jenny erpenbeck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jenny erpenbeck etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

Bütün Günlerin Akşamı'ndan


    Bin ya da iki bin kişi muayene sonuçlarını geniş ve loş salonda bekliyor ve aralarına sürekli yeni kişiler ekleniyor. Bankalara oturmuş, yatmış ya da çömelmiş, yanlarına bohçalarını, yataklarını, yastıklarını, sandıklarını, semaverlerini almış insanlar, hiç eşyası olmayanlar da var, koşan çocuklar, ağlayan bebekler, yerde uyuyan insanlar; hasta büyükleri olan insanlar, tek kelime İngilizce anlamayan insanlar, onları almaya gelecek olan kişilerin gerçekten gelip gelmeyeceğini bilmeyen insanlar; umutlanan insanlar, çaresiz insanlar, vatan hasreti çeken insanlar, korkan insanlar, onları neyin beklediğini bilmeyen insanlar, ülkeye giriş için gerekli yirmi beş doları nereden bulacaklarını düşünen insanlar, ansızın geri dönmek isteyen insanlar, ayaklarının altındaki zeminin artık kaygan olmamasından mutlu olan insanlar; kısa ya da uzun pantolonlu, eşarplı, etekli, takım elbiseli, şapkalı, püsküllü, ayakkabılı ya da terlikli, eldivenli ya da manşetli, saç örgülü, sakallı, bıyıklı, saçları bukleli ve yandan ayrılmış, çok çocuklu, az çocuklu ya da çocuksuz insanlar - hepsi kalabilecek mi, yoksa Avrupa'ya geri mi yollanacaklar; bunu öğrenebilmek için adlarının okunmasını bekleyen sayısız insan. Bekleyenlerden biri olan genç adam, günü gelince herhalde kıyamet günü bundan pek farklı olmayacak, diye düşünüyor. 
    Derken salonda büyük bir şangırtı kopuyor, herkes bir an susup gürültünün geldiği yere bakıyor ve görüyor: Büyük Çin vazosu yere düşüp parçalanmış - tam da salonun kalabalık olmadığı, insanlarla, giysilerle ve bohçalarla örtülmediği, taş zemininin açıkta kaldığı ender noktalarından birinde küçük bir kız elinden düşürmüş; Bükreş ya da Varşova, Viyana, Odessa, Atina ya da Paris, Bremen, Anvers, Danzig, Marsilya, Pire ya da Barselona yakınlarındaki kasabasından yola çıktığından beri onca yol boyunca kucağında tuttuğu vazo şimdi orada, varış salonunda, New York'tan önceki son istasyonda kırılıyor, çünkü kız yaşamında ilk kez siyah tenli bir adam gördü, göçmen bürosundan bir memur o sırada tesadüfen salondan geçiyordu, kız adamı herhalde şeytan sandı. Kızın annesinin yüzünde çocuğunu öldürmek istermiş gibi bir ifade var şimdi, kızın yüzünde ise, keşke ölsem, ifadesi. Ardından gürültü yeniden başlıyor, ağlamalar, konuşmalar, çığlıklar, çocuklar koşuyor yine, yetişkinler bekliyor; bir erkek çocuk, yanına gelmesine izin verilen bir akrabasının getirdiği dondurmayı oturduğu banka bırakıyor, dondurma ağır ağır eriyor, çünkü çocuk dondurma nedir bilmiyor. 
    Baksana, muayene memuru sırtına tebeşirle bir şey yazmış - benimkine de yazmış mı? 
    Çocuk, sırtında o işaretten olup olmadığını görmesi için arkadaşına sırtını dönüyor, orada mı kalacağını, yoksa Avrupa'ya geri mi gönderileceğini o işaret belirleyecek muhtemelen. 
    Hayır, sırtında bir şey yazmıyor. 
    Ne harfi bu? 
    Bilmiyorum. 
    Şimdi ben mi geri gideceğim, yoksa sen mi? 
    Ne bileyim. 
    Yerde iki küçük kız oturuyor. 
    Susadım. 
    Battery Park'ta bir sürü çeşme varmış, büyükannem anlattı. 
    O zaman içerim suyumu. 
    Hayır, sakın böyle bir şey yapma. 
    Nedenmiş o? 
    O zaman kökenine dair bildiklerini unuturmuşsun, öyle dedi büyükannem. 
    Bahçeyi unutur muyum o zaman? 
    Evet. 
    Ocağı da mı? 
    Evet. 
    Büyükbabamı? 
    Evet. 
    Büyükannemi? 
    Evet. 
    Kediyi? 
    Evet. 
    Her şeyi mi? 
    Evet. 
    Büyükannen nereden biliyormuş ki? 
    Başkalarından duymuş.

- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Regaip Minareci)
Can Yayınları 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Gidiyor Gitti Gitmiş'ten


    Ölüleri Anma Günü'nde Halil, Richard'a, Ölüleri Anma Günü nedir? diye soruyor.
    Bu nereden aklına geldi ki, diyor Richard. Bir gün önce anne ve babasının yattıkları Berlin-Pankow Mezarlığına ziyarete gitmişti.
    Her zaman gittiğimiz kulüp dün gece kapalıydı.
    Nasıl bir kulüp bu?
    Dans etmeye gidiyoruz, para vermeden girebiliyoruz. Dün girişte üstünde Ölüleri Anma Günü yazılı bir tabela vardı.
    Ölüleri Anma Günü'nde dans etmek yasaktır, sinemalar da kapalıdır.
    Niçin?
    İnsanlar ölülerini, kaybettiklerini anarlar.
    Ah, öyle demek.
    Ve daha dün gece dansa gitmek istemiş olan bir genç adamın yüzü, bir anda kaçarken bir denizi asmış olan ve geride bıraktığı ailesinin hayatta olup olmadığını bilmeyen bir genç adamın yüzüne dönüşüyor. 
    Raşid geçenlerde, zorla teknelere bindirildikleri gün Halil'in onlardan ayrı düştüğünü anlatmıştı. Halil onların hâlâ orada olup olmadıklarını, vurulup vurulmadıklarını veya onların da bir tekneye mi bindirildiğini veya eğer bir yere vardılarsa hangi ülkeye çıkmış olabileceklerini bilmiyormuş.
    Richard son zamanlarda sık sık Akdeniz'de batan sığınmacı tekneleriyle ilgili haberler okuyor. İtalya sahillerine neredeyse her gün Afrikalı sığınmacıların cesetleri vuruyor. Onları nereye gömüyorlar? İsimlerini bilen var mı? Avrupa'ya varmayı başaramadıklarını -ve hiçbir zaman geri dönemeyeceklerini- ailelerine kim haber veriyor? Kendine Benimiçinfarketmez ismini takan biri internette şunları yazıyor: Haline gerçekten üzüldüğüm birileri varsa onlar da kurtarma ekiplerinde çalışanlar! Onca ölüyü sudan çıkartmak zorundalar mı? Savaştanrısı rumuzlu bir diğeri: Gezegen hıncahınç dolu zaten. Eskiden doğa böyle şeyleri kendi ayarlardı (grip, veba, vb.). Tam da Almanya'nın, yirmi beş yıl öncesine kadar söylemi proleter enternasyonalizminin belirlemiş olduğu kesiminde, şimdi giderek taraftar kazanan bir partinin seçim afislerinde şu slogan görülüyor: "Paralar Çingenelere Gideceğine Yaşlılara Gitsin!" Bu türden bir fikir beyanıyla karşılaştığında, Richard'ın aklına her seferinde, savaş sonrası Berlin'inde insanların yolda yığılıp kalmış bir atın etlerini kemiklerinden sıyırdıklarını betimleyen bir Brecht şiiri geliyor: Yaşıyordu hâlâ ve bitmemişti işi ölümle daha. Oysa at canlı canlı parçalanırken katilleri için kaygılanmaktadır: Nasıl bir soğuk / çarpmış olmalı bu insanları! / Kim vuruyor onlara böylesine / ki bu kadar buz kesmişler? /Yardım edin artık onlara! Çabuk olun ama! İyi de insanlar şimdi hangi savaşı geride bıraktılar?
    Kısa bir süre önce Osarobo, insanların nasıl boğulduklarını gördüm, demişti. Piyanonun başında oturuyordu, elleri hâlâ kucağındaydı ve sanki buna inanmak istemiyormuş ya da inanamıyormuş gibi başını sallıyordu. Kendi kaçışı sırasında ölmüş olan arkadaşlarından mı söz ediyordu, hatırladıklarının azabını mı duyuyordu? Hayır, yakın zamanda televizyonda bir deniz kazasıyla ilgili haberi izlemişti sadece. Hepsi bu. Boğulanları görmüştü, boğulanlarda kendini görmüştü, arkadaşlarını ve yan yana oturmuş olduğu insanları görmüştü.
    Yaklaşık yüz yıl kadar önce genç devrimci Eugen Leviné, kurşuna dizilmeden az önce mahkeme karşısında yaptıgı konuşmada kendisini ve komünist yoldaşlarını tatile gelmiş ölüler olarak tanımlamıştı. Günümüzde Afrika'yla Avrupa arasında herhangi bir noktada denizde boğulan sığınmacılarla boğulmayanlar arasındaki fark sadece rastlantılara bağlı. Bu anlamda buradaki Afrikalı sığınmacıların her biri, diye düşünüyor Richard, ayn zamanda hem ölü hem canlı.

Spandau'ya gitmeden bir gün önce Richard, anne babasının mezarının üstünü, her sene ilk Advent'ten önce yaptığı gibi çam dallarıyla örtüyor. Daha küçük bir çocukken de mezarlık ziyaretleri, annesi ve Richard için gündelik olaylardandı; fakat babası hiçbir zaman onlarla gelmezdi. Richard, büyükannesiyle büyükbabasının mezarlarının önündeki kumlu yolu güzelce tırmıklamak için çocukken annesine yardım ederdi, sonraları daha güçlendiğinde, mezarlık çeşmesinden dolu su güğümlerini veya oradaki çiçekçiden aldıkları gübreli toprak çuvallarını A XIV/0058 numaralı mezara taşımaya başlardı. Annesi ilkbaharlarda hercai menekşe, yazları begonya eker, sonbaharda kuruyan çiçekleri keserdi, Ölüleri Anma Günü'nde de mezarın üstü dona karşı dallarla örtülürdü. Günün birinde Richard'ın babası da orada, toprağın altında son uykusuna yattı, birkaç yıl sonra annesi de kocasının yanına gitti. Şimdi Richard tümseğin etrafındaki şimşir çiti, bir zamanlar annesinin de kullanmış olduğu aynı makasla kendisi buduyor, çocukken de elinin değdiği aynı küçük demir tırmıkla mezarın önündeki aynı kumlu yolu tırmıklıyor, kış yaklaşırken kurumuş çiçekleri kökleriyle birlikte topraktan çıkarıyor ve Ölüleri Anma Günü'nde de anne babasının yattığı toprağın üstünü dallarla örtüyor. Annesinin bu güne Sonsuzluk Günü, bazen de Kıyamet Günü demeyi yeğlediğini biliyor. Bu yüzden çocukken bu günden hep korkmuştu, çünkü ileriki yıllarda kasım ayında bir gün sonsuz sınav için sıranın kendisine de geleceğini düşünüyordu. Çanlar çalarken annesiyle kilisede oturup papazın ölmüş cemaat üyelerinin isimlerini okuyuşunu dinlerlerdi, kendi adı da her an bunların arasında yer alabilirdi, çan sesleri silinene kadar diğerleriyle birlikte orada sessizce otururdu: Günün birinde bizim etimizin de toz olacağını hepimize hatırlatan çan seslerine kulak verelim.
Advent'ten önceki son pazar günü toprağın üstüne çam dalları koymak ve mezarın üstünde bir süre sonra rüzgârla sönecek bir mum yakmak, sonraki kış dinginliği, birkaç hafta sonra da karın altında sadece şimşirin yeşilliği kalacak - neredeyse altmış yıldan beri bütün bunlar hiç değişmedi. Üç kuşağın bir arada yattığı bir mezar yerine sahip olmak da bir lüks öyle bakarsanız, fakat bu fikir Richard'ın aklına ancak son haftalarda geldi. Hayatının en uzun dönemi boyunca, ruhunun en kuytu köşesinde, Afrikalıların ölüleri için daha kısa yas tuttuklarını umdu, çünkü orada çok uzun zamanlardan beri ölüm kitlesel olarak yaşanıyordu. Şimdiyse ruhunun bu en kuytu köşesinde bunun yerine, hayatının en uzun kısmında kolaya kaçmış olduğu için utanç hissediyor sadece.

- Jenny Erpenbeck
(Çeviri: İlknur İgan)
Can Yayınları

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Gölün Sırrı'ndan


Kızıl Ordu subayı kendine elbiselerin arasında, karanlığa yönelttiği tabancasıyla bir yol açıyor, nihayet bir vücuda çarpıyor silah, yakalamak için elini uzatınca karşısındaki beden sessiz bir direnişe geçiyor. Savaştan önce daha çocuktu Kızıl Ordu subayı, savas sırasında ise kadınları kullanmaya karşı hiçbir ilgi duymadı ama şimdi karşısındaki vücut kıvranmaya devam ettiği için onu iki eliyle daha rahat kavramak üzere silahını cebine sokuyor, kavramak, tutabilmek için çok uğraşıyor ve kavradığı, tutmaya çabaladığı için yaklaşmak zorunda kalıyor iyice ona, daha ne yaptığını düşünmeye bile fırsat bulamadan elleri karanlığın içinde bir kadının sıcak göğüslerine dokunuyor, hâlâ çırpınıyor kadın, direndikçe onu kendine çekiyor, saçlarını hissediyor şimdi yüzünde, nihayet yakalayıp dolaıin en dibine bastırdığında ve kadın kolunu ısırdığında, kollarını tutup sırtına kıvırdığında burnuna hafif bir nane ve kâfur kokusu geliyor, insanın yatağa serilmeden atlatamadığı hastalıkların kokusu, olgunluğun, huzurun kokusu. 
Sakinleşiyor. Göremediği dudakları öpmeye başlıyor ki daha hiç kimseyi dudaklarından öpmemiş, büyük ihtimalle bir Alman'a ait olan ağzı öpmeye başlıyor, dolgun, belki biraz da geçkin dudakları ama bunu ayırt edecek durumda değil ki, hiç kimseyi öpmedi ki daha önce hayatında. Kadının kollarını serbest bırakıp başını okşuyor, o da direnmiyor artık, çırpınmıyor ama ağlamaya başladığını işitiyor erkek, teselli etmek istercesine okşuyor kadının başını, adamlarının benzer durumlarda ne yaptığını çok kere gözlemiş olmasına rağmen ne yapacağını bilmiyor. Anne, diyor, ne söylediğini bilmeden, o kadar karanlık ki insan kendi sözlerini bile göremiyor, birden itiyor kadın onu geriye, ayağı takılıyor, düşüyor erkek yere, kadın tekmeliyor, erkek baştan kavramaya çalışıyor vücudunu, dizleri geliyor eline, kadın birden duruyor ve elbisesini yavaşça yukarı çekiyor, erkek alnını kadının karnına yaslıyor, elbisesinin altında çıplak gibi, kıvırcık kıllarından yayılan hayat kokusunu içine çekiyor. Kadın bir-iki kelime sarf ediyor ama bu mahzende onun sözleri de görünmüyor. Belki de savaş, cephelerin ortadan kalkması demektir çünkü kadın erkeğin başını simdi, belki de sadece silahlı bir asker olduğunu bildiği için ve direnmemek daha akıllıca olduğundan, bacaklarının arasına çekerken yönetim kadına geçiyor, evet, belki de savaş hep birinin ötekinden korktuğu için ipleri kendi eline almaya çalısması demektir ve sonra tersi ve böyle sürüp gider. Ve şimdi genç asker belki de yalnız kadından korktuğu için dilini kıvırcık kılların arasına sokuyor, ağzına gelen tat demir tadı, erkeğin yüzüne önce usulca, derken kuvvetle sıcak bir sıvı boşalıyor, kadının yüzüne işediğini düşünüyor, adamlarının aşağıda, evin holündeki boyalı kapıya işedikleri gibi işiyor kadın suratına işte, demek ki hâlâ savaşıyor, bir dakika, yoksa sevişmeyle mi alakalı, bilmiyor asker, ikisi de birbirine çok benzemiyor mu, şimdi yönetme sırasının onda olması gerekirken hâlà daha kadının önünde diz çökmüş duruyor. Ve bütün bu ıslaklığın içinde gözyaşları süzülüyor birden yanaklarından aşağı. Alman dolabında gözünden gelen yaşlarla içinde boğulduğu büyük nehrin sıcaklığı aynı. Yönetimi ele almak yerine kadının ayakucunda, dizlerinin üzerinde kalakalyor, basbayağı hıçkırıyor ve zaaf, kadını anlaşılan siddetten bile kolay silahsızlandırıyor. Çünkü kadın onu yukarı çekiyor, yüzünü içine yattıkları elbiselerden biriyle kuruluyor ve mırıldanarak bir şeyler söylüyor. Neredeyse poposuna hafif bir şaplak indirip, küçük oğlunu okula yollayan bir anne gibi, dolaptan dışarı postalayacak.

-Jenny Erpenbeck
(Çeviri: Dilek Zaptçıoğlu)
Can Yayınları