dışında akrobatik kabiliyetlerinin de gelişmiş olması gerekiyor. “Needles and Opium”un iki oyuncusunun, Olivier Normand ile Wellesley Robertson III’ün bu iki konuda, yani hem oyunculuk hem de akrobasi konusunda, çok başarılı olduklarını söylemeliyim.

Peki, “Needles and Opium” ne hakkında ve neden böyle bir sahnelemeye sahip? Oyunda üç hikaye iç içe giriyor. Adının “Robert” olmasından Robert Lepage’ın kendisinin olduğunu düşündüğüm (ve sonrasında araştırınca oyunun 1991’deki dünya prömiyeri gösterimlerinde zaten bizzat canlandırmış olduğunu öğrendiğim, günümüz prodüksiyonunda Olivier Normand’ın oynadığı) anlatıcının hikayesi. 1989 yılındayızdır ve Robert geride, yani Quebec’te daha yeni bitmiş bir ilişki bırakarak, dolayısıyla kırık bir kalple Paris’e gelmiştir ve Miles Davis ile ilgili bir belgeselin seslendirmesini yapmaktadır. Stüdyodaki çalışmalar sırasında belgeselde sözü geçtiği üzere, o zamanlar daha yeni yeni tanınmaya başlayan Juliette Gréco’nun 1949’da Paris’e gelen Miles Davis ile başlayan ilişkisi, gösterinin ikinci hikayesinin konusudur: Davis Paris’te Gréco’yla başladığı ilişkiyi, Gréco’nun iyiliği için bitirmek zorunda kalarak, kırık bir kalple New York’a geri döner ve kendini eroinle avutur. Oyunda, repliği olmayan Miles Davis’i başarılı beden diliyle ve bir sahnede canlı çaldığı trompetiyle Wellesley Robertson III canlandırıyor. Gösterinin üçüncü hikayesi ise, aynı yılda, yani 1949’da bir filminin galası için bulunduğu ilk New York seyahatinden Paris’e dönmekte olan Jean Cocteau’nun uçakta yazdığı “Amerikalılara Mektup”udur. Oyunda Cocteau’yu, Robert’i de oynayan Olivier Normand canlandırıyor, ama bu sefer, ustalıkla yaptığı ağır bir Fransızca aksanlı İngilizce’yle.

Bu üç ana hikayenin beraberinde getirdiği başka küçük hikayeler de gösteride kendilerine yer bulur; örneğin Davis’in, kurgusu bitmiş son halini seyrederken bütünüyle doğaçlama çalarak müziğini bestelediği, o sırada 25 yaşında olan yönetmen Louis Malle’in “Ascenseur pour l'échafaud” (İdam Sehpası) filmi ve Malle’in film hakkındaki kısa bir konuşmasının görüntüsü, ya da Robert’in Quebec’te 20. yüzyıl boyunca sıfır ile biten yıllarda gerçekleşen önemli olaylar ile verdiği bilgiler…

Üç şahsiyet ve başlarından geçen hikayeler 95 dakikalık “Needles and Opium”da yeterince birbirine bağlanmıyor. Bu üç ana hikaye ile alt hikayeler arasındaki ilişkiler de sıkıca kurulmamış. Bu nedenle “Needles and Opium” biraz ham; sanki birçok lezzetli yemekten az az tadmışsınız ama sofradan doygun olarak kalkmamışsınız. Belki, bunun olabilmesi için Lepage’ın başka işlerinde, seyrettiklerim arasından örnek verirsem yedi saatlik “The Seven Streams of the River Ota” (Ota Nehrinin Yedi Kolu)’nda veya beş saatlik “Playing Cards: Hearts” (Kart Oyunu: Kupa)’da olduğu gibi, “Needles and Opium”un da daha fazla süreye ihtiyacı var. Ama diğer yandan şöyle düşünmeden kendimi alamıyorum: Aynı Miles Davis’in doğaçlama yaptığı caz müziği gibi, Lepage da “Needles and Opium”da doğrusal bir anlatı oluşturmadan parçalı ve doğaçlama olarak birbirlerine dokunan küçük hikayeleri örtüşmeler, tesadüfler ve önermeler üzerinden yan yana getirmiş ve bu sefer 900 sayfalık bir romandansa 90 sayfalık bir novella yazmayı tercih etmiş.

Robert Lepage’ın ustası olduğu; küçük hikayelerle zenginleştirilmiş izleği çok kişi, çok mekan ve çok tarih barındıran ve kişiler, mekanlar ile tarihler arasında hızla gidip-gelen anlatı tarzı için yukarıda anlattığım sahne tasarımı biçilmiş kaftan. Sahne tasarımcısı Carl Fillion ile video tasarımcısı Lionel Arnould ustalıklarını konuşturarak, Lepage’ın bu ona özgü olduğu kadar sıradışı da olan tahayyülünü etkileyici şekilde gerçekleştiriyorlar.
Ama bunun da ötesinde, bu anlatıyı bu sahne tasarımıyla kurmanın arkasında yatan temel fikrin, tam da gösterinin başlangıcında yattığını düşünüyorum. Şöyle ki: Oyun başladığında Robert bizlere ilk olarak akapunkturdan bahseder. Çinlilerin yüzyıllar önce işkence için kullandıkları, insan bedenindeki 12 meridyen boyunca konumlanmış 653 noktaya sokulan ince iğnelere, çağımızın alternatif tıbında bazı hastalıklar ve bunların sebep olduğu semptomların yanı sıra, ağrı ve stresi de hafifletmek amacıyla başvurulmaktadır. Robert bu temel bilgiden sonra şunu ekler: “Akapunkturun bile tedavi edemediği üç şey vardır; ıstırap, özgüven eksikliği ve kırık kalp”. İşte “Needles and Opium”; hayatlarının bir aşamasında bu üç şeye maruz kalmış ve bunları aşmak için iğnelere ve afyona ihtiyaç duymuş üç kişinin, Robert Lepage’ın, Miles Davis’in ve Jean Cocteau’nun, birbirleriyle kesişen duygu durumlarını, yani insanın ayaklarını yere sağlam basamaması, her an kendisini dengesiz ve huzursuz hissetmesi halini bu her an dönmekte olduğu için her an nirengi noktasının değiştiği sahne tasarımı yoluyla bizlere aktarıyor, hissettiriyor ve hatta yaşatıyor.




------------------------------------------

Bu yazıdaki bütün görseller Mehmet Kerem Özel'e aittir. (25 Nisan 2026, Schaubühne-Berlin)

Bu yazının, gösteriden görseller içeren versiyonu Tiyatro Dergisi'nde yayınlanmıştır.

17 Ağustos 2024 Cumartesi

17 AĞUSTOS

fotoğraf: mehmet kerem özel

1908 emile cohl tarafından tasarlanmış, ilk animasyon film fantasmagorie paris'te gösterilmiş

1945 george orwell'in hayvan çiftliği romanı yayınlanmış

1950 endonezya, hollanda'dan bağımsızlığını kazanmış

1959 caz tarihinin en çok satan albümü, miles davis'in kind of blue yayınlanmış

1960 gabon, fransa'dan bağımsızlığını kazanmış

2018 ortaokul-lise yıllarımda okulun kütüphanesinde hakkında görsel bir kitap bulduğumdan beridir gitmeyi istediğim bregenz seebühne (göl sahnesi)'nde annem ve babamla bir opera seyrettim; kasper holten'in yönettiği georges bizet'nin carmen'i

video: mehmet kerem özel


2 Mart 2024 Cumartesi

02 MART



1717 ingiltere'de ilk defa bir bale oynanmış; balenin adı the loves of mars and venus imiş
 
1808 heinrich von kleist'ın kırık testi adlı oyunu johann wolfgang von goethe'nin yönetmenliğinde weimar'da sahnelenmiş 

1818 giovanni battista belzoni kefren piramitinin içinde bir lahit bulmuş, içi boşmuş

1825 son karayip korsanlarından roberto cofresí yakalanmış

1883 sanat tarihçisi, arkeolog, müzeci ve ressam osman hamdi bey tarafından 1882’de kurulan sanayi-i nefise mektebi öğretime başlamış

1956 fas bağımsızlığını kazanmış
 
1959 miles davis kind of blue albümünü oluşturan kayıtlardan ilkini gerçekleştirmiş

1965 the sound of music gösterime girmiş 

2019 utrecht'te stadschouwbourg'da hayran olduğum belçikalı kolektif fc bergman'ın 300 el x 50 el x 30 el isimli gösterisini bu ve ertesi akşam seyrettim; nina simone'nun sinnerman şarkısı gösteride önemli bir rol oynuyordu




27 Ağustos 2010 Cuma

louis malle filmleri


louis malle: sıradışı karakterlerin sıradışı hikayelerini, olağanmış gibi anlatan fransız yönetmen; yumuşak anlatım tarzıyla, belli etmeden her filminde yerleşik kabulleri altüst etmiş yönetmen.
58'de jeanne moreau'lu "les amants" gerek evli kadının eşini aldatma şekliyle gerekse sevişme sahnelerinin koreografisiyle ne kadar ses getirdiyse, ve hatta ingiltere ve amerika'da sansüre uğradıysa, 70'lerin sonunda brooke shields'i çocuk fahişe olarak oynattığı "pretty baby", 90'larda herhangi bir hollywood filmindeki sevişme sahnelerinden çok farklı, özgür ve rahat sahneleriyle "damage" bir o kadar sansasyon yarattılar.

ancak bence asıl ilginç olan louis malle'in, tabuları yıkarken ne provokatif, ne saldırgan ne de kızgın bir dili tercih etmesi [bknz: pasolini, pialat, bellocchio], tersine sanki alışılmadık bir şey anlatmıyormuş, göstermiyormuş gibi sakin, kendinden emin, doğal ve rahat davranması.
tuzu kuru burjuva bir aileden gelmesinden mi kaynaklanıyor filmlerindeki bu sakinlik, doğallık hissi yoksa, bütün fazlalıkları atarak sadece gerekli olana yoğunlaşmış usta sinemacı robert bresson'un asistanlığını yapmış olmasından, sinemaya belgeselle başlamış olmasından mı?

...


malle'den ilk 1991'deki festivalde "milou en mai" (mayıs'ta milou)'yu seyredip hayran olmuştum. [etrafta, 1-2 sene önceki "au revor les enfants" (hoşçakalın çocuklar)'ın ne kadar etkili bir film olduğu, hatta bir başyapıt olduğu konuşuluyordu. ben kaçırmıştım; bu filmi ancak yıllar sonra, önce vhs'den sonra da bir kültür merkezinde büyük perdede izleyebilecektim.]

"mayıs'ta milou"nun emek'teki gösterimi sırasında bir kaç kere elektrik gidip gelmiş, jeneratörün devreye girip çıkmasıyla da film durmadan kesilip kesilip tekrar başlamıştı. bu sinirbozucu olumsuzluğa rağmen; '68 olayları paris'i kavururken, taşrada oturan yaşlı annenin ani ölümü üzerine biraraya gelen fransız burjuva ailesinin günlük kaygılarını, miras kavgalarını, aile içi aşk hikayelerini kah eğlenceli kah hüzünlü bir dille anlatan film bütün salonu etkisi altına almıştı.
fransızların başarılı aktörlerinden michel piccoli'yi -nedense- hiç sevmememe rağmen, bir tek bu filmde ona katlanabilmiş, hatta şimdi geriye bakınca, -günümüzün moda deyimiyle- kendisiyle- empati bile kurabilmiştim. bu filmde yine kendisinden hiç haz etmediğim miou miou da oynuyordu; ve -nedense- bu filmde ondan da negatif elektrik almamıştım.

bunun nedenini, yıllar sonra, louis malle'in çoğu filmini tekrar arka arkaya dvd'den seyredip, sinemasına daha yukardan bakma imkanım olunca anladım sanıyorum: louis malle'in, filmlerinde yarattığı/yaşattığı karakterlerle kurduğu teklifsiz ilişki.
en sevimsiz olabilecek, en tasvip etmeyeceğiniz şekilde davranan karakterlerine; örneğin "le feu follet"de son 24 saatini yaşayan ve intihar edecek olan alain'e, "lacombe, lucien"de nazi işgali altındaki fransa'da naziler için çalışarak adam öldüren, yahudileri tehdit eden 17 yaşındaki okuma yazma bilmeyen "vahşi" lucien'e, "damage"de politik kariyerini ve mutlu ama heyecansız aile hayatını tehlikeye atma uğruna oğlunun sevgilisine tutkuyla bağlanan stephen'a; bile bir şekilde kızamıyorsunuz, hatta sempati duyuyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz ve giderek anlıyorsunuz... hadi anlamasanız da yargılayamıyorsunuz!

...


1993'te sinemalara juliette binoche ile jeremy irons'lı "damage" geldi; yurtdışı ve yurtiçinde eleştirmenler filmi pek beğenmediler, ben ise hayran oldum.
kieslowski'nin fetiş bestecisi zbiegniew preisner'ın mükemmel ötesi müziği, bir sene önceki filmi "les amants du pont neuf" ile bütün seyirciler gibi beni de hipnotize eden juliette binoche başta olmak üzere rollerine cuk oturan oyuncu kadrosu (kendini aşka kaptıran jeremy irons, soğuk eş miranda richardson, aldatılan masum oğul rupert graves), ve josephine hart'ın sansasyonel romanının tutkuyu anlatan hüzünlü tonu beni büyülemişti.



o yıllarda, 70'li yılların kült filmleri tek tük yeniden vizyona giriyordu. [tony scott'un, schubert'in üçlüsü ve delibes'in lakme'si ile bezenmiş, gelmiş geçmiş en hüzünlü ve en iyi vampir filmlerinden biri olan; david bowie, catherine deneuve ve susan sarandon'lu "the hunger" (açlık)'ı bu vesiye ile sinemada seyretme imkanım olmuştu.]
malle'in de 70'lerin sonunda amerika'da çektiği iki film vizyona girmişti dünya sineması'nın küf kokan salonunda: "pretty baby" ve susan sarandon - burt lancaster'lı "atlantic city". iki film de hiç eskimemişti; 70-80'li yıllara nasıl hitap ediyorsa, 90'larda da aynı şekilde etkileyiciydiler.

"atlantic city"nin hemen başında "la casta diva" eşliğinde susan sarandon'un mutfak penceresi önünde portakal ile kollarını yıkadığı bir sahne vardır, ve kamera geriye doğru kaydıkça, karşı dairenin içine girip, burt lancaster'ın seyrettiğini görürüz; sinema tarihinin en mükemmel açılış sekanslarından biridir kanımca.

ilki new orleans'ta, ikincisi adı gibi atlantic city'de geçen bu filmler; konularının olağandışılığı ve oyunculuklarının mükemmeliği bir yana, malle'in, son yıllarında yaşamaya başladığı amerika'yı ne kadar iyi gözlemlediğini gösteren çok iyi filmler. bunda malle'in belgeselcilikten gelmesinin ve bu dönemde amerika üzerine de iki uzun metrajlı belgesel çekmesinin büyük etkisi olsa gerek.

...


malle'in son filmi "vanya on 42nd street" (vanya 42.cadde'de) de oynamıştı festivalde.
aklımda yıllar önce şehir tiyatrolarında hayran kalarak dört defa seyrettiğim leonid heifetz imzalı, müthiş kadrolu "vanya dayı" [eskici dükkanı serimde bir gün "vanya dayı"yı da yazacağım, kişisel tarihimin unutulmaz deneyimlerinden biri olarak], girmiştim alkazar'dan içeri.

malle'in vanya uyarlamasına başta biraz şaşırmış, ama seyrettikçe, bir oyunun ruhundan kaybetmeden ancak bu kadar başarılı şekilde başka bir zamana/mekana/bağlama uyarlanabileceğini fark etmiştim; enfesti.
anafikir çok basitti: manhattan'da yıkılmaya yüz tutmuş, terk edilmiş bir tiyatro binasında biraraya gelen oyuncular "vanya dayı"nın okuma provasını yaparlar.

mekan: görkemli günleri geride kalmış, metruk ama vakur, endamlı ama geçkin, bir zamanlar zengin olup da sonradan yoksullaşmış köklü aristokrat aileler gibi görmüş geçirmiş bir tiyatronun içi.
genel olarak çehov'un özel olarak vanya dayı'nın ruhunu ancak böyle bir mekan yansıtabilir, ona mükemmel bir fon olabilir, gerekli atmosferi yaratabilirdi.

sırf bu mekan seçimi bile yeterliyken malle başka bir hinlik daha yaparak uyarlamasını benzersizleştirmişti:
oyuncuların gerçek hayattaki (yani film içindeki) sohbetleriyle "vanya dayı"nın metnini içiçe geçirmiş; replikler oyundan mı, yoksa oyuncular kendi aralarında mı konuşuyorlar belirsizleştirmiştir. böylece oyuncuların gerçeği ile provasını yaptıkları oyunun kurgusu arasında geçişler bulanıklaşır; vanya dayı 42. cadde'ye, çehov amerika'ya taşınmış olur.

benim için "vanya 42. cadde'de" en az heifetz'in yönettiği şehir tiyatroları prodüksiyonu kadar etkileyici ve mükemmeldir.

...

louis malle o yıl, 1995'te vefat eder.

aradan yıllar geçer louis malle'siz. hayattayken her yeni filmini programına alan festival, bir toplu gösterim düzenlemeyi düşünmez. jeanne moreau film festivaline ozon'un filmindeki kısa rolü dolayısıyla davet edilir; halbuki moreau'nun sinemadaki çıkışını sağlayan malle'dir.



geçen sene, fiyatını uygun bulunca yurtdışından biri 4, diğeri 5 filmlik iki louis malle seti ısmarlamıştım. yıl içinde bir türlü fırsat bulamayınca bu yaza kaldı seyretmek.
tesadüf bu ya, arte'de 1.5 saatlik bir louis malle belgeseli ve bu setlerde olmayan "viva maria" ve "vie privee" filmleri oynadı. tam bir louis malle retrospekifi oldu; kendi kendime bir "louis malle toplu gösterisi" düzenlemiş oldum.



bu gösterinin en merakla beklediğim filmi, hiç kuşkusuz, malle'in 25 yaşında çektiği ilk filmi jeanne moreau'lu, 1958 yapımı "ascenseur pour l'échafaud" idi.
94-95 yazında rumelihisarı'nda serin, loş ve küçük bir home-office'de (o zamanlarda daha bu tabir de ortalıkta yoktu, kavram da) aynı enver ibrahim'in kudsi ergüner'li aşkın müziği ile tanışmam gibi, malle'in bu ilk filminin miles davis imzalı müziğine de aşina olmuştum. sevgili dostum nuray'ın usulca tanıştırdığı, tanıttığı nice güzelliklerden ikisi...
o zamandan beri, kapağında başına buyruk, fütursuz bir şekilde uzaklara bakan jeanne moreau olan albümünü ezbere bildiğim bu filmi pek bir merak ediyordum. beklentimi karşıladı.




daha sonra, 1963 yapımı "le feu follet"de de seyredip hayran kalacağım maurice ronet'yi de ilk defa bu filmde seyrettim.
ronet, özellikle ikinci filmde melankolik, hayata küsmüş, sıkılmış ve intihara meyilli protagonist alain'de çok iyi bir oyun çıkarıyor. ayrıca, bütün film boyunca üstünde taşıdığı gri balıksırtı kumaştan takım elbiseyle pek hoş ve karizmatik.
araştırınca öğrendim, meğer o takım ve diğer kıyafetler malle'inmiş; her ne kadar malle'in intihar etmek gibi bir girişimi veya meyli olmasa da, ronet'nin oynadığı karakter bir anlamda malle'in alter-egosuymuş. senaryoyu malle, yakın zamanda intihar etmiş bir arkadaşından esinlenerek yazmaya başlamış, o süreçte karşısına çıkan tam da bu konuyu işleyen pierre drieu la rochelle'in aynı adlı romanının uyarlamasına dönüştürmüş.
ronet'nin yanısıra filmde -fransız yeni dalga sinemasının fetişi- paris sokakları başrolde. sonlara doğru ise kısa bir rolde moreau'ya hayran kalmamak elde değil.





moreau ile malle'in hemen ilk ortaklıklarından sekiz ay sonra vizyona giren ikinci filmleri "les amantes" (aşıklar) da ikisinin filmografisinde önemli bir yere sahip; zira çoğu eleştirmene ve sinema kuramcısına göre, her ne kadar malle yeni dalgacılara mesafeli dursa da, estetik, yapım metodu ve ideloji olarak yeni dalga akımını etkileyen bir film.
başta da dediğim gibi "aşıklar" kadın cinselliğine getirdiği özgür bakış ve kadının eşini aldatmasını yargılamayan tavrı ile, gösterildiği yıllarda fransa'dan amerika'ya skandal yaratmış, sansüre uğramış.


bence hala bu tarafıyla alışılmadık, çarpıcı ama benim için filme dair daha önemli bir izlenim; çok sevdiğim brahms'ın 1 numaralı yaylı çalgılar altısı'nın eşliğinde sevgililerin ayışığında doğanın içinde yaptıkları romatik gezinti sahnesi. tabii bir de, moreau'nun hemen bu sahne öncesinde söylediği "aşk tek bir bakışta gizlidir" sözü.


...

louis malle 70'li yıllarda da tabu konular hakkında film yapmaya devam eder; '71 tarihli "le souffle au coeur"de ensest ilişkiyi konu eder.



'74 tarihli "lacombe lucien" ile '87 tarihli "au revoir les enfants" (hoşçakalın çocuklar) filmleri ise, louis malle çekene kadar fransa'da neredeyse hiç konuşulmayan, tabu kabul edilen nazi işgali sırasındaki fransız işbirlikçilerini ve yahudi düşmanlığını konu edinir.

malle, "lacombe lucien" ile ilk defa el attığı bu tabu konuya; eğitimsiz, toplum tarafından hırpalanmış, aklından çok içgüdüleriyle ve intikam duygusu ile hareket eden lucien'e çok benzeyen bir karakterin, katolik okulunun hademesinin, hikayenin kilit noktasında olduğu "hoşçakalın çocuklar"la geri döner; ancak bu sefer "lacombe lucien" kadar soğukkanlı ve mesafeli bir film değildir çektiği, çünkü bizzat yaşadıklarına dayanmaktadır.
"hoşçakalın çocuklar" ikinci dünya savaşı'nda bir katolik okulunda papazların sakladığı yahudi çocuklarının hikayesidir. tipik bir soykırım filmine nazaran sakin, dingin bir anlatım tutturmuş olmasına karşın film hüzünlü ve dokunaklıdır; konuşulmayanlar üzerinedir; derdini sözler yerine bakışlarla, gözlerle anlatır.
malle, çok içerden ve içten bir bakışla, olayları hiç süslemeden, abartmadan [tam tersi için bknz: quentin tarantino "inglourious basterds"in giriş sekansı] olduğu gibi ortaya koyar. film sinemasal dil açısından, malle'in çırağı olduğu usta robert bresson'a saygı niteliğindedir.
karın ince ince atıştırdığı, yerlerin hafifçe beyazlandığı bir kış günü, siyah pelerinleriyle okulun avlusuna dizilen erkek öğrencilerin arasındaki çocuk louis malle ile askerlerin götürmek üzere kapıdan çıkardığı arkadaşı yahudi çocuk arasındaki bakışma filmin akıllara kazınan görüntüsüdür.

...




louis malle'in göremediğim ve merak ettiğim iki filmi kaldı: amerika'da çektiği "my dinner with andre" ve jean-paul belmondo'lu "le voleur".

tabii, ustası olduğu ve büyük ses getiren belgesellerini saymıyorum; tour de france'ı konu edinen '62 tarihli kısa belgeseli "vive le tour" dışında hiç birini seyretmiş değilim.
1956 yılında cannes'da altın palmiye'yi alan, jacques-yves cousteau ile ortaklaşa yönettikleri "le monde du silence"ı, ama özellikle hindistan üzerine çektiği filmleri, hele de dört saatlik "l'inde fantôme" adlı şiddetle belgeseli merak ediyorum...