Kızıl Ordu subayı kendine elbiselerin arasında, karanlığa yönelttiği tabancasıyla bir yol açıyor, nihayet bir vücuda çarpıyor silah, yakalamak için elini uzatınca karşısındaki beden sessiz bir direnişe geçiyor. Savaştan önce daha çocuktu Kızıl Ordu subayı, savas sırasında ise kadınları kullanmaya karşı hiçbir ilgi duymadı ama şimdi karşısındaki vücut kıvranmaya devam ettiği için onu iki eliyle daha rahat kavramak üzere silahını cebine sokuyor, kavramak, tutabilmek için çok uğraşıyor ve kavradığı, tutmaya çabaladığı için yaklaşmak zorunda kalıyor iyice ona, daha ne yaptığını düşünmeye bile fırsat bulamadan elleri karanlığın içinde bir kadının sıcak göğüslerine dokunuyor, hâlâ çırpınıyor kadın, direndikçe onu kendine çekiyor, saçlarını hissediyor şimdi yüzünde, nihayet yakalayıp dolaıin en dibine bastırdığında ve kadın kolunu ısırdığında, kollarını tutup sırtına kıvırdığında burnuna hafif bir nane ve kâfur kokusu geliyor, insanın yatağa serilmeden atlatamadığı hastalıkların kokusu, olgunluğun, huzurun kokusu.
Sakinleşiyor. Göremediği dudakları öpmeye başlıyor ki daha hiç kimseyi dudaklarından öpmemiş, büyük ihtimalle bir Alman'a ait olan ağzı öpmeye başlıyor, dolgun, belki biraz da geçkin dudakları ama bunu ayırt edecek durumda değil ki, hiç kimseyi öpmedi ki daha önce hayatında. Kadının kollarını serbest bırakıp başını okşuyor, o da direnmiyor artık, çırpınmıyor ama ağlamaya başladığını işitiyor erkek, teselli etmek istercesine okşuyor kadının başını, adamlarının benzer durumlarda ne yaptığını çok kere gözlemiş olmasına rağmen ne yapacağını bilmiyor. Anne, diyor, ne söylediğini bilmeden, o kadar karanlık ki insan kendi sözlerini bile göremiyor, birden itiyor kadın onu geriye, ayağı takılıyor, düşüyor erkek yere, kadın tekmeliyor, erkek baştan kavramaya çalışıyor vücudunu, dizleri geliyor eline, kadın birden duruyor ve elbisesini yavaşça yukarı çekiyor, erkek alnını kadının karnına yaslıyor, elbisesinin altında çıplak gibi, kıvırcık kıllarından yayılan hayat kokusunu içine çekiyor. Kadın bir-iki kelime sarf ediyor ama bu mahzende onun sözleri de görünmüyor. Belki de savaş, cephelerin ortadan kalkması demektir çünkü kadın erkeğin başını simdi, belki de sadece silahlı bir asker olduğunu bildiği için ve direnmemek daha akıllıca olduğundan, bacaklarının arasına çekerken yönetim kadına geçiyor, evet, belki de savaş hep birinin ötekinden korktuğu için ipleri kendi eline almaya çalısması demektir ve sonra tersi ve böyle sürüp gider. Ve şimdi genç asker belki de yalnız kadından korktuğu için dilini kıvırcık kılların arasına sokuyor, ağzına gelen tat demir tadı, erkeğin yüzüne önce usulca, derken kuvvetle sıcak bir sıvı boşalıyor, kadının yüzüne işediğini düşünüyor, adamlarının aşağıda, evin holündeki boyalı kapıya işedikleri gibi işiyor kadın suratına işte, demek ki hâlâ savaşıyor, bir dakika, yoksa sevişmeyle mi alakalı, bilmiyor asker, ikisi de birbirine çok benzemiyor mu, şimdi yönetme sırasının onda olması gerekirken hâlà daha kadının önünde diz çökmüş duruyor. Ve bütün bu ıslaklığın içinde gözyaşları süzülüyor birden yanaklarından aşağı. Alman dolabında gözünden gelen yaşlarla içinde boğulduğu büyük nehrin sıcaklığı aynı.
Yönetimi ele almak yerine kadının ayakucunda, dizlerinin üzerinde kalakalyor, basbayağı hıçkırıyor ve zaaf, kadını anlaşılan siddetten bile kolay silahsızlandırıyor. Çünkü kadın onu yukarı çekiyor, yüzünü içine yattıkları elbiselerden biriyle kuruluyor ve mırıldanarak bir şeyler söylüyor. Neredeyse poposuna hafif bir şaplak indirip, küçük oğlunu okula yollayan bir anne gibi, dolaptan dışarı postalayacak.
-Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Dilek Zaptçıoğlu)
Can Yayınları
