caetano veloso etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
caetano veloso etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2024 Çarşamba

10 TEMMUZ


1993 beethoven'ın missa solemnis'ini ilk defa canlı dinledim; aya irini müzesi'ndeki konserde g. enescu bükreş filarmoni orkestrası ile pro musica korosu'nu cem mansur yönetiyordu, solistler susan bullock, philip creasy ve allan fairs idi

2005 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda tori amos'ı dinledim

2008 istanbul harbiye açıkhava tiyatrosu'nda caetano veloso'yu dinledim

2009 aya irini müzesi'nde alim kasimov - erkan oğur - derya türkan konserine gittim

2015 schiller theater'da sasha waltz'in sahneye koyduğu sasha waltz & guests, staatskapelle berlin ve vocalsonsort berlin topluluklarının icra ettikleri toshio hosokawa'nın matsukaze'sini seyrettim; sahne tasarımı chiharu shiota'ya aitti

2016 berlin'den hızlı trenle günübirliğine bonn'a gittim; orada pina bausch ile ilgili açılan ilk sergiyi gezdim; sergi salonlarından birinin içine birebir yeniden kurulan pina'nın bütün provalarını yaptığı lichtburg salonunda, sergi kapsamında sahnelenen kısa yapıtlardan damiano ottavio bigi'nin ciudedela'sını seyrettim

2023 aix-en-provence opera festivali'nde ilk defa bir gösteri seyrettim; alban berg'in wozzeck operasını simon mcburney sahneye koymuş, sir simon rattle londra senfoni orkestrasını yönetiyordu




9 Ocak 2021 Cumartesi

dolunaya övgü : tonada de luna llena


siz siz olun, akademik bir makaleye çalışırken, sözlü şarkı dinlemeyin.. spotify'da "haftalık keşif" açıktı, sıradaki şarkı çalmaya başladığında, melodisi tanıdık geldi: adını ezbere bilmiyordum ama şarkının her viraj alışına çok iyi aşinaydım.

evet, tanıyordum bu şarkıyı, hatta çok da seviyordum.. şarkı dikkatimi ilk, bir kaç yıl önce işsanat'ta silvia perez cruz konseri sırasında çekmişti. cruz'un bu şarkının da içinde olduğu albümünü defalarca dinledim; yerel ispanyolca şarkılara yaylı çalgılar eşliğinde yaptığı cazvari yorumu çok yakıştırdım. cruz'un mezzo ve puslu sesine de hayran kaldım.. yukarıda ilk paylaştığım video, istanbul konserindeki kadroyla arles'da roma uygarlığı'ndan kalma bir açıkhava tiyatrosunda verdiği konserden.. 

akademik makaleyle uğraşmak pek keyifli bir şey değildir, en azından benim için. o yüzden, çalışırken, her an kaçacak/kaytaracak yer ararım. bu sefer bir şarkıya sığındım. spotify'a şarkının adını yazdım: "tonada de luna llena". "tüm şarkıları gör" listesindeki sayısız yorumu arka arkaya dinledim. farklı yorumlardan da olsa aynı şarkıyı arka arkaya dinlemekten bırakın sıkılmak o kadar keyif aldım ki bir de şarkının adını verdiğim çalma listesi yaptım, sevdiğim yorumları oraya sıraladım. merak edenleriniz tıklasın.

yetinmedim tabii, şarkıyı araştırmaya başladım. önce sözlerini merak ettim, ispanyolcasını bulup google translate'te ingilizceye çevirdim. luna'nın ay olduğunu biliyordum, tonada de luna llena ise "dolunayın sesi"ymiş meğer. şarkının sözleri dolunaya bir övgü adeta, ama tabii dolunayın getirdiği her türlü hisle birlikte; esriklik, haşinlik, tutku, hayranlık, gizem.. ekşisözlük'te birisi can yücel vari serbest bir çeviri yapmış, hiç fena değil. merak edenleriniz tıklasın

yine ekşisözlük'teki yazılardan şarkının almodovar'ın "a flor de mi secreto" (sırrımın çiçeği) filminde kullanıldığını öğrendim. o filmi izlerken fark etmemiştim, halbuki almodovar filmlerinin müziklerinin sıkı takipçisiyimdir, bu aradan kaçmış. 

bir şarkının isminde "ay" geçer de pina bausch bir yapıtında kullanmaz mı. tabii ki kullanır. pina, abd'deki üç üniversitenin ortak yapımcılığıyla 1996'da gerçekleştirdiği "nur du" (ünlü "only you" şarkısının almancası) isimli yapıtında simon diaz'ın bu şarkısının yanısıra, adında yine ay geçen "luna de margarita"yı da kullanmış. "nur du"yu 2012'de wuppertal'de seyretmiştim, bu şarkılar hatırımda yer etmemiş. yapıta dair o zamanki izlenimlerimi merak edenleriniz tıklasın.

ve yine ekşisözlük'ten caetano veloso'nun o tüyler ürpertici güzellikteki istanbul açıkhava konserinin bis parçısının bu olduğunu öğrendim. o konserdeydim, ama bundan ziyade başka şarkıları kaldı aklımda.. 

her şeyin -kıymetini anlamanın- bir zamanı var, bu şarkının kıymetini anlamak için de silvia perez cruz'u beklemeliymişim.. bu sefer caetano veloso'nun yorumuyla gelsin şarkı:

"tonada de luna llena" çok ünlü bir venezuela şarkısıymış. spotify'daki sayısız yorumundan belli ne kadar ünlü ve sevilir olduğu. bir yerde "venezuala'nın dna'sına sinmiş ilahi bir marş" olarak tarif edilmiş hatta. 

şarkı simon diaz'a aitmiş. diaz venezuela'nın en ünlü halk müziği bestecisiymiş, hatta yerel venezuela müziği musica llanera'yı yeniden canlandıran kişi olarak kabul ediliyor. diaz ile ilgili ingilizce bulabildiğim en kapsamlı kaynak, 2014 yılında öldüğünde guardian'da çıkan bir anma yazısı. bu yazıyı merak edenleriniz tıklasın.

1973'te bestelediği şarkının orjinal halini dinlemeyip, simon diaz'a bir selam göndermeden olmaz:

kendimi alamayıp internetin gayya kuyusunda araştırdıkça, şarkıyla ilgili başka güzellikler keşfettim. mesela barselona'lı bir ilüstratör alejandro alonso şarkının sözlerinden yola çıkarak bir booklet tasarlamış, tumblr sitesine koymuş, indirip, basıp kendinize bir tane yapabiliyorsunuz. merak edenler tıklasın.






şarkının, tüylerimi zevkten ürperten başka bir yorumuyla yazımı bitiriyorum; öyle böyle değil, döndürüp döndürüp dinlemelik.. ama masaüstünün diğer ekranında makale de bekliyor uzun zamandır.. ne yapmalı..


 

15 Kasım 2013 Cuma

NRW040 "wiesenland" - yeniden izleyince..

 
(fotoğraf: matthias zölle)

“wiesenland” ıslak bir rüya gibi; tedirgin ve rahatsız edici ama bir yandan da cezbedici ve zevk dolu.

o zaman, büyük bir beklentiyle gitmemiş, hayran kalıp çıkmıştım. bu sefer, anısı bellekte hala taze bir seyahatin fotoğraflarına bakmak gibi bir hisle çıktım gösteriden.

ilk akşam ikinci balkondan, ikincide parterden izledim. barmen operası’nın ikinci balkonunda daha önce hiç oturmamıştım; görüş açısı ve sahneye hakimiyeti mükemmel ancak, her şey aşağıda olup bitiyor ve siz aşağıdakilere ancak bir tanrı kadar tanık olabiliyorsunuz; dansçıların seyircilerle etkileşimi, mimikler, derinlikler, özellikle “wiesenland”da çok önemli bir yer tutan dansçıların havaya atılmaları, havada süzülmeleri, havaya kaldırılmaları görülüyor ama kesinlikle hissedilmiyor.
ilk akşam sahnede olup bitene daha hakim konumdaki ikinci balkondan izlemiş olmama rağmen, ikinci akşamdan daha çok keyif aldım ve daha önce görmediğim bir çok detayı fark ettim. örneğin julie shanahan’ın sadece saçını tarayarak geçip gittiğini, özgün hali dominique mercy tarafından yaratılmış karakteri oynayan pablo aran gimeno’nun karanlıklarda, köşe dip bakarak bir şeyler aradığını..

pina bausch’un bilindik kurgu tekniğidir; bazı sahnelerde yavaşlatır tempoyu, tek bir dansçıyı ya solosunda ya da bir durumun içinde izlettirir, sonra birden bir kaç katmalı yoğun kalabalık sekanslar sunar önünüze, hangisini seçeceğinizi, nereye bakacağınızı, kimi seyredeceğinizi şaşırırsınız.
genellikle en cazip ve en önde olana gözünüz takılır; arkada, sessiz sedasız sürmekte olan alakasız bir durumu kaçırabilirsiniz. eğer talimli bir gözünüz varsa, öndeki tekrara girdiğinde dikkatinizi hemen arkaya kanalize edersiniz. yine de bausch’un sahnesi’nde her an her şeyi yakalamanıza imkan yoktur; bazen gerek de yoktur; sahnenin genel atmosferini, duygusunu algılamışsanız yeterlidir.
yine de; bir kaç kere izlediğim halde, hala daha önce fark etmediğim şeyler “gördükçe” heyecanlanıyorum; bu şeylerin bütüne nasıl eklemlenip hizmet ettiklerini ve ne ifade ettiklerini düşünmeye başlayıp, bütünü de tekrar anlamlandırmaya çalışıyorum. ya da daha genel bir bakış açısı ile bausch’un diğer yapıtlarıyla bağlantılandırmaya çalışıyorum ister istemez.
mesela bir hafta önce “nelken”de dansçıların el ve ayakları zeminde olacak şekilde yaptıkları hareketler ile “wiesenland”da erkek dansçıların el ve ayakları yerde kalacak şekilde, geniş açılı yaylar çizerek hızlı hızlı hareket etmelerininin akraba olduklarını anlamaya başlıyorum. ya da; “nefes” istanbul’da sahnelendiğinde en tartışılan sahnelerden biri erkeklerin sandalyede yayvan bir şekilde oturup yanlarına gelip eğilen kadınların saçlarını okşamalarıydı, vay efendim türkiye’de kadın nasıl gösteriliyormuş.. “wiesenland”da iki ayrı sahne var, yine bir erkeğin (iki seferinde de daphnis kokkinos tarafından oynanan) ilkinde para vererek, ikincisinde öylesine, bir kadının saçları arasında ellerini gezdirmesi, ilkinde kadın yine yerde, dört ayak üstünde, kedi familyasından yırtıcı bir hayvan gibi oraya buraya hamle yaparken, zemini tırmalarken kokkinos elleriyle onun saçlarını çekerek kontrol ediyor, ikincisinde uyku halindeki bir kadının öne eğilmiş başını elleriyle okşuyor, saçlarını dağıtıyor..

bausch’ta da, diğer çoğu yaratıcıda olduğu gibi temalar, hareketler, durumlar tekil yapıtların üstüne çıkarak, büyük resimde tekrar tekrar karşımıza çıkıyorlar; her seferinde başka bir şeye dönüşmüş, yeni anlamlar kazanmış olarak. bausch’un sanatında tek bir yapıt içindeki tekrarların ne kadar önemli olduğu çok söylendi; tekrar eden hareketin veya durumun dönüşmesiyle kazanılan anlam zenginliği önemli bir yer tutmakta.
ancak daha genel bir bakış açısıyla yaklaştığınızda; benzer durumların farklı yapıtlarda ortaya çıkması onları bausch’un opus magum’u içinde değerlendirmeniz için size göz kırpıyorlar…

[pina bausch'un "wiesenland'da kullandığı müziklerden bir kaçı:

lili boniche - alger alger


ghymes - tánc a hóban


sidsel endresen & bugge wesseltoft - river

 

caetano veloso - que nao se ve (come tu mi vuoi)

 

rené lacaille & danyel waro - banm kalou banm 

 

fanfare ciocarlia - lume lume

 

zeca afonso - canção de embalar

 

3 Ağustos 2013 Cumartesi

"Austerlitz"den..



“...Hem bugüne kadar dünyanın bazı bölgelerinde insanların hayatına zamandan ziyade hava şartları, yani doğrusal oran nedir bilmeyen, sürekli ileri akmak yerine girdap gibi döne döne hareket eden, yüklenmeler ve ani boşalımlarla belirlenen, devamlı değişen, farklı şekillerde beliren ve kimsenin sonunda ne olarak gelişip çıkacağını bilemediği, nicelenmesi imkansız bir büyüklük egemen olmamış mıdır?... ...en ufak bir kişisel üzüntü bile bizi her türlü geçmiş ve gelecekten koparmaya yetmiyor mu? Aslında, dedi Austerlitz, asla bir saatim olmadı, ne bir regülatör ne bir çalar saat ne de bir cep saati, hele bir kol saati hiç. Belki de o günlerde asla anlayamadığım bir içtepkiyle, ama şimdi zannettiğime göre, zamanın geçmemesini, geçmediğini, onun peşinden geri koşabileceğimi, orada her şeyin daha evvelden olduğu gibi olduğunu veya daha doğrusu, zamanın bütün anlarının eşzamanlı olarak yan yana var olabileceğini, aynı şekilde tarihin anlattığı hiçbir şeyin gerçek olmadığını, olan bitenlerin henüz yaşanmadığını, tam tersine şu anda, onları düşündüğümüz anda yaşandıklarını umut ettiğimden –her ne kadar böyle bir şey doğal olarak daimi bir sıkıntı ve asla sona ermeyen bir eziyet ihtimali doğursa da– zamanın gücüne karşı her zaman direnmiş ve kendimi güncellik denen şeyden soyutlamış olduğumdan dolayı bir saat bana öteden beri gülünç, baştan aşağı yalancı bir şey olarak görünmüştür...”

W. G. Sebald 
(çeviri: Gülfer Tunalı) 
Can yayınları, 2008