bregenz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bregenz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2025 Salı

Bregenzer Festspiele'de Der Freischütz Operası



Bregenz'de gösteri öncesi Konstanz Gölü sahilinde yürürken

6659 seyrici kapasiteli açık hava sahnesinin giriş meydanından geçerken







Gösterinin başlamasını beklerken

1821’de Berlin’de dünya prömiyeri gerçekleştirilen, Carl Maria von Weber’in romantik operası Der Freischütz, sevdiceği Agathe ile evlenmesini sağlayacak silahla atış yarışmasını kazanabilmek için ruhunu şeytana satan Max’i konu alır. Olaylar 17. yüzyılın ilk yarısında, Avrupa’da Katolikler ile Protestanlar arasında gerçekleşen 30 Yıl Savaşı’nın hemen sonrasında, Bohemya’da geçer. Librettosunu Friedrich Kind’in yazdığı Der Freischütz özünde, aynı 30 Yıl Savaşı’ndaki gibi, dindarlık ile kafirlik (kendi inancını sahici sayıp diğerininkini şeytanlaştıran anlayışlar) arasındaki savaşı, gerilimi, hesaplaşmayı ortaya serer.

Kariyerinde; Rammstein, Madonna, Pavarotti, Mick Jagger gibi idol sanatçı ve gruplara müzik videoları çekerek ünlenen, ardından sinemada da ödüller alarak adını duyuran, aslen sahne tasarımı mezunu, yönetmen Philipp Stölzl hikayeyi tarihsel olarak geçtiği zamanda bırakmış ama yerini değiştirerek, sular altında kalmış bir köye taşımış. Stölzl bununla kalmayıp sahne tasarımını, Göl Sahnesi’nde daha önce sahnelenen bütün yapımlarda olduğu gibi, kıyıdan kopuk ve kendi başına bir obje olarak ele almak yerine, bir ucundan diğer ucuna ve seyirci tribününün dibine kadar bütün alanını kullandığı bir peyzaja dönüştürmüş. Stölzl bu peyzajda gerek sahne tasarımı olarak gerekse de mizansen tercihleri olarak Poe’dan Michael Jackson’a, Tim Burton’dan Harry Potter’a korku edebiyatı ve sinemasından aşina olunan; arabaya sürülmüş iskelet attan devasa yılana, kargalardan zombilere, kuru ağaçlardan çarpık çurpuk ahşap evlere mezar taşlarına, kurt ulumalarından rüzgar seslerine, sisten dolunaya bir sürü karakteristik öğeyi kullanmış. Stötzl’ın mahareti bütün bunları dengeli bir kıvamda bir araya getirmiş olması; ne eksik ne fazla.
Stölzl’ın Der Freischütz yorumunun en vurucu, en hınzır ve de özgün yapıta en müdahaleci öğesi ise, kısa bir role sahip şeytan Samiel’i ilk andan son ana kadar sahnede tutarak, bütün hikayenin olay örgüsünün yönlendiricisi, adeta yönetmeni ve anlatıcısı mertebesine çıkarması. Bu durum doğal olarak Samiel için, Stöztl’ın konsepti doğrultusunda Jan Dvořák tarafından sıfırdan repliklerin yazılmasını beraberinde getirmiş. Özgün librettoda “Kara avcı” olarak tarif edilen Samiel burada, başına sımsıkı yapışan kapüşonuna kadar kıpkırmızı bir tayt ile tam bir şeytan imgesinde karşımıza çıkıyor. Samiel bir tür Faust’un Mefisto’su; Max’ı, sadece yardımcısı Kaspar vasıtasıyla büyülü kurşunlar dökmeye değil, bizzat eşcinsel ilişkiye, bedensel hazza ayartmaya çalışan bir baştan çıkarıcı.

Stölzl operayı sondan, ama özgün yapıtta deus-ex-machina’nın (yani tanrının affediciliğinin) etkisini kullanmadan, başlatıyor; operanın üvertürü çalarken Max’ın tüfeğinden çıkan yedinci kurşun sevgilisi Agathe’ye isabet ederek öldürür, Samiel’in başını çektiği cenaze alayı Agathe’yi mezarına taşımaktadır, Agathe’nin can arkadaşı Ännchen’in kızgınca işaret etmesiyle Max, boynuna ip geçirilip idam edilir. Samiel tam bu noktada oyunu dondurur; gösteri sanatları sahnelemelerinde son yılların gözdesi meta-tiyatro mantığında bizlere dönerek “Ama bu kadar çabuk biterse olmaz ki, daha seyircimize, eğlendirmek için söz verdiğimiz iki saatimiz var” diyerek, sahnedeki yıkık saat kulesinin akrep ve yelkovanını geriye sardırtarak hikayeyi en baştan bize sunar. Meta-tiyatro mantığındaki eğlenceli repliklerden bir başkası da, Samiel’in operanın en ünlü müziği, Avcılar Korosu başlamadan önce “İşte, herkesin dinlemek için heyecanla beklediği bölüm az sonra başlıyor” demesiydi.
İki saat sonra, Max’ın tüfeğinden çıkan kurşun özgün hikayede olduğu gibi Kaspar’a isabet eder, Max büyülü kurşunlar dökerek yarışmayı kazandığını itiraf eder, cezalandırılır ama Münzevi devreye girerek Max’ı affeder ve Agathe’yle evlenmesini sağlar. Stötzl bu mutlu sonda bile hınzırlık yapmadan durmaz, deus-ex-machina görevi üstlenen Münzevi rolünü, kostüm değiştirmiş Samiel’e, yani şeytana, oynatır; ışıklar kapanmadan önceki son anda, üstündeki kostümü suya atıp bize sırıtmakta olan Samiel’i fark ederiz.
Stölzl’ın özgün yapıta içerik açısından müdahalesi bu kadarla kalmaz. Agathe’yi; Max’le evlenmeden başka birinden hamile bıraktırdığı gibi, yakın arkadaşı Ännchen ile İsviçre’ye kaçmayı planladıkları lezbiyen bir ilişkiye de sokar. Yani, özgün operanın, yazıldığı zaman gereği, yücelttiği dini ahlağın temelde en karşıt durduğu başlıkları hınzırca gündeme getirerek, yapıtı toplumsal cinsiyet açısından daha özgürlükçü rollerin hüküm sürdüğünü umduğumuz günümüze taşımış olur.
Stölzl özgün yapıta müzikal açıdan da müdahalelerde bulunmuş. Bazı aryalarda yaptığı kısaltmalara karşılık, seyirci tribününün arkasındaki kapalı sahnede Weber’in müziğini canlı icra eden orkestraya ek olarak sahneye yerleştirdiği kontrbas, akordeon ve klavsenden oluşan üçlüye, Ingo Ludwig Frenzel tarafından halk müziğinden esinlenerek bestelenmiş ek parçaları icra ettiriyor.

Açık havada ve haftanın neredeyse her akşamı sahnelenmesinin yanı sıra, sahne alanının genişliğinde, engebelerinde ve çoğu zaman dizlere kadar suyun içinde hareket ediyor olmaktan dolayı icracılardan çetin bir performans talep eden Göl Sahnesi gösterimlerinde her akşam orkestra şefinden solistlere, farklı kastlar dönüşümlü olarak yer alıyor. Benim seyrettiğim akşamda Patrik Ringborg şefliğindeki Viyana Senfoni Orkestrası sıcak, güçlü ve romantik şekilde orkestra partisyonunun bütün renklerini ortaya koydu; Ringborg orkestradan adeta Wagner habercisi bir ses peyzajı elde etmişti. Solistlerin tümü de gerek müzikal gerek oyunculuk açısından doyurucu ve derinlikli performanslar sergilediler. Max’te güçlü sesiyle tenor Atillo Glaser lirik, Agathe’de büyüleyici güzellikteki sesiyle soprano İrina Simmes duyguluydu. Ännchen’de soprano Katharina Ruckgaber atak ve kararlıydı. Güçlü ve etkileyici sesiyle basbariton Oliver Zwarg Kaspar’da hipnotize ediciydi. Almanca konuşulan ülkelerin en prestijli tiyatrolarından sayılan Münih Residenztheater oyuncusu Moritz Treuenfels ise nükteli, sivri dilli ve baştan çıkarıcı Samiel’de harikalar yarattı, bütün seyircilerin gözdesi oldu.

Son kertede; yönetmenlik ve sahne tasarımının yanı sıra, Florian Schmitt ile birlikte atmosferik ışık tasarımını da üstlenmiş olan Philipp Stölzl Der Freischütz ile; görsel olarak zengin, her sahnesi sürpriz bir mizansen fikri barındıran, içerik olarak keskin, espirili ve yenilikçi, müzikal olarak da –hele de “Ulusal Alman Operası”nın ilk büyük örneği söz konusuyken– cesur, bütünsel olaraksa görkemli, eğlenceli ve her açıdan tatmin edici bir yapıma imza atmış.



Gösteriyi alkışlarken

Yazıdaki bütün fotoğraflar ve videolar 7 Ağustos 2025 tarihinde çekilmiştir ve Mehmet Kerem Özel'e aittir. 
Bu yazının bir versiyonu Andante dergisinin Ekim 2025'te yayınlanan 228. sayısında bulunmaktadır. 

17 Ağustos 2024 Cumartesi

17 AĞUSTOS

fotoğraf: mehmet kerem özel

1908 emile cohl tarafından tasarlanmış, ilk animasyon film fantasmagorie paris'te gösterilmiş

1945 george orwell'in hayvan çiftliği romanı yayınlanmış

1950 endonezya, hollanda'dan bağımsızlığını kazanmış

1959 caz tarihinin en çok satan albümü, miles davis'in kind of blue yayınlanmış

1960 gabon, fransa'dan bağımsızlığını kazanmış

2018 ortaokul-lise yıllarımda okulun kütüphanesinde hakkında görsel bir kitap bulduğumdan beridir gitmeyi istediğim bregenz seebühne (göl sahnesi)'nde annem ve babamla bir opera seyrettim; kasper holten'in yönettiği georges bizet'nin carmen'i

video: mehmet kerem özel


30 Ağustos 2018 Perşembe

göl üzerinde "carmen"


bregenz festivali'nin ünlü gölsahnesi'nde (seebühne) bu yaz sahnelenen "carmen" aslında geçen yazın yapımıydı. ilginçtir, 2017 yazı'nda avrupa'da üç yeni "carmen" sahne ışıklarına çıktı: aix-en-provence festivali'nde dmitri tcherniakov, paris ulusal operası'nda calixto bieto ve bregenz'de kasper holten imzalı.
bu "carmen"lerden ilk ikisini geçen yaz kayıttan seyretme imkanım olmuştu. özellikle dmitri tchernikaov'unki şimdiye kadar seyrettiklerim arasında en ilginç yorumdu. aslında "ilginç yorum" durumu "carmen"den ziyade tcherniakov'a ait bir özellik, çünkü tcherniakov oldukça sıradışı bir yönetmen; bildiğiniz hiç bir operayı onun sahnelemesinde tanıyamıyorsunuz, operaları bambaşka şekillerde yorumluyor, hikayeleri ters köşelere yatırıyor ve en önemlisi de bu yorumlar hiç de zorlama olmuyor; tcherniakov yorumlarını hikayenin kendi içinden, altmetninden çıkarıyor. biz seyircilere düşense; üzerlerinde biraz düşününce "neden olmasın" diyerek tcherniakov'un açtığı kapıdan girip, bildik coğrafyalarda yeni yollar keşfetmek ve bize bu yolları açan yönetmene hayran kalmak.
calixto bieto da opera yönetmenleri arasında en az tcherniakov kadar l'enfant terrible lakabını hak eden bir yaratıcıdır ama bieto'nun paris operası'ndaki "carmen"i, tcherniakov'uyki bile kıyaslamadan, onun kendi biyografisi içinde bile oldukça konvansiyonel kalmıştı.
bregenz'e gelirsem...

bregenz festivali'nin temel özelliği operaların göl üzerinde, kıyıdan 4-5 metre uzaklıkta dört bir tarafı suyla çevirili bir sahnede oynanıyor ve oditoryumun açık hava tiyatrosu formatında olması. seyirci kapasitesi 7000. en büyük kapalı opera salonlarının yaklaşık 2000 kişi aldığını, istanbul'daki harbiye açıkhava tiyatrosu'nun koltuk kapasitesinin 4000 olduğunu hatırlayınca, mekanın büyüklüğü, ya da daha doğru bir tabirle devasalığı konusunda fikir sahibi olmak kolaylaşıyor. dolayısıyla, bregenz'de opera sanatı tam da bu lojistik özelliklerinden dolayı, zaten kendi bünyesinde barındırdığı ihtişamı ve yapaylığı daha da abartma şansına ve tam bir "şov"a dönüşme potansiyeline sahip.
bir ay boyunca her akşam 7000 kişinin seyretmesi amaçlanan, iki yılda yaklaşık 400.000 seyirciyi ağırlayan bir opera yapımı ister istemez yaratıcı, ilginç, şova göz kırpan bir mizansene ve görkemli dekorlara ihtiyaç duyar. çok kişiye hitap etme ve her akşam tiyatroyu olabildiğince doldurma kaygısı gösterinin ister istemez popülerleşmesine, bu da mizansenin basitleşmesine, daha kolay anlaşılabilir olmasına neden olabilir. hele de sahne su üzerinde/içindeyse seyircinin otomatik olarak bazı "atraksiyonlar" beklentisi içine girmesi kaçınılmazlaşır. hal böyle olduğunda da sahnelenen gösteri; bir sanat eseri olarak varlığını koruyabilir mi, yoksa tüketim ekonomisine teslim mi olur.

bir omuzumda gençliğimde görsellerine bakarak naifçe hayran kaldığım bir etkinliğin cazibesi, diğer omuzumda ise aradan geçen zamanla dünyanın düzeninin biraz da olsa farkına vardıkça aklıma takılan yukarıdaki sorularla geldim bregenz'e.
yukarıdaki sorularımı kişisel çekince olarak heybeme atınca, benim içine girdiğim beklenti ise; buradaki bir yapımdan müthiş derin ve üzerinde düşünülmüş bir mizansen beklememek ve kolay tüketilecek bir şey seyretmek, opera gibi "yüksek sanat"a ait bir ürün sergileniyor da olsa, kitlelere hitap edecek şekilde "sulandırılmış" ortalama bir şovun keyfini çıkarmaktı.
kaçınılmaz olarak "carmen"in dekor fotoğraflarını da önceden görmüştüm: sudan çıkan iki devasa kadın eli ve ellerin kardığı oyun kartları. bu bile beklentimi azaltmama yetmişti: çok fazla figüratifti.

işte herhalde, hayatta asıl sorun beklentileri azaltabilmek; her konuda! bunu başardığınızda yaşadıklarınızdan, etrafınızdakilerden, ilişkilerinizden, her şeyden daha fazla keyif alıyorsunuz, daha mutlu oluyorsunuz. belki de "bregenz-festivali-yapımı-gölsahnesi-üzerindeki-carmen"de de benim başıma gelen bu oldu; beklentilerimi azalttığım için; müthiş keyif alarak, yönetmenin yaratıcılığına şapka çıkararak ve sahnedeki icracıların performanslarına hayran kalarak seyrettim "carmen"i.


belki mimar olduğumdan olsa gerek, -hoş, maalesef her mimar da benim gibi değil, o zaman "mimar sinan üniversitesi mezunu bir mimar olduğumdan olsa gerek" demek sanırım biraz daha doğru olacak-, bağlam benim için çok önemli. evet, bağlam!
aldığım eğitimden dolayı hayatta her şeye kendi bağlamı -veya genel olarak bağlam- içinde bakmaya çalışıyorum. sanata bakışımda da bu geçerli. ve böyle bakınca; bregenz'in gölsahnesi'ndeki su üzerinde/içindeki "carmen" yapımının, içinde/etrafında olduğu başat öğe su ile kurduğu müthiş ilişki beni büyülüyor, yönetmen kasper holten'e hayran bırakıyor. gösteri bittiğinde aklıma gelen ilk soru şu oldu: "acaba bu sahnedeki kaç yapım suyla bu kadar organik bir ilişki kurmuştur?"
fabrikadan çıkan kadınlar kovalarını göl suyunda yıkadılar, carmen don jose'yi kandırıp hapishane hücresinden kaçarken suya atlatı ve yüzerek uzaklaştı, sahneye sağnak yağmur yağdırıldı, çingenelerin çoşkulu meyhane dansı su içinde yapıldı her harekette çoşkuyla etrafa su saçıldı, kaçakçıların dağ sahnesi kumsala uyarlandı mallar sandallarla taşındı, ve carmen don jose tarafından suda boğularak öldürüldü. herhalde bir "carmen" ancak bu kadar suyla hemhal olabilirdi.



fotoğraflarından fazla figüratif bulduğum sahne tasarımı da oldukça yaratıcı ve işlevsel bir şekilde kullanıldı. oyun ve tarot kartları zaten "carmen"in temel öğelerinden biridir; peter brook da o ünlü "carmen trajedisi" isimli uyarlamasında gösteriyi carmen'in bir köşede kart açmasıyla başlatır. holten ise oyun ve tarot kartlarını mizanseninin temel öğesi yapmış. beyaz renkteki bu yüzeyler; gösteri boyunca üzerlerine yansıtılan çoğunlukla hareketsiz görüntülerle (oyun ve tarot kartları, seville kenti karpostalları gibi) ve bazı sahnelerde direkt o sıradaki gösteriden yakın plan canlı çekimlerle işlevsel hale getirildiler. böylelikle statik gibi duran sahne dekoru hareketlendi, dönüştü. hatta yağmur sahnesinde bu yüzeylerin üzerindeki resimler sanki gerçekten sulanmış da renkleri akıyormuş gibi hazırlanmış görsellerle kaplandı.
iki el arasında havada duran kartlar ayrıca; kaçakçıların sahnesinde tırmanılan, birinden öbürüne halatlarla atlanılan bir kumsal kenarı yamaç peyzajına da dönüştü. yani hem su kenarında/içinde olma halinin hem de dekorun hakkı bence sonuna kadar verildi. ellerden birinin tuttuğu sigaranın gösteri boyunca yanıyormuş gibi oluşu ve duman tütmesi ise biraz sabit ama yine de hoş bir detaydı.


fotoğraflardan da görüldüğü üzere orkestra her zamanki sahne-oditoryum arasındaki konumunda değildi. orkestra, koro ve orkestra şefi dekorun arkasına saklı kapalı devasa bir alanda müziği icra ettiler, hoparlörlerle bizlere yansıtıldı. sahnede canlı olarak koro bulunmuyordu, sahnedeki kalabalık sadece figürasyon içindi. sahne canlı icra eden sadece kendi partileri olan rollerdekilerdi, onlarda da mikrofon vardı.

tahmin edersiniz ki böyle devasa bir mekanda bir ay boyunca her akşam opera partisyonu icra etmek imkansız. bu yüzden üç kast oluşturulmuş. benim seyrettiğim akşamda carmen'i annalisa stroppa, don jose'yi martin muehle, escamillo'yu kostas smoriginas ve micaela'yı mojca bitenc yorumladılar. genç bir mezzosoprano olan stroppa oldukça dinamik, etkili, oyunculuğuyla da göz dolduran bir yorum sergiledi. don jose de martin muehle'nin yorumu başarılıydı ama oyunculuğu oldukça abartılıydı. miceala da mojca bitenc yumuşak ve içli yorumu ve ölçülü oyunculuğuyla hak ettiği çoşkulu alkışı aldı. kostas smoriginas da her açıdan düzgün ve hatasız bir yorumla akşamı noktaladı.
genç şef jordan de souza yönetimindeki viyana senfoni orkestrası ve prag filarmoni ve bregenz festival koroları  arasız iki saat süren gösteride çoşkulu, tempolu ve temiz bir iş çıkardılar.

29 Ağustos 2018 Çarşamba

göl üzerinde opera: bregenz festivali


kütüphaneden kitap çalmayı hayatımda şimdiye dek bir kez düşündüm; maalesef gerçekleştir(e)medim.
13-14 yaşlarındaydım. okuduğum lisenin kütüphanesinde keşfettiğim kitap, lisenin ait olduğu ülkedeki bir göl üzerinde her yaz gerçekleşen opera festivalindeki yapımların yıl yıl sahne fotoğraflarını içeriyordu. sahnelerin hepsi birbirinden göz alıcı, görkemli ve yaratıcıydılar; hiç de yaşadığım şehirdeki opera binasında gittiğim yapımlardaki sade suya tirit dekorlara benzemiyorlardı. kitabı keşfettiğim, ara sıra gidip rafından aldığım ve içine hayranlıkla göz gezdirdiğim, göz ucuyla yaşlı kütüphaneci kadına bakıp, kitabı formamın içine sokmayı hayal ettiğim ama bir türlü cesaretimi toplamayı becerip yapamadığım o yılın yazıydı herhalde, kitaptaki tasarımların ilhamıyla olsa gerek evde aida operası için sahne maketleri yapmıştım.
işte, otuz yılı aşkın süre sonra, bu yaz hayallerimden birini nihayet gerçekleştirdim; o kitaba konu olan ve beni büyüleyen festivale gittim, su/göl üzerindeki sahnede bir opera seyrettim.




ikinci dünya savaşı'nın yaralarını sarmak için, hemen ertesinde avrupa şehirlerinde teker teker sanat festivalleri düzenlenmeye başlanır. tarihleri ikinci dünya savaşı öncesine dayanan salzburg festivali ve venedik bienali ise savaş yüzünden verdikleri zorunlu aradan sonra tekrar canlanırlar.
1946 bu anlamda çok önemli bir yıldır: avignon, edinburgh, amsterdam holland, lyon les nuits de fourvière ve cannes film festivalleri bu yılın yazında sanat yoluyla avrupalıların yaralarını sarmaya başlar. ilerleyen yıllarda festival haritasına yenileri eklenir: 1948'de aix-en-provence, 1951'de viyana wiener festwochen ve berlin film festivalleri.
bu öncü festivaller arasında bir tanesi daha vardır: 1947'de başlayan bregenz opera festivali.

bregenz opera festivali'nin özelliği operaların sahnelendiği sahnenin su/göl üzerinde olması. üç ülkeye; almanya, isviçre ve avusturya'ya kıyısı olan konstanz gölü'nün avusturya kıyısındaki küçük bir yerleşim olan bregenz bu festival sayesinde yıllar içinde dünya sanat haritasında uğranılacak duraklardan biri olarak kendine önemli yer edinir.
her yıl dünyadan yaklaşık 400.000 kişi temmuz ortası ile ağustos ortası arasındaki bir ay boyunca her akşam açık havada ve göl üstünde sahnelenen tek bir opera yapımını seyretmek için bu küçük şehre gelir.

zamanla; festival programını çeşitlendirmek -ve ticari bir kafayla: buraya kadar gelmiş bir kültür turistini sadece bir gece değil, bir kaç gün şehirde konaklatmak için- bregenz'in içindeki mevcut tiyatro binasında ve 2005'te göl sahnesinin yanına inşa edilen görkemli festival binasındaki büyük salonda farklı opera yapımları sahnelenmeye başlanır. böylece artık her yıl biri göl sahnesinde olmak üzere en az üç opera yapımı ve ayrıca orkestra konserleriyle bir aylık program iyice zenginleştirilir.

bu çeşitlenmeye karşılık; göl sahnesineki opera yapımı eskiden her yıl değişirken, artık iki-yılda-bir formatına geçilir. bu sene seyrettiğim "carmen" aslında geçen yaz prömiyer yapmış olan bir yapımdı. bu yıl "carmen"in ikinci ve son yılıydı, önümüzdeki iki yılın göl sahnesi programında ise "rigoletto" var.




hem yıllardır hayalini kurduğum bu seyahati acele getirmek istemediğimden, hem de bregenz ve etrafında merak ettiğim yerleri sindirerek gezebilmek için, aslında hızlı bir ayakla 24 saatte bitirilebilecek bir rotayı, arasına bregenz tiyatrosu'nda "sevil berberi" ve festival binasının büyük salonundaki orkestra konserini de katarak üç güne çıkardım.

bregenz seyahatimin doruk noktası göl sahnesindeki "carmen" izlenimlerim bir sonraki yazıya..