29 Mayıs 2021 Cumartesi

anna halprin'in anısına

[24 mayıs 2021 tarihinde 101 yaşında dünyaya veda eden anna halprin'in anısına 11 mayıs 2012'deki blog yazımı genişleterek tekrar paylaşıyorum.] 

 

son günlerde pina bausch hakkında okumalar yaparken metinlerin birinde anna halprin adına denk geldim. böylece, yaklaşık bir yıldır rafımda bekleyen “breathe made visible – revolution in dance, anna halprin” adlı dvdyi izleme zamanımın geldiğini anladım. 

ruedi gerber'in yönettiği 2009 tarihli 80 dakikalık belgesel, çekimler yapılırken 86 yaşında olan dansçı, koreograf, “şaman” anna halprin’i anlatıyor.



halprin’in; insanın, bedenin ve hareketin doğayla olan ilişkisine vurgu yapan sözleriyle açılan belgesel neredeyse bütünüyle doğanın içinde geçiyor. şehir hayatının kendisi için verimli bir ortam oluşturmadığını fark eder etmez, 1950’lerin başında, amerika’nın doğusundan batısına, new york’tan kaliforniya’ya göç etmiş halprin. 

peyzaj mimarı eşi lawrence halprin kaliforniya-marin county'deki evlerinin orman gibi bahçesinde, hafif eğimli arazinin üzerine 1951-54 yıllarında ahşap bir platform, “güverte” tasarlamış. halprin’in 86 yaşında hala üzerinde dans ettiği platformdan kimler geçmemiş ki: yvonne rainer, trisha brown, merce cunningham..



güverte
kentfield, marin county, kaliforniya

halprin 1950’lerden 2000’lere o güverte'de her yaştan insana hareket dersleri vermiş, kendi gösterilerini tasarlamış, icralarını gerçekleştirmiş. adeta cennetten çalınmış bir mekanda, doğayla iç içe, açık havada, ağaçların altında dans eden özgür bedenlere belgesel görüntülerinden bile olsa tanıklık etmek insanı heyecanlandırıyor, ferahlatıyor… 

belgesel boyunca halprin’in doğayla nasıl hemhal olduğunu seyretmek de büyüleyici; kah kumsalda dalgaların gelgitiyle yumuşak bir şekilde oradan oraya savruluyor, kah kafasında çalılardan bir demet, çırılçıplak vücudu maviye boyanmış bir yaratık-orman perisi-“büyücü” olarak ormanın içinde ağaçların kökleri arasında açılmış bir yarıkta oturmuş, yanından akan sudan çamur alıp yüzüne, göğüslerine sürerek adeta yaşlı bedenini kutsuyor, kah boyundan yüksek buğday başakları arasında dans ediyor. 
bu belgesel halprin’in doğaya bir güzellemesi adeta.



belgeselin diğer bir ayağını, 1950’lerden 2006’lara halprin’in yapıtlarından görüntüler oluşturuyor. halprin 50’lerin başında iki dansçı arkadaşıyla, a. a. leath ve john graham ile, san fransisco dancers’ workshop’u kuruyor ve şöyle anlatıyor: “gösterilerimizde dans dışında bir çok şeyi de yapıyorduk... dansçının rolünü sorguluyorduk; konuşuyorduk, şarkı söylüyorduk, heykel yapıyorduk... gösteride olan bitenler bir neden-sonuç ilişkisi ile birbirine bağlanmıyordu, serbestti... bir çok şey eşzamanlı gerçekleşiyordu... bir tema üzerinden serbestçe doğaçlıyorduk.” 

1957 tarihli “hangar” sasha waltz’in yere-özgü (site-specific) işlerinin anası olsa gerek. “hangar”da devasa bir yapının turuncu renkli çelik strüktürleriyle hesaplaşan siyah taytlı dansçılar var. 

venedik la fenice operası'nda 1963 tarihinde prömiyeri gerçekleştirilen, müziği luciano berio imzalı “esposizione” mi grotowski’yi etkiledi, yoksa halprin’in mi grotowski’ye göz kırpıyor bilemedim, ama benzer kanallardan ilerledikleri aşikar. 

1965 tarihli “parades and changes”ın görüntülerinden (çok yavaş hareketlerle üzerlerindeki kıyafetleri çıkararak çırılçıplak kalan dansçılar) ve “apartment 6”nın fotoğraflarından da belli ki, halprin kendinden sonra gelen nesilleri bayağı etkilemiş.



halprin 60’ların başında stüdyo çalışmalarına psikologları ve psikoterapistleri davet ettiğini, gestalt terapisinin kurucusu fritz perls ile ortaklaşa çalıştığını ve bu sayede bir dansçı olarak duygusal dünyasını dışarıya ifade etme yollarını öğrenmeye başladığını söylüyor ve ekliyor: “bu gelişmelerle birlikte tiyatro dünyası beni yavaş yavaş kabul etmeye, dans dünyasıysa red etmeye başlamıştı.” 

belgeselde “ruh ikizlerimdiler, onlardan sonra bir daha onlar gibisiyle çalışamadım” dediği leath ve graham’la 18 yıllık işbirliğinden ayrıldıktan sonra, 65 yaşındayken yavaş yavaş kendini sosyal ve toplumsal çalışmalara, ritüellere, sağaltım seanslarına ve hareket terapilerine veriyor. kendi geliştirdiği hareket terapisi sayesinde kanseri yeniyor. uzun bir süre geri dönmemek üzere sahneleri terk ediyor. en son 1968’de sahneye çıktığı new york’ta bir daha ancak 2002’de, 82 yaşındayken solo bir gösteriyle seyirci karşısına çıkıyor; gösterinin görüntülerinden sahnedeki saçı başı karmakarışık, müthiş bir enerjiyle oradan oraya zıplayan, dans eden, konuşan şamanvari kadının 82 yaşında olduğunu tahmin etmek imkansız.



dansın sınırlarını zorlamayı amaçladığını belirten halprin “kendi deneyimlerimizi bulacağınız yer kendi aklımız ve kalbimizdir; gerçek tiyatro oradadır” diyor. maske ve kostümün arkasına saklanmış 86’lık halprin’in, derisinden sıyrılır gibi fazlalıklarından yavaş yavaş soyunduğu, etkisi kuvvetli bir sekansla başlayan belgesel, bu olağandışı kadının, eşini kaybetmesinin ardından sahnelediği ve eşinin son bir aylık hastane sürecindeki hareketlerinden esinlenerek tasarladığı 2006 tarihli “intensive care” adlı gösterisinin görüntüleriyle sonlanıyor.

1920 doğumlu anna halprin yeryüzüne gelmiş sıradışı ve olağanüstü insanlardan biri. onu, canlı seyretme şansına ermemiş olsam da, sadece bir belgesel film vesilesiyle bile olsa tanıdığıma memnun oldum.

28 Mayıs 2021 Cuma

on soruluk sohbetler 37 : khadija el kharraz alami

[Bu söyleşi 25.05.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

© Benny Stroet

Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyelerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak, Onur Karaoğlu ve Selen Gürmen, bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı bulacaklar. PerformLab’e ayrıca sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik edecek. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturacak.
Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyor. On Soruluk Sohbetler ‘de misafir edeceğimiz bu sanatçıların ilki performans sanatçısı, tiyatrocu, oyuncu ve yazar Khadija El Kharraz Alami. El Kharraz Alami, uzun araştırma süreçlerinin sonunda ortaya çıkardığı ve sonrasında bile dönüşmelerine izin verdiği performanslarında, kendi kişisel hayatındaki günlük olaylar, ilişkiler ve insanlardan ilham alan, kimlik arayışı içindeki insana ve bu çabanın beyhudeliğine ilgi duyan bir ‘hikâye anlatıcısı’. Feminist bir bakış açısıyla şekillendirdiği performanslarında izleyicisini, kadınlık alanına ve bu alanın ötesine nasıl geçileceğine dair birlikte sürdürecekleri ve sürecin sürekli dönüştüreceği bir yolculuğa davet ediyor.

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Yerleşik ve eski fikirleri aşmaya kalkışmak, bunu anımsatmak ve dışa vurmak; bilinmeyeni keşfetmeye çalışmak. Farklı zamanların çatışmasının nasıl verimli olabileceğine dair sürekli bir araştırma.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın dönüştürücü gücü ile ilgili deneyimim, onun güvenli bir kamusal alan yaratması, sezgilerin izlendiği ve bakış açılarının sansürsüz bir biçimde sorgulandığı "bir toplum" yaratması oldu. Bu durumun dünyanın bir çok yerinde görülmediğinin fazlasıyla farkındayım.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Salgının bizi gösteri sanatlarının savunmasızlığını sorgulamaya zorladığına inanıyorum ve yavaş ama emin adımlarla sürdürülebilir bir yaratım, paylaşım ve icra etme yolunu nasıl entegre etmemiz gerektiğini.

Bir performans sanatçısı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi?
Şahsen ben zaten bir ön araştırma aşamasındaydım, bu yüzden içeriğe detaylıca vakit ayırmak ve bu girişimi ifade etmek için daha fazla zaman ve alan kazandığımı hissettim. İşimle bağlantılı olarak içinde yaşadığımız zamanın elbette kısıtlamalardan etkilenmesi anlamında zorlayıcı. Küçük karşılaşmalar organize edebildim, başkalarıyla bire bir oturumlar düzenledim ve böylece pratiğim devam edebildi. Refah düzeyi yüksek bir ülkede yaşayan bir sanatçı olarak, çalışmaya devam etmeyi çok daha kolaylaştıran bazı imkanlara ve finansal desteğe erişimim var, bu anlamda bunu yapma ayrıcalığına sahibim.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Ustalarım, ayak basılmamış yoldan giden ve çalışmalarında daha yüksek bir fayda olarak araştırma ve deney yapmayı sürdürenler. Araştırmaları yapıtlarında görünür olan sanatçılar. Alışılmadık insanlar. Konu, eylem ve biçim bakımından cesur sanatçılar.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Hayat, doğa, sezgiler, feminist bakış açıları, queer, aşk ve bilinmeyen bana ilham veriyor. Arzular ve hayaller ise araştırmak ve yaratmak için motive edici birer enerji olarak rol oynuyorlar.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Çoğu zaman mantra olarak kafamın içinde takılıp kalıyor. Bu bir cümle, bir soru veya bir eylem olabilir.

Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz?
Sanatçıların meraklarının ayakta kalmasını ve zanaatkarlığın anlamı hakkında daha geniş perspektifler kazanmalarını sağlıyor.

PerformLab katılımcıları ile özellikle neleri (hangi performans, süreç vb.) paylaşacaksınız?
Zihinsel ve fiziksel olarak “mekânı yeniden talep etme (reclaim space) girişimi ve ilk karşılaşmamızın bilinmeyenin içindeki bu girişimi aşmayı paylaşmayı, değiş tokuş etmeyi, çatışmayı ve aşmayı nasıl sağlayabileceği.

PerformLab'a katıldıktan sonra İstanbul'daki deneyiminizden sonra yanınızda neyi götüreceğinizi hayal ediyorsunuz?
Aşk.

23 Mayıs 2021 Pazar

Kunstenfestivaldesarts’ın çevrimiçi programından izlenimler

[bu yazı 22.05.2021 tarihinde tiyatro tiyatro dergisi'nde yayınlandı.]


Çağdaş tiyatro, performans ve dans alanlarına odaklanan, sinema ve görsel sanatları da ihmal etmeyen Kunstenfestivaldesarts her yıl mayıs ayında Brüksel’de gerçekleşiyor. Bu yıla özel olmak üzere festivale temmuzda bir hafta daha eklenmiş. 
Program açıklandığında mayıs ayındaki gösterilerden kapalı mekanlarda olanlarının hepsi yüz yüze sahnelenecek ve bunların içinden bir seçki çevrimiçi olarak naklen yayınlanacaktı. Pandeminin seyrinden dolayı mayıs ayındaki bütün kapalı mekan gösterimleri iptal edildi ve programda sadece naklen veya banttan çevrimiçi yayınlar bırakıldı. Açık havadaki gösteriler ve görsel sanat sergileri ise planlandığı gibi Kovid-19 önlemleri altında gerçekleşiyor. 
Fiziksel sınırları kaldıran çevrimiçi program sayesinde, Belçika’nın en önemli kültür insanlarından biri olan -ve maalesef geçen yıl ölen- Frie Leysen tarafından 1994 yılında kurulan festivali ilk defa bu sene takip etme imkanım oldu.

Pieces of a woman (Bir Kadının Parçaları)

Çevrimiçi yayınlardan ilki, ünlü Macar yönetmen Kornél Mundruczó’nun yönettiği Pieces of a woman (Bir Kadının Parçaları) idi. Polonya’nın ünü dünyaya yayılmış tiyatrosu TR Warszawa’nın yapımı olan ve 2018 yılında prömiyer yapan Pieces of a woman geçen yıl pandemiden dolayı iptal edilen Avignon Festivali, Ruhrtrieannale gibi prestijli organizasyonların açıkladıkları programların içindeydi. Gösteri Kunstenfestivaldesarts kapsamında çevrimiçi olarak kayıttan yayınlandı.

Mundruczó’nun uzun yıllardır çalışma arkadaşı ve eşi olan Kata Wéber’in metnini yazdığı Pieces of a woman genç bir kadın olan Maja’nın kendi tercihiyle evinde ebeyle doğum yaparken ölen bebeğinin yasını kendi tarzında tutuş sürecini ve bu beklenmedik kayıp üzerinden gelişen ama daha fazlasını da içeren, Maja’nın annesi, ablası ve eşinin merkezinde olduğu çekirdek ailenin birbirleriyle hesaplaşma ve gerçeklerle yüzleşme hikayesini anlatıyor.
Gösteri iki bölümden oluşuyor: ilk 30 dakikasında tek plan çekimde doğum sahnesi filmden veriliyor, bu olaydan altı ay sonraki bir aile yemeğini konu eden ve yaklaşık iki saat süren ikinci bölüm ise sahnede gerçekleşiyor. Gerek filmde gerekse de sahnede yaratılan ortam gerçeğe çok yakın, hatta hiper-realist. Oyunculuklar da öyle. Ancak hem ortam hem de oyunculuklar gerçeğe yakın oldukları kadar steril ve mesafeliler de. Belki, hikayeden kaynaklanan zorlamalar ve boşluklar yüzünden de seyredilenle (protagonistlerle ve olaylarla) empati kurmak kolay değil.


Mundruczó ile Wéber’in aynı çıkış noktası üzerinden çektikleri, benzerlikleri olduğu kadar “bir tema üzerine çeşitlemeler” misali farklılaşan, aynı adlı filmi izlediğinizde (Netflix’te yayında) ise, hikaye tiyatro gösterisine nazaran belki daha derinlikli değil ama ulaşılabilir; genç kadının süreç içindeki motivasyonu, annesinin güçlü karakterine karşılık kabalığı ve basitliği yüzünden bebeğin kaybıyla baş edemeyen ve genç kadını aldatan kocasının zayıflığı daha elle tutulur, anlaşılabilir.


Violences (Şiddetler)

Festivaldeki ikinci çevrimiçi gösteri Léa Drouet’nin yazdığı, yönettiği ve bizzat oynadığı tek kişilik Violences (Şiddetler) idi. Drouet’nin üstüste üç akşam sahnelediği gösteri her akşam sahneden naklen olarak yayınlandı.
Oyun başladığında kumdan tepelerden ve farklı boyutlarda rengarenk plastik bina maketlerinden oluşan bir peyzaj karşıladı bizi. Her bir bina veya kum öbeği, tripodların üzerine yerleştirilmiş spotlarla aydınlatılmıştı. Sahne adeta çocukların oynaması için hazırlanmış bir set gibiydi. Biraz sonra Drouet bir anlatıcı olarak o peyzajın içinde dolaşmaya başladığında; İkinci Dünya Savaşı sırasında gizlenmek zorunda kalmış bir çocuk olan babaannesi Mado’nun hikayesi ile yakın bir zamanda ailesiyle birlikte mülteci olarak yaptığı yolculuk sırasında bir polis memuru tarafından öldürülen Kürt kız çocuğu Mawda’nın hikayesini birbirinin içine sokarak anlattı bizlere.
Drouet hikayeleri bir yandan adeta bir gazeteci titizliğinde ve tarafsızlığında mesafeli ve sakin bir ses tonuyla anlatırken, bir yandan da bir çocuk gibi kum tepeleriyle ve maketlerle oynayarak -ama gerçekçi bir temsilden kaçınarak- canlandırdı. Metinde Mado ile Mawda dışında hikayenin ne başka bir kişisinin, ne de herhangi bir yerin ismi anılıyordu. Bu sayede anlatılan hikayeler kişilerden, yerlerden ve zamandan bağımsızlaştılar ve her an her yerde karşılabileceğimiz şiddet öğesinin sorgulanması tekillikten çıkarak genelleştirilmiş oldu.

Le public (Seyirciler)

Çağdaş gösteri sanatları alanında son 20-25 yılda oyun sırasında sahnede veya yakın çevresinde yapılan canlı çekimlerin yapıtın dramaturjisinin ve/ya estetiğinin bir parçası olarak kullanılması olağan hale geldi. Son yıllarda bu tekniği kullanan yeni nesil tiyatro insanları arasında tiyatro ile birlikte sinema alanında da üretim yapanlar arttı. İlk akla gelenler Milo Rau, Kornél Mundruczó, Simon Stone. Festivaldeki üçüncü çevrimiçi gösteri olan Le public (Seyirciler) filmi ile Arjantinli tiyatro yönetmeni Mariano Pensotti de bu alana etkili bir giriş yapmış oldu.
Sahne tasarımcısı Mariana Tirantte, müzisyen Diego Vainer ve yapımcı Florencia Wasser ile birlikte kurduğu Grupo Marea tiyatro topluluğunun bir projesi olan filmin ana fikri bir tiyatro oyununu aynı akşam seyredenlerin gösterim ertesindeki gündelik hayatları içinde etraflarındakilere bir şekilde oyundan bahsetmeleri üzerine kurulu. Kunstenfestivaldesarts’in siparişiyle ve pandemi sırasında Flamanca ve Fransızca olarak Brüksel versiyonu çekilen filmin Buenos Aires ve Atina versiyonları da var.

Film, sahneden bakış açısıyla boş bir oditoryumun maskeli seyircilerle mesafeli oturacak şekilde yavaş yavaş dolmasıyla başlıyor. Işıkların karartılmasını, oyunun başlamasını, sahnedeki ışığın seyircilerin üzerine düşen gölgelerini ve oyun sonrası alkışı da yine aynı bakış açısıyla izliyoruz, yani sahnedeki oyuna dair hiç bir görüntü ve bilgi bizimle paylaşılmıyor.
Seyircilerin tiyatro binasından şehre dağılışını gösteren çekimden sonra ise kısa film mantığında arka arkaya getirilmiş altı hikayeyi izliyoruz. Bunların arasında; Belçika’nın sömürgesiyken Kongo’da görevli babasını bir gün önce ani bir trafik kazasında kaybettiği için annesini ziyarete giden, diktatörlükle yönetilen ülkelerden Belçika’ya iltica etmiş rejim yanlısı işkenceciler hakkında belgesel çeken genç kadının hikayesi, yıllar önce komünist fraksiyonlara sızan (sonrasında evlenip çocuğu ve torunu olan) polis ile onun hamile bıraktığı, ülkeden kaçmak zorunda kalan kadından olan oğlunun yıllar sonra karşılaşmalarının ve gayri meşru oğulun babasının eşi, çocuğu ve torunuyla geçirdiği pazar yemeğinin hikayesi, bir kaç dakika önce temizlik için odaya giren ve banyoda kendini asan görevlinin cansız bedenini bulmasına rağmen istifini bozmadan bir gün sonra Avrupa Parlamentosu’nda yapılacak bir oylamada bir grubu kendi tarafına çekmek için odasına çağırdığı grubun başkanıyla pazarlık yapan kadın politikacının hikayesi gibi politik ve/ya sosyal duyarlılığı yüksek ve girift hikayeler olduğu gibi, lise öğretmeninin verdiği ödev nedeniyle oyunu seyretmek zorunda olup, oyuna gelmek yerine birlikte partiye gidip ardından sevişen iki sınıf arkadaşıyla okuldan eve yaptığı kısa bir otobüs yolculuğu sırasında yakın arkadaşıyla aynı kıza aşık olduklarını anlayan gencin hikayesi gibi basit gönül hikayeleri de var.








Her hikayenin protagonisti bir akşam önce seyrettiği oyundan, o anda içinde bulunduğu duruma uygun bir çıkarım yaparak, bahsediyor. Aynı tiyatro oyununun farklı kültürel, ekonomik, toplumsal ve politik geçmişlere ve özelliklere sahip insanlar tarafından nasıl yorumlandığına, onların gündelik hayatlarının içinde ne ifade ettiğine tanık oluyoruz. Böylece biz filmin izleyicileri de tiyatro oyunu hakkında parça parça bilgileniyoruz, hatta birbiriyle çelişen yorumlardan oyuna dair kendi fikrimizi oluşturuyoruz. Tam da, herhangi bir tiyatro gösterisinin onu seyreden, izleyen veya deneyimleyen her farklı insan tarafından farklı yorumlanması gibi. 
Le public bir yandan, tiyatronun özü hakkında basit bir fikirden yola çıkarak, bir sanat eserinin alımlanması üzerine basit bir alıştırmayken öte yandan, sinematografisi, kurgusu ve oyunculuğunun yalınlığı ve özellikle içinde bulundukları durumlarla yüzleşmeye çalışan kahramanların psikolojik derinliklerine odaklanan senaryosu açısından Krzysztof Kieślowski sinemasının kalitesini anımsatıyor. Özetle, Le public bir ilk uzun metrajlı filmden beklenmeyecek olgunlukta bir çalışma.

20 Mayıs 2021 Perşembe

on soruluk sohbetler 36 : halil atasever

[Bu söyleşi 18.05.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

Sanatçı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen Akış/Flux sergisinde performans dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de 20 Aralık 2020’de sona eren sergide “canlı” performanslarıyla yer almış sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyoruz. Bu haftaki konuğumuz, Mezbaha performansını gerçekleştiren Halil Atasever.




Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Performans sanatını tanımlamak oldukça güç. Çerçevelerinden bahsedebiliriz. Beuys’un belirttiği gibi bilinçli bir şekilde, bir farkındalıkla yapıldığında patates soymak bile bir sanat işi sayılabilir. Eğer bir sınırlandırma yapmak gerekirse sanırım insan bedenini temel alan ve rasyonel bir bağlama oturabilecek her irrasyonel iletişim arayışına performans diyebiliriz.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Herhangi bir görüntünün, sesin veya deneyimin gücünün olması için sizi derinden etkileyebilmesi gerekiyor. Günümüzde böyle işlerle pek karşılaşmıyoruz. Çünkü deneyimlemek değil izlemekle meşgulüz, hatta kayda geçirmekle. Gittikçe daha basit ve kargaşadan uzak eylemler beni kendine çekiyor. Sessiz sakin durabilmeyi becerebildiğimiz müddetçe algılarımız daha açılıyor. Dizi bölümlerini art arda adeta yemek yercesine tüketirken aslında sadece uyuşturucu kullanmış oluyoruz. O yüzden ekrandaki birinin ölmesi ile birilerinin sevişmesi arasında çok da büyük bir fark yok artık. Sanatın dönüştürücü gücü olduğuna inanıyorum ama bu önü açık olacak bir zihin berraklığını gerektiriyor.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Liste bir hayli uzun. Bir başkasının hayatına dokunabilmeyi başaran herkes bana ilham veriyor. Hayri Dağlı bana çok ilham veriyor mesela. Afrika’daki insanlar için yaptıkları. Gerçek insan hikâyeleri benim zihnimi eserlerden daha çok meşgul ediyor.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Rüyalarımın işlerime etkisi yoktur diyemem ama bu etkinin varlığını da kanıtlayamam. Bir fikir üzerine düşünürken zihnim onu kendi kendine arka planda işliyor. Aklıma gelen fikri yazmak için birçok kez yataktan kalktığımı biliyorum. Sadece şundan eminim; üzerinden belli bir zaman geçmeden fikir asla olgunlaşmıyor. Belki rüyalar fikirlerin yürümesi gereken yollardır. Aklıma gelen fikri geliştirmek için okuyorum ve izliyorum. Kendime bakıyorum sonra. Ürettiğim performanslarda her zaman bu derdin benim dışımda herhangi birinin derdi olup olmadığını da düşünüyorum. Ben bu toplumsal olgunun içerisinde ne hissediyorum, kendimi nereye konumlandırıyorum diye gözlemlemenin yanı sıra aklıma gelen fikrin bir başka insanda karşılığı var mı onu bulmaya çalışıyorum. Bu olmadığında gerçeklik yokluğu çekiyorsunuz.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Performanslarıma isim vermek için eylemin kendi etrafında ve performansı kurguladığım kavramsal çerçeve ile bütünleşen bir isim seçmeye çalışıyorum. Bu da çoğunlukla fikri inşa ederken ortaya çıkıyor. Yekpare bir dikme eylemi idi, Yuva ise bir yuva yapma eylemi, Mezbaha ise sökme. Sadeleştirmenin ve netleştirmenin her işi çok daha okunur ve etkili kıldığına inanıyorum. Bu yüzden olabildiğince kolay okunur ancak üzerine biraz düşününce birçok anlam katmanını birlikte okuyabileceğimiz isimlerin peşine düşüyorum.

Akış/Flux sergisi kapsamında gerçekleştirdiğiniz Mezbaha performansınızda kesintisiz bir biçimde beyaz gömlekleri parçalarına ayırırken bu eylemin beyaz yaka kimliği ile nasıl bir yüzleşme hedeflediğinden söz edebilir misiniz? Müze ziyaretçilerinin çoğunlukla beyaz yakalılardan oluştuğunu göz önünde bulundurduğumuzda, sizce seyirci de bu yüzleşme sürecine dahil olabildi mi?
Beyaz gömlekleri parçalamak aslında sadece beyaz yakalı olmakla ilgili değil. Beyaz yakalı olmakla beraber gelen birçok anlamla da bir yüzleşme. Şirket çalışanı olmayı dünyanın en korkunç durumuymuş gibi yansıtmaya çalıştığım düşünülmesin. Benim de zaman zaman içerisinde bulunduğum bu yaşam şeklinin bizleri nerelere sevk ettiğine tekrar tekrar bakmak gerektiğini düşünüyorum. Performanstan çok sonra, seri üretimin babası sayılabilecek Henry Ford’un üretim bantları üzerine çalışırken mezbahalardaki sistemi örnek aldığını öğrendim (Teşekkürler Serdar Kuzuloğlu). Bunu da hoş bir tesadüf olarak burada belirtmek istedim. Seyircinin sürece dahil olduğunu düşünüyorum. En azından izleyicilerden konuşma fırsatı bulduklarım buna dair geri dönüşlerde bulundular.

Mezbaha performansını aynı anda hem toplumsal hem de kişisel olan iki mihenk taşı üzerinde inşa ettiğinizden söz ediyorsunuz. Bunu bizim için biraz açabilir misiniz?
Ailemin tekstil ile uğraşıyor olması, daha net bir ifade ile babamın gömlekçi olması performansı şekillendiren önemli bir dayanak noktası oldu. Diğer taraftan beyaz yakalı olma kimliği yıllardır hem benim hem de yakınımdaki birçok insanın hayatında taşıdığı bir kimlik. Rahmetli babamın beni hep beyaz yakalı görmek istemesinin de bir payı olduğunu söyleyebilirim.

Performansınızın pandemi süreciyle nasıl ilişkilendiğini anlatabilir misiniz?
Öncelikle pandemiden dolayı aylarca ertelenmek durumundaydı. Sonrasında ise biraz nefes alıp performansa başladıktan sonra yasaklar gittikçe arttı. Hatta devam ederken hafta sonu yasağı uygulandı ancak ben performansı sürdürdüm. Hiçbir ziyaretçinin olmadığı iki gün boyunca performans yapmak benim açımdan çok kıymetli bir deneyimdi. Pandemi hepimizin hayatını olumsuz yönde etkiledi ancak performans boyunca ayakta tutmaya çalıştığım anlatıyı bu talihsiz olayların desteklediğini düşünüyorum. Kendimizi hiçbir şey yapmamak zorunda bıraktığımızda aslında yaptıklarımızın ne denli önemli olup olmadığını daha çok sorgulama fırsatı buluyoruz.

Bu işinizi Sakıp Sabancı Müzesi’nde sunarken seyirci ile yaşadığınız etkileşim anlarından sizi en çok etkileyeni hangisiydi?
Performansım etkileşime çok açık bir iş değildi. Gömlek sökme eylemine konsantre olduğum için izleyicileri gözlemlememeyi tercih ettim. Ancak performansa devam ederken bir gün mekânın içerisinde yavaş yavaş gezinen bir ayak sesi duydum. Sonra uzaktan şöyle bir ses geldi: “Biraz da ses olsun canım, sanat bu kadar sessiz olmaz!” O anda çok garip bir tepki gibi gelmişti ve konsantrasyonumu bozmasına izin vermemiştim bu cümlenin. Sonradan düşününce oldukça komik geliyor.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Pandemi öncesinde evden bir şeyler izlemeye zaten çok alışmıştık. Pandemi süresince de sanırım izlemediğim kadar çok tiyatro ve film izledim. Ancak herhangi bir sinema koltuğuna oturmayı iple çekiyorum. Onur Karaoğlu’nun Altyazıları Yüksek Sesle Oku adlı işini çok beğendim. Platforma uygun bir iş yapmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum. Yani ileride belki daha interaktif işler görmek heyecan verici olabilir. Yoksa kocaman bir sahne için ortaya konmuş bir işin ekranda izlemesinden pek hoşlanmıyorum. Performans sanatında da -eğer direk kamera için gerçekleştirmiyorsanız- mekândan ve zamandan koparılmış video kayıtlar bence sadece arşiv amacı taşıyor. Beden olarak orada bulunmanın yerini tutabilecek çok az şey var.

 

15 Mayıs 2021 Cumartesi

raimund hoghe'nin anısına



raimund hoghe dün akşam, 14 mayıs'ta düsseldorf'daki evinde ani şekilde aramızdan ayrılmış. 
hoghe, münih'te iki yılda bir düzenlenen dans festivali'nin bu seneki çevrimiçi versiyonu kapsamında dün ve bu akşam yapıtlarından bölümler gösterildikten sonra canlı söyleşiye katılacaktı, olamadı.

hoghe 1949 doğumluydu, wuppertal'liydi. pina bausch'un dans tiyatrosu estetiğini oluşturmaya başladığı ve olgunlaştırdığı yıllarda toplulukta dramaturg olarak çalışıyordu. o yıllardaki yapıtlardan sadece bir ikisi bile sayarsam, bausch'un sanatının doruk noktasında hoghe'nin onunla birlikte üretim yapan grubun içinde olduğunu fark etmemek ve hakkını teslim etmemek imkansız olur: "viktor", "1980", "bandoneon".
bu üçüne ek olarak, bausch'un yapıtları arasında "auf den gebirge hat man ein geschrei gehört" ve "two cigarettes in the dark" gibi kişisel olarak hayran kaldıklarımın hepsinin künyesinde hoghe'nin de adı, dolayısıyla katkısı var.

tanztheater wuppertal'de 1979-89 arasında 10 yıl çalıştıktan sonra ayrılıp kendi topluluğunu kuran raimund hoghe o günden ölümüne kadar düzenli olarak koreograf ve dansçı olarak sayısız iş üretti, avignon, montpellier, paris güz gibi dünyanın ünlü tiyatro ve dans festivallerine davet edildi, 2020'de almanya'da verilen en prestijli dans ödülünü aldı. 

hoghe'nin bausch estetiğine dramaturg olarak yaptığı katkıyı birebir seyrederek deneyimlememişken, ama onun bir dönem bausch'un dramaturgu olarak çalıştığı bilgisinin yarattığı aşırı merakla ilk defa 2006 yılında viyana'da impulse dans festivali'nde onun bir işini seyretmiştim. o akşamı unutamam. viyana'ya ilk ve -şimdilik- son seyahatimdi, seyahatimin tek tetikleyicisi de seyredeceğim dans gösterileriydi. ilk defa sidi larbi cherkoui'nin bir işini (l'avant), bill t. jones'un bir işini (as i was saying) ve hoghe'nin bir işini, "young people, old voices"ı, seyrecektim.
"young people, old voices" başladığında akademie theater'ın 500 kişilik oditoryumu tıklım tıklım doluydu. gösterinin ilk yarım saatinden sonra insanlar yavaş yavaş salonu terk etmeye başladı. üç saatlik gösteri bittiğinde annem ile ben dahil olmak üzere salonda sadece 30 kişi kadar kalmıştı. annemin de hayatının en sabırlı üç saatini geçirdiğini söyleyebilirim; bir kaç kere kulağına "istersen sen otele dön" diye fısıldamama rağmen, kaldı.

"young people, old voices" seyretmesi çok zor bir yapıttı. bu yapıtı seyrettiğimde, daha henüz yukarıda saydığım bausch yapıtlarından hiçbirini canlı seyretmemiş olduğumu düşünerek şimdiden geriye bakınca; bausch'un 1980-90 arası yapıtlarının zamanı esneterek kullanan karakterini çok andırdığını fark edebiliyorum. yapıtın bir sekansında sahnenin en arkasına dizilmiş dansçıların sahnenin ucuna kadar çok yavaş hareketlerle ilerlediklerini hatırlıyorum. "young people, old voices" melankolik, hareketten ziyade durum odaklı, aykırı bir ironiye sahip, "garip" olarak tarif edebileceğim bir yapıttı. 
sonraları, hoghe'nin bir-iki yapıtını kayıttan da izleyince, "young people, old voice" hakkındaki düşüncelerimin az çok diğerleri için de geçerli olduğunu söyleyebilirim. seyirci olarak hoghe'nin yapıtına angaje olmanız, yapıtla birlikte düşünmeniz, yapıta kendinizi teslim etmeniz gerekir. sizi rahatlatan, nefes aldıran anları pek yoktur. ne müzik, ne ışık, ne sahne, ne kostüm, ne de hareket tasarımı olarak cezbedicidirler. hoghe'nin işleri bir gösteri olarak gözünüzü kamaştırmaz, daha çok, sanki sanatçının bedenler üzerine düşüncelerini oldukça soyut ve mesafeli bir dille sahneye taşırlar. hoghe, kalbinizle değil aklınızla sevebileceğiniz yapıtlar üretirdi.

"young people, old voice" sonra bir daha herhangi bir raimund hoghe işiyle yolum kesişmedi. geçen yıl şubat ayı başında, hemen pandemi patlamadan önce yurtdışındayken düsseldorf'da hoghe'nin "postcards from vietnam" adlı işinin prömiyeri ile robert wilson'ın "orman çocuğu"dan uyarladığı müzikal arasındaki tercihimi de ikincisinden yana kullanmıştım. belki hoghe'den kullanmalıydım..

çağdaş gösteri sanatlarının en ayrıksı figürlerinden biri aramızdan ayrıldı. yapıtları başka topluluklar tarafından sahnelenilir mi, sanmıyorum; bildik ve alışıldık normların dışında, çok ona özgü ve şiirsel yapıtlardı, çoğunda performansçı olarak da yer alıyordu.. 
hoghe yapıtlarını tasarlarkenki esinleri için bir yazısında şunları yazmış: "çevremdeki gerçeklik, içinde yaşadığım zaman, tarih, anılarım, insanlar, imgeler, duygular ve müziğin gücü ve güzelliği ve benim durumumda geleneksel güzellik ideallerine uymayan kendi bedenimle yüzleşme.
hoghe aynı yazısında başarı hakkında "çalışabilmek ve kendi yolunuza gidebilmek - başarılı olsun ya da olmasın - önemlidir. ben sadece yapmam gerekeni yapıyorum" diyor. 
biricik raimund hoghe'ye saygıyla..



11 Mayıs 2021 Salı

on soruluk sohbetler 35 : şebnem dönmez

[Bu söyleşi 04.05.2021 tarihinde unlimited'de yayınlandı.]

Sanatçı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen Akış/Flux sergisinde performans dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de 20 Aralık 2020’de sona eren sergide “canlı” performanslarıyla yer almış sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyoruz. Bu haftaki konuğumuz sergi için Bayan Kontür performansını gerçekleştiren Şebnem Dönmez.

Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?
Anlatan (hisseden) ve dinleyenin (seyredenin) bir arada gerçekleştirdikleri bir ritüel. Seyirci ve anlatanın birlikte oluşturdukları yepyeni bir gerçeklik. Sadece onlara ve o “an”a ait. Bence performansın özü paylaşımdır. Bir alanı, bir durumu, bir duyguyu, olayı, hâli paylaşmak ve bu paylaşma deneyimiyle hep beraber bambaşka bir yere geçmek. Ve yaşadığımız çağda bu paylaşım yalnızlık duygusuna çok iyi gelir.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Bu soru kendimi bildim bileli hep içimde dönen o soruyu hatırlattı: Müzik (sanatı) olmayan bir dünya nasıl olurdu? Müziği çok seven çoğu insan düşünmüştür bunu. Bunu hayal etmek ve “Oh iyi ki var!” demek insanın içini açıyor çünkü. Şu şekilde de sorabiliriz: Sanatın olmadığı bir dünya nasıl olurdu? İnsanlık hissettiği sürece sanat var olacak. Ve biz hissettikçe onun bizi dönüştürmesine izin vereceğiz. Bu güç, birbirine yabancılıktan, paylaşmanın, anlamanın, şefkat duymanın ya da öfkelenmenin, yani birlikte hissetmenin mahremiyetine yükselten bir büyü.

Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?
Şimdi bunları yazmak kendi evrenimin sınırlarını çizmek gibi olacak. Onun sınırsızlığını yaşamak isterim. Bir de sürekli değişiyor. Sadece kişiler değil olaylar, deneyimler de ilham veriyor. İlham aldığım birileri deyince bir çarpışma gibi yaşadığım Lhasa de sela, Alejandro Jodorowsky tanışmaları var. Bu çarpışmalar hayatımın tam da “o” dönemine denk gelişleri yüzünden hala çok güçlü.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?
Hislerim ana kaynak. Onlardan daha iyi bir şey bilmiyorum çünkü. Hisler ve onları hissetme sebepleri başlı başına bir yolculuk. O kadar zengin ve çeşitli ki... Asla kontrol edilemiyor; mevsimler gibi değişip duruyorlar. Bence duygu salınımları tabiatın bir parçası. Doğum ve ölümün arası duygularla geçiyor. Bu sebeple benim için kaynağı bilinçaltının katmanlarına, yani bilinmeyene doğru uzanan çok zengin bir alan. Bunun dışındaki ilhamlar yukarıda belirttiğim gibi hep çarpışma gibi. Rüyalarımı uzun yıllar kaydettim. Eskisi gibi her gün olmasa da, her zamankinden farklı bir rüya gördüğümde kaydederim; ama henüz herhangi bir rüyayı yaratım sürecine aktarmış değilim.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta, adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
İsim önemli. Ben işin benimle konuşmasına izin vermek istiyorum. Nasıl yol alacağımı, nereden gideceğimi o bana söylesin. Bazen daha üretim aşamasında bazen kolektif kararlarla geliyor isim.

Akış/Flux sergisi kapsamında gerçekleştirdiğiniz ve yaşlanmak ile güzellik normlarını sorgulayan Bayan Kontür performansınızın nasıl ortaya çıktığından bahsedebilir misiniz biraz?
Türkiyeli sanatçılara yapılan açık çağrıya katıldım. Başvurumda 1996 yılında bir TV programı için yaptığım Sinemada Kadınlar isimli bir bölüme ait parçalardan üçünü yolladım; Liza Minnelli, Rita Hayworth ve Marilyn Monroe. Bana bu videolarla ne yapabileceğimi sordular. Ben de üzerinden 27 yıl geçtikten sonra o genç halimle bir diyalog yaratmak istedim. Bu kadınlar, özellikle Marilyn ve Rita, formları hayatlarının üzerinde hak sahibi olmuş ve bu sebeple özgür ve mutlu hissedememiş kadınlar. Uzun zamandır gösteri dünyasında var olan ve hiçbir zaman kendini devindiği alana ait hissetmemiş bir kadın olarak; yaş almak, sadece beden üzerinden değerlendirilmek hakkında bir yüzleşme yaşamak nasıl olur diye düşündüm ve ortaya Bayan Kontür (Miss Contour) projesi çıktı.

Performansınızı gerçekleştirirken popüler bir figür olarak tanınıyor olmak sizin için nasıl bir görünme alanı açıyor ve beraberinde nasıl bir “görünmezlik” getiriyordu?
Tanınınca ve herkes tarafından bilinince bu bir süre sonra insanda “görülmemek” gibi bir his oluşturuyor. Popüler bir figür değilim artık ama görüldüğünde tanınmak ve bunun getirdiği özgür olamama duygusu içine sıkışıp kalıyorum. Herkes tanıyor ama gerçekte kim olduğumu bilenlerin sayısı çok az. Bu duyguyu Marilyn ve Rita’nın çok daha büyük ölçekte yaşadığını görebiliyorum. Salt ünlü olmakla da alakalı değil aslında, sadece bir figür olarak, bir “kadın bedeni” olarak algılanmak, ruhu hiçe sayan bir hadise. Ve derin bir yalnızlık ve öfke yaratıyor. Bayan Kontür’ün kalbi tam da buralarda atıyor.

Bu işinizi Sakıp Sabancı Müzesi’nde sunarken seyirciyle yaşadığınız etkileşim anlarından sizi en çok etkileyeni hangisiydi?
Yalnızlık, öfke, kızkardeşlik, meta olarak algılanmanın verdiği ıssızlık, ataerkil düzenin yaptırımları, her daim güzel ve genç kalma meselesi performans sırasında iyice derinlere karanlıklara daldığım duygulara götürdü beni. Ve ben oralarda debelenirken ilginç bir olay yaşadım: Bir genç kadın geldi. İçeri girer girmez olabilecek en yakın noktaya kadar gelip, yüzümü incelemeye başladı. Bu incelemenin içinde nasıl yorgun göründüğüm, estetik yaptırıp yaptırmadığım merakları vardı. Performans sırasında acayip bir alan açılıyor. Ziyaretçilerin gözlerine asla bakmadığım halde bir süre sonra akıllarından geçenleri hissetmeye başlıyorsunuz. Ve bu merak dolu soruları duyunca o kadının önüne, burnunun dibine kadar yaklaştım. Bana bunu yaptıran içimden yükselen bir isyan duygusuydu. Çünkü o öyle yapınca benden de şu soru çıktı: Kadın kadının kurdu mudur? Yoksa yurdu mu? Kız yüzümü en ince ayrıntılarına kadar inceledi ve sonra da gitti. Aradan birkaç saat geçti. Artık günün sonuna doğru yaklaşırken birden içeri daldı. Ve bulunduğum alana girip bana sıkıca sarıldı. Döndüğünde benim ona “al bak istediğin kadar inceleyebilirsin” tavrımı içinde döndürmüş ve bir yerlere gelmiş gibi bir hâli vardı.

Akış/Flux sergisinin performans programı kapsamında yer alan sanatçılar olarak aslında hepiniz Marina Abramović’in yaklaşımıyla bir şekilde ilişkilendiniz, sizin için bu ilişki nasıldı?
Her zaman Marina’nın yaklaşımındaki, bedenin sınırlarını araştırmak ve daima kendinle bağlantıda kalarak “an”ın içinde mevcut olmak hadisesi ile derin bağ kurdum. Çünkü kişisel hayatımda da aynı yerlerden yürüyen biriyim. Onu izlerken kurduğum bu bağ şimdi Akış/Flux kapsamında performans yapan bir sanatçı olarak oldukça hazır olduğum bu alanı yoğun bir şekilde deneyimlememi sağladı. Akıp giden, sürekli değişen duyguların kırılganlığını bırakmadan, bedenin sınırlarını araştırmak ve bedenin kırılganlığını da tekrar tekrar yaşamak.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?
Öngörmek zor. Çünkü buralardan geçiyoruz hâlâ. Gerçekten bilemiyorum. Şu an görünen manzara, dijital buluşmalara evrilen, -aslında eğilip bükülen mi demeliyim- bir akış üzerinde olduğumuz. Ama üstünden üç - dört sene geçtikten, başımıza her ne gelecekse geldikten sonra ve dahi ötesinde, nasıl bir şekle ve ilişki biçimine dönüşür gerçekten kestiremiyorum.

 

4 Mayıs 2021 Salı

Bir ailenin peşini bırakmayan geçmişi: Geçip Giden Şeyler

[bu yazı 04.05.2021 tarihinde tiyatro tiyatro dergisi'nde yayınlanmıştır.]

© Jan Versweyveld

Oyun alanının ortasında, geriye doğru derinlemesine giden, geniş, koridorumsu bir boşluk. Boşluk, en arkayı boydan boya kaplayan aynadaki yansımayla iki kat derinleşiyor. Mekanın derinleşmesi sanki zamanın derinleşmesini beraberinde getiriyor; mekanın derinliğindeki geçmişin izleri görünür oluyor adeta… Boşluğun iki yanına sandalyeler dizilmiş. Oyunda hikayesi anlatılan ailenin fertleri, simsiyah kıyafetler içinde, zaman zaman oturuyorlar bu sandalyelere. Fertlerin hepsi otursa da sandalyelerden boş kalanlar oluyor; belki hikayenin öncesi ve sonrasındaki, görmediğimiz aile fertlerini imliyor o boş sandalyeler, hikayenin zamanını genişletiyorlar… Sandalyelerin arkasında geniş şeffaf yüzeyler var, üzerlerine çamurla grotesk, ilkel suretler çizilmiş, bazıları da oyun sırasında çiziliyorlar; belki geçmişin hayaletleri onlar... Sandalyelerin sınırını tarif ettiği boşluğun ön ve orta hattına iki taraftan birer sandalye getiriyor ailenin hizmetçisi. O sandalyelere hikayenin merkezindeki sevgili çift oturuyor, 90’lı yaşlarındaki halleriyle… Yıllar önce bir gece, kadın ile sevgilisi kadının ısrarıyla kocasını öldürmüşler. Aşklarının gizlediği cinayet çiftin çocuklarının, çocuklarının çocuklarının, aile doktoru gibi aile dostlarının, yani aileye yakın herkesin geçmişini, şimdisini ve geleceğini ipotek altına almış, ailede huzur bırakmamış; çünkü aslında herkes cinayeti biliyor ama hakkında konuşamıyor… Geçmişle, babalarının, dedelerinin ölümüyle hesaplaşamadıkları için çocuklarda öfke birikmiş, bitkinlik ve sevgisizlik birikmiş; sanki ayakta kalma gücü ve yaşama sevinci kalmamış hiçbirinde… Ailenin genç neslinden gelen evlilik haberinin sevinci bile, yeni evli çiftin esrik cinsel birleşmesinin hazzı bile tek bir an dahi olsa mutlu etmiyor kimseyi. Oysa herkes herkesten sevgi bekliyor; anneler oğulları, amca yeğeni tarafından öpülmek istiyor, ama arka arkaya defalarca dudaklara verilen öpücükler ne şefkat, ne duygu, ne de sevgi içeriyor… Koyu, kesif bir melankoli çökmüş mekanın alacakaranlığına ve herkesin üzerine. Bitmeyen ve bitmeyecek bir cenaze töreni atmosferinin içinde debeleniyor gibiler… Geçip gitmeyen ve belli ki hiç gitmeyecek şeylerle, duygu ve durumlarla örülü hayatları. O yüzden, nesiller de geçse, ailenin fertleri düze çık(a)mayacaklar. Hesaplaşıl(a)mamış geçmiş elle tutulamayan ve maddesiz bir varlık olarak, adeta bir girdap gibi içine çekecek onları, yutacak; onun içinde yitip gidecekler…

© Jan Versweyveld

Çağdaş dünya tiyatrosunun ustalarından Ivo van Hove genel sanat yönetmeni olduğu ITA (International Theatre Amsterdam/Amsterdam Uluslararası Tiyatrosu) topluluğuyla Hollanda’nın önemli edebiyatçılarından Louis Couperus’un “Van oude menschen, de dingen die voorbijgaan” (Yaşlı insanlar ve geçip giden şeyler hakkında) adlı romanını sahneye uyarlamış. “Geçip Giden Şeyler” ITA’nın bu sezonun başından beridir sürdürdüğü sahneden naklen yayın programı ITALive kapsamında 25 Nisan 2021 tarihinde ekranlarının başındaki tiyatroseverler ile buluştu. Bu, van Hove’nin Couperus’un romanlarından yaptığı ikinci sahne uyarlaması. İlki “De stille kracht” (Saklı Güç)’ü de Kasım 2020’de ITALive kapsamında izleme şansımız olmuştu.
Van Hove “Saklı Güç”te sahneyi bütünüyle kaplayan muson yağmurunu “Geçip Giden Şeyler”de siyah kül yağmuruna dönüştürüyor; oyunun ikinci yarısında sahne bir anda siyaha bürünüyor. O ana kadar hikayenin karakterleri üzerinde gitgide yoğunlaşan duygusal gerilim ve baskı bir anda maddi olarak da hepsinin ve herşeyin üzerini kaplıyor. Son sahnede ise bu sefer yer ve zaman ile bağlantıyı kesen, oryantasyonu kaybettiren kesif bir sis kaplıyor zemini ve gittikçe yükseliyor, ta ki ailenin -hikayenin başında evlenen ve yeni bir başlangıca umutla bakmaya çalışan- en genç ferdini yutana kadar…



© Jan Versweyveld

130 dakikalık oyunda neredeyse kesintisiz süren ve melankolik atmosferin yaratılmasında büyük katkısı olan adeta sözsüz bir requiem niteliğindeki müzik, bestecisi Harry de Wit tarafından bizzat sahne üzerinde, çok çeşitli enstrümanlarla icra ediliyor. De Wit’in bu atmosferik ses peyzajının içine sadece Nina Simone’nun kült şarkılarından “Wild is the Wind” giriyor. “Yaprağın ağaca tutunması gibi birbirine sıkıca sarılmak” isteyen ama "vahşi rüzgarın yaratıkları gibi” oradan oraya savrulan lanetlenmiş aşıkları anlatan bu benzersiz şarkıyı van Hove mizanseninin merkezine oturtuyor. Aşıkların, yarattıkları vahşi rüzgarla etraflarındakileri girdabına alan baskının nasıl herkesin yıkımına sebep olduğunu, ama kendilerinin kasırganın merkezinde sakin kalan alandaymış gibi nasıl etraflarındakilerin beyhude çabalamalarından bihaber bir ömür geçirdikten sonra bu dünyadan geçip gittiklerini seyrettiriyor bize van Hove.

Van Hove’nin, 2001 yılından beridir genel sanat yönetmeni olduğu ITA’nın (önceki adı: Toneelgroep Amsterdam) yıllardır birlikte çalıştığı bütün yaratıcı ve oyuncu kadrosu bu yapımda da nitelikli işler ortaya koyuyorlar. Van Hove’nin hayat arkadaşı da olan Jan Versweyveld’in senografisi adeta oyuncuların içinde hareket ettikleri bir yerleştirme gibi. Koen Augustijnen’in hareket tasarımı insan figürlerini o yerleştirmenin içinde adeta kah çözünük kah yoğun heykel grupları olarak ele almış gibi. Kostüm tasarımcısı An D’Huys ise Cote d’Azur’de yaşayan deli dolu büyük kızın rengarenk şifon elbisesi dışında ailenin bütün fertlerini siyahlar içine sokarak adeta bütün gösteriyi bir cenaze törenine çevirmiş gibi. 

© Jan Versweyveld

“Geçip Giden Şeyler” ilk defa 2016 yılında Ruhrtriennale kapsamında Gladbeck’teki Zweckel Elektrik Santrali’nin Makina Salonu’nda sahnelenmiş. O mekanda 2015’te Krzysztof Warlikowski’nin “Francuzi” (Fransızlar) adlı gösterisini izlemiştim. 20. yüzyıl başı endüstri mirasının, çok fazla temizleme müdahelesi yapılmadan, yani neredeyse olduğu gibi korunan, dolayısıyla zamanın ve belleğin bütün izlerini katman katman görebildiğiniz, hissedebildiğiniz yapılarından biri olan Zweckel’de bu gösteriyi seyretmek herhalde tüyler ürpertici bir deneyim olurdu. Hikayedeki ailenin geçmişinin katmanları ile mekanın hafızasının görünür olduğu katmanların örtüşmesi oradaki gösterime anlamsal ve görsel olarak ekstra bir boyut katmış olmalı.
Avignon Festivali’ndeki açık hava gösterimlerinden St. Petersburg’a Avrupa’da turneler yapmış “Geçip Giden Şeyler”i İTALive sayesinde evimin salonunda, rahat koltuğumda oturarak, seyirci olarak görüntüm sahnenin en arkasındaki aynaya yansımadan izlerken canlı seyir deneyiminin biricikliğini yaşayamamış olsam da, müziğinden oyunculuğuna koreografisinden senografisine adeta hareketli bir yerleştirme gibi sahnelenmiş bu kalburüstü gösteriden büyük bir seyir keyif aldım.

Ivo van Hove’nin ITA topluluğu ile birlikte bir sonraki projesi çeşitli antik Yunan oyunlarından esinlenen bir uyarlama olacak. “Age of Rage” (Öfke Çağı) haziran ayında Hollanda Festivali kapsamında prömiyer yapacak.