nina simone etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nina simone etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2024 Cuma

19 NİSAN


1774 christoph willibald gluck'un iphigénie en aulide operasının dünya prömiyeri bestecinin yönetimi altında paris'te académie royale'de gerçekleştirilmiş

1927 mae west, broadway'de yazdığı ve sahnelediği sex adlı oyundaki müstehcenlik nedeniyle new york'ta 10 gün hapis cezasına çarptırılmış; sekiz gün sonra iyi halden dolayı serbest bırakılmış


1941 bertolt brecht'in cesaret ana ve çocukları adlı oyunun dünya prömiyeri zürih'te schauspielhaus'ta gerçekleştirilmiş


1995 cemal reşit rey konser salonu'nda koloratur sopranoların en ünlülerinde luciana serra'yı dinledim


2003 nina simone, philadelphia'daki curtis müzik enstitüsü tarafından fahri dereceyle ödüllendirildi 





2 Mart 2024 Cumartesi

02 MART



1717 ingiltere'de ilk defa bir bale oynanmış; balenin adı the loves of mars and venus imiş
 
1808 heinrich von kleist'ın kırık testi adlı oyunu johann wolfgang von goethe'nin yönetmenliğinde weimar'da sahnelenmiş 

1818 giovanni battista belzoni kefren piramitinin içinde bir lahit bulmuş, içi boşmuş

1825 son karayip korsanlarından roberto cofresí yakalanmış

1883 sanat tarihçisi, arkeolog, müzeci ve ressam osman hamdi bey tarafından 1882’de kurulan sanayi-i nefise mektebi öğretime başlamış

1956 fas bağımsızlığını kazanmış
 
1959 miles davis kind of blue albümünü oluşturan kayıtlardan ilkini gerçekleştirmiş

1965 the sound of music gösterime girmiş 

2019 utrecht'te stadschouwbourg'da hayran olduğum belçikalı kolektif fc bergman'ın 300 el x 50 el x 30 el isimli gösterisini bu ve ertesi akşam seyrettim; nina simone'nun sinnerman şarkısı gösteride önemli bir rol oynuyordu




19 Aralık 2023 Salı

on soruluk sohbetler 106: muhammed kaltuk

© Laura Gauch

İsviçre'de muhafazakar bir Türk ailesinde doğup büyüyen Muhammed Kaltuk orta eğitim sonrasında ilk olarak tıp eğitimini tamamladıktan sonra, tutkusunun peşinden giderek dans alanında profesyonel bir kariyer hayalini gerçekleştirebilmek için 25 yaşında Zürih Çağdaş ve Kentsel Sahne Dansı Yüksek Okulu’na girdi ve dans eğitimini aldı. İsviçre hip hop sahnesinde ve World of Dance gibi önemli uluslararası yarışmalarda adından söz ettiren Kaltuk kariyeri boyunca Basel Tiyatrosu, Dampfzentrale Bern, Kaserne Basel, Tanzhaus Zürih, Lucerne Tiyatrosu, St. Gallen Tiyatrosu, Gauthier Dans Topluluğu (COLORS Festivali), Theatre der Junge Welt Leipzig, Theatre Plauen/Zwickau ve Breakthrough Festival Zürih gibi topluluk, kurum ve festivallerde çalıştı. 

2017 yılında kurduğu ve genel sanat yönetmeni olduğu Company MEK çatısı altında hip hop ile çağdaş dans, kültürel ile dansa dair gelenekler, ve bilinen ile yeni metodlar arasında salınan üretimler gerçekleştiren Kaltuk; dansçıların hareket repertuarından malzemelerle kompozisyon ve tasarım yaparak, dansçıları kendi sınırlarının ötesine taşıyarak ve bunu kendi dans malzemesiyle ve dansa ilişkin estetik fikirleriyle iç içe geçirerek yapıtlarını ortaya çıkarıyor. Company MEK’in, ilk defa konuk olduğu İstanbul’da, 22-23 Aralık 2023 akşamlarında Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sahneleyeceği Father Politics "sistemin bir parçası olmayan veya marjinalize edilmiş insanlara politikaların hissettirebileceği güçsüzlük hallerine” odaklanan bir yapıt.

Şimdi sözü hem “Muhi” lakaplı Muhammed Kaltuk’u daha yakından tanımak, hem de Father Politics hakkında birinci elden bilgi almak için Muhi’nin kendisine bırakıyoruz…

Performansın özü sizce nedir?
Bana göre bir performansın önemi, gerçekleri ortaya çıkarma, bazen susturulanlara ses verme ve iktidar yapılarına doğrudan meydan okuma becerisinde yatıyor. Hareketlere dönüştürülen ifadeler, izleyicilere yeni yollarla dokunma potansiyeline sahip; hem derinlemesine düşünmeyi sağlıyor hem de düşünceye ilham oluyor.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın dönüştürücü gücüne yürekten inanıyorum. Kişisel olarak beni değiştirdi, şekillendirdi ve güçlendirdi. Sanat, çeşitli perspektifleri ele almamı ve gerçeklere görünürlük getirmemi sağlıyor. Hareketlerin kimseye zarar veremeyeceğine kesinlikle inanıyorum, ancak bazı kelimelerin zarar verebileceğine inanıyorum.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
İlhamı hayattaki durumlardan ve duygulardan alıyorum. Dans benim dünyayda dolaşmam için bir filtre görevi görüyor. Dansçılar, müzisyenler ve set tasarımcıları da dahil olmak üzere iş birliği yaptığım kişiler çok önemli bir rol oynuyor. Onların farklı yetenekleri ve bakış açıları sürekli olarak çalışmalarıma ilham veriyor ve etkiliyor. Ayrıca geleceğe dair hayallerim beni hedeflerim doğrultusunda çalışmaya teşvik ediyor.

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bir yapıta bir başlık verme kararı ana fikrin başlangıcıyla birlikte gelir. Bazen yapıt geliştikçe ortaya çıkıyor. Father Politics başından beri aklımdaydı ve işin özünü mükemmel bir şekilde özetlediğini hissettim.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Kişisel deneyimlerin yanı sıra, Nina Simone, Stromae ve Germaine Acogny gibi bireylerin hem kişisel hem de sanatsal gelişimimde önemli etkileri oldu. Nina Simone'un yerinde bir şekilde söylediği gibi, "İçinde yaşadığımız ortamları yansıtmak bir sanatçının görevi."

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

28 Ağustos 2023 Pazartesi

on soruluk sohbetler 92: Carolina Bianchi

5-25 Temmuz 2023 tarihleri arasında gerçekleşen, dünyanın önemli gösteri sanatları festivallerinden Festival d’Avignon’un 77. edisyonu için festival yönetmeni Portekizli tiyatro insanı Tiago Rodrigues’in davet ettiği sanatçılardan biri Brezilyalı yönetmen, oyun yazarı ve oyuncu Carolina Bianchi idi. Amsterdam’da yaşayan Bianchi ilk kez Avignon Festivali’ne konuk oldu ve Cadela Força (Kaltak Gücü) üçlemesinin ilk bölümü olan A Noiva e o Boa Noite Cinderela adlı gösterisinin dünya prömiyerini festivalde gerçekleştirdi. Bianchi Cara de Cavalo (At suratlı) adlı kolektifin yöneticisi ve araştırmaları kendi deyişiyle “ataerkillik, fantazmagorya, tarihsel anlaşmalar, kriz olarak toplumsal cinsiyet, kolonyal miras ve aşırı erotizm ile ilgili sorunları ele alan tiyatro, performans, dans arasındaki boşlukları barındırıyor.” Yine kendi deyişiyle “tarihsel çizgiye müdahale etme ve ataerkil kapitalist düzeni istikrarsızlaştırma girişiminde, muhayyileyle mutlak bir şekilde sohbet eden fiziksel pratiklerle ilgilenen” Bianchi, yapıtlarında gerçeklikle yüzleşmek için edebiyat, plastik sanatlar ve sinemaya göndermeler yapıyor.

© Festival d’Avignon

Bianchi, Avignon Tiyatro Festivalinde seyirciyle buluşturduğu A Noiva e o Boa Noite Cinderela adlı performance-lecture tadında başladığı gösterisinde, kendisini tecavüzcülerin sıklıkla kullandıkları bir uyuşturucu kokteylle sahnede, çiçeklerle çevrili bir yatağın üzerinde "gerçekten" bayılttıktan sonra seyirci ile diyaloğunu sürdürmeye devam ediyor ve sadece deneyimini açığa çıkarmakla kalmayarak, bir bölümünü de yeniden yaşatıyor. Belki de bu sene Avignon Festivali’nin en çok konuşulan işlerinde biri olan ve Bianchi’nin sanat ve travma hakkında seyirciyi direk adres ederek başladığı bu performansa sanatçı masumca, kadınlara yönelik cinsel şiddeti sanat tarihi açısından, çağdaş bir vaka olarak ele aldığı, gelinlik giyerek otostop çeken bir Performans sanatçısı olan Pippa Bacca’nın, 2008 yılında hem de Türkiye’de, tecavüze edilip öldürülmesini incelediği bir sunum ile başlıyor. Ancak Performans Sanatının da doğasına özgü "gerçeklik" ve "sınırları zorlayan" unsurlarını sorguladıktan sonra Bianchi, yaklaşık yirmi dakika sonra içtiği "gerçek" kokteyl karışımı – ki Portekizce “İyi Geceler Küçük Külkedisi olarak bilinen - sonuncunda masanın üzerine yığılarak "gerçekten" bayılıyor. Baygın olsa da Bianchi, seyirciyle, sahne üzerindeki üst yazı panosundan kadına yönelik cinsel şiddete dair fikirlerini ve Brezilya’da sevgilisini arkadaşlarına katlettirdikten sonra kendi köpeklerine yedirerek cinayeti örtbas etmeye çalışan ve bugün hapisten çıkmış olup bir şekilde kariyerine devam eden futbolcu Bruno Fernandes de Souza ve öldürttüğü sevgilisi Eliza Samudio’nun hikâyesini paylaşmaya devam ediyor . Bu esnada Bianchi’ye sahnede kendi topluluğundan yedi performansçı, sahnede gerçekleştirdikleri farklı eylemlerle, gece kulübü-vari bir atmosferde eşlik ediyorlar. İlerleyen süreçte ise seyirci, aslında sadece bir hikâye değil aynı zamanda otobiyografik bir travmanın paylaşımına ve belki de bu vesile ile iyileşme olanağına şahitlik ettiğini fark ediyor…

Performansın özü sizce nedir?
Bence sahnelediğimiz oyunun özü, bir diğer deyişle sinir merkezi, tecavüz. Cinsel şiddet. Ancak iş bunu iletmeye geldiğinde, bu büyük bir problem. Benim bu hikâyelerden bazılarına değinme yolum, onları tiyatro ve sanat üzerine bir tartışmaya çok yaklaştırmaktı, yani ben bu bakış açısıyla bu anlatıları tetikliyorum. Ben sadece ifade katmanında kalmakla kalmayıp, bu konu için teatral ve metinsel bir dil oluşturmakla ilgileniyorum.

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Sanatın gücü bu mu bilmiyorum. Ama tiyatroyla çalışmanın hayatımda yarattığı dönüşümleri algılıyorum. Bazıları güzel, bazıları korkunç.

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Bir eser üzerinde çalışırken takıntılı biri oluyorum. Etrafımdaki her şey bana ilham verebilir. Genelde okuduğum şeylerden, şiirlerden, romanlardan, teorilerden, gördüğüm imgelerden ve arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerden çok ilham alıyorum. Rüyalar da önemli bir rol oynuyor, onlar hayatımın bir uzantısı. Bu yüzden işlerimle olan diyaloğumun, onlara dair duygularımın rüyalarda yer aldığını hissediyorum, ama farklı, genellikle daha esrarengiz ve fantastik bir şekilde, ki bunu seviyorum. Cadela Força açısından gösteride rüyalar temel bir rol oynuyor, çünkü performans esnasında kendimi uyutuyorum ve tecavüz içkisi içen, rüyayı yok eden, sizi hayalsiz uyutan bir kafa üzerinde farklı bir anlatı yaratmaya çalışıyorum. Belki de bir şekilde bu şiddetli uyku için bir tür rüya, bir imaj yaratmaya çalışıyorum…

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Başlık aklıma gelen ilk şey oluyor. Çünkü başlık, kesinliğini kaybetmeden eserin yer alabileceği genişlikte bana rehberlik ediyor. Son eserlerim Lobo, The Magnificent Tremor, Cadela Força - hepsinin bir formu olmadan önce bir adı vardı. Ve tüm eserler, adlarıyla çok ilginç bir bağlantı kurdular.

Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Birçok hem de birçok isim var. Hayran olduğum sanatçılardan çok etkilendim: Emily Dickinson, Artemisia Gentileschi, Clarice Lispector, Mary Shelley, Ana Mendieta, Nina Simone, Maria Bethania, Angelica Liddell ve bana çok yakın olan ve sürekli olarak bana ilham veren sanatçılar: Carolina Mendonça, Janaína Leite, Marina Matheus, Blackyva, Larissa Ballarotti, Joana Ferraz ve Luisa Callegari.

Sohbetin devamını okumak için tıklayın.

24 Temmuz 2023 Pazartesi

51. Venedik Tiyatro Bienali İzlenimleri - 3 : Büyük Dünyalarla Baş Etmeye Çalışan Küçük İnsanların Hikayelerini Anlatan Kolektif, FC Bergman

fabrikanın içinde gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

FC Bergman’ın Het land nod (Nod Ülkesi) isimli gösterisini deneyimlemek üzere, Avrupa'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kraliyetlerin koleksiyonlarını sergilemek için inşa edilen Kunstkammer mantığındaki güzel sanatlar müzelerinden birinin devasa boyutlardaki salonundayız. Venedik'teki hiç bir mevcut tiyatro mekanına sığmadığı için, yakındaki Marghera sanayi bölgesinde artık kullanılmayan bir fabrikada sıfırdan birebir kurulmuş olan 18 metreye 12 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğindeki müze salonunun bir yarısı seyirci tribünü, diğer yarısı sahne. Sonradan, bu salonun anonim bir müzenin değil, gösterinin prömiyer yaptığı 2015 yılında dört yıldır yenileme için kapatılmış olan (ve ancak Kasım 2022’de tekrar ziyarete açılan) Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin Rubens Salonu'nun birebir kopyası olduğunu öğreniyorum.

salona girdikten sonra gösterinin başlamasını beklerken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey: duvarların, soldakinde asılı duran tek bir devasa tablo dışında bütünüyle boş olması ve bir görevlinin makinayla yeri temizliyor olması. Gösteri başladığında dört-beş görevlinin o devasa olduğu kadar ağır olduğu anlaşılan tabloyu duvar kancalarından zar zor çıkartarak yerinden oynattıklarını, salonun tek kapısına doğru götürdüklerini ancak boyutlarından dolayı dışarı çıkaramadıkların tanık oluyoruz. Demek ki diğer tablolar taşınmış, duvarlardaki kancalar onlarınmış, ve bir tek bu tablo kalmış geriye diye düşünüyorum. Gösterinin doğrudan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin başından geçmiş olan olaylardan, örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında dibine düşen bombadan, veya az önce bahsettiğim yenileme için kapanmasından esinlenildiğini öğrenince boş duvarlar ve ilerleyen sahnelerdeki bazı anlar daha fazla anlam kazanıyor bende. Ama kanımca bu bilgiyi bilerek seyretmek, gösteriyi alımlamak ve gösteriden hakkıyla keyif almak için gerekli değil.
Hemen ilk sahnelerin birinde, salona giren ziyaretçilerden birinin boynunda asılı sesli rehberden gelen açıklamayla, tablonun Rubens’in Le Coup de Lance - Christ on the Cross, Christ between the two murderers (Mızrak Darbesi - Çarmıhtaki İsa, İki katil arasında İsa) adlı yapıtı olduğunu öğreniyoruz. Tablonun içeriğinin gösterinin anlam katmanlarında önemli bir yeri olsa gerek, ama yan duvarlardan birine yerleştirildiği için seyircilerin azımsanmayacak bir kısmının onu düzgün şekilde göremiyor olması, belki de tablonun içeriğinin gösteriyi anlamak için çok da hayati olmadığını düşündürtüyor bana. Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor. Biraz Şarlo (Charles Chaplin), biraz Bay Hulot (Jacques Tati) biraz Komiser Clouseau (Peter Sellers) karışımı bir karakter bu; sevimli ama saplantılı, beceriksiz, sakar ve biraz da aptal; o kadar ki, tablonun boyutlarını ölçerken çıktığı merdivende asılı kalıyor, tablonun çerçevesini kesmek gibi akıl almaz bir çözümü bile kısmen hayata geçiriyor, ve sonunda çareyi, salonun kapısının üst kısmını dinamitle patlatarak tablonun geçeceği boşluğu yükseltmekte buluyor.

Bu gittikçe absürdleşen omurga hikayenin etrafında/aralarında ise salonda gerçeküstü anlar vuku buluyor; duvardan duvara geniş yarım daireler çizerek dans eden, önce üç sonra altı kişilik bir grup, bunlardan üçü bir anda duvarların birinin içinde yitiveriyorlar, tablonun karşısında aynı tablodaki İsa gibi anadan doğma soyunup karşısındaki duvara yaslanarak uzun uzun oturan adam, tablonun karşısında altına işeyen kadın, belli aralıklarla sahnenin ortasına gelen smokinli adamın yere serptiği taç yaprakları, kar topakları ve solmuş yapraklar, parmaklarını tablonun alt tarafına sürerek aldığı siyah ayakkabı boyasını haydut gibi gözüne sürerek diğer elini tabanca gibi kullanan adam, odanın zeminine serilen battaniyelerin, üzerlerine düşen adamı da beraberlerinde sürükleyerek bir anda kara deliğe dönüşen duvar süpürgeliklerinden birinden içeriye çekilivermeleri, yağmur, rüzgar, kesif bir günışığı, birdenbire tavandan düşen kartonpiyer, bir anda duvarlardan birinin şerit gibi soyuluvermesi (duvar kaplaması olan gri kadife kumaşın kendini bırakıp, duvardan ayrılması), bomba sesleri, zeminde yüzüstü yüzme antremanı yapanlar, küçük bir çadırda yaşayanlar, Summertime'ın biri bir sopranodan diğeri Nina Simone'dan olmak üzere iki versiyonu, Vivaldi’nin Mevsimleri’nden Bahar’ın Max Richter versiyonu.
Gösteri sonunda tabloyu dışarıya çıkarmayı başaran görevli tablodan boşalan o yan duvarın altına küçük masasıyla gelip oturduğunda, tablodaki İsa’nın silüeti ışık yoluyla, tablodaki konumunun aynısı olacak şekilde duvarda belirir; İsa salonda artık bir hayalettir.

Gerek omurga hikaye, gerekse de bütün diğer sahneler dramaturjik olarak titizlikle hesaplanmış bir zamanlamayla kurgulanmışlardı; sessizlikler, dinginlikler, enerjik anlar, komik anlar, melankolik anlar, müziklerin kullanımı, ilüzyonların kullanımı, hareket tasarımı, slapstick’in kullanıldığı anlar, resimsel anlar kıvamında, dozunda ve dengede arka arkaya dizilmişlerdi. Mekanın, hikayeye koşut olarak; temiz, düzgün ve sağlam halinden giderek kirlenmesi, bozulması ve hasar görmesi de ustaca tasarlanmıştı.

gösteri bittiğindeki salonun durumu
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023

Gösteri tanıtımını okuyunca, Jean-Luc Godard’ın filmlerine göndermelerin olduğunu öğrendim. Yönetmenin 1964 tarihli ünlü Bande à part (Çete) filminin iki ikonik sahnesinin birinde üç kafadar bir kafede Madison dans stilinde dans ederler, başka bir sahnesinde ise aynı üçlü Louvre Müzesi’nin salonları boyunca son hızla koşarlarken bir dış ses Louvre Müzesi’nin bir Amerikalı tarafından 9 dak. 45 saniyede gezilebildiğini ve üçünün bunu daha iyi yapmaya karar verdiklerini söyler. Gösterideki duvarlar arası yarım daireler çizerek yapılan danslar sırasında filmin tam da bu sahnesinin ses kaydının tekrarlanarak verildiğini fark ettim. FC Bergman ekibi belki Antwerp’teki müzenin Rubens Salonu’ndan ve spesifik olarak o müzenin geçmişinden yola çıkmış olabilirler, ama dünyadaki bütün müzelerin anası Louvre’a bu kadar bariz bir selam gönderdiklerine göre, gösteri anonim bir müze fikrini içeriyor da olabilir.
Müzelerin insanlık mirasının koruyucu kapları olduklarını hatırladığımızda, gösteri boyunca dışarıdan gelen bomba, rüzgar, yağmur (kasırga) öğelerini distopik bir gelecek tahayyülünde tehdit altındaki insanlık olarak okumak, ya da bir sahnede yere serilen battaniyeleri mültecilerle, evsizlerle, göçmenlerle özdeşleştirerek yorumlamak da mümkün.
Müze salonunun gösteri sonundaki halini ise tam bir savaş alanı olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi, gösteri sonunda hayalete dönüşmüş olan İsa’nın silüetinin bu savaş alanını izlemekte olması, bu açıdan bakıldığında çok manidar değil mi…

Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod’un, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı…
Gösteride kullanılan müzikleri, objeleri (çiçek yaprakları, kar taneleri, kuru yapraklar), atmosferleri (rüzgar, yağmur, sis, güneş) düşündüğümüzde ise, müze salonunu içinden mevsimlerin geçtiği bir coğrafya olarak da yorumlayamaz mıyız; aynı Dünya’nın kendisi gibi…


fc bergman ekibini alkışlarken
fotoğraf: mehmet kerem özel, 17.06.2023


[FC Bergman topluluğunu yakından tanımak ve Venedik Tiyatro Bienali'nde Gümüş Aslan Ödülü'nü alma nedenlerini öğrenmek, yani yazının tamamını okumak için tıklayın.]

4 Mayıs 2021 Salı

Bir ailenin peşini bırakmayan geçmişi: Geçip Giden Şeyler

[bu yazı 04.05.2021 tarihinde tiyatro tiyatro dergisi'nde yayınlanmıştır.]

© Jan Versweyveld

Oyun alanının ortasında, geriye doğru derinlemesine giden, geniş, koridorumsu bir boşluk. Boşluk, en arkayı boydan boya kaplayan aynadaki yansımayla iki kat derinleşiyor. Mekanın derinleşmesi sanki zamanın derinleşmesini beraberinde getiriyor; mekanın derinliğindeki geçmişin izleri görünür oluyor adeta… Boşluğun iki yanına sandalyeler dizilmiş. Oyunda hikayesi anlatılan ailenin fertleri, simsiyah kıyafetler içinde, zaman zaman oturuyorlar bu sandalyelere. Fertlerin hepsi otursa da sandalyelerden boş kalanlar oluyor; belki hikayenin öncesi ve sonrasındaki, görmediğimiz aile fertlerini imliyor o boş sandalyeler, hikayenin zamanını genişletiyorlar… Sandalyelerin arkasında geniş şeffaf yüzeyler var, üzerlerine çamurla grotesk, ilkel suretler çizilmiş, bazıları da oyun sırasında çiziliyorlar; belki geçmişin hayaletleri onlar... Sandalyelerin sınırını tarif ettiği boşluğun ön ve orta hattına iki taraftan birer sandalye getiriyor ailenin hizmetçisi. O sandalyelere hikayenin merkezindeki sevgili çift oturuyor, 90’lı yaşlarındaki halleriyle… Yıllar önce bir gece, kadın ile sevgilisi kadının ısrarıyla kocasını öldürmüşler. Aşklarının gizlediği cinayet çiftin çocuklarının, çocuklarının çocuklarının, aile doktoru gibi aile dostlarının, yani aileye yakın herkesin geçmişini, şimdisini ve geleceğini ipotek altına almış, ailede huzur bırakmamış; çünkü aslında herkes cinayeti biliyor ama hakkında konuşamıyor… Geçmişle, babalarının, dedelerinin ölümüyle hesaplaşamadıkları için çocuklarda öfke birikmiş, bitkinlik ve sevgisizlik birikmiş; sanki ayakta kalma gücü ve yaşama sevinci kalmamış hiçbirinde… Ailenin genç neslinden gelen evlilik haberinin sevinci bile, yeni evli çiftin esrik cinsel birleşmesinin hazzı bile tek bir an dahi olsa mutlu etmiyor kimseyi. Oysa herkes herkesten sevgi bekliyor; anneler oğulları, amca yeğeni tarafından öpülmek istiyor, ama arka arkaya defalarca dudaklara verilen öpücükler ne şefkat, ne duygu, ne de sevgi içeriyor… Koyu, kesif bir melankoli çökmüş mekanın alacakaranlığına ve herkesin üzerine. Bitmeyen ve bitmeyecek bir cenaze töreni atmosferinin içinde debeleniyor gibiler… Geçip gitmeyen ve belli ki hiç gitmeyecek şeylerle, duygu ve durumlarla örülü hayatları. O yüzden, nesiller de geçse, ailenin fertleri düze çık(a)mayacaklar. Hesaplaşıl(a)mamış geçmiş elle tutulamayan ve maddesiz bir varlık olarak, adeta bir girdap gibi içine çekecek onları, yutacak; onun içinde yitip gidecekler…

© Jan Versweyveld

Çağdaş dünya tiyatrosunun ustalarından Ivo van Hove genel sanat yönetmeni olduğu ITA (International Theatre Amsterdam/Amsterdam Uluslararası Tiyatrosu) topluluğuyla Hollanda’nın önemli edebiyatçılarından Louis Couperus’un “Van oude menschen, de dingen die voorbijgaan” (Yaşlı insanlar ve geçip giden şeyler hakkında) adlı romanını sahneye uyarlamış. “Geçip Giden Şeyler” ITA’nın bu sezonun başından beridir sürdürdüğü sahneden naklen yayın programı ITALive kapsamında 25 Nisan 2021 tarihinde ekranlarının başındaki tiyatroseverler ile buluştu. Bu, van Hove’nin Couperus’un romanlarından yaptığı ikinci sahne uyarlaması. İlki “De stille kracht” (Saklı Güç)’ü de Kasım 2020’de ITALive kapsamında izleme şansımız olmuştu.
Van Hove “Saklı Güç”te sahneyi bütünüyle kaplayan muson yağmurunu “Geçip Giden Şeyler”de siyah kül yağmuruna dönüştürüyor; oyunun ikinci yarısında sahne bir anda siyaha bürünüyor. O ana kadar hikayenin karakterleri üzerinde gitgide yoğunlaşan duygusal gerilim ve baskı bir anda maddi olarak da hepsinin ve herşeyin üzerini kaplıyor. Son sahnede ise bu sefer yer ve zaman ile bağlantıyı kesen, oryantasyonu kaybettiren kesif bir sis kaplıyor zemini ve gittikçe yükseliyor, ta ki ailenin -hikayenin başında evlenen ve yeni bir başlangıca umutla bakmaya çalışan- en genç ferdini yutana kadar…



© Jan Versweyveld

130 dakikalık oyunda neredeyse kesintisiz süren ve melankolik atmosferin yaratılmasında büyük katkısı olan adeta sözsüz bir requiem niteliğindeki müzik, bestecisi Harry de Wit tarafından bizzat sahne üzerinde, çok çeşitli enstrümanlarla icra ediliyor. De Wit’in bu atmosferik ses peyzajının içine sadece Nina Simone’nun kült şarkılarından “Wild is the Wind” giriyor. “Yaprağın ağaca tutunması gibi birbirine sıkıca sarılmak” isteyen ama "vahşi rüzgarın yaratıkları gibi” oradan oraya savrulan lanetlenmiş aşıkları anlatan bu benzersiz şarkıyı van Hove mizanseninin merkezine oturtuyor. Aşıkların, yarattıkları vahşi rüzgarla etraflarındakileri girdabına alan baskının nasıl herkesin yıkımına sebep olduğunu, ama kendilerinin kasırganın merkezinde sakin kalan alandaymış gibi nasıl etraflarındakilerin beyhude çabalamalarından bihaber bir ömür geçirdikten sonra bu dünyadan geçip gittiklerini seyrettiriyor bize van Hove.

Van Hove’nin, 2001 yılından beridir genel sanat yönetmeni olduğu ITA’nın (önceki adı: Toneelgroep Amsterdam) yıllardır birlikte çalıştığı bütün yaratıcı ve oyuncu kadrosu bu yapımda da nitelikli işler ortaya koyuyorlar. Van Hove’nin hayat arkadaşı da olan Jan Versweyveld’in senografisi adeta oyuncuların içinde hareket ettikleri bir yerleştirme gibi. Koen Augustijnen’in hareket tasarımı insan figürlerini o yerleştirmenin içinde adeta kah çözünük kah yoğun heykel grupları olarak ele almış gibi. Kostüm tasarımcısı An D’Huys ise Cote d’Azur’de yaşayan deli dolu büyük kızın rengarenk şifon elbisesi dışında ailenin bütün fertlerini siyahlar içine sokarak adeta bütün gösteriyi bir cenaze törenine çevirmiş gibi. 

© Jan Versweyveld

“Geçip Giden Şeyler” ilk defa 2016 yılında Ruhrtriennale kapsamında Gladbeck’teki Zweckel Elektrik Santrali’nin Makina Salonu’nda sahnelenmiş. O mekanda 2015’te Krzysztof Warlikowski’nin “Francuzi” (Fransızlar) adlı gösterisini izlemiştim. 20. yüzyıl başı endüstri mirasının, çok fazla temizleme müdahelesi yapılmadan, yani neredeyse olduğu gibi korunan, dolayısıyla zamanın ve belleğin bütün izlerini katman katman görebildiğiniz, hissedebildiğiniz yapılarından biri olan Zweckel’de bu gösteriyi seyretmek herhalde tüyler ürpertici bir deneyim olurdu. Hikayedeki ailenin geçmişinin katmanları ile mekanın hafızasının görünür olduğu katmanların örtüşmesi oradaki gösterime anlamsal ve görsel olarak ekstra bir boyut katmış olmalı.
Avignon Festivali’ndeki açık hava gösterimlerinden St. Petersburg’a Avrupa’da turneler yapmış “Geçip Giden Şeyler”i İTALive sayesinde evimin salonunda, rahat koltuğumda oturarak, seyirci olarak görüntüm sahnenin en arkasındaki aynaya yansımadan izlerken canlı seyir deneyiminin biricikliğini yaşayamamış olsam da, müziğinden oyunculuğuna koreografisinden senografisine adeta hareketli bir yerleştirme gibi sahnelenmiş bu kalburüstü gösteriden büyük bir seyir keyif aldım.

Ivo van Hove’nin ITA topluluğu ile birlikte bir sonraki projesi çeşitli antik Yunan oyunlarından esinlenen bir uyarlama olacak. “Age of Rage” (Öfke Çağı) haziran ayında Hollanda Festivali kapsamında prömiyer yapacak.

16 Mart 2019 Cumartesi

fc bergman'dan "300 el x 50 el x 30 el"




fotoğraflar: mehmet kerem özel, 2-3 mart 2019, stadsshouwburg utrecht

hani noel zamanı hıristiyan kentlerinde meydanlara, vitrinlere, ama mutlaka bütün kiliselere isa’nın barakamsı bir ahırda doğumunu anlatan, ahırın seyirci tarafındaki yüzünün kaldırıldığı, böylece içerisinin görülebildiği, ama sadece barakanın içinin değil, çevresindeki dış mekanın da betimlendiği ve kaynağını incil'den alan bir sürü insan ve hayvan figürünün bulunduğu maketler yerleştirilir ya, işte perde kalktığında karşımıza çıkan sahne görseli, ona çok benziyor. tek bir farkla; bir sürü baraka var ve barakaların kapalı yüzeyleri bizim tarafa bakıyor. barakaların bize bakmayan tek yüzlerinin kaldırılmış olduğunu, zeminde dekorun çeperi boyunca döşenmiş ray hattında ilerlemeye başlayan üç kişilik (ama tek kameralı) ekibinin canlı çekimlerinin sahne üzerindeki beyazperdeye yansıtılmasıyla anlıyoruz. kamera ekibi oyun sürecinde ray boyunca belli bir hızla, bazen hızlanarak, bazen durarak ilerleyecek ve kaydettiği canlı görüntüleri bizler perdeden seyredeceğiz. kameranın bir mikro insan topluluğu etrafında dönüyor olma hali, her seferinde barakaların içlerindeki hayatlarda değişimleri, gelişimleri takip ediyor olmak, insan hayatının bitmez tükenmez bir döngüden oluştuğu izlenimini yaratıyor bende.

barakaların içlerinde yaşayanlar var; kamera her bir dönüşünde onların neler yaptıklarını, hangi durumda olduklarını görüyoruz. barakaların içlerinde gerçekleşenleri düşününce, yedi ölümcül günah atfını fark etmedem olamıyorum. bir barakada önüne gelen her şeyi, hatta sandalyeyi bile yiyen obur bir kadın, diğerinde kıskançlığından ve bakireliğini korumak için olsa gerek kız öğrencisini piyanonun başından kaldırmayan, kendisi kızkurusuna dönüşmüş bir kadın, başka bir barakada şehveti çeşitli şekillerde arayan ve sonunda bulan bir çift, başka birinde öfke ve sırf eğlenceden aralarındaki en zayıf gençle ölümüne oyunlar oynayan üç erkek, bir başkasında nedensiz yere kafesteki güvercini durmadan farklı şekillerde öldüren kibirli oğlan çocuğu, altı barakanın tanımladığı "köy"ün diyelim ekseninde ise en önde, önündeki suya olta atmış ve bütün oyun boyunca neredeyse hiç bir şey yapmadan duran tembel balıkçı.




barakaların birindeki genç adam bir köy maketiyle oynuyor; o köy maketi, biz seyircilerin seyrettiğimiz köy ile aynı. acaba tek bir insan"oğlu"nun yaşamındaki devreleri mi betimliyor  barakaların içindeki durumlar diye düşünüyorum. aynı adamın yaşlılığı, çocukluğu (kızkardeşi, annesi ve babasıyla birlikte), gençliği (beraber eğlendiği, onunla eğlenen erkek arkadaşlarıyla birlikte), evlendikten sonraki şehvet düşkünü yetişkin hali (eşiyle birlikte), ve evlenmeden önce köyün maketiyle zaman geçirip genç bir kıza (piyano çalan) aşık olduğu, duvarına asılı dünya haritasını bürüp kolunun altına aldığı bavuluyla ve kızla birlikte köyü terk etmeye yeltendiği, çalıların arasında adem ile havva gibi sevişmeye çalışıp, yılanların öcüyle ne sevişmeyi ne köyden kaçmayı beceren, köyün diğer sakinleri tarafından barakasına hapsedilince de intihar ettiği yaştaykenki hali. insan"oğlu"nun kendinden, iyi-kötü özelliklerinden ama en çok da kendi yarattığı, kendi seçimleriyle yarattığı dünyadan kaçamadığını seyrediyoruz sanki sahnede.

biçimsel olarak sahnenin çember düzeni ve çemberin her yönde çeperine dönük anlatım, içerik olaraksa ölümcül günahlar aklıma hieronymus bosch'un o şahane yedi ölümcül günah tablosunu getiriyor.
her bir barakanın duvarında ve çoğu karakterin üzerinde haçlı aksesuarların olması, bir sahnede balıkçının takılan oltasını çektiğinde sudan ölü bir koyunun çıkması ve her yerinden sular akan bu koyunun bir iple sahne tavanına çekilmesi oyunun hıristiyanlık mitleriyle ilgili olabileceğinin diğer ipuçları.
ve tabii müzikler: oyunun ortalarında bir yerde içinde "salvation" kelimesi geçen ve gospel tarzında bir şarkı çalıyor bantta. son 10 dakikada ise nina simone'nun ünlü "the sinnerman" şarkısının tamamı. simone'nun bu şarkısını "the thomas crown affair" filminden çok iyi hatırlıyorum, ama sözlerine hiç dikkat etmemişim. hele de hakkında araştırma yapınca bu şarkının da diğeri gibi bir gospel olduğunu ve hikayesinin tevrat ve incil'den alındığını öğreniyorum. oyunun "the sinnerman" sekansı o kadar güçlü ki, nina simone'un şarkısı benim için bundan sonra bu yapımla özdeşleşecek.

oyun sonrasında bosch'un tablosuna da tekrar baktım ve yedi günahlı diskin ortasında su içindeki isa'yı fark ettim. önceden çok iyi bildiğimi zannettiğim tablonun, günahlara odaklanmaktan daha önce dikkatimi çekmemiş, bir detayı. değil mi ki sahnenin eksenindeki sudan koyun çıktı, hıristiyanlık düşüncesinde isa koyun ile özdeştir, oyunun bosch'tan aldığı düşündüğüm görsel referans benim açımdan iyice güçlendi.

peki neden bu ipuçlarını bulmaya çalışıyorum? çünkü oyunun adı "300 el x 50 el x 30 el" bana hiç bir şey ifade etmiyor. öncesinde oyun hakkında okumuş değilim, merak ettiğim oyunlar hakkında onları seyretmeden okumalar yapmamayı tercih ederim. tiyatroya geldiğimde seyircilere oyunun künyesini ve kısa içeriğini anlatan broşür de verilmedi. dolayısıyla sahnede gördüklerimi anlamaya, onları kendi birikimimle anlamlandırmaya çalışıyorum.
sonradan topluluğun sitesini ve ingiltere turnesi sonrasında ingiliz basınında çıkan eleştiri yazılarını okuyunca "300 el x 50 el x 30 el"in nuh'un gemisinin ölçüleri olduğunu ve sahnedeki köy halkının yaklaşan bir tufanı beklediklerini öğreniyorum. evet, oyunun bir kaç sahnesinde bir kayık kullanıldı. ayrıca, oyunda müthiş bir gürültünün hakim olduğu, çam ağaçlarının ters döndüğü, gökten toprak yağdığı sahneler de vardı. ama ben ne kayığı ne de o felaket anlatımlarını tufan'a yormuştum.
hieronymus bosch'un lafı ise okuduğum hiç bir yazıda geçmiyor.




belçikalı kolektif topluluk fc bergman 60 dakikalık bir başyapıt yaratmış bence. diğer bir çok gösteri sanatları işini andırdığı tarafları olsa da, "300 el x 50 el x 30 el"in duygu olarak daha önce seyrettiğim hiç bir sahne yapıtına benzemiyor.
mesela, oyun çok bariz bir hikaye anlatıyor ama metni yok, yani hiç söz kullanılmıyor. aşırı gerçekçi sahne tasarımının zıt kutbu olarak canlı video görüntülerinin yarattığı yabancılaşma (sadece görüntünün beyazperdeden yansıtılması değil; video ekibinin hızlanması, yavaşlaması bazen seyircileri bazen kendilerini çekmeleri, sulu bir sahnede bir bezle kameranın objektifini silmelerinin görüntüye yansıtılması gibi "düşünülmüş" bir çok yadırgatma efektinin de olması) da bu yapıma özgül niteliklerden bir diğeri.

"300 el x 50 el x 30 el" fc bergman'ın avrupa'da tanınmasını sağlayan 2011 tarihli bir yapım. belçika ve hollanda dışında berlin, londra, atina, ruhrtriennale, madrid, viyana, montpellier ve marsilya oyunun turne yapmış olduğu şehirlerden bir kaçı. fc bergman 2015 tarihli "the land of nod" adı işiyle ise avignon'a, paris'e, zürih'e davet edilmiş.
ben son işleri "JR"ı geçen yıl haziran'da holland festival'deki dünya prömiyerinde seyredip, onlara hayran olmuş (izlenimlerimi merak edenler tıklayabilirler), ertesi gün başka hangi işlerini seyredebilirim diye araştırıp "300 el x 50 el x 30 el"i bu yılın mart'ında utrecht'te sahneleyeceklerini öğrenmiş ve hemen biletlerimi almıştım.
topluluk "JR"ı 2018 haziran'ındaki amsterdam gösterimlerinden sonra ilk defa nisan sonunda paris'te sahneleyecek. 2019'un güz ve 2020'nin bahar aylarında ise "JR" belçika ve hollanda'nın çeşitli şehirlerinde geniş kapsamlı bir turneye çıkacak. tiyatro sanatı meraklılarına, ne yapıp edip "JR"ı bir şehirde yakalamalarını hararetle öneririm, "300 el x 50 el x 30 el" de tekrar sahnelenirse tabii ki onu da!