simon mcburney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
simon mcburney etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Temmuz 2025 Pazar
17 Eylül 2024 Salı
17 EYLÜL
1954 william golding'in sineklerin tanrısı romanı yayınlanmış
1961 samuel beckett'in mutlu günler oyununun dünya prömiyeri new york'ta gerçekleştirilmiş
1964 tatlı cadı dizisi yayınlanmaya başlamış
1990 the london palladium'da the royal shakespeare company ile opera north'un ortaklaşa sahneledikleri the show boat müzikalini seyrettim
2011 paris theatre national de chaillot'da başrolünde mikhail barişnikov'un oynadığı dimitri krimov'un yönettiği ivan bunin'in oyunu in paris'i seyrettim; o gün orly havalimanına inip bavulumla doğrudan oyuna gelip, bir dakika kala salona girerek yetiştim
2017 paris'in banliyölerinden les gemeaux'da simon mcburney'nin yönettiği schaubühne yapımı stefan zweig uyarlaması ungeduld des herzens'i seyrettim
2019 istanbul fringe festival'in ilk edisyonu sabancı müzesi fıstıklı teras'ta sahnelenen pietro marullo'nun wreck adlı işiyle başladı; annemle oradaydık
2022 bread and puppet theater'ı ilk defa deneyimledim, istanbul müze gazhane'deki gösterinin yazar ve yönetmenleri john bell, clare dolan, adam cook, adı demons of society idi
2023 berlin'de theater am schiffbauerdamm'da berliner ensemble yapımı barrie kosky'nin yönettiği brecht ile weill'ın die dreigroschenoper müzikli tiyatro yapıtını seyrettim
Etiketler:
barrie kosky,
bette midler,
bread and puppet theatre,
edebiyat,
istanbul fringe festivali,
konser,
mikhail barisnikov,
müzikal,
samuel beckett,
simon mcburney,
tarihte bugün,
televizyon,
tiyatro,
William golding
10 Temmuz 2024 Çarşamba
10 TEMMUZ
1993 beethoven'ın missa solemnis'ini ilk defa canlı dinledim; aya irini müzesi'ndeki konserde g. enescu bükreş filarmoni orkestrası ile pro musica korosu'nu cem mansur yönetiyordu, solistler susan bullock, philip creasy ve allan fairs idi
2005 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda tori amos'ı dinledim
2008 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda caetano veloso'yu dinledim
2009 aya irini müzesi'nde alim kasimov - erkan oğur - derya türkan konserine gittim
2015 schiller theater'da sasha waltz'in sahneye koyduğu sasha waltz & guests, staatskapelle berlin ve vocalsonsort berlin topluluklarının icra ettikleri toshio hosokawa'nın matsukaze'sini seyrettim; sahne tasarımı chiharu shiota'ya aitti
2016 berlin'den hızlı trenle günübirliğine bonn'a gittim; orada pina bausch ile ilgili açılan ilk sergiyi gezdim; sergi salonlarından birinin içine birebir yeniden kurulan pina'nın bütün provalarını yaptığı lichtburg salonunda, sergi kapsamında sahnelenen kısa yapıtlardan damiano ottavio bigi'nin ciudedela'sını seyrettim
2023 aix-en-provence opera festivali'nde ilk defa bir gösteri seyrettim; alban berg'in wozzeck operasını simon mcburney sahneye koymuş, sir simon rattle londra senfoni orkestrasını yönetiyordu
Etiketler:
alban berg,
alim kasimov,
caetano veloso,
chiharu shiota,
damiano ottavio bigi,
dans tiyatrosu,
ludwig van beethoven,
opera,
pina bausch,
sasha waltz,
sergi,
simon mcburney,
simon rattle,
tarihte bugün,
tori amos
1 Nisan 2024 Pazartesi
01 NİSAN
fotoğraf: mehmet kerem özel, 18 eylül 2015
1748 pompei harabeleri ispanyol rocque joaquin de alcubierre tarafından keşfedilmiş; ben pompei'yi ilk defa 1992'de, ikinci defa 2015'te ziyaret ettim
1778 new orleans'lı işadamı oliver pollock "$" sembolünü yaratmış
1814 ilk gas lambaları londra sokaklarında yanmaya başlamış
1929 luis buñuel'in 24 dakikalık un chien andalou filmi vizyona girmiş
1932
1957 bbc televizyon programı panorama, isviçre'nin ticino kentindeki spagetti hasadı hakkında 1 nisan şakası olarak sahte bir belgesel yayınlamış
1999 porto'da rivoli tiyatrosu'unda burcu'yla misia'yı dinledik
2005 özen yula'nın yazdığı ayşenil şamlıoğlu'nun yönettiği gayri resmi hürrem'i istanbul şehir tiyatroları fatih reşat nuri sahnesi'nde seyrettim
2016 bu ve ertesi akşam simon mcburney'i ilk defa sahnede seyrettim; atina'da onassis stegi'de complicite yapımı, kendi uyarladığı, yönettiği ve tek başıma oynadığı the encounter'da
Etiketler:
arkeoloji,
luis bunuel,
misia,
özen yula,
pompei,
simon mcburney,
sinema,
tarihte bugün,
televizyon
4 Ekim 2023 Çarşamba
aix-en-provence opera festivali'nden izlenimler I - simon mcburney'den "wozzeck"
10-12 Temmuz tarihleri arasında bunlardan dördünü seyretme imkânım oldu. Bu yazı dizisinde bu dört gösteri hakkındaki izlenimlerimi, seyrettiğim sırayla paylaşacağım. Bu yazılardan oluşan toplu bir versiyon Eylül 2023 tarihli Andante dergisinde yayınlandı.
Diziye, Avignon'dan Aix-en-Provence'a otobüsle vardığım ilk günün akşamında seyrettiğim Simon Mc Burney'nin yönettiği Alban Berg'in "Wozzeck" operası ile başlıyorum.
"Wozzeck" opera yapımlarını pahalılıklarından dolayı birkaç kurumun ortaklaşa finanse ettiği günümüzde şaşırtıcı şekilde festivalin kendi yapımı olarak sunuldu. Ünlü orkestra şefi Sir Simon Rattle’ın Londra Senfoni Orkestrası’nı yönettiği gösteriyi, avant-garde işleriyle tanınan, takdir edilen ve sevilen İngiliz tiyatro insanı Simon McBurney sahneye koymuştu. Başrollerde ise Wozzeck’i Lied ustası benzersiz bariton Christian Gerhaher’in ve Marie’yi genellikle oyunculuğu biraz abartılı da olsa tekniği güçlü soprano Malin Byström’ün canlandırdıkları yapımda, Estonya Filarmonisi Oda Korosu ve Maîtrise des Bouches-du-Rhône çocuk korosu da görev alıyorlardı.
gösterinin başlamasını beklerken, 10.07.2023, grand théâtre de provence (fotoğraf: mehmet kerem özel)
“Wozzeck” festivalin 75 yıllık tarihinde ilk defa programdaydı. Aslında bu yapım festivalin 2020 edisyonu için planlanmış, hatta provalar başlamış, ancak tahmin edileceği gibi pandemi dolayısıyla iptal olmuş ve bu yıla ertelenmiş. İşin ilginç tarafı geçmişte yine Rattle ile McBurney'in dahil olduğu “Wozzeck” projeleri Salzburg ve Baden-Baden Paskalya festivallerinde de gündeme gelip, iptal olmuşmuş.
İkinci Viyana Okulu temsilcilerinden Berg'in ilk operası olan “Wozzeck” bir atonal müzik örneği, ancak tonalite ile bütün bağları kopmuş değil. Berg strüktürünü beşer tablolu üç perde şeklinde kurduğu operanın her tablosunu süit, rapsodi, askeri marş, ninni, passacaglia gibi mevcut müzik biçimlerinden yola çıkarak bestelemiş. “Wozzeck” Rattle için kendi deyişiyle “İkinci Viyana Okulu müziğine tutkun bir Mahler aşığı olarak ideal operayı simgeliyormuş.” Rattle’ın, bu tutkunun yanısıra, “Wozzeck”in 1925'te Berlin Devlet Operası'ndaki dünya prömiyerinde orkestra şefi olan Erich Kleiber'in asistanı olarak provaları yöneten ve gösterimlerde orkestrada çalan Berthold Goldschmidt'in öğrencilerinden biri olması da, yapıtın bütün teknik detayları konusunda neredeyse birinci ağızdan bilgi sahibi olmasını sağlamış. Goldschmidt'in vurguladığı noktalardan biri Kleiber'in, aynı Berg gibi, yapıtın romantikliğinde ısrar ediyor oluşuymuş.
Rattle'ın yorumu, tam da bu benzersiz bilginin hakkını verir bir kavrayışla, yapıtın bir yandan ritim ve entonasyonunda (kompleks strüktüründe) hassas bir kesinliği yaratırken, romantik ve tutkulu tınlamasını da sağlayarak Berg'in çağırdığı duyguları yakalıyor. Londra Senfoni Orkestrası’nın ulaştığı benzersiz renk ve ifade zenginliği ile başta Gerhaher olmak üzere, sahne üzerindeki bütün şancıların, ritmik deklamasyondan koloratura uzanan vokal partilerdeki yetkin icraları birleşince ortaya müzikal açıdan mükemmel bir sonuç çıkmış. Wozzeck’in çaresizce paranoyaya dönüşen karanlık yolculuğunu abartısız oyunculuğu ve kadife gibi bariton sesiyle ete kemiğe büründüren Gerhaher’in yanı sıra, Peter Hoare de ani çıkışları olan Yüzbaşı rolünde gerek ifade yüklü oyunculuğu gerekse de sesini tizden pese müthiş bir ustalıkla inip çıkarmasıyla övgüyü hak ediyordu.
Simon McBurney’nin “Wozzeck” yorumu ise, sanatçının opera dışında sahnelediği yapımları yakından takip eden birisi olarak beni tatmin etmedi. McBurney’nin Wozzeck’i bütün opera boyunca, partisi olmadığında bile üç bir tarafı yüksek gri duvarlarla tanımlanmış ve duvarları modüler parçalara bölünmüş sahnede tutuyor olması, onun gerek toplumsal gerekse de psişik olarak hapsolmuşluğunu ve çıkışsızlığı gözle görülür hale büründürülmesi açısından oldukça etkiliydi. Sahne zemininde iç içe geçmiş ve farklı yönlere dönebilen halkaların kullanılması hem oldukça çok ve kısa olan sahne değişimlerinin hızlıca akmasına, hem de Wozzeck’in etrafında örülen ve gittikçe etkisi artarak paranoyaya dönüşen bunaltıcı atmosferin hareketle de görünür kılınmasına olanak sağlıyor olması açısından kayda değerdi (Sahne tasarımı: Miriam Buether). Kapı imgesinin bir içerdekiler-dışardakiler simgesi olarak, malum Wozzeck toplumsal olarak dışarıda bırakılan/tutulan/kalandır, neredeyse her sahnede kullanılması anlamlıydı. Göldeki boğulma sahnesinde bomboş sahnede sadece Wozzeck’in kafası gözükürken arka duvarın yavaş yavaş öne gelmesiyle nefes alanının kalmaması da yine yapımın etkileyici anlarından biriydi.
gösteriyi alkışlarken, 10.07.2023, grand théâtre de provence (fotoğraf: mehmet kerem özel)
Dolayısıyla McBurney’nin “Wozzeck”i eli yüzü düzgün, tıkır tıkır işleyen, kalburüstü bir opera yapımıydı, ancak günümüzden kopuktu. Hele de azgın neoliberazimin dünyadaki bütün toplumları kasıp kavurduğu, yoksulluğun, mobbingin, fiziksel ve psikolojik şiddetin tavan yaptığı bir dönemde McBurney’nin zamanın ruhunu yapıma nüfuz ettirememiş olması üzücüydü.
“Wozzeck”in henüz başka festival veya opera kurumlarında sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil, ancak festival gösterimleri sırasında yapılmış bir kaydı Alman-Fransız ortak kanalı arte’nin websitesinden 12 Temmuz 2024 tarihine kadar izlenebilir.
Etiketler:
aix-en-provence festivali,
alban berg,
christian gerhaher,
george büchner,
gösteri sanatları,
londra senfoni orkestrası,
malin byström,
opera,
peter hoare,
simon mcburney,
simon rattle
1 Kasım 2016 Salı
TEB Oyun 31 / Güz 2016
Sahnedeki Yaşar Kemal, Ayşegül Yüksel
Kültürlerarası Shakespeare, Hasan Anamur
Genco Erkal, Tülay Günal "Tiyatro Bir Tutkudur", Nalan Özübek
Haneye Tecavüz Romanı Nasıl Oyunlaştırılmalı?, Tijen Savaşkan
Robert Wilson'ın Üç Kuruşluk Opera'sı, Hasibe Kocabay
Simon McBurney'le Çok Katmanlı Tiyatral Karşılaşmalar: The Encounter, Kerem Özel
İstanbul Kukla Festivali, Selen Korad Birkiye
Kadıköy Belediyesi Çocuk Tiyatrosu Festivali, Nihal Kuyumcu
Sanatı Cümleler Arasına Sıkıştırmak, Dikmen Gürün
Cambaza Bak Cambaza, Hami Çağdaş
Dosya: ASSITEJ Birmingham On the Edge Festivali İzlenimleri
Unuttuğumuz Gençlik Tiyatrosu Örneklerini İzleme Fırsatı Bulduk, Nihal Kuyumcu
Düşünce ve Deneyimler Paylaşıldı, Handan Salta
Noktaları Birleştirmek, Derem Çıray
Dosya: Henrik İbsen
Henrik İbsen ve Retrospektif Dram, Eylem Ejder
Yabancısı Olmadığımız Bir Manzara: Bir Halk Düşmanı, Zehra İpşiroğlu
Halklar ve Düşmanları, Zeynep Erdal
Bahar Akpınar: Farklı Kadınlık Hallerinin Farklı Tonlardaki Duyguları, Eylem Ejder
Etiketler:
bertolt brecht,
dergi,
dikmen gürün,
genco erkal,
henrik ibsen,
mehmet kerem özel,
robert wilson,
simon mcburney,
TEB oyun,
tiyatro,
tülay günal,
william shakespeare,
yaşar kemal
12 Nisan 2016 Salı
simon mcburney'den "the encounter"
fotoğraf: danzon https://www.instagram.com/danzon_/
prolog
hani neredeyse bütün dillerdeki "tiyatro" kelimesinin yunancadaki "görmek", "izlemek", "gözlemlemek" anlamlarına gelen theáomai (Θεάομαι)'den türeyen thea- ile "araç" anlamına gelen -tron'dan oluşan theatron (Θέατρον) "izleme aracı" kelimesinden geldiği ve dolayısıyla tiyatro sanatının başat özelliğinin "izlemek/görmek" olduğu genel bir kabuldür ya, peter brook "bütünlüğe teşvik etmek" adlı 1989 tarihli metninde tiyatronun başka bir özelliğine dikkat çeker:
“tiyatronun ilk şartı oyuncu ile seyirci arasındaki ilişkiyi kurması, güçlendirmesidir. bu ilişki çok temel faktörlere bağlıdır. tabii ki görsellik/görünürlük önemlidir, ancak akustik daha çok önemlidir. bir keresinde afrika’da popüler bir komedyenin oynadığı bir tiyatro gösterisi izlemiştim; baraka gibi bir alandaydı; 200 kişinin sığabileceği alanda 1000 kişi vardı. kavurucu sıcakta seyircilerin yarısından fazlası sahneyi görmüyordu, ama komedyenin her kelimesi seyirci tarafından müthiş bir alkışla karşılanıyordu.
akustik, ilişkiyi kuran görünmez bağdır; ve böylece oyuncu ile seyirci birbirine bağlanır.”
oyun
simon mcburney'in kurucusu olduğu theatre complicite'nin son yapıtı "the encounter" (karşılaşma/ilişki), beyaz adamın uygarlığından korunmuş bir kabileyi belgelemek üzere 1960'ların sonunda amazon'a giden bir fotoğrafçının başından geçen gerçek olayları konu eden petru popescu'nun aynı adlı kitabından esinlenilmiş.
"the encounter" zamanın ve mekanın, zamanların ve mekanların, kişilerin ve aralarındaki ilişkilerin içiçe geçtiği bir sahne yapıtı. zaman, mekan ve kişi kelimelerinin çoğulunu kullanınca ben, oyunda öyle arda arda hızlıca değişen, kayan, sofitada kaybolan dekorların, ışık oyunlarının ve kalabalık bir kadronun olduğu zannedilmesin, yok çünkü. sadece tek bir oyuncu var ve tek bir anlatı aracı: ses.
zamanlar
şimdideki zaman: biz seyircilerin atina'da onassis kültür merkezi'nin büyük salonunda oturduğumuz ve sahnedeki simon mcburney'i izlediğimiz zaman.
geçmişteki zamanlar: simon mcburney'in bize sunduğu oyunun son 3-4 yıla yayılmış tasarım ve hazırlık sürecinin farklı zamanları.
kurgunun zamanı: simon mcburney'in oyunu uyarladığı kitapta anlatılanların zamanı.
kurgunun içindeki geçmiş zaman: gerçek bir hayat öyküsüne dayanan kitapta hikayesi anlatılan fotoğrafçının zamanı.
sabitlenen zaman: fotoğrafçının çektiği fotoğraflarla durdurduğu, çerçeveye aldığı zaman.
ilerleyen zaman: fotoğrafçının koluna takılı, "uygar" zaman göstergesi saatin tiktakları.
genişleyen zaman: fotoğrafçının keşfe çıktığı kabileleyle geçirdiği zaman.
mekanlar
şimdideki gerçek mekan: atina'da onassis kültür merkezi'nin büyük salonun mekanı
şimdideki olası kurgu mekan: hemen onassis kültür merkezi'nin yakınındaki otel odasında kalmakta olan mcburney'in kızının mekanı.
geçmişteki mekanlar: simon mcburney'in evinde bu işi hazırlarken yalnız başına oturduğu odası, durmadan kızının kapısını açıp içeri daldığı, pencereyi açınca londra'nın gürültüsünün duyulduğu; mcburney'in bu işle ilgili olarak röportaj yaptığı insanların mekanları.
kurgunun mekanı: amazon ormanı.
geçici kurgu mekanlar: amazon'a inmeden önceki uçak, amazon'a indikten sonraki ilk kamp yeri, kabilenin inşasını yarım bıraktığı ilk köy, kabilenin inşa ettiği ikinci köy.
hayal mekan: fotoğrafçının zihni.
sesler
her bir seyircinin ona tahsis edilmiş kulaklıkla takip ettiği, sadece seslerden oluşturulmuş kocaman bir dünya, uçsuz bucaksız bir hayalgücü.
sadece "ses"in kullanımıyla, ses'in kurgusu ve efektleri sayesinde bu zamanlar, mekanlar ve kişilerle örülmüş girift anlatı içinde seyahat eden seyirci; direkt kulaklıktan beyne giden sesler sayesinde; anında bir zamandan diğerine, bir mekandan öbürüne geçen, aralarında anlık olarak gidip gelen, dolaşan.
zamanlar ve mekanlar birbirinin içine geçiyorlar, ama siz seyirci olarak her anında farkındasınız anlatının hangi zamanında, hangi mekanında olduğunuzun. bence "the encounter"ın ustalığı ve tüyler ürpertici güzelliği de burada zaten; her an, zaman ve mekana dair her bir detayın farkında olmanızın sağlanmış olması. fotoğrafçı amazon'da, oyunu hazırlayan simon mcburney tasarım sürecinde kayboluyorlar belki, ama siz seyirci olarak kaybolmuyorsunuz; kaybolmanıza izin verilmiyor, kulağınızdaki kulaklık sizi esir alıyor ve dikkatinizin, algınızın hiç bir yere gitmesine izin vermiyor; her an, işin hazırlama ve tasarım sürecindeki simon mcburney'in değil de, şimdiki zamanda sahnede oyunu anlatan/oynayan simon mcburney'in omuzunun üstünde, dizinin dibinde takiptesiniz.
mcburney sizi esir aldığından, büyülediğinden o kadar emin ki, olur da ezkaza biri cep telefonunu açmış olsun, hemen müdahele ediyor, sizi bütün salona ifşa ediyor.
hüner
"the encounter"da simon mcburney kendi konuşma sesini, bedeninden çıkardığı sesleri, sahnedeki masa, plastik su şişleri ve teyb bantlarıyla yarattığı sesleri, cep telefonunda ve küçük kayıt cihazlarında kayıtlı sesleri, biri mekansal, ikisi sabit, biri de yüzüne monte edilmiş hareketli olmak üzere dört mikrofon ve sahnenin farklı yerlerinde zemine sabitlenmiş sayısız loop düğmeleri yoluyla bizzat sahne üzerinde; iki ses teknisyeni de önceden kayıt edilmiş diğer bir çok ses, efekt ve müzikleri kontrol masasında senkronize bir şekilde canlı -veya naklen de diyebiliriz- montajlıyorlar. yani aslında sahnede simon mcburney yalnız gözükse de oyunda tek başına değil; sonda alkışları keserek özel bir teşekkür gönderdiği üzere, ses dünyasını yaratmakta ona sahne gerisinde yardımcı olan iki ortağı var.
yukarda belirttiğim gibi oyunun tasarımı/yapısı; seyircinin zamanlarda ve mekanlarda kaybolmasına izin vermiyor ama teknik olarak seslerin üretilmesinde ve montajında hangilerinin şimdiki zamanda simon mcburney tarafından sahnede üretildiğini hangilerinin kayıttan verildiğini, hangilerinin kurgu kayıtlar (örneğin sivrisinek vızıltısının yapay olarak üretilmiş olması gibi) hangilerinin gerçek kayıtlar olduğunu, simon mcburney'in ne zaman gerçekten sahnede konuştuğunu ne zaman sesinin banttan verildiğini seyircinin anlamasına izin vermiyor; kasıtlı olarak.
seyircinin neyin kurmaca neyin gerçek olduğunun ayırdına varamaması için belirsizlikler ve olasılıklar üzerine kurgulanmış bir teknik hüner gösterisi "the encounter". prologda mcburney'in de dediği gibi; hayatta da öyle değil mi; gerçekten neyin gerçek neyin hayalgücümüzün/kurmacanın ürünü olduğunu bilebiliyor muyuz?..
01.nisan.2016, onassis kültür merkezi, atina
fotoğraf: danzon https://www.instagram.com/danzon_/
02.nisan.2016, onassis kültür merkezi, atina
fotoğraf: danzon https://www.instagram.com/danzon_/
hisse
"the encounter" bütün bu sesle yaratılmış eşzamanlılığı ve mekansallığıyla (yani zamanların ve mekanların birbirlerinden ayrılamayacak şekilde içiçe geçirilmiş örüntüsüyle) ve gerçek-kurmaca belirsizliğiyle ne anlatmak istiyor bizlere?
simon mcburney oyun sonrası soru&cevapta "özellikle kulaklık kullandık çünkü her seyircinin fotoğrafçının amazon'daki yalnızlığını, çaresizliğini hissetmesini istedik" diyerek bir ipucu verdi.
oyunu beraber seyrettiğim dostlarımın ise oyun sonrası yaptıkları yorumlarda altını çizdikleri hususlardan biri; konu edilen amazon kabilesinin hiç bir eşyayı sahiplenmemesi, eşyaların onları esir aldıklarını düşündükleri için, belli zaman aralıklarıyla bütün eşyalarını yakmaları ve hiç bir zaman bitmiş bir köye sahip olmayıp, yerleşimlerini hep yarım inşa ederek, bozup başka bir yerde tekrar inşa ediyor olmaları üzerinden oyunda simon mcburney'in günümüz tüketim dünyasına yönelttiği müthiş bir eleştirinin saklı olduğu idi. hele de sahnedeki en kalabalık nesne grubunun pet şişeli sular olduğu düşünüldüğünde çok da haklılardı.
ama "the encounter"ın bana göre temel öğeleri olan eşzamanlılık, mekansallık ve belirsizlik başka bir yere işaret ediyor; en azından benim kıssadan çıkardığım hisse şöyle:
ister atina'da (veya oyunun sahnelendiği herhangi bir şehirde), ister amazon'da, ister simon mcburney'in ya da kitabın yazarının evinde veya mcburney'in röportaj yaptığı bir bilim insanının mekanında, isterse zamanın batılı tarzda ilerlemediği bir amazon kabilesinin geçici köylerinden birinde, ister 1960'ların sonunda, ister şu anda, ister 4 veya 3 veya 1.5 yıl öncesinde olun, ister anlatılardaki herhangi bir kişiye, bir bilim adamına veya kabile üyesine aşina, isterse hiç birini tanımıyor olun; eninde sonunda bütün bu zamanları, mekanları ve kişileri içine alan, paylaşan insanlığın, yani kolektif bir belleğin parçalarıyız ve -oyunda sıklıkla dendiği gibi sadece "bazılarımız" değil- aslında hepimiz dostuz, tanışığız...
ve aslında hepimizin aradığı, -oyunda simon mcburney'in kızının ısrarla talep ettiği gibi-, huzurlu bir uykudan, belki ölmeden, önce içimizi rahatlatacak o ilk öyküyü; hepimizi birleştiren, aynı kaynaktan geldiğimizi bize hatırlatan o başlangıç hikayesini bizi şefkatle saran ve bize ilgi gösteren birisinden "dinlemek"...
"the encounter" dünya turnesine devam ediyor; imkanlarınızı zorlayın, bu oyunu "izleyin"!
Etiketler:
amazon,
peter brook,
ses,
simon mcburney,
tiyatro
14 Ağustos 2012 Salı
bulgakov'a giriş
mihail bulgakov'un (1891-1940) adını ilk ve son defa, istanbul festivalinin parçalara ayrılmadan önceki yıllarından birinde akm büyük salona konuk olmuş bir rus tiyatrosundan izlediğim "köpek kalbi"yle duymuştum.
o yapımdan en güçlü şekilde aklımda kalmış olan, sahne zemininin bütünüyle kül rengi kumla kaplı oluşuydu...
bu yaz; önce, bir arkadaş bulgakov'un "üstad ile margarita" romanından hayranlıkla bahsetti, sonra, bir tiyatrocu avignon festivali'nde seyrettiği simon mcburney-complicite uyarlaması "üstad ile margarita" hakkında övgü dolu bir yazı yazdı. beni de aldı bir merak, bulgakov'u daha yakından tanımak istedim.
tatile çıkmadan önceki son gün uğradığım kitapçıda "üstad ile margarita" yoktu, "bir ölünün anıları" ve "moliere efendi" vardı, aldım. tatilde ikisini de okudum; bulgakov'a ben de hayran kaldım, daha "üstad ile margarita"yı okumadan.
edindiğim iki kitap da, tesadüf, tiyatro/tiyatrocular hakkındaydı. birinin adından belliydi zaten, diğeri sürpriz oldu.
ingilizceye "black snow" olarak çevrilmiş, özgün adıyla türkçeye aktarılan "bir ölünün anıları", tiyatro oyunları da yazmış olan bulgakov'un tiyatrocular hakkında bir romanı. kendi deneyimlerinden, hayatından (yazdığı bir oyunun sahnelenme macerasından birebir) esinlenen, sahnenin arka tarafını ince bir alayla gözler önüne seren, 1920'ler rus tiyatrosuna, özellikle de stanislawski'nin başında olduğu moskova sanat tiyatrosu'nun mutfağına dair müthiş eğlenceli, okuması çok keyifli, hiciv yüklü bir yapıt.
"bir ölünün anıları"nın metni ve anlatımı satirik olmasının yanısıra hınzır da; zaman, mekan sıçramaları içeriyor, hafif bir gerçeküstücü tona da sahip.
kitabı okurken, zihnimde complicite topluluğunun gösterilerini kısaca tanıtan video klipteki görüntüler, "teatral bir roman" olarak tanımlanan "bir ölünün anıları"nın tam da sahneye uyarlanması uygun, tiyatrocular için farklı anlatım biçimleri denemek adına olanaklar içeren bir metin olduğunu düşündüm. eh, simon mcburney'in daha önce başka bir bulgakov metnini ("köpek kalbi") ve bu yıl da "üstad ile margarita"yı sahnelemesine şaşırmamak lazım.
internette biraz araştırma yapınca "bir ölünün anıları"nın da, içimden geçtiği gibi, tiyatroya uyarlandığını gördüm; keith reddin 1993 yılında "black snow" adıyla çok başarılı bir uyarlamaya imza atmış; o zamandan beri tiyatro toplulukları bu metni sahneliyorlarmış. örneğin 2009'da abd-austin'deki tutto theatre'ın sahneye koyduğu yapım o sene bütün ödülleri toplamış.
okuduğum bu iki yapıtını düşündüğümde, bulgakov'da beni etkileyen birincil öğe, iki yapıtta da metnin çağdaş bir kurgu içermesi. öyle ki, "bir ölünün anıları"nın genel kurgusu, son günlerde okuduğum hakan günday'ın "kinyas ve kayra"sına bile benziyordu; ölecek olan bir kişi yazdıklarını bir yazar'a mektupla yollar ve yazar bu metinleri yayınlar, bizler bu sayede yazılı malzemeye ulaşmış, onu okumuş oluruz. elimizde tuttuğumuz kitabın kapağında adı yazan yazar, metnin içinde de yazar olarak geçer.
"moliere efendi"de de benzer bir durum sözkonusu; özellikle kitabın başlangıcında, yazarımız (yani bulgakov) moliere'in doğumunu anlatırken bir yandan da ebe ile konuşur, onu uyarır; ona, doğurttuğu bebeğin geleceğine dair keyifli açıklamalarda bulunur.
anlatılanın bir anlatı olduğunun farkına vardırılması bir bakıma, brecht'in öncüsü olduğu yabancılaştırma efektlerinden biridir.
iki roman hem içerikleri hem biçimleriyle zevkli dakikalar yaşattılar bana.
...
"bir ölünün anıları" pinhan yayıncılık'tan çıkmış. haziran 2012 tarihli; çok yeni.
osman çakmakçı'nın rusça'dan çevirisi tatmin edici. kitapta dizgi hataları var; biraz daha özenilebilinirdi diye düşünüyorum. bir de; kapakta neden bir brueghel tablosunun kullanıldığını çözemedim.
"moliere efendi" ise everest'ten.
bu roman türkçede ilk defa 1985'te yayınlanmış, everest'teki baskısı ise yine çok yeni: şubat 2012. özdemir ince'nin daha önceki baskılarda da kullanılan ve fransızcadan yaptığı çeviriyi, sabri gürses rusça aslıyla karşılaştırmış.
everest'in kapağı oldukça özenli, kitabın içeriğine ve bulgakov'a yakışan bir "tiyatrallik" içeriyor. kapaktaki "toplu eserleri" ibaresinden anladığım everest zaman içerisinde bulgakov'un bütün eserlerini (rusçadan çevirilerle) yayınlayacak. zaten 2012'de "üstad ile margarita"nın da, "moliere efendi" ile benzer bir kapak tasarımıyla bir dizi oluşturacak şekilde, rusça çevirisi everest'ten yayınlandı.
bu romanın, eski bir tarihte can yayınlarından çıkan ve sanırım rusça dışında bir dilden çeviri olan "usta ile margarita" adlı bir versiyonu ve ayrıca ntv yayınlarından çizgi-roman formatında bir baskısı da mevcut.
Etiketler:
edebiyat,
mihail bulgakov,
moliére,
simon mcburney,
tiyatro
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











